Yeni Bir Meydan Okuma

Temmuz ayı gelip çatmış, yağmur mevsimi yerini teni sızlatan amansız bir sıcağa bırakmıştı.

Üniversitenin olduğu civar nemli ve boğucu bir sıcaklığın etkisindeyken, yarı zamanlı işimin olduğu bina komplekslerinin olduğu bölgede, nemin üstüne bir de insanı cızır cızır yakan bir kavuruculuk eklenmiş gibiydi. Her halükarda, dışarıda yürümek zorunda olanlar için berbat bir dönemdi.

"Çok sıcak ya..."

Sıcaklık öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, bu sözler gayriihtiyari ağzımdan dökülüveriyordu.

Metro istasyonundan şirkete giden yolu, ter dökerek yürüyordum.

"Paisen, günaydın!"

Arkamdan Takenaka-san seslendi.

Her zamanki gibi, canlı renklerdeki kıyafetleri üzerinde kusursuz bir uyumla duruyordu.

"Günaydın Takenaka-san. Bu cehennem sıcağına rağmen ne kadar enerjiksin."

"Tabii ki! Tek özelliğim bu, bununla ayakta kalıyorum!"

Aslında pek öyle sayılmazdı ama enerjisi düşük bir Takenaka-san hayal etmek gerçekten güçtü. Onun bu neşeli hali, sadece varlığıyla bile etrafındakiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyordu.

Bir moral kaynağı olmak, başlı başına değerli bir şeydi.

"Bugün nihayet o büyük açıklama günü, değil mi...!"

"Öyle görünüyor, bakalım altından ne çıkacak."

Geçen hafta sonu Horii-san, bizimle bir şey konuşacağını çıtlatmıştı.

Aslında ben bunu daha öncesinden Madaira-san'dan duymuştum ama yine de meraklanmadan edemiyordum.

Ne olabileceğini düşünerek yürürken, çoktan binanın önüne varmıştık.

'Gerçi kötü bir haber olmadığını duymuştum, o yüzden pek endişeli değilim.'

Yine de söz konusu Horii-san olunca, kesin kafasında bir şeyler kurmuştur diye düşünüyordum.

Hafif bir gerginlik eşliğinde binadan içeri adımımı attım.

Ofise varır varmaz Takenaka-san ve ben, planlandığı gibi toplantı odasına çağrıldık. Oraya vardığımızda bizi karşılayan Madaira-san, oturmamız için işaret etti.

"Daha önce de söylediğim gibi, öyle tuhaf veya kötü bir durum yok. Hatta heyecanla bekleseniz yeridir."

Duruma hâkim olan Madaira-san, yüzünde bir gülümsemeyle bekliyordu.

Kötü bir haber olmadığı söylense de, neyle karşılaşacağını bilmeden beklemek insanın içini kemiren bir endişeye sebep oluyordu. "Sana bir şey diyecektim ama sonra söylerim" lafından nefret edenler için bu durum tam bir işkence olurdu.

"Ne-ne-ne yapacağız? Ya Takenaka, disiplinsiz davranışları yüzünden kovulursa!"

"Öyle bir şeyin imkanı yok, rahat ol."

"Haha, evet, kesinlikle olmaz."

Madaira-san ve ben aynı anda cevap verdik.

Yarı zamanlı işe başlayalı üç ay olmuştu. Benim durumum bir yana, Takenaka-san çoktan geliştirme departmanının maskotu haline gelmişti. İşini canla başla yapıyordu, yetenekliydi ve hepsinden önemlisi, sevimliliği ve enerjisi tüm departmana iyi geliyordu.

'Tam da Sensei'nin dediği gibi, tam bir cevher.'

Üniversiteye yeni başlamış bir birinci sınıf öğrencisini profesyonel bir sahaya tavsiye etmek kolay iş değildi ama mevcut duruma bakılırsa Sensei'nin gözlem yeteneği yanılmamıştı.

Kısacası, onun kovulması gibi bir ihtimal söz konusu bile olamazdı.

Ancak, eğer konu görev yeri değişikliği falan değilse, acaba neydi?

"Evet, beklettiğim için kusura bakmayın. Hadi başlayalım o zaman."

Ben bunları düşünürken, açıklamayı yapacak olan kişi, Horii-san, toplantı odasına girdi.

Biz hemen ayağa kalkacakken, Horii-san "Tamam tamam, oturun lütfen" diyerek bizi durdurdu. Madaira-san'ın dediğine göre böyle resmiyetlerden pek haz etmezmiş.

Tekrar yerimize oturduğumuzda, Horii-san lafa pat diye girdi.

"Bugün siz ikinizden bir ricada bulunmak için sizi çağırdım. Sizi merakta bırakmak istemem, o yüzden doğrudan sadede geleceğim. Hashiba-kun ve Takenaka-san."

"Evet."

"Evet efendim!"

İkimizin de aynı anda verdiği cevabı onaylarcasına başını salladı ve devam etti:

"Bundan sonra sizden bir proje tasarlamanızı istiyorum. Süreniz iki hafta. Ağustos başında departman içi proje toplantısı yapacağız, o zamana kadar sunum dosyalarınızı hazırlamış olun."

Ağzım açık kalmıştı, öylece bakakaldım.

"Ne...?"

Benim aksime Takenaka-san şaşkınlıkla ayağa fırladı.

"Neee?! Gerçekten mi? Bir proje tasarlamamıza izin mi veriyorsunuz? Takenaka daha acemi ötesi bir çaylak, yine de olur mu?!"

"Olur tabii. Hatta bu sefer acemi olmanız daha iyi."

Bunu söyledikten sonra Horii-san bize A4 boyutunda kağıtlar dağıttı.

"Bu proje yarışmasının amacı, yeni tarzda fikirler elde etmek. Bildiğiniz gibi şirketimiz Succeed Soft, yazılım geliştirme alanında köklü bir geçmişe sahip. Oyun yapımı konusunda PC'den konsola kadar geniş bir yelpazede iş çıkarabilen tecrübeli bir ekip olmamız en büyük kozumuz; ancak bu durum bizi muhafazakâr ve dışa kapalı biri haline de getirebiliyor."

Belgelerde, bugüne kadar piyasaya sürülen yazılımlar ve son yıllardaki satış rakamları ile kullanıcı tepkileri detaylıca belirtilmişti.

"Geliştirme departmanı içinden proje topladığımızda, ister istemez belli bir kalıbın içinde kalıyoruz. Bu yüzden, tamamen yeni bir bakış açısıyla sizden fikirler duymak istedik."

Sayfayı çevirdiğimde proje tasarlarken dikkat edilmesi gereken hususlar yazılıydı.

"Şirketteki arşivleri inceleyebilir, bana veya Madaira-kun'a dilediğiniz soruyu sorabilirsiniz. Ancak, diğer departman çalışanlarına soru sormamanızı rica ediyorum."

Ardından projenin teknik detayları açıklandı.

Format serbestti. Görsel mi kullanılacak yoksa metin mi ağırlıklı olacak, oranlar tamamen bize bırakılmıştı. Ses ve video sunum esnasında destekleyici materyal olarak kullanılabilirdi ama arka planda BGM olarak çalınması yasaktı. Veri formatı slayt gösterisine uygun olmalıydı ve sayfa sayısı 10'u geçmemeliydi.

"Lafı çok uzatmaya gerek yok. Eğer bir şeyin cazibesini basitçe aktaracaksanız, 10 sayfa fazlasıyla yeterli olacaktır."

Horii-san'ın açıklaması bittiğinde Madaira-san elini kaldırdı.

"Bir sorum var. Bu durumda ben de bir proje hazırlayacak mıyım?"

Horii-san onaylayarak başını salladı.

"Evet, Hashiba-kun ve diğerlerinin projeleriyle kıyaslayabilmemiz için senin de bir fikir sunman çok iyi olur."

"Anlıyorum... Tamamdır."

Göz yanılması mıydı emin değildim ama Madaira-san'ın hafifçe sırıttığını görür gibi oldum.

"Pekala, önünüzdeki iki hafta boyunca size başarılar dilerim. Eğer sunduğunuz fikir resmi olarak kabul edilirse, o projenin çekirdek kadrosunda aktif olarak yer alacaksınız. Tüm gücünüzle asılın bu işe!"

Böylece üzerimize büyük bir görev yüklenmişti.

Şimdiye kadar sadece hata ayıklama (debug) ve veri toplama gibi işlerle uğraşırken, aniden şirketin can damarı sayılabilecek bir işin içine düşmek beni fena germişti.

"Pa-pa-paisen! Ne-ne-ne yapacağız?! Takenaka'nın proje deneyimi olarak lise kültür festivalindeki 'Aşırı Acı Soslu Krep Yeme Yarışmalı Korku Evi'nden başka bir tecrübesi yok!!"

Aslında kulağa ilginç geliyordu ama...

"O korkutucu Kanou Sensei'nin karşısına dikilip, elinde sunum dosyasıyla odayı basmamış mıydın sen? Yaparsın sen, güveniyorum."

"O... O zaman sadece Paisen'i görme isteğiyle dolup taştığım için öyle bir şey yapmıştım..."

Yüzüme karşı böyle söylenince biraz utandım ama işin aslı, bu derece coşku dolu bir duyguya ve motivasyona ihtiyaç var gibi görünüyordu.

"Eh, endişelenmene gerek yok, her şey yolunda gidecek."

"Ha! Yoksa Paisen, siz daha önce böyle bir deneyim mi yaşadınız!?"

"Hayır, benim de hiç deneyimim yok, yani kader arkadaşıyız demek istemiştim."

Takenaka-san, karşımda "Yıkıldım!!" diyerek kafasını ellerinin arasına aldı. Nasıl desem, izlemesi gerçekten hiç sıkmayan bir kız bu.

"Paisen, ben bir şeyler duymuştum."

"Neymiş o?"

"Hani şu planları veya projeleri onaylatmak için kullanılan çok gizli teknikler var ya, onlardan!"

Havada açıkça şüpheli bir koku geziniyordu ama o kadar kendinden emin bir şekilde gülümsüyordu ki, bir sorayım dedim.

"Şimdi şöyle oluyor; önce kendinizde var olan karizmayı hazırlıyorsunuz."

"Bu da... Ne demek?"

"Ne demek olacak! Daha düne kadar lise öğrencisi olan bu vücudum tabii ki! Geliştirme bölümündeki abilerin de amcaların da buna karşı yüzde yüz zayıf noktası vardır, eminim!"

Ah, yine o malum yola saptı demek.

"Proje sunumu sırasında göğüs dekoltesi biraz açık bir şeyler giymek, sonra yanlışlıkla bir şeyleri düşürüp eğilip almak falan... Herkesin sevdiği o sahneleri canlandırarak... Hey, Paisen dinliyor musunuz?"

"Takenaka-san, sence bunu yapmak gerçekten doğru mu?"

Yüzü yavaş yavaş buruşmaya başladı ve "Uuuu..." diye inlemeye benzer sesler çıkardı.

"Aman be! Alt tarafı küçük, nüktedan bir şakaydı! Elbette Takenaka da her şeyin bununla çözüleceğini düşünmüyor! Ama böyle giderse elimde kazanmak için hiçbir koz kalmayacakmış gibi geldi, ben de en azından..."

Eh, ortamın yumuşadığı bir gerçekti.

"Ama bu bir fırsat. Bizim için çok önemli bir fırsat."

"Fırsat mı?"

"Evet," diyerek onayladım.

"Horii-san'ın da dediği gibi, şu anki Succeed geliştirme bölümünün çok muhafazakar bir imajı var. Ben de bizzat bu izlenimi defalarca hissettim."

Özellikle şu an sorumlu olduğum mobil uygulamalar söz konusu olduğunda, şirket içinde bu işle ilgilenmek başlı başına bir 'piyangodan kötü kart çekmek' gibi algılanıyor. Asıl vitrin işlerin konsol oyunları olduğu, geri kalan her şeyin ise ikincil planda kaldığı yazısız bir kural gibi kabul görmüş durumda.

Horii-san bu kalıplaşmış yargıyı yıkmak istiyor. Bu yüzden deneyimi az olan ve daha önce proje üretme fırsatı bulamamış biz öğrencilere böyle bir teklifte bulundu muhtemelen.

"Bu yüzden burada yapmamamız gereken şey, öylesine toparlanmış, sıradan bir oyun projesi sunmak. En çok kaçınmamız gereken şey bu."

"Peki, o zaman bizden ne bekliyorlar...?"

Yüzümde bir gülümsemeyle cevap verdim.

"Bilmem."

"Aaaaaaa!! Paisen, Paisen resmen nazikçe benimle dalga geçiyor! Bu bildiğin mobbingdir, sizi dava edeceğim!!"

Takenaka-san için üzgünüm ama vurunca ses çıkaran bir oyuncak gibi. Çok eğlenceli.

'Bunu alışkanlık haline getirmeden önce durumu açıklasam iyi olacak.'

Cep telefonumu göstererek konuştum.

"Tahminimce ipucu burada yatıyor."

"Telefonda mı...?"

Bu sefer gülmedim, ciddiyetle başımı salladım.

Kishi İstasyonu'ndan kalkan otobüste tek başıma sallanırken, sürekli proje üzerine kafa yoruyordum.

"Şu işi en baştan bir temize çekeyim."

Kafam karışacak gibi olduğu için meseleyi en temel varsayımlardan başlayarak yeniden değerlendirmeye karar verdim.

Geleceği biliyorum. Bu kuşkusuz büyük bir avantaj ve gelecekteki projeleri düşünürken güvenebileceğim bir unsur olmalı.

O açıdan bakıldığında, kapaklı telefonların altın çağını yaşadığı ama oyun denince hala konsolların dünyayı kasıp kavurduğu 2008 yılı, tam anlamıyla gerçekleşmek üzere olan bir devrimin arifesiydi.

Peki, bu devrimi öngören bir proje hazırlarsam bu en doğru çözüm mü olurdu?

"Mobil cihazları ana savaş alanı olarak belirleyen bir proje hazırlayıp, ödeme sistemlerini falan kurgulayıp buna dayalı bir oyun önermek... Ha?"

Kesinlikle bu çağ için fazlasıyla yeni olurdu. Horii-san'ın dediği gibi alışkanlıklarla, ataletle yapılmış bir iş değil, geleceği yakalayan bir proje olarak takdir toplardı.

Ama gerçekten böylesi doğru mu?

"Sonuçta bu durumda sadece deneyime bel bağlamış oluyorum."

Nihayetinde ortaya çıkacak cevabı bilsem bile, o cevabı vaktinden önce sunmanın ne kadar anlamı var? Anlamlı bir durumda bunu yapmak ayrı, ama burası daha ziyade benim, yani Kyoya Hashiba'nın kendi yeteneklerinin test edildiği bir sahne.

Öyleyse gelecek hilesini kullanmak, başlı başına yanlış bir hamle olmaz mıydı?

"—Geleceğe dair bilgilerimi bu seferlik kullanmayacağım."

Buna karar verdiğime göre, hiçbir ipucu olmadan en baştan düşünmem gerekiyordu.

"Burada bir şeyleri kanıtlayıp kanıtlayamayacağım, bundan sonrasını belirleyecek."

Alışkanlıkları yıkmak istiyorum. Geliştirme bölümünün patronu olan Horii-san bizzat bunu söyleyerek topu bize attığına göre, proje kabul edilmese bile en azından "Bu gerçekten ilginçmiş" dedirtecek bir şey ortaya koymalıyım.

Şimdiye kadar yaşadıklarımı, bundan sonra ne yapmak istediğimi zihnimi sonuna kadar zorlayarak düşünmem gerekiyor.

Takenaka-san'ın önünde cep telefonunu bir ipucu olarak göstermemin iki sebebi vardı.

Birincisi düz anlamıyla; imajı çoktan oturmuş ve inceleyen tarafın beklentilerinin çok yüksek olduğu konsollardan ziyade, geleceğin donanımı olarak umut vaat eden cep telefonu uygulamalarında çok daha sıra dışı işlerin çıkma ihtimalinin yüksek olmasıydı.

Ve ikincisi. Bu sebep biraz da kendime yönelikti.

"Oyunla çok alakasız, aykırı bir şeyi birbirine bağlayamaz mıyım?"

Cep telefonunda oyun oynama fikrinin doğması pek de şaşırtıcı değildi. Erken aşamalarda mini oyunlar oynama akımı zaten vardı ve kapaklı telefonların renklenip çözünürlüklerinin arttığı dönemden itibaren bir oyun donanımı imajı bile oluşmaya başlamıştı.

Ancak oradan ötesine geçecek hamle henüz yapılmamıştı. Madem elimizde yeni bir donanım var, onunla doğrudan bağlantılı bir şey istiyordum. Succeed bünyesindeki her şeyden buna dair bir ipucu yakalamayı arzuluyordum.

"Böyle... Kimsenin elde edemeyeceği bir şans elde ettim."

Kazandıklarımı teyit edercesine iki elimi açıp onlara baktım.

Zaten ben normalde burada olması gereken bir insan değilim. İnanılmaz bir şans eseri, normalde imkansız olan 'sil baştan yapma' hakkı tanınmış biriyim.

Öyleyse bu şansa geçerli bir sebep yaratmak istiyorum. Zamanı aşıp buraya gelerek bir şeyler üretmeliyim.

Bu yüzden sadece gelecek hilesine güvenmeden, bizzat kendim bir şeyler düşünmeliyim.

Henüz elimde ne bir kanıt ne de bir fikir var ama yine de burada bir şeyler başaramazsam, şu an var gücüyle çabalayan arkadaşlarıma bakacak yüzüm kalmaz.

'Burada dişimi tırnağıma takmazsam, hiçbir anlamı kalmayacak.'

Tek başıma sessizce yumruğumu sıktım ve kendimi gaza getirdim.

Şirketten devasa bir ödevle dönmemin ertesi günü.

O ödevden çok başka bir mesele yüzünden derin derin düşüncelere dalmış haldeydim.

"Her şey yolunda gidiyor gibi görünüyordu ama..."

Kafamı kurcalayan şey Shinoaki'ydi.

Light Novel illüstrasyonları konusunda ona destek olmaya ve kontrolleri yapmaya başladığımdan beri, sunduğu işler üzerine fikirlerimi söylüyor, duruma göre yeni öneriler getiriyordum.

Shinoaki'nin çizimlerindeki detaycılığı, zaten yüksek seviyede olan bir şeyi daha da yukarı taşımak üzerineydi. Aslında bu oldukça ileri düzey bir meseleydi. Mevcut haliyle bile ticari bir eserin standartlarını fazlasıyla aşıyordu; normalde rahatlıkla üstesinden gelebileceği bir iş olmalıydı.

Ancak Shinoaki şu an ciddi bir tıkanıklık, büyük bir slump yaşıyordu.

Light Novel işinde karakter tasarımları çoktan bitmiş, kompozisyon oluşturma aşamasına geçilmişti. Ben de güncel trendleri göz önünde bulundurarak yakın plan bir kompozisyonun iyi olacağını düşünüp bunu önermiştim. Sorumlu editör de "İhtiyaca uygun, gayet iyi" diyerek ikna olmuş, Shinoaki de onaylamıştı. Böylece devam etme kararı almıştık.

Doujin oyunundaki hatalara düşmemek için, vakit kazanmak adına kolaya kaçan bir kompozisyon yerine bakış açısını tepeden (üstten bakış) ayarlamış, pozları sıkı tutmuştuk. Shinoaki'nin çizim yaparken sıkılmaması için böyle yöntemler denemiştim. Hem onun yüksek becerisini sergileyebileceği hem de makul bir orta yol bulduğumuzu sanıyordum ama işler hiç de beklediğim gibi gitmedi.

"Olamaz, burada bu kadar çok düşüneceğini hiç tahmin etmemiştim..."

Shinoaki, sadece tepeden bakış açısını düşünürken bile açıyı santim santim değiştirerek onlarca taslak hazırlıyordu. Sıradan bir göz için hepsi birbirinden harika görünüyordu, hangisinin daha iyi olduğunu seçmek imkansızdı. Ancak o, hiçbirinden tatmin olmuş gibi durmuyordu.

Burada tıkanıp kalmasından korkan sorumlu editör, önceliği başka bir bonus illüstrasyonun yapımına kaydırıp kaydıramayacağımızı sordu. Fakat şu an bu akışı kesmenin ters tepeceğini düşündüğüm için bunu reddettim.

Bunları düşünürken odasının önüne kadar gelmiştim.

"Shinoaki, müsait misin? Giriyorum."

Kapıyı vurduğumda, Shinoaki'nin her zamanki sesi içeriden yankılandı: "Girebilirsin~"

İçeri girdiğimde Shinoaki pürdikkat ekrana kilitlenmiş, taslak çıkarıyordu. Eskiden taslaklarını analog olarak kağıda çizerdi ama biraz değişiklik olsun diye dijital çalışma düzenine geçmişti.

Dijital işleyişe animasyon yapımı sürecinden aşina olduğu için, teknik bir aksaklık yüzünden tıkanıp kalması söz konusu değildi.

Yine de taslaklar bir türlü netleşmiyor gibiydi. Sadece yüzü veya sadece gövdeyi çizip fesih ettiği, yani sildiği pek çok katman üst üste binmişti ancak iş, detaylı çizim aşamasına bir türlü varamıyordu.

"Kusura bakma, bir türlü taslağı bitiremedim."

Shinoaki, biraz mahzun bir ses tonuyla özür diledi.

"Olur mu öyle şey, asıl ben iyi bir direktif veremedim..."

Aramızda kısa bir süreliğine gergin ve huzursuz bir hava oluştu.

"Şimdilik yarına kadar tekrar taslaklar hazırlayayım diyorum. Sonra üzerine yine konuşup karar veririz... Olur mu?"

"Tabii, elbette. Yarın akşamüstü uygun mu?"

Shinoaki başıyla onayladı, "Olur," dedi ve toplantı bitti.

"Peki o zaman, daha fazla rahatsız etmeyeyim."

Müsaade isteyip elimi kapı koluna atmıştım ki,

"Kesinlikle rahatsızlık değil. Kyoya-kun'un bakması bana çok yardımcı oluyor, gerçekten."

İşlerin tıkandığını hiç belli etmeyen o her zamanki yumuşacık sesiyle beni teselli etmişti.

"Teşekkürler Shinoaki."

Ama şu an bu nezaketi göğsüme ağır bir yük gibi oturdu.

Kendi odama döndükten sonra da sürekli Shinoaki'yi düşündüm.

Şu ana kadarki süreci tekrar gözden geçirip bir yerde özensiz davranıp davranmadığımı kontrol ettim. Eğer öyle bir şey varsa, bunu fark edip düzelterek bir sonraki sefer aynı hatayı yapmamayı sağlayabilirdim.

Fakat...

"Görünürde hiçbir şey yok..."

Kafamı kaşıyıp derin bir iç çektim.

Doğrudan sebep, illüstrasyon siparişi kısmındaydı. Ama bu sürecin kendisinde de büyük bir sorun yoktu. Sadece Shinoaki'nin şu an hayalindeki ideal görüntü ile siparişin içeriği arasında bir boşluk vardı; bu yüzden de en doğru hamleyi bir türlü bulamıyordu.

Kimsenin suçlu olmadığı bir durum, bir bakıma çok acımasız hissettiriyordu. Çünkü ortada yok edince her şeyin düzeleceği basit bir sebep yoktu.

"Bunu biraz sil baştan ele almam gerekecek."

Kompozisyon değişikliği de dahil olmak üzere alternatif önerileri içeren bir mail hazırlayıp editöre gönderdim. Yine de bunun anında sonuç verecek bir çözüm olduğu söylenemezdi.

Trajikomik bir şekilde, Tsurayuki ve Nanako eserlerini üretmeye tam gaz devam ediyorlardı.

Tsurayuki, o kıpkırmızı düzeltmelerle geri gelen taslağından sonra kalitesini bir anda devasa bir hızla artırmayı başarmıştı. "Sıradan bir okuyucu" olan benden gelen talepler karşısında çığlık atsa da, kendine has o pes etmeyen kişiliğiyle birbiri ardına yeni kurgular üretiyordu. Artık işi, teslimat tarihine kadar mükemmelliği yakalamaya kalmıştı.

Nanako da önerdiğim şarkılar üzerinde çalışırken bir yandan da kendi başına düşünüp aksiyon alma konusunda büyük bir gelişim gösteriyordu. Benimle birlikte prodüksiyon üzerine kafa yorarken, sanırım kendi kendini yönetme, yani "self-produce" etme isteği doğmuştu.

"Şimdilik o ikisi için endişelenmeme gerek yok demek..."

Peki ama ne fark vardı?

Tabii ki Shinoaki ile diğer ikisi arasında iş yükü veya kalite açısından en ufak bir ayrım yapmamıştım. Üçünün de işine eşit mesafede yaklaştığım halde, neden sadece Shinoaki'de işler istediğim gibi gitmiyordu?

Tsurayuki ve Nanako'nun işlerinin yolunda gitmesi benim bir şeyleri doğru yapmamdan değil de, sadece onların kendi yeteneklerinden mi kaynaklanıyordu? Benim yaptığım şey sadece ortalığı bulandırmaktan mı ibaretti?

Zihnim bu tarz negatif düşüncelerle dolmaya başlıyordu.

"Ah, hayır hayır, böyle düşünmemeliyim."

Kafamı sallayıp kötü düşünceleri savuşturdum.

"Prodüktörlük" kulağa havalı bir kelime gibi gelse de, yaratıcı insanların formda olup olmamasını belirleyen kritik bir unsur olduğu düşünüldüğünde, aslında üzerinde devasa bir baskı taşıyan zorlu bir yol olduğunu yeniden anladım.

"Zor. Gerçekten... çok zormuş."

Ağzımı her açtığımda iç çekişler ve şikayetler dökülüyordu. Geleceği düşünürsem, her şeyin bir anda güllük gülistanlık olmasındansa böyle sınavlarla karşılaşmak daha iyiydi belki ama Shinoaki'yi düşününce, haliyle işlerin yolunda gitmesini istiyordum.

Hepsinden öte beni asıl sarsan şey, Shinoaki'nin bir sanatçı olarak eğilimleri ve karakteristik özellikleri hakkında hala hiçbir şey anlamamış olduğum gerçeğiydi.

"Ufak tefek oyunlarla bir şeyler yapmaya çalışsam da muhtemelen başarılı olamayacağım."

Shinoaki'yi daha fazla tanımam gerekiyordu. Öyle iki çift laf ederek değil, özündeki o temel parçayı keşfetmeliydim. Ama bu kadar zor bir şeyi nasıl öğrenebilirdim ki?

Prodüktörlük stajım, daha yolun başında ilk büyük engele toslamıştı.

Üniversiteye gitme sıklığımız azaldıkça, birbirimizle görüştüğümüz veya buluştuğumuz yerler yavaş yavaş kampüs dışına kayıyordu.

Bunun en bariz örneği Kawasegawa'ydı. Eskiden buluşup konuştuğumuz yer kampüs içindeki "Mirage" kafeyken, şimdilerde Kishi İstasyonu'nun önündeki "Toriyoshi" meyhanesi olmuştu.

Bugün, geçen günkü günübirlik gezide alkol almayan grubun kutlaması için toplanmıştık ama...

"Bayağı dertli görünüyorsun."

Karşımda oturan Kawasegawa, daha lafa başlar başlamaz yüzümü inceleyerek konuştu. Elinin altında, en sevdiği içki olan limonlu chu-hi tüm ihtişamıyla duruyordu.

"Yüzüm o kadar mı kötü görünüyor yani?"

"Gözlerinin altı çökmüş, betin benzin atmış, çok uyuduğunu söylesen de gözlerinden uyku akıyor. Daha sayayım mı, ister misin?"

"Yok, kalsın..."

Nazikçe reddedip, ağzına kadar viski-soda dolu büyük bardağı kafama diktim.

Hakikaten de son zamanlarda pek düzgün uyuyabildiğim söylenemezdi. Yemek konusuna gelince; yarı zamanlı işteyken düzenli yiyordum ama eve yorgun argın döndüğümde çoğu zaman yemek yemeden sızıp kalıyordum.

"Şu saatten sonra sana sağlığına dikkat et falan diyecek değilim ama olur da bir yerde bayılıp kalırsan sonucuna katlanırsın, haberin olsun."

Belli ki öyle bir durumda beni fena haşlayacaktı.

"Her neyse, tebrik ederim. Bu kadar erken yönetmenlik işi alacağını tahmin etmezdim."

Ben böyle deyince Kawasegawa biraz mahcup bir tavırla cevap verdi:

"Pek de büyütülecek bir şey değil. Sözümü dinleyen yapımcıya, ne zaman bir boşluk olsa yönetmenlik yapabileceğimi söyleyip duruyordum. Sonunda gerçekten kemiği kırılıp hastaneye yatan biri çıktı. Onlar da 'Zaten zor bir iş değil, bir dene bakalım' dediler o kadar. Gerçekten, hepsi bu."

Kawasegawa, normalden yüzde otuz daha hızlı bir tempoda açıklama yaptı.

Kawasegawa’nın çalıştığı film yapım şirketi, onun her zaman "eski kafalı olmasından ötürü üzüntü duyduğunu" söylediği yerdi ancak Kawasegawa ve diğer genç çalışanlar sayesinde yavaş yavaş değişmeye başlamıştı.

Onun yönetmenliğe seçilmesi de bu değişimin örneklerinden biriydi.

"Bir şirketin tanıtım videosunda kısa bir drama sahnesi olacakmış, kıdemli yönetmenler pek yanaşmadı bu işe. Ben dahil üç yeni yetmeye şans vermeye karar verdiler. Şu an sadece senaryoya gömülmüş durumdayım."

"Yine de gerçekten harika bir şey. Sen sesini çıkarmasaydın hiçbir şey değişmeyecekti."

Aslında bu, Kawasegawa’nın görüşlerini net bir şekilde ifade edip harekete geçmesinin sonucuydu. Eğer o geri adım atıp hiçbir şey yapmasaydı, şirket ya eski tas eski hamam devam edecek ya da bir fırsat doğsa bile bu şans büyük ihtimalle onun yerine başkasına verilecekti.

"Haklısın, o yüzden sana teşekkür etmeliyim."

"Bana mı?"

"Senin gibi, düşünmeden önce harekete geçme cesaretine sahip olmam gerektiğini fark etmemi sağladın. Gözü karalığın da bir nevi cesaret olduğunu bir kez daha anladım."

Övüyor mu yoksa yeriyor mu, pek emin olamadığım bir ifadeydi.

"Sadece hareket geçmenin yetmediği durumlar olduğunu son zamanlarda acı bir şekilde anlıyorum."

"Shinoaki hakkında mı?"

Kawasegawa’nın sorusuna hafifçe kafa salladım. Shinoaki’nin formunda olmadığı konusunu meyhaneye geldiğimizden beri konuşuyorduk.

"Ben de son zamanlarda onunla pek derinlemesine konuşamadım. Geçen günkü gezide gayet mutlu görünüyordu ama."

"Gündelik hayatta her zamanki gibi davranıyor. Bu yüzden sebebin sıradan bir olay olduğunu sanmıyorum."

Ortada bariz bir moral bozukluğu ya da somut bir neden var gibi durmuyordu.

"Biliyor musun..."

Limonlu içkisinden bir yudum alan Kawasegawa, gözlerini boşluğa dikti.

"Shinoaki denen kızı hâlâ tam olarak çözebilmiş değilim."

"Çözememek mi... Ne demek istiyorsun?"

"Normalde iletişim kurduğunda çok iyi bir kız, disiplinli, hepsinden önemlisi bir şeyler üretme konusundaki ciddiyetine sahip çok az insan vardır. Bir içerik üreticisi olarak ona büyük saygı duyuyorum."

Bardağı sessizce masaya bıraktı ve devam etti:

"Ama sanki bir şeyler saklıyormuş gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Muhtemelen kendisi için negatif olan bir şey bu. Tabii elimde bir kanıt yok, sadece fazla kuruntu yapıyor da olabilirim. Ama eğer bu doğruysa, o kız muhtemelen günlük hayatını çok hassas bir dengede yürütüyor demektir."

"Senin gözünde öyle mi görünüyor?"

Hafifçe onayladı.

"Normalde herkesin kirli bir yönü, yani başkalarına pek gösteremeyeceği bir tarafı olur diye düşünüyorum."

"Evet, haklısın."

"Bende mesela o yönlerden çokça var. Genelde 'iyi çocuk' denilen tiplerde bile durum böyledir. Ama Shinoaki'de gerçekten... Öyle bir şey göremiyorum."

"Sırf bu yüzden iç dünyasında bir şeyler sakladığı sonucuna varmak biraz zorlama değil mi?"

"Sen hissetmiyor musun? Shinoaki'nin diğerlerinden biraz farklı olduğunu."

Öyle söyleyince, bu durumu inkar etmek zordu.

Bir şeyler yaratırken başkalarının ne dediğine pek bakmıyor, tamamen kendi kurallarına ve duygularına odaklanıyordu. Tabii bir işi geciktirdiğinde özür dilemesini ve telafi etmesini de biliyordu ama tüm bunların ötesinde, üzerinde gizemli bir hava taşıyordu.

Ancak bu gizemin ne olduğu belirsizdi.

"Bir şey diyemeyeceğim, sonuçta Shinoaki'nin kendi meselesi."

"Ben de öyle düşünüyorum. Hâlâ normal bir şekilde görüşüyoruz, beni rahatsız eden hiçbir şey yok, hatta bazen ona karşı kendimi suçlu hissettiğim bile oluyor. Ama bir gün o denge bozulursa diye düşününce, şimdiden yapabileceğim bir şey var mı diye merak ediyorum işte."

Kawasegawa’nın bu kadarını söylemesi bile şaşırtıcıydı.

Normalde üniversite arkadaşlarıyla laubali olacak bir tip değildi. Üretim vizyonuna saygı duyduğu ve yakın olduğu tek kişiler Nanako ve Shinoaki'ydi.

Bu kadar az sayıdaki dostundan biri hakkında endişelenmesi gayet doğaldı.

"Senin işlerinden konuşuyorduk, kusura bakma."

"Yok, sorun değil."

Doğrudan bir tavsiye alamasam da, Kawasegawa'nın gözünden Shinoaki’nin nasıl göründüğüne dair bir fikir edinmiştim ve bu durum ilgimi daha da çekmişti.

Aradan üç gün daha geçti. Shinoaki’nin durgunluğu hâlâ devam ediyordu. Kafamı dağıtmak için yarı zamanlı işe gitsem de aklımın bir köşesinde hep o vardı.

"Mataira-san, bu hata ayıklama (debug) ekibinin görev dağılım çizelgesi."

Tablo yazılımındaki verileri göstererek özelliklerini anlatmaya başladım.

"Daha önce konuştuğumuz üzere, her bir hata ayıklayıcının yetkinlik ve uygunluk seviyelerini sayısallaştırıp dağılımı ona göre yaptım."

Mataira-san bana planlama işinden ayrı olarak, ödev gibi bir görev vermişti. Şu an merkezinde olduğumuz hata ayıklama işlemleri için verimli bir sistem kurmak istiyordu ve benden bu konuda fikir üretmemi istemişti.

On kişilik ekibin çalışma raporlarını inceleyerek, her birine uygun oyunları veya sahneleri atamanın zaman kazandıracağını belirten bir rapor sundum.

"Güzel, iyi iş çıkarmışsın. Hata ayıklayıcılar hakkındaki analizlerin de neredeyse tamamen doğru."

"Teşekkür ederim!"

Mataira-san gibi yetkin birinden övgü almak bile başlı başına bir özgüven kaynağıydı.

Ekibin gidişatını takip edip verimlilik önerileri sunmak, olaylara geniş bir perspektiften bakmak adına harika bir deneyimdi. Nitekim Horii-san'dan duyduğuma göre, hata ayıklama ekibini yöneten kişilerin daha sonra yapım sorumlusu olarak geliştirme aşamasının ana kadrosuna geçmesi çok sık rastlanan bir durummuş.

'Bu kısımlar tam da Kano-sensei'nin dediği gibi çıktı.'

Böylece, azar azar yapımcı olmak için deneyim biriktirmeye devam edersem önümün açılabileceğini düşünerek biraz olsun huzur buldum.

Hiçbir ipucunun olmamasındansa, arada sırada böyle farkındalık anları yaşamak sevindiriciydi.

"Pekala, o zaman önümüzdeki haftadan itibaren bu tablo üzerinden ilerleyelim. Bu arada, Takenaka-san nerede?"

Sessizce onun oturduğu yeri elimle işaret ettim.

Orada,

"Böaaa... Öğğğ... Üüüü, fikir... Bir fikir çıksa ya artık... Iıııı, bir şeyler çıksın... Ühühü," şeklinde cehennemden gelme sesler çıkararak inleyen bir kız vardı.

"Pa-Paisen... Yardım edin bana, ben galiba bittim... En azından cesedimi yerden kaldırın yeter."

Bakışlarımızı fark etmiş olacak ki, sanki son nefesini veriyormuşçasına bir ses yükseldi oradan.

"Sesi sanki ağzından başka şeyler çıkacakmış gibi geliyor..."

Mahiara-san ona acıyan bir tavırla cevap verdi.

"Şey, ben de henüz tam bir şey düşünemedim, o yüzden ilerleme durumum ondan pek farklı sayılmaz."

"İyi bir proje öyle hemencecik ortaya çıkmaz. Daha vaktiniz var, acele etmeden üzerinde durun yeter."

"Peki, elimden geleni yapacağım."

"Moralinizi ve bedeninizi fazla zorlamayın. Hastalanmadan önce önlem almak önemlidir."

"Peki," diyerek kafa salladım. Mahiara-san, biz yarı zamanlı çalışanların fiziksel ve ruhsal durumuyla oldukça yakından ilgileniyordu.

Bir keresinde "Neden bu kadar üzerimize düşüyorsunuz?" diye sormuştum. Bir lider olarak bunun doğal olduğunu kararlı bir şekilde söylediğini hatırlıyorum.

'Bense... Bu konuda daha çok eksiğim.'

Bir an önce ben de onun gibi soğukkanlı ve anlayışlı bir tavra sahip olabilmek istiyordum.

Hayranlık dolu gözlerle Mahiara-san'a bakarken, aniden masamdaki dahili telefon çalmaya başladı. Telaşla ahizeyi kaldırdığımda,

'Ah, Hashiba-kun. Bir saniyeliğine benim masama gelebilir misin?'

Bu Horii-san'ın sesiydi.

"Ta-tamamdır."

Hemen cevap verip durumu Mahiara-san'a ilettikten sonra yerimden kalktım.

Horii-san'ın yanına gittiğimde, hemen yanındaki yedek sandalyeyi çekip oturmamı işaret etti.

"Kusura bakma, böyle aniden çağırdım."

"Yok, önemli değil. Bir şey mi vardı?"

Horii-san yan bilgisayardaki bir klasöre tıklayıp açarak bana gösterdi.

İçerisinde çok miktarda illüstrasyon, isimlerin yazılı olduğu doküman dosyaları ve listelenmiş hesap tabloları vardı.

"Geçen yıl bizden çıkan 'Brain the Darkness' oyununu biliyor musun?"

"Evet, Kurase Sasami-san'ın karakter tasarımlarını üstlendiği simülasyon RPG'si, değil mi? Orta Çağ temalı fanteziyle makine medeniyeti dünyasının harmanlandığı o yapım."

Kısa adıyla BTD. Oyun sistemi zor modda oldukça acımasız bir dengeye sahipti ancak çizimlerin güzelliği sayesinde popüler olmuş, özellikle hayran çalışmaları çevresinde geniş kitlelere yayılmıştı. Ben de birkaç tane fanzinini satın almıştım.

"Tam üstüne bastın. İşte o eser için bir hayran kitabı hazırlamaya karar verdik. Senin de bana bu konuda yardım etmeni istiyorum."

Klasörün üst dizinindeki doküman dosyasını açmamı söyledi. Dediğini yapınca, yayınevinden gönderilmiş proje taslağıyla karşılaştım.

"Geçen yıl oyunun ayar dosyalarını ve bilgilerini içeren bir hayran kitabı yapmıştık ama tek kitaba sığmadı. Bu yüzden ikincisini çıkarmaya karar verdik."

Açıkladığı gibi, sayfa düzenini gösteren şablonda henüz yayımlanmamış pek çok illüstrasyon yer alıyordu.

Ancak bunlar kitabın sadece ilk yarısını kapsıyordu; ikinci yarının neredeyse tamamı tekil, özel çizimlerden oluşuyordu.

"Konuk illüstratör sayısı ne kadar çokmuş."

"Evet, madem hayranlar bu kadar çok çizim yapıyor, biz de hepsini bir araya toplayalım dedik. Yayınevi, atmosfere yakın buldukları çizerlerin örneklerini toplamış ama..."

Burada nihayet benim görevimin ne olduğunu anladım.

"Ah, yani benden bu illüstrasyonları sınıflandırmamı mı istiyorsunuz?"

Horii-san sözlerimi onaylayarak gülümsedi.

"Keskin zekalısın. Ama sorumluluğun birazcık daha ağır olabilir mi?"

"Ağır mı...?"

Horii-san neşeyle gülerek devam etti:

"Burada 200'e yakın çizer var ama ben sayıyı 50 civarına indirmeni istiyorum. Yani..."

"İlk elemeyi benim yapmamı mı istiyorsunuz?"

Horii-san güçlü bir şekilde kafa salladı.

"Vay canına... Bu gerçekten de büyük bir sorumluluk."

Esasen benim kararım, bu kişilerin Succeed'den iş alıp almayacağını belirleyecekti. Çizerler arasında resmi bir iş almayı onur sayacak kişiler mutlaka vardı. Bu yüzden böyle bir seçimde çok dikkatli olmak gerekiyordu.

"Süre olarak... Bakalım, 2-3 günün var diyelim. Arada kafana takılan veya kararsız kaldığın bir yer olursa çekinmeden danışabilirsin."

"Anlaşıldı. Elimden geldiğince yarına kadar bitirmeye çalışacağım."

Böylece, oldukça ağır sorumluluk isteyen eleme süreci başladı.

Eleme süreci dediğim, sadece illüstrasyonları ve çizerlerin profillerini inceleyip hangisinin dünya görüşüne uygun olup olmadığına karar vermekten ibaretti. Benim klasörlediğim isimler arasından son kararı yine Horii-san verecekti.

Şansıma oyunu daha önce oynamıştım ve hayranların ne tür çizimlerden hoşlanacağına dair bilgim vardı. Bu yüzden seçim yaparken pek tereddüt etmedim.

Ancak bunun dışında, kafamın bir köşesinde hala Shinoaki meselesi takılı kalmıştı.

Bu kadar çok illüstratör varken, Shinoaki er ya da geç özel bir konuma gelecekti, gelmeliydi.

Fakat ben bu süreci doğru yönetemezsem, onun başarısı farklı bir şekle bürünebilir ya da umduğum gibi sonuçlanmayabilirdi.

Birine danışma ihtiyacı hissettim.

"Horii-san, siz hep böyle elemeler mi yaptınız?"

"Sayılır. Basit şeyler için ben de çizim yapıyorum, bu yüzden eskiden beri seçim ve sipariş işleri hep bana kalırdı."

"Sipariş... öyle mi?"

Tam da benim dert yandığım konuydu.

"Evet. Bir sorun mu var?"

"Aslında şu sipariş konusu üzerine biraz kafam karışık da."

Bir profesyonelin fikrini alabilmek harika bir fırsattı. Yine de iş arasında böyle bir şey sormak biraz çekinmeme sebep oluyordu.

Fakat Horii-san konuya kendisi girdi:

"Yakın bir sektörle ilgiliyse belki yardımcı olabilirim. Bir sakıncası yoksa anlat bakalım."

"Teşekkür ederim, aslında olay şöyle..."

Shinoaki meselesini, yayınevi ismini gizli tutarak, sürecin nasıl geliştiğini ve şu anki tıkanıklığı özetleyerek anlattım.

Yayınevinin isteği, benim değerlendirmem ve verdiğim sipariş, sonrasında da ortaya çıkan düğüm...

Anlattıklarım bitince Horii-san derin bir şekilde kafa salladı.

"Anlıyorum, o 'Blue Planet' meselesi demek. O kadar iyi çizebiliyorsa duygusal bağı da güçlüdür, gerçekten zor bir durum olmuş."

Horii-san, Kuroda grubunun eserlerinden de etkilenmiş gibiydi; Shinoaki'nin çizdiği illüstrasyonlar hakkında genel bir fikre sahipti.

"Taslak aşamasında sipariş sürecine ben de dahil olduğum için, ne yapmam gerektiğini pek kestiremiyorum..."

"Hashiba-kun, gereğinden fazla sorumluluk hissetmene gerek yok. Siparişi veren taraf ile alan tarafın fikirleri ve düşünceleri her zaman farklılık gösterir. Bir insanın, başkasının duygularını veya ince hassasiyetlerini tam anlamıyla ölçüp biçmesi zaten imkansıza yakındır."

Horii-san mantıklı çıkarımlarıyla üzerimdeki sorumluluk yükünü hafifletmeye çalışsa da, içimde hala 'Ben o işe tuhaf bir şekilde dahil olmasaydım bunlar olmazdı...' düşüncesi kalıyordu.

Eğer bir çözüm yolu varsa ve buna dahil olabileceksem, ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.

"Özellikle işin kendisi bir stres kaynağına dönüşmediği sürece, basit bir kıvılcımla her şey yoluna girebilir. Mesela..."

Horii-san bir şey hatırlamış gibi başını salladı.

"Belki de bakış açısını biraz değiştirmeyi denemek iyi olabilir."

"Nasıl yani, mesela ne gibi?"

Bakış açısını değiştirmek denince aklıma sadece çizim yaptığı ortamı veya kullandığı araçları değiştirmek gibi şeyler geliyordu.

Kompozisyonun kendisini değiştirmek bu aşamada artık çok zordu. Acaba aklından ne geçiyordu?

"Şu anki Light Novel işinden farklı bir iş denemesinden bahsediyorum. Mesela bu hayran kitabı illüstrasyonları... Ne dersiniz?"

Hiç beklemediğim bir teklifti.

"Eh, ş-şey, bence bu harika olur ama... Gerçekten uygun olur mu?"

"Evet. Gördüğüm kadarıyla Shino-san çok atmosferik illüstrasyonlar çizen birine benziyor. Kendisi de isterse, kesinlikle onunla çalışmak isterim."

Beklenmedik bir gelişmeydi ama yayıncı tarafındaki kişilerin rastgele seçim yapıp teklif götürmesinden önce, burada Shinoaki'yi adaylar arasına dahil etmek aslında o kadar da zor bir iş değildi.

"Teşekkür ederim. Bugün hemen kendisine ileteceğim."

Benim reddedebileceğim bir konu olmadığı için gerisini Shinoaki'ye danışmaya karar verdim.

"Hashiba-kun, sen onun prodüktörlüğünü mü yapıyorsun?"

Horii-san aniden böyle bir soru sordu.

"Yok, o kadar iddialı bir durum değil ama... Destek oluyorum diyelim."

"Ama az önce anlattıklarına bakılırsa, onunla oldukça yakından ilgileniyor gibisin?"

Bunu duyunca, burada çekingen davranmanın sırası olmadığını anladım.

"Haklısınız, öyle de denebilir. Prodüktörlüğünü yapmayı düşünüyorum."

"Anlıyorum. Demek bu yüzden prodüktörlük eğitimi almak istiyordun."

Bu durum aslında sonradan uydurulmuş gibi olsa da, ilerisini düşününce yanlış sayılmazdı.

"Evet, bir gün herkesle birlikte bir şeyler üretmek istiyorum. Bunun için de prodüktörlük çalışıyorum."

Horii-san onaylarcasına başını salladı.

"Çok samimi bir sebep. Böyle dostlara sahip olmak gerçekten güzel bir şey."

Bu sözleri sanki daha önce bir yerlerden duymuş gibiydim.

"Fakat muhtemelen farkındasındır ama yine de dikkatli ol. Yakın arkadaşlarınla bir şeyler üretmek, onlarla olan ilişkinin sonsuza kadar aynı kalamayacağı anlamına da gelir. Daha önce de söylediğim gibi, prodüktörlüğün bir parçası da daha iyi bir sonuç ortaya çıkarmak için soğuk kanlı kararlar verebilmektir. İşin içine arkadaşlar girince... Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?"

"Evet. Küçük ölçekli olsa da daha önce buna benzer bir şey yaşamıştım."

Horii-san "Demek öyle..." diye mırıldandı.

"O kız gerçekten çok güzel çizimler yapıyor. Bu yüzden, böyle büyümeye devam ederse büyük sahnelerde yer alma ihtimali oldukça yüksek. Ancak sahne ne kadar büyükse, orada tökezlediğinde alacağın yara da o kadar ağır olur."

"...Evet."

"Kusura bakma, biraz fazla ileri gittim galiba. Bu kadarı yeterli."

Söyledikleri çok kıymetliydi. Ama bir o kadar da korkutucuydu.

Prodüktör olmak, acıyı göğüslemek demekti. Horii-san'ın sözleriyle bu gerçeğin kaçınılmaz olduğunu bir kez daha anladım.

Doujin oyun yapımı sırasında, farkında olmadan o acıyı tatmış ve bir anda açılan yaramla neredeyse ölme noktasına gelmiştim. Geleceğe sıçradığım o deneyim olmasaydı, muhtemelen o gün orada ruhsuz bir kabuğa dönüşecektim.

Şimdi kararlılığımı korurken, yine o büyük zorlukla yüzleşmek üzereydim.

Birinin prodüktörlüğünü yapmak gerçekte ne demekti? Nihayet birbirine bağlanan gelecek ve şimdiki zaman karşısında bedenim ve ruhum titriyordu.

İleride Succeed Soft tarafından duyurulacak olan o büyük yapımın karakter tasarımcısı, Akishima Shino.

Şu an burada, buna vesile olabilecek yol önüme serilmişti.

İllüstrasyon seçimleri sorunsuz bitti ve nihai olarak seçilen 15 kişi arasında Shinoaki de yer aldı.

Tabii ki teklifler henüz iletileceği için, olumsuz bir yanıt gelmesi durumuna karşı yedek adaylar da belirlenmişti. Ancak Shinoaki için, kendisi 'Tamam' dediği an hemen işe başlayabileceği kadar ayrıcalıklı bir konum ayarlanmıştı.

Yarı zamanlı işim biter bitmez eve döndüm ve hemen Shinoaki'nin odasına uğradım.

Taslaklar konusunda hala zorlandığı belli oluyordu. Görünüşte her zamanki gibiydi ama yine de işi geciktirdiği için duyduğu mahcubiyet, her kelimesinden okunuyordu.

"Shinoaki, senin için başka bir iş teklifi var."

'Şu anki işinden biraz uzaklaşıp kafa dağıtırsın' gibi bir şey demedim tabii ki.

O da hiç oyun oynamayan biri değildi ve hayran çizimleri sayesinde BTD hakkında bir miktar bilgi sahibiydi. Bu yüzden işin ne olduğunu anlatmak oldukça kolay oldu.

"Vay, kulağa çok eğlenceli geliyor."

Tepkisi de gayet olumluydu.

Light Novel işinde kapak illüstrasyonundan başlayıp ekstralara kadar bir sürü çizim yapması gerekiyordu ama BTD işi tek bir çizimle bitiyordu. Üstelik Shinoaki'nin uzmanlık alanı olan, arka planı da içeren bir illüstrasyondu bu.

Teklifi kabul etmesi için önünde pek bir engel yok gibi görünse de...

"Ama daha bu Light Novel işini bitirmemişken, böyle bir şeyi kabul etmem doğru olur mu ki?"

Shinoaki'den beklendiği üzere, önündeki işin sonunu göremediği için bu konuyu dert ediyordu.

Ama tam da bu noktada, benim devreye girmem sorunu çözmeliydi.

"Merak etme, program konusunu ben halledeceğim."

Teslim tarihine daha iki aydan fazla zaman vardı. Üstelik işin mutfağında olduğum için, detaylı iletişim ve ayarlamaları yapmak çok daha kolay olacaktı.

Yayınevi tarafındaki program benim sorumluluğumda değildi ama oradaki editör de bana belli bir güven duyuyordu.

Eğer hiç bilmediğim bir iş olsaydı bu kadar rahat sorumluluk almazdım ama tüm bu nedenlerden dolayı onu aktif bir şekilde destekleyebiliyordum.

Shinoaki için de karar verici nokta bu oldu sanırım.

"Peki o zaman, sana güveniyorum. Heyecan verici olacak."

Böylece detayların teyit edilmesi aşamasına geçtik.

Shinoaki ile olan konuşmam bitince kendi odama döndüm.

O taraftaki mesele bir nebze hallolduğuna göre, şimdi kendi işime, yani sunacağım projenin içeriğine odaklanmam gerekiyordu.

"Proje, proje... Hmm..."

Not almak için tuşlara vuran parmaklarımı durdurdum ve bir kez daha bu projenin içeriğini zihnimde toparladım.

Beklentileri boşa çıkaran, şimdiye kadarki alışılagelmiş kuralları yıkan bir şey. Horii-san'ın benden istediği ödevin ana hatları aşağı yukarı böyleydi.

Muhtemelen standart bir konsol oyunu projesi değildi bu. Eğer istediği o olsaydı, bunu açıkça belirtirdi. Ayrıca böyle bir şeyi tutup da özellikle bir çaylağa yaptıracağını sanmıyordum.

Bu yüzden, mevcut geliştirme ekibindeki insanların kesinlikle hoşuna gitmeyecek bir şey olmalıydı.

Yani; ihtiyaç duyulan ama kimsenin elini sürmediği ya da sürmeye cesaret edemediği bir şey.

"Sanırım seçenekleri epey daraltabilirim."

Klavyeden yükselen tıkırtılar yeniden canlandı. Madde madde sıraladığım temaları birleştirip tek bir metne dönüştürmeye başladım. Proje tasarlarken en sevdiğim aşama buydu. Zihnimdeki o bulanıklık tek bir çizgiye dönüştükçe kafamın içi de düzene giriyor, ne yapmam gerektiği netleşiyordu.

Gömme dolabın içinde, gelecekteki adımlarımı gösteren o yapışkan notlar...

Hashiba Kyouya'nın güçlenmesi, yani platinleşmesi hedefinin ötesinde; henüz ulaşamadığım bir hayal olarak şu not asılıydı:

'Hep birlikte oyun yapmak.'

Oradaki şeyin bir oyun mu, video mu yoksa genel bir içerik mi olduğu konusunda kafamda hala bazı belirsizlikler vardı.

Ancak buraya kadar gelince, en başından beri içimde büyüttüğüm o 'oyun' fikri, yavaş yavaş netleşerek karşımda belirmeye başlamış gibi hissettim.

"Nihayet... sanırım parçaları biraz olsun birleştirebildim."

Biçimleri farklı olsa da her birimiz o günkü yapım duyurusu tarihine doğru adım adım ilerliyoruz. Başta ulaşılması imkansız kadar uzak görünen şeyler, artık hemen yanımızda, uzansak dokunacağımız bir mesafeye geldi.

Yine de içimde bir endişe var. Tecrübesiz ve güvenilmez olduğumun farkındayım ama sanki hala çok önemli bir şeyi geride bırakmışım gibi, görünmez bir huzursuzluk etrafımda dolanıp duruyor.

"Gerçekten yapabilecek miyim? Ben..."

Görevler net bir şekilde önümde durmadığı sürece bu endişe asla kaybolmayacak.

Şu an yapabileceğim tek şey, onun yanında olup desteğimi sürdürmek. Sadece bu.

Dile dökünce kolay görünse de uygulaması aslında çok zor. Horii-san'ın daha geçen gün söylediği sözler zihnimde yankılanıyor.

'Yakın arkadaşlarınla bir şeyler üretmek, aranızdaki ilişkinin sonsuza dek aynı kalamayacağı anlamına da gelir.'

Bu ilişkinin kopması mı demekti, yoksa gelişip başka bir boyuta evrilmesi mi? Her halükarda, aynı kalamayacağı bir gerçekti.

Shinoaki ileride bu durumu nasıl karşılayacaktı? Acaba çizim yapmayı bıraktığı o geleceğe mi sürüklenecekti?

'Shino muhtemelen, yeteneğinin gücüyle doğru orantılı olacak kadar kırılgandır.'

Kuroda'nın sözlerini hatırlıyorum.

O zaman kendime söz vermiş olmama rağmen, o kırılganlığın tam olarak ne olduğunu hala kavrayabilmiş değilim.

Onu tanımak istiyorum. Birlikte çalışarak, konuşarak, bu nadide yaratıcının eserlerini nasıl ortaya koyduğunu kökten anlamak istiyorum.

Değerli olan her neyse, sanki o anlayışın ötesinde beni bekliyor.

Bir gün bu dünya, on yıl sonraki o meşhur güne ulaşana dek...

O zamana kadar, durmadan ileri gitmekten başka çarem yok.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.