Bir Başlangıcın Kutlaması ve Yaklaşan Fırtına

Zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyordu.

Kavurucu yaz sıcağı tüm Osaka'yı kasıp kavururken, bir de bakmıştık ki temmuz ayı sonuna gelmişti.

Paylaşımlı evdeki tek değişiklik, yapılan yemeklerin tamamen yaz usulüne dönmesiydi herhalde. Somen ve udon gibi soğuk yenilen şeyler bariz bir şekilde popülerleştiği için, yaz yorgunluğundan kaçınmak adına bu tarz yemekleri daha sık yapmaya başlamıştık.

Ancak sadece o güne özel olarak; kızartmalar ve pişmiş etler gibi biraz daha zahmetli yemekler sofradaki yerini almıştı.

"Eee, o zaman Tsurayuki'nin Light Novel çıkış eserinin basım onayını kutlayalım... Şerefe!!"

Herkes bir ağızdan, "Şerefee!" diye bağırarak neşeyle karşılık verdi.

Basım onayı demek, taslaktaki yazım yanlışları ve eksiklerin kontrolünün tamamlanması, düzeltilecek hiçbir yerin kalmaması demekti. Baskı aşamasına geçmek için bundan sonra tasarım gibi işler de varmış ama yazarın bakış açısıyla bakıldığında, süreç artık tamamlanmış sayılırdı.

Yani yazar olarak sektöre adım atma yolunda büyük bir dönüm noktasına ulaşmıştı.

"Valla hepinize çok teşekkürler! Sonunda ben de resmen bir Light Novel yazarıyım be...!"

Tsurayuki, hafifçe sersemlemiş bir ifadeyle boşluğa bakıyordu. Haklıydı da. Çok eskiden beri yazar olmak isteyip durmadan yazmış, yenilgiler tatmış ama sonunda hedefin kuyruğundan yakalamayı başarmıştı.

"Şey, yani... cidden harikasın. Aferin sana."

Nanako, dudaklarını hafifçe büzerek Tsurayuki'yi övdü.

"Haha, senden böyle bir şey duymak nedense acayip mutlu etti lan! Sağ ol Nanako!"

"N-ne kadar iğrençsin ya! Her zamanki gibi laf sokasana bana, of!"

Bugüne özel olsa gerek, Tsurayuki de iltifatları dürüstçe kabul ediyor gibiydi.

"Gerçekten müthiş, sonunda Tsurayuki-kun resmen yazar oluyor demek."

"Sana da teşekkürler Shinoaki! Umarım senin taraftaki işler de yolunda gider!"

Tsurayuki'nin sözlerine Shinoaki de onaylarcasına kafasını salladı.

Evet, Shinoaki'nin Light Novel işi için kapak taslağı bir şekilde kararlaştırılmış olsa da, ondan sonraki süreç hakkında hala belirsiz çok yer vardı.

'Tsurayuki'nin bu başarısı, ona biraz olsun moral olur umarım.'

Ben her zamanki gibi Shinoaki'ye destek olmaya devam ediyordum. Sorumlu editörden duyduğuma göre, en azından kapak illüstrasyonu tamamlansa bile diğer materyaller için biraz zaman kazanabilirdik. Programı yeniden düzenleyebileceğini de söylemişti, bu yüzden her şeyden önce kapak illüstrasyonunun bitirilmesine öncelik veriyorduk.

"Hey, Kyouya."

"Hm?"

Nanako, hafifçe tişörtümün ucundan çekiştirdi.

"Meşgulken rahatsız ettiğim için özür dilerim. Artık şu şarkının videosunu yapmak istiyorum da... Bana vakit ayırabilir misin?"

"Tabii, elbette. Daha önce bahsettiğin, solo olarak yükleyeceğin şarkıydı değil mi?"

Nanako onaylayarak devam etti:

"Evet. Gajiberi P-san'ın işleri pek ilerlemiyor bu aralar. Ona sorup darlamak da istemiyorum, o yüzden beklerken bir tane solo parça yükleyeyim dedim."

Bir süredir üzerinde çalıştıkları büyük işbirliği projesinde sadece Nanako'nun kısımları ilerlemiş, asıl kilit isim olan Gajiberi P'nin kısımlarında neredeyse hiç ilerleme kaydedilmemişti.

Sadece bekleyip hiçbir şey yapmamanın doğru olmayacağını düşünen Nanako, bu fırsatı değerlendirip orijinal bir solo şarkı çıkarmaya karar vermişti.

"Yani, adam bu işi ek iş olarak yapıyormuş sanırım, elden bir şey gelmez. Tamamdır."

Gelecekte müziği profesyonel olarak yapacak olsa da, şu dönemde sadece müzikten geçinmesi zordu ve bir karaoke dükkanında yarı zamanlı iş yaparak faaliyetlerini sürdürdüğünü duymuştum.

"Teşekkürler. O zaman illüstrasyon ve demo kayıt verilerini sana atarım. Hepsine bir göz attıktan sonra nasıl bir şey yapacağımızı kararlaştıralım."

"Anlaştık, hemen bakarım."

Nanako'nun solo şarkı videolarında, son zamanlarda hayran çizimlerini kullanmaya başlamıştık. Bu benim dahil olmadığım bir kısımdı; Nanako gidip çizerlerle bizzat görüşmüş ve videolarda kullanım iznini koparmıştı.

"Off, keşke karşı taraf şarkıyı bir an önce bitirse. Sürekli görüşüyoruz ama bir türlü ilerleyemiyoruz."

Gajiberi P-san şehrin kuzey taraflarında yaşıyormuş, bu yüzden orta yol olsun diye genelde Namba veya Shinsaibashi'de buluşuyorlarmış. Fakat genelde havadan sudan konuşuyorlarmış ve konu bir türlü şarkının detaylarına gelmiyormuş.

"Elden bir şey gelmez, herkesin bir çalışma tarzı var sonuçta."

"Öyle mi dersin... Yarın tekrar buluşacağız, biraz üzerine giderim o zaman."

Ben olmadan da bu tarz iletişimleri kurabilir hale gelmişti demek. Belki küçük bir ayrıntıydı ama utangaç olan ve tanımadığı insanlarla iletişim kurmakta zorlanan Nanako'nun, işleri bu noktaya kadar kendi başına yürütebilmesi beni duygulandırmıştı.

'Bu büyük işbirliği de başarılı olursa, Nanako çok daha büyük yerlere gelecek.'

Gelecek planlarını düşündükçe heyecanım daha da artıyordu.

"Kitabım çıkar çıkmaz ilk iş hepinize dağıtacağım, o yüzden güzel yorumlar yazıp destek olun tamam mı!"

Tsurayuki neşeyle bunu söyleyince:

"Eğer sıkıcıysa tek yıldız veririm, ona göre hazırlıklı ol."

"Hah! Gözyaşları içinde beş yıldız vereceğin geleceği şimdiden görebiliyorum!"

Nanako her zamanki gibi ona sataşırken, ben ve Shinoaki onları izliyorduk.

Uzun zamandır devam eden bu tablonun dengesi de yakında bozulacak mıydı acaba?

'Önce Tsurayuki mezun olacak. Eğer işler yolunda giderse sonra Nanako. Ve sonra da...'

Paylaşımlı evin geleceği artık somut bir şekilde görünmeye başlamıştı.

Şimdiye kadar sadece hayal edip hüzünlendiğim o manzara, gerçeğe dönüşüyordu.

Çok yakında, kapıdaydı.

Ağustos ayının başları, bir cuma öğleden sonrası.

Ben ve Takenaka-san, Succeed'de yarı zamanlı işe başladığımızdan beri en gergin anımızı yaşıyorduk. Geliştirme departmanının yanındaki toplantı odası. Normalde o koca odada sadece birkaç koltuk kullanılırdı ama şu an neredeyse her yer doluydu.

"S-s-senpai, b-b-ben ne konuştuğumu bile b-b-bilmiyorum, b-b-b..."

Meşhur basketbol mangasının capslerine dönen kızı sakinleştirmeye çalıştım.

"Canımızı alacak değiller ya, sakin ol, bir şey yok."

"G-g-gerçekten mi? Buradaki insanlar d-d-düşman falan değil, değil mi?"

"Düşman olsalar en başta bizi dinlemezlerdi bile."

Şöyle bir "düşman" tarafına göz attım.

Sıralanmış geliştirme ekibi üyelerinin hepsi, işe girdiğimden beri aşina olduğum yüzlerdi. Hepsiyle az çok bir hukukumuz vardı; nazik, cana yakın insanlardı. Aralarında aşırı derecede gıcık olduğum tek bir kişi bile yoktu.

...Ama.

'Bugün işler öyle yürümeyecek galiba.'

Az önce Takenaka-san'a söylediklerim, bir bakıma onu rahatlatmak için uydurduğum yalanlardı.

Planlama, geliştirme ekibi için can damarıdır. En azından ben böyle görüyorum. Karşılarındaki bir öğrenci olsa bile, ortaya bir plan koyduğunuz an o işin içine ruhunuzu katmadıysanız veya sunduğunuz şey yetersizse, acımadan...

'Seni öldürmeye gelirler.'

Nasılsa "öğrenci işi" bir plan deyip geçecekler. Böyle düşünmelerine elden bir şey gelmez ama yine de onlarla çarpışmaya yetecek kadar silah kuşandığımı düşünüyorum. Ben de oyunları sevdiğim için bu yolda uzun bir yolculuğa çıktım; buraya, bu savaş alanına öylece pes edip kurban edilmek için gelmedim.

"Vakit geldi. Hadi başlayalım o halde."

Horii-san saatine kaçamak bir bakış atıp topluluğa seslendi. Salonun ışıkları karardı, slaytların yansıtılacağı ekran sessizce aşağı indi.

İlk sunumu yapacak olan benim üzerimde spot ışıkları parladı. Elimdeki lazer işaretleyiciyle ekranın dört köşesine tutarak düzgün çalışıp çalışmadığını test ettim.

'Tamam, sorun yok.'

Cihazların yönetiminden sorumlu olan Mappira-san ile göz göze gelip onaylaştım. Derin bir nefes aldım ve karşımda sıralanmış düşmanlara bakarak ağzımı açtım.

"Geliştirme Departmanı 1. Bölüm, hata ayıklama ekibinden Hashiba Kyouya. Proje sunumuna başlıyorum."

İlk slayt ekrana devasa bir şekilde yansıdı.

Meydan okurcasına konuşmaya başladım.

Aynı gün, üç saat sonra.

Akşam olmuş, havanın sıcaklığı biraz olsun dinmişti. Ben ve Takenaka-san, şirketin dinlenme alanındaki minderlerin üzerine kendimizi bırakmış, boş bakışlarla öylece yayılmıştık.

"Vay canına... Hazırlıklıydım ama geliştirme ekibi fena halde ciddiydi..."

"Harbiden ya... Takenaka, sonlara doğru ne dediğimi bile hatırlamıyorum..."

Proje toplantısı "tam anlamıyla olması gerektiği gibi" geçti.

Temel akış, önce bizim sunum yapmamız, ardından soru-cevap şeklinde ilerlemesiydi. Sunum sırasında herkes sessizdi ama soru-cevap kısmına geçilince ortam bir anda hareketlendi. O kısımdaki ciddiyet seviyesi bizi darmaduman etmişti.

'Neyse, en azından kendimce bir şeyler ortaya koyabildim... sanırım.'

Geleceğin ne getireceğini falan bir kenara bırakıp, sadece yapmak istediğim bir projeydi bu.

Tür: Macera oyunu. Ana platform konsol olsa da, oyunun gidişatına göre bağlı olan bir cep telefonu uygulaması üzerinden oynamak da gerekecekti. Her iki platformdaki oynanışı da ilerleterek final hedeflenecekti.

Succeed'in son dönemdeki eserleri tamamen tek bir donanımda toplanıyordu ve kullanıcıdan fiziksel bir aksiyon bekleyen hiçbir şey yoktu. Bu yüzden cep telefonuyla bağlantı kurarak, alışılmışın dışında bir oynanış hissi sunmak istemiştim.

Ve hepsinden önemlisi, benim için kritik olan bunun bir "Bishoujo oyunu" olmasıydı.

Succeed aslen bu tarz oyunlar yapan bir üreticiydi. Ana odaklarını konsola kaydırdıktan sonra bile, "Bu oyunda hiç kız güzelliği kalmamış" diye dalga geçilecek kadar o eski ruhun izlerini taşıdığı bir dönemdeydik.

Şirket bu havayı tamamen silmek istiyor gibiydi ama ben aksine bunu avantaja çevirip karakterlerin karizmasını ön plana çıkaran bir şeylerin yapılabileceğini düşünmüştüm.

Hikaye kısmına aşırı odaklanmamıştım. Temelde mutlu sonla bitecek bir yapı kurup, asıl olarak karakterlerle olan iletişimin ve cep telefonu modundaki o teke tek etkileşimin tadını çıkarmalarını istemiştim.

Full HD konsol ekranında muazzam grafiklerin tadını çıkarırken, cep telefonu uygulamasında ise karşılıklı mesajlaşarak oynanan, çok boyutlu bir yapı kurgulamıştım.

Ağır hikayeler, devasa evren kurguları... Tabii ki onlar da güzeldi ama bu tarz işlerin sayısı o kadar artmıştı ki; oyuncunun saf bir merakla yapmak isteyeceği bir şeyi düşündüğümde bu noktaya varmıştım.

Evet, bu hem o dönemdeki Succeed’den "yapmasını beklediğim" bir projeydi hem de gelecekteki oyun dünyası için bir öneriydi.

Öneriydi ama...

"Cep telefonu uygulamasıyla sistemin nasıl senkronize edileceği, emsali olmadığı için motorun nasıl yeniden yapılandırılacağı, iş gücü maliyeti, saf geliştirme bütçesi... Off, resmen her yerden yüklendiler."

Bir proje başlangıçta özgür olabilir. Sonrasında onun gerçekleştirilebilir olup olmadığını kontrol etme süreci başlar. Bu yüzden gerçekçi bakış açısıyla yapılan eleştirilere karşı, "Bilmiyordum, tecrübe oldu," diyebilirdim, bir itirazım yoktu.

Ancak affedemediğim, daha doğrusu söylenmemesi gereken şeyler de vardı.

"İki farklı cihazda oynatmak kullanıcıya zahmetli gelirmiş, bir de 'Bu devirde hâlâ Bishoujo oyunu mu kalmış, çok eski kafalıca değil mi?' demeleri biraz dokundu."

İlki için; evet, hiçbir yaratıcılık katmadan öylece dayatırsan bu eleştiri haklı çıkabilirdi ama mesele zaten orayı eğlenceli kılacak bir numara bulmak değil miydi? Dahası, cep telefonu değil de taşınabilir oyun konsolu söz konusu olduğunda sunduğum sistemin emsalleri vardı. Daha işe başlamadan böyle konuşurlarsa birçok türün önü baştan kesilirdi.

Ve ikinci mesele. Eskiden bu tarz oyunlarla uğraştıkları için bu lafı ediyorlardı muhtemelen ama bu gerçekten saçmaydı. Eserler eskiyebilir ama türler eskimezdi. Sırf bu yüzden böyle alışılmadık bir sistem düşünmüştüm zaten; daha denemeden reddederlerse hiçbir şey üretilemezdi.

Mantıklı bir karşı argümanı kabul ederdim. Fakat sadece ön yargıyla alaycı bir tavır takınırlarsa, ortaya yeni hiçbir fikir çıkmazdı.

"Kesinlikle katılıyorum!"

Takenaka-san aniden yerinden sıçradı ve benim projem hakkında hararetle konuşmaya başladı.

"Ben de diyordum, Succeed eskiden ne güzel oyunlar çıkarırdı, neden şimdi bunları hiç kullanmıyorlar diye! Ayrıca sahneler arası telefona geçmek falan kesinlikle çok eğlenceli olurdu. Buna zahmetli diyenlerin vizyonsuzluğu bence!!"

"Sağ ol. Ama yine de bizi paramparça ettiler."

"O... Şey... Yanlış anlamayın ama geliştirme ekibinin gözü kör olmuş!"

"Bi-biraz sakin mi olsan?"

Takenaka-san bu kadar açık ve sert bir eleştiriye başlayınca ister istemez etrafa bakındım.

"Boş verin! Şunu fark ettim; o yeni şeylere karşı duyulan alerji resmen şirketin havasına sinmiş. Durum o kadar berbat ki, bence Horii-san sırf bu yüzden bizi oraya çıkardı!!"

Bu konuda onunla aynı fikirdeydim.

Muhafazakar ve kapalı yapıyı yıkıp, içeriye taze kan pompalamak. Horii-san'ın amacı bizim projemizi hemen kabul etmekten ziyade, biz gençler vasıtasıyla absürt fikirler ortaya atıp bu durağanlıkta bir gedik açmaktı belki de.

Aslında başarılı da oldu. Benim sunduğum proje her ne kadar tepki çekse de, hemen ardından Takenaka-san'ın projesiyle birlikte ortalığı epey bir karıştırdığımızı düşünüyorum.

"Zaten Horii-san da Mappira-san da senin projen için 'harika' demedi mi Senpai? Asıl cevap bu işte!"

Evet, bu toplantının asıl amacı tam olarak buydu. Muhtemelen planın elebaşları olan o ikisi beni övdüğüne göre, şimdilik "başarıya" ulaştığımızdan emindim.

Ama.

— Hayır, aslında benim adıma müthiş bir kazanım oldu.

— Ha? Geliştirme ekibindekilerin tepkisini mi kastediyorsun Senpai?

— Ondan ziyade, senin sunduğun proje taslağını.

Evet, bu kez onun sunduğu proje, aslında benim sunmak istediğim, yepyeni bir perspektiften bakılarak oluşturulmuş bir fikirdi.

— Yok, canım... Öyle değil. Takenaka'nın projesi, seninkinin yanında biraz ne olduğu belirsiz kaçıyor. Ne yaptığı belli değil gibi bir şey yani.

Takenaka-san mahcup bir tavırla başını kaşıdı.

Ancak ben, onun ortaya koyduğu şeyin geliştirme departmanında büyük bir gedik açtığını düşünüyordum.

Henüz cep telefonlarının en parlak dönemini yaşadığı bu zamanda o; platform olarak akıllı telefonları kullanan, dikey tam ekran, bire bir etkileşimli bir görsel roman oyunu önermişti. Dikey ekran olduğu için karakterlerin büyük görünebilmesi gibi özellikler de vardı. Bu özellikleri sonuna kadar kullanan projenin içeriği, o taş kafa tayfadan bile övgü dolu sözler alacak kadar iyiydi.

Geleceği bilen biri olarak böyle bir fikir sunmam doğal olurdu; fakat şu aşamada akıllı telefonları etkili bir şekilde kullanmayı düşünen onun, muazzam bir öngörüye sahip olduğu söylenebilirdi.

— Ama beni her şeyden çok cezbeden şey, kesinlikle çizimlerdi.

— O konuda resmen beni yerden yere vurdular ama... Ahaha.

Takenaka-san, bu projenin tamamen dijital odaklı olacağını, bu yüzden baskı alınmasını zerre umursamayan, RGB tabanlı ve ana renklerin baskın olduğu illüstrasyonlar kullanmayı teklif etmişti. Üstelik bu çizimler bizzat kendi elinden çıkmıştı.

On yıl sonra, bu tarz tonlarla çizen illüstratörlerin ortaya çıkmasıyla bu üslup değer kazanacaktı ancak bu dönemde RGB'ye özel renk kullanımı henüz ana akım olmaktan çok uzaktı.

Böyle bir zamanda, dimdik durup "Gelecekte popüler olacak olan budur," diyerek ortaya çıkması, şahsen yüzüme bir tokat yemişim gibi sarsıcı bir etki yaratmıştı. Geleceği bilen ben bile böyle hissettiysem, oradaki muhafazakar insanlar için o an, sanki bir uzaylıyı izliyorlarmış gibi gelmiş olmalıydı.

— Ama yine de sonuç her şeydir... Horii-san da Mappira-san da biraz daha ikna edici olmam gerektiğini söyledi. Ben de öyle hissettim zaten.

— Ö-öyle bir şey yok!

Farkında bile olmadan ayağa fırlamıştım.

— E-ee, Se-senpai...?

Benim bu sert çıkışım karşısında Takenaka-san şaşırarak irkildi.

— Senin ortaya koyduğun şey, şey... Belki şu an pek çok kişi anlayamayabilir ama kesinlikle bir sonraki aşamaya öncülük edecek bir şeydi.

Gerçekten yeni olan şeyler, asla ilk bakışta kabul görmez. Tarih boyunca karşımıza çıkan tüm yeniliklerin başlangıçta nasıl muamele gördüğü bunun en büyük kanıtıdır.

İşte bu yüzden öncüler değerlidir. Onun bu dönemde böyle bir hamle yapmasının ne kadar kıymetli olduğunu ona anlatmak istiyordum.

— Ben gerçekten, şey, kalbim güm güm etti. Baskıda renklerin bir sınırı olduğunu, bu yüzden geleceğin kesinlikle burada yattığını o kadar net söyledin ki... O an geleceği hissettim.

Bunu söyleyip söylememek konusunda biraz tereddüt ettim. Çünkü bu sözler, ancak geleceği bilen birinin söyleyebileceği türdendi.

Yine de kendimi tutamadım. Sadece başarısı olmayan bir öğrenci olduğu için ona bu tepkileri vermişlerdi; eğer bunları söyleyen Steve Jobs olsaydı tüm basılı yayınlar bir anda tarihin tozlu raflarına kalkabilirdi ki zaten gelecek de buna doğru evriliyordu.

— Bu yüzden... Kendine güvenmeni istiyorum. Birileri karşı çıksa bile, fikrinin arkasında duracak kadar güçlü olmanı istiyorum.

O anki heyecanla, gözlerinin içine dimdik bakarak konuşmuştum.

— Kusura bakma, biraz fazla gaza gelip nutuk çektim ama, işte öyle.

Utanıp gözlerimi kaçırdım.

Kouhai'm karşısında kendimi kaptırmıştım. Ama burada kesinlikle gelecekten bir parça vardı ve onun istikbalini düşününce, kesinlikle...

— A-ahaha... Ahahaha.

Takenaka-san gözlerini kırpıştırıp durdu, yüzünde uzun süre o mahcup gülümseme asılı kaldı. Sonunda,

— Ş-şey, Senpai...

— Efendim?

Ağzını açtı ama tekrar çekinerek başını öne eğdi. Her zamanki neşeli sesinin aksine, fısıltı gibi bir sesle konuştu:

— Ben... Gerçekten ne yapsam hep bir "bu ne şimdi" tepkisi aldım. Ba-ya-dır böyle bu durum.

— Yaptığın işlerle mi ilgili?

Takenaka-san "Evet" anlamında başını salladı.

— Yaptığım işler de öyle, söylediklerim de. Yeni olan şeyleri seviyorum, daha önce görülmemiş şeyleri seviyorum. Bu yüzden kendim de öyle şeyler yapmak istedim ama ne zaman denesem hep "pek bir şey anlamadık" dediler. Bir kişi bile çıkıp "bu çok ilginçmiş" demedi.

Bunları bir solukta söyleyip başını kaldırdı.

Takenaka-san'ın yüzü, fark edilmeyecek gibi değil, kıpkırmızı olmuştu. Gözleri hafifçe buğulanmıştı ve o anki ifadesi her zamankinden bariz bir şekilde farklıydı.

— Şey... O yüzden böyle doğrudan takdir edilmek benim için bir ilk. Üstelik bunu saygı duyduğum Hashiba-san yapınca... Ben...

Tekrar utançla yere bakmaya başladı.

— A-anladım... Şey, sevindim o zaman, evet.

Kendi kendime "Neye sevindin be adam?" diye fırça atabileceğim türden saçma bir cevap vermiştim.

Düşündüklerimi çok dürüstçe aktarmıştım. Bundan zerre pişman değildim ve verdiğim tepkinin doğru olduğunu düşünüyordum ama,

Nasıl desem...

'Sanki bir şeyler tetiklendi gibi.'

Bana artık "Senpai" demiyordu, kendinden bahsederken kullandığı o sert maskülen ifade gitmiş, yerini daha yumuşak birine bırakmıştı. Tam açıklayamıyordum ama Takenaka-san'ın havasının değiştiği kesindi.

Eğer Kawasegawa burada olsaydı, kesinlikle o aşağılayıcı bakışıyla derin bir iç çeker ve şöyle derdi:

'İşte bu yüzden çok dikkatsizsin Hashiba.'

'Evet, haklısın, özür dilerim...'

Şu sıralar çekim setinde muhtemelen kocaman bir hapşırık patlatmış olan kıza içimden özür diledim.

Geliştirme departmanına döndüğümde Mappira-san tarafından çağrılıp toplantı odasına geçtim.

Konunun az önceki proje toplantısı olduğuna emindim, nitekim tam da öyle çıktı.

— Öncelikle eline sağlık. Epey yorulmuş olmalısın, değil mi?

Onun bu nazik sözlerine karşılık ben de içtenlikle teşekkür ettim.

— Yok, estetikfurullah. Şey, bir şey sorabilir miyim?

— Tabii, sorabilirsin. Soracağını tahmin etmiştim zaten.

Mappira-san her zamanki gibi tazeleyici gülümsemesini takınmıştı.

— Bu proje toplantısı, aslında sizin projenizin onaylanması için bir kılıftı, değil mi?

Doğrudan sordum.

Toplantıda önce ben, sonra Takenaka-san, en son ise Mappira-san sunum yapmıştı.

Benim projemde eleştirilecek çok nokta olsa da, genel olarak "tamam" denebilecek bir seviyedeydi. Takenaka-san'ın projesi ise planlama açısından zayıf kalsa da, fikir ve orijinallik bakımından zirvedeydi.

Ve... Mappira-san'ın son önerisi, hem benim hem de Takenaka-san'ın fikirlerinin en iyi kısımlarını almış, üzerine kusursuz bir mantık çerçevesi oturtulmuş, muazzam bir projeydi.

Sonuç olarak, Mappira-san'ın projesi hakkında üst yönetimin onayı alındıktan sonra fiili geliştirme aşamasına geçilmesi kararlaştırıldı. Bir öğrenci tarafından ortaya atılan bir fikir olduğu düşünülürse, buna büyük bir zafer demek yanlış olmazdı.

Ancak, en başından beri bu proje toplantısının yapısı biraz çarpıktı.

Kullanıldığım için öfkelendiğimden değil ama en azından ne olup bittiğini duymak istedim.

"Öncelikle şunu söyleyeyim," dedi Mappira-san, yavaşça ayağa kalkarak.

"Sizin projelerinize önceden göz atmış değilim. Kendi fikrimi kabul ettirmek için sizi basamak olarak kullanmak gibi bir niyetim ya da böyle bir eylemim de olmadı. Bu çok saygısızca bir davranış olurdu."

"Evet, öyle olduğunu düşünüyorum."

Gerçekten de, ben ve Takenaka-san projelerimiz hakkında Mappira-san'a sadece yüzeysel olarak danışmıştık; projenin tamamını ilk kez o toplantı masasında görmüştü.

"Bunu bildiğini varsayarak devam ediyorum; ortaya koyacağınız projeler hakkında aşağı yukarı bir tahminim vardı."

"Evet, öyle olacağını tahmin etmiştim."

Geçtiğimiz birkaç aydır Mappira-san ile birlikte çalışırken fark ettiğim şey, onun inanılmaz derecede çalışkan ve bir o kadar da esnek bir düşünce yapısına sahip olduğuydu.

Bu yüzden bizim aklımıza gelebilecek şeyleri çoktan kestirmiş olmalıydı. Benim ve Takenaka-san'ın projelerini ustaca harmanlayıp, konsol ve akıllı telefon etkileşimini içeren o fikri sunması da bundandı. Üstelik projelerimizdeki olası açıkları kapatacak uygulama düzeyindeki çözüm yollarından bile bahsetmişti.

"Ama bunu sizi küçümsediğim için tahmin etmedim. Tam tersine, size güvendiğim ve sizden beklentim olduğu içindi."

"Beklenti... mi?"

"Evet. Dürüst olmak gerekirse, şu anki geliştirme departmanına karşı içimde bir huzursuzluk birikmiş durumda."

İstem dışı etrafımı kontrol ettim. Her ne kadar bir toplantı odasında olsak da, hemen yan taraf o bahsettiği "huzursuzluk kaynağı" olan geliştirme departmanıyla doluydu.

"Sorun değil, rahat ol. Geliştirme ekibine karşı olan memnuniyetsizliğimi zaten herkes biliyor."

Hah! diye neşeyle güldü.

"Bu yüzden sizin yanımda olmanızı istiyorum. Ben ve Horii-san'ın başlatmak üzere olduğu yeni işlerde mutlaka bizimle birlikte çalışmanızı arzuluyorum."

"O proje hakkında mı?"

"O da dahil. Ama bunu daha büyük bir şey olarak düşünmen daha iyi olabilir."

Mappira-san, özgüven dolu bir tavırla doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Yüzünde her zamanki nazik ifadesi vardı ama bu sefer orada bir güç, itiraz kabul etmez bir hava seziliyordu.

"Sonuna kadar üniversiteye devam etmeye kararlı mısın?"

"Daigeidai'ye mi? Evet, niyetim o yönde."

Mappira-san'ın gözleri bir anlığına parladı.

"Eğer oraya sadece bir zorunluluk hissiyle devam ediyorsan, bu tam bir zaman kaybı olur, hemen bırakmalısın. Üniversite dediğin şey, ihtiyacın olanı aldıktan sonra orada uzun süre kalmaya değecek bir yer değil."

Bana doğrudan okulu bırakmamı tavsiye ediyordu.

"Ben şahsen üniversiteyi bırakmayı düşünüyorum."

"Ne? Kyokoku Üniversitesi'ni mi...?"

Normal şartlarda o seviyedeki bir okulu bırakmak akıl kârı değildi.

"Dördüncü yıla gelince boşa geçen çok şey olduğunu fark ettim. Şanslıyım ki öğrenmek istediğim her şeyi bitirdim; bundan sonraki işlerin gidişatına göre okulu bırakabilirim."

Şaşkınlığımı gizleyemeyen bana bakarken Mappira-san devam etti.

"Daigeidai'den gelen yarı zamanlı işlerin arkasında Horii-san'ın güçlü referansı olduğu için bunlar aslında bir nevi staj niteliğinde. Elbette hemen işe alınacağının garantisi yok ama sınav sürecinde sana çok büyük artıları olur."

Hiçbir şey diyemedim. Art arda gelen bu şoklarla öylece kalakalmıştım.

Mappira-san, bu halimi görünce öldürücü darbeyi vurdu:

"Sen ne dersin? Bence denemeye değer."

Göğsümün derinliklerinde bir şeylerin sıkıştığını hissettim.

Sonunda buralara kadar gelmiştim demek... Hayalini kurduğum şirkete girip, orada takdir görüp, orada çalışan birinden böyle bir teklif almak.

Normalde bu, beni heyecandan titretecek kadar mutlu etmesi gereken bir şeydi. Çünkü bu şirkete girmek, en başından beri temel hedeflerimden biriydi.

Ama—

"Bu teklifiniz için çok minnettarım... Fakat reddetmek zorundayım."

"Nedenini sorsam?"

"Tabii," diyerek başımla onayladım ve anlatmaya başladım.

"Bu toplantıya katılıp takdir görmek beni mutlu etse de, hala yetersiz olduğumu iliklerime kadar hissettim. En büyük nedenim bu."

"Kötü niyetle sormuyorum ama Horii-san ve benim değerlendirmemiz senin için yeterli değil mi?"

"Hayır, aksine çok mutlu oldum. Ancak..."

Toplantıdaki o anları gözümün önüne getirdim. Ve devam ettim.

"Bana şüpheyle bakanları susturacak kadar güçlü bir ikna kabiliyetine sahip olmak istiyorum."

Mappira-san'ın yüz ifadesi değişti. Artık tamamen ciddi bir tavır takınmıştı.

"O masada hem Horii-san'ın hem de sizin projemizi adilce değerlendirdiğinizi biliyorum. Ancak konumunuz gereği, ortam zaten bir şekilde onay verecek bir düzene sahipti."

Eski alışkanlıkları yıkmak gibi genel bir amaç düşünüldüğünde, o ortamda ben ve Takenaka-san'ın destek göreceği bir durum zaten vardı.

Fakat bu vizyona sahip olmayan, eski kafa çalışanlardan o kadar da olumlu tepkiler alamamıştık. Mevkileri ve önyargıları aşıp "Bu gerçekten harika!" dedirtecek kadar gücüm olmazsa, ileride bir planlama ve geliştirme uzmanı olarak tutunmam zor olurdu.

"Bu yüzden daha da güçlenmek istiyorum. Sadece ders çalışmak değil, o okulda hala yarım bıraktığım çok şey var."

O günden bu yana neler yaşanmıştı neler...

Üniversiteye girip dönem arkadaşlarımla, üst sınıflarla tanışmıştım. Derslerin dışında pek çok şey öğrenmiş, hala bilmediğim ne kadar çok şey olduğunu fark etmiştim. Ve Takenaka-san gibi ilginç alt sınıflarla tanışma fırsatı bulmuştum.

Ve her şeyden önemlisi, "Platin Nesil"den arkadaşlarım. Tsurayuki, Nanako ve Shinoaki. Shinoaki hakkında hala hiçbir şey bilmiyordum ve onu daha çok tanımak istiyordum.

Onun ve diğer herkesin en temel ihtiyaçlarında bile yanlarında olabilecek, onları destekleyebilecek biri olmak istiyordum.

"Ben hala üniversitede kalmak istiyorum."

Bu yüzden, okulu bırakıp şirkete girme yolunu net bir şekilde reddettim.

Mappira-san sessizce beni dinledi ve sonunda konuştu:

"—Gerçekten de, seni kıskanıyorum."

Bunu söylerken yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı.

"Efendim?"

"Üniversite denen o yer ve oradaki dostların... Onlar hakkında bu kadar tutkuyla konuşabilecek kadar dolu bir hayatım hiç olmadı."

Bunu söyleyen Mappira-san, yine biraz yalnız görünüyordu.

Az önceki konuşmalarından anladığım kadarıyla, o da geliştirme departmanı içinde bir "aykırı"ydı muhtemelen. Horii-san gibi güçlü bir müttefiki olsa da, düşmanı da bir o kadar çok olmalıydı.

Bu dezavantajlı durumu kendi yeteneği ve kişiliğiyle bir şekilde alt etmişti. Güçlü bir adam olmasına rağmen, iç dünyasında kırılgan bir tarafı olabilir miydi?

(Ah... Demek öyle.)

Kano-sensei'nin ne demek istediğini nihayet biraz olsun anlamıştım. Bu kadar güçlü bir insanın neresinde böyle zayıf bir nokta olabilir diye düşünmüştüm ama bir grubun içinde izole edilmek gerçekten de ruhsal açıdan insanı yıpratan bir durumdu.

Bu yüzden, onun tarafında durmak belki de ona bir yardım eli uzatmak gibi olmuştu.

"Özür dilerim, isteğinize karşı gelmiş gibi oldum."

"Sorun değil, benim için de ani bir konuşma oldu zaten. Ama..."

Gözlerimin içine kararlılıkla bakarak devam etti:

"Gelecekte fikrin değişecek olursa, lütfen yine bana danış."

"Pe-peki."

Bu adam gerçekten güçlü biri.

O anlık bakışmasında bunu iliklerime kadar hissettim.

"Pekala, bu kadar yeter. İşe dönelim mi?"

"Evet," diye yanıt verip çıkışa doğru yöneldiğim sırada aniden aklıma bir şey geldi.

"Şey, bir dakika..."

Biraz merakla Mappira-san'a sordum.

"Mappira-san, siz oyunları sever misiniz?"

Bu, vaktiyle mülakat sırasında Horii-san'ın bana sorduğu soruydu.

Gerçek niyetini ve zamanlamasını bir türlü çözemediğim, her yönüyle gizemli kalan o soruya Mappira-san'ın ne cevap vereceğini merak etmiştim.

Hemen cevap vereceğini sanıyordum ama...

"............"

Mappira-san'ın yüzü sorumla birlikte kaskatı kesildi.

Düşüncesizce sormuştum ama bazı konular vardır ki, sorduktan sonra "Keşke sormasaydım" dedirtir. Özel hayat, tutulan spor takımı ya da dini inançlar gibi.

İnsan ilişkileri ilerledikçe nelerin sorulmaması gerektiğini doğal olarak öğrenirsiniz. Bu yüzden, çok dikkatsiz biri değilseniz, bu tür mayınlı bölgelerden kaçınmayı zamanla başarırsınız.

Ancak bazen hiç öngörülemeyen hassas konular çıkabiliyor. "Buna bu kadar tepki verecek, kızacak ne vardı ki?" diye sonradan insanın başını kaşıdığı türden konular.

Ve o an ben tam olarak bu durumdaydım.

"Oyunları sevmek, ha..."

O metanetli Mappira-san'ın ifadesinin bir anda nasıl değiştiğine şahit olmuştum.

"Bak, Hashiba-kun."

"E-evet."

"Sence bir insan, sevdiği bir şey için her şeyini feda edip onu sevmeye devam edebilir mi?"

Bu da ne demekti şimdi?

Ben oyunları seviyordum; bu yüzden Succeed'deki işim normalden daha yoğun olsa bile hiç şikayet etmeden çalışabileceğimi düşünüyordum.

Kıyaslanan şeye göre değişirdi belki ama çoğu şeyin, "sevgi" uğruna göğüslenebileceğine inanıyordum.

"Öyle olduğunu düşünüyorum. Sevmek, insana güç veren bir şeydir çünkü."

Kendimce emin bir tavırla cevap vermiştim ama...

"Ben öyle düşünmüyorum."

Mappira-san, beklenmedik derecede sert bir tonla sözlerimi reddetti.

"Sevgi, geçici bir şeydir. Belki o anlık bir güç verebilir ama o ilk heyecan yatıştığında her şey biter."

Başına bir şey mi geldi diye endişeleneceğim kadar, ona hiç yakışmayan, soğukkanlılığını yitirmiş bir ses tonuydu bu.

Kısa süre sonra kendisi de bunun farkına varmış olacak ki;

"Kusura bakma, hava bir anda ciddileşti," diyerek gülümseyip ortamı yumuşatmaya çalıştı.

"Ah, hayır... Asıl ben özür dilerim."

Dokunulmaması gereken bir yaraya bastığımı hissettiren bir hava vardı.

Elbette burada gerçek niyetini soracak değildim, ileride öğrenme fırsatım olsa bile sırf merakımdan üzerine gitmezdim.

Fakat oyun sevdiği için girdiği varsayılan bir şirkette, "Oyun sever misin?" sorusuna böyle bir ifade takınması da neyin nesiydi?

Mappira-san gerçekten ideal bir senpai'ydi. Eğer Succeed'e bu şekilde girersem kesinlikle onunla birlikte çalışmak isterdim.

Yine de az önceki cevabı içimde bir yerlere takılıp kalmıştı.

Tam daha fazla kafa yormaya başlayacakken, cebimden aniden bir bildirim sesi yükseldi. Bir e-posta gelmişti.

"A? Mesaj var. Pardon, bir bakmam lazım..."

"Tabii, ben önden dönüyorum o zaman."

Mappira-san sessizce toplantı odasından çıktı.

Telefonun ekranına baktığımda Nanako'dan gelen mesajı gördüm.

'Şu an, mümkünse hemen Shinsaibashi'ye gelebilir misin?'

Şaşırtıcı bir içerikti. Başlık kısmına 'ACİL' bile yazılmıştı.

"Nasıl yani? Vakit de..."

Tam mesai bitimine denk gelmişti. Şimdi kartımı okutup çıksam Shinsaibashi zaten yakındı, sorunsuz bir şekilde yetişebilirdim.

"Ne işi var acaba, Nanako..."

Gerçekten acil bir durum olsa mesaj atmak yerine arardı. Bu yüzden mesajla ulaşması, durumun o kadar da hayati olmadığını düşündürüyordu.

Ama bu ancak telefon edebilecek durumda olduğu sürece geçerliydi. Belki de aramamasının sebebi, aramak istese de arayamıyor oluşuydu.

Bugün mesai de yok gibi görünüyordu. Bu şekilde çıkarsam geliştirme departmanına bir yüküm olmazdı.

"Şey, kusura bakmayın! Ben bugünlük çıkıyorum!"

Gitmeye karar verdim. Masama dönüp hemen eşyalarımı topladım.

"Ah, Takenaka da çıkıyor..."

"Kusura bakma, bugün gitmem gereken bir yer var, kaçtım!"

Beni durdurmaya çalışan Takenaka-san'ı arkamda bırakıp aceleyle asansöre bindim ve istasyona doğru koştum.

Bugün sanki her şeyin üst üste bindiği tuhaf bir gündü.

Gergin geçen planlama toplantısı, ardından Takenaka-san'ın beni heyecanlandırması ve Mappira-san'ın üniversiteyi bırakmayı düşünüp düşünmediğimi sorması.

Ve bu hengamenin üzerine Nanako'dan gelen o mesaj. Acil demese bile gelmemi çok istediği yazısından belli oluyordu; zaten mesajla böyle bir şey istemesi daha önce hiç olmamış bir şeydi.

İçimde kötü bir his vardı. Bunun sadece bir kuruntudan ibaret olması için içimden dua ediyordum.

Shinsaibashi'ye vardığımda mesajı tekrar kontrol ettim. Yolda olduğumu ona bildirmiştim, o da detaylı konumu içeren bir mesaj daha atmıştı.

"Mekanın içi mi...?"

Mekanın adı ve masa numarası belirtilmişti. Bu ayrıntıya bakılırsa biriyle görüşüyordu ve bir sorun mu çıkmıştı acaba?

"Yoksa şu iş birliği yaptığı kişi mi?"

Vocaloid yapımcısıyla yüz yüze görüşmeler yaptığını duymuştum. Belki de bu görüşme sırasında bir tatsızlık yaşanmıştı.

Mesajda belirtilen yer, normal öğrencilerin girmekte zorlanacağı türden, lüks ve şık bir kafe-bardı.

Genelde iş toplantısı için kullanılacak bir yer değildi; kullanım amacını düşünecek olursak...

"Özenilmiş bir randevu... mekanı bu."

Nanako oradaydı ve "hemen gel" diye mesaj atmıştı.

Bu durum pek de hayra alamet görünmüyordu.

"Acele etmeliyim!"

Asansöre doğru koştum ve yedinci kata çıkana kadar sabırsızlıkla bekledim.

Kapılar açılır açılmaz içeri daldığımda görevli hemen yanımda bitti.

"Beyefendi, rezervasyonunuz var mıydı?"

"Arkadaşlarım içeride!"

Yarı zorla içeri daldım ve etrafa bakınıp belirtilen masayı aramaya başladım.

"Nerede... Kahretsin!"

BAŞLIK: Sahne Arkasındaki Karmaşa

İçerisi tuhaf bir şekilde dolambaçlıydı, üstüne bir de atmosfer yaratmak için mi yapmışlar nedir, ışıklar o kadar loştu ki nerenin neresi olduğunu anlamak imkansızdı.

Yine de binbir güçlükle masayı tespit ettiğimde, gözüme Nanako’ya has o kahverengi saçlar ilişti. Hemen yanına koştum, o olduğundan emin olduktan sonra seslendim.

"Beklettiğim için üzgünüm! Şey, o da ne...?"

Nanako arkasına döndü. Yüzünde hafif bir gerginlik vardı ama öyle bir krizin ortasındaymış gibi de durmuyordu. Ve tam karşısında...

"A... Siz Gajiberi-P misiniz?"

Açık yeşil saçlar, gümüş çerçeveli gözlükler ve sokak tarzı kıyafetler. Havai bir havası olsa da oldukça yakışıklı denilebilecek, hatları keskin bir yüz.

Nico Nico Chou Kaigi veya anime konserlerinde görmeye alışık olduğum o yüz, burada gayet rahat bir tavırla oturuyordu.

"Ha? Bir yerde mi tanıştık? Ben yüzümü gösterdiğim bir iş yapmış mıydım ya?"

Kahretsin, diye düşündüm. Gelecekteki yüzünü tek taraflı olarak bildiğim için onu hemen tanımıştım ama bu dönemde o daha henüz adı sanı duyulmamış biri olmalıydı.

"A, hayır şey, Nanako'dan bir iş birliği yapacağınızı duymuştum da, o yüzden tahmin ettim."

Durumu bir şekilde geçiştirdim.

"Anladım, mevzu o demek! Yahu, bunu bana daha önce söyleseydiniz keşke, ayıp ettik adama."

"Efendim?"

İşler garip bir yöne evriliyor gibiydi.

"Nanako-chan, madem sevgilin var, neden daha önce söylemedin ki!"

İrkilir

Şaşkınlıkla Nanako’nun yüzüne baktım.

O an Nanako, hiçbir şey söylemeden kaskatı kesilmiş bir ifadeyle bana baktı ve gözleriyle resmen yalvardı.

'Anla işte.'

Ona ayak uydurarak hemen yanına oturdum.

"Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Nanako'nun prodüktörlüğünü yapıyorum, adım Hashiba."

"Memnun oldum, çok teşekkürler. Bendeniz Gajiberi-P, yani Okada."

Demek gerçek adı Okada'ymış... Beklenmedik bir bilgi edinmiştim ama asıl mesele o değildi.

"Ya, şey, kusura bakmayın lütfen! Sohbet sırasında konu konuyu açtı da, Nanako-cha... Yani Nanako-san, bahsettiği şu meşhur Hashiba Bey'le tanışmak istediğini söyleyince..."

"Anlıyorum..."

Kafa dengi biri gibi görünse de, tek kelimeyle özetlemek gerekirse "gevşek" bir tipti. Benim dünyamdan çok uzak bir insan izlenimi veriyordu.

"Neyse, bu kadar aceleyle gelmenize sevindim, kafamdaki taşlar yerine oturdu! Ha, bu arada, şu yeni yapmayı planladığımız iş birliği hakkında konuşuyorduk..."

Gajiberi-P, az önceki mevzu hiç yaşanmamış gibi doğrudan planlardan ve neler yapmak istediğinden bahsetmeye başladı. Göz ucuyla Nanako’ya baktığımda, yüzündeki o huzursuz ifadeyi bir an bile bozmadan öylece oturduğunu gördüm.

"Gerçekten, ama gerçeeeeekten çok özür dilerim!"

Gajiberi-P ile vedalaşıp biraz yürüdükten sonra, Nanako hemen suçluluk duygusuyla eğilerek ellerini birleştirdi ve benden özür diledi.

"Şey, az çok tahmin ediyorum ama... Bir şeyleri geçiştirip kurtulmak için sevgilin olduğumu mu söyledin?"

Nanako hızla başını salladı.

"Bana... Bana ilan-ı aşk etti."

"Ha? Ne? İtiraf mı?"

"Sıradan bir iş görüşmesi olacağını sanıyordum. Ama oturduğumuzdan beri lafı dolandırıp duruyordu, sonra bir anda söyleyiverdi."

Derin bir iç çekti.

"Ben de nasıl reddedeceğimi bilemedim, bir anda ağzımdan Kyoya'nın adı çıkıverdi... Gerçekten çok kötü hissettim ama belki bu şekilde durumu kurtarabilirim diye düşündüm. O da 'o zaman tanışmak istiyorum' deyince..."

Muhtemelen gerçekten sevgilim olup olmadığını teyit etmek istemişti.

"Hâlâ işte olduğunu biliyordum ama 'belki gelebilir' diye e-posta attım. Eğer gelemeseydin bir bahane uydurup kaçacaktım."

Sonuç olarak benim anında gelmemle durum tatlıya bağlanmıştı.

"İşte böyle, tamamen benim düşüncesizliğim. Özür dilerim."

Nanako bir kez daha suçlulukla eğildi.

"Özür dilemene gerek yok Nanako. Sorun, bir iş toplantısında gelip sana aşkını ilan eden o adamın düşüncesizliğinde..."

Evet, Nanako'nun hiçbir suçu yoktu.

En baştan itibaren aşırı temkinli davranıp "kendini bir şey sanıyor" gibi görünmekten kaçınması doğaldı. Sonuçta böyle durumlarda ancak bir olay çıktığında müdahale edebilirdiniz.

"Ama bak, hani daha önce de böyle bir şey olmuştu ya... Değil mi?"

"Ş-Şey, evet ama..."

Bunu kafasına taktığını biliyordum.

Nanako bana zaten açıkça duygularını itiraf etmişti. Buna rağmen şu anın doğru zaman olmadığını sezmiş, benimle sadece "üretim ortağı" olarak kalmaya razı olmuştu.

Eminim o da bu çizgiyi korumaya çalışıyordu ama hiç umulmadık bir yerden bu konu tekrar alevlenmişti.

'Gerçekten, durduk yere iş çıkardı başımıza.'

Gajiberi-P'nin bu disiplinsizliğine hayıflansam da, asıl Nanako için üzülüyordum.

İkimiz de konuşmadan, sessizce sokakta yürümeye devam ettik. Yaz akşamının Shinsaibashi kalabalığı ve gürültüsü, konuşmak zorunda kalmamamızı sağladığı için bir bakıma şanstı. Çünkü şu an konuşsak konu ister istemez can sıkıcı yerlere çekilebilirdi.

"Biliyor musun..."

Birkaç dakika süren o sessiz yürüyüşten sonra Nanako aniden sessizliği bozdu.

"Müziği sandığımdan çok daha fazla seviyormuşum."

"Bu da ne demek şimdi?"

Soruma acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

"Bana bir anda aşkını itiraf edince 'sırası mı şimdi' diye sinirlendim ama ondan daha çok, iş birliği hakkında adamakıllı konuşamamış olmamıza üzüldüm. Bu canımı çok daha fazla sıktı."

Nanako oraya sadece müzik konuşmaya gitmişti. Karşı tarafın yaptıklarına değer vermiş, ona saygı duyarak görüşmeyi kabul etmişti.

"Buna rağmen konuştuğu şeyler o tarzdı... Üstelik bugüne kadar hazırlayacağını söylediği sözleri bile yazmamıştı. Tam bir hayal kırıklığıydı, gerçekten."

Onu dinlerken içimi tuhaf bir sevinç kapladı.

Nanako, farkında olmadan devasa bir yaratıcıya dönüşmüştü. Sırf birileri ona bir şey söylediği veya onu övdüğü için değil, kendi içinden gelen o tutkuyu her şeyin önüne koyabilen bir insan olmuştu. Bu beni inanılmaz mutlu ediyordu.

"O adamla iş birliği yapmaktan vazgeçiyorum. Onun yerine solo çalışmalara ve diğer projelere daha çok ağırlık vereceğim. Olur değil mi?"

"Elbette," diye cevap verdim.

"Çok şarkı söylemek istiyorum. Bir sürü insanın beni dinlemesini istiyorum. Tıpkı eski halim gibi, bir şeyler yapmak isteyip de cesaret edemeyen insanlara sesimi duyurmak istiyorum."

Hatırlıyordum. Gelecekteki dünyada, umutsuzluğa düştüğüm o anlarda dinlediğim Nanako’nun şarkısını. O pürüzsüz, dürüst ve sadece cesaret veren o sesini.

"Bence harika olur. Gerçekten muazzam bir şey."

Nanako neşeyle gülümsedi.

"Böyle bir yerde durup kalamam. Söylemek istediğim o kadar çok şarkı, yapmak istediğim o kadar çok beste var ki. Gerçekten, böyle saçma sapan şeylerle vaktimi çalmasalar keşke."

Bunları tek nefeste söyledikten sonra aniden bir şeyi fark etmiş gibi duraksadı.

"Ama... Kyoya ile olan durumumuzu unuttuğumu falan sanma sakın."

"Evet, biliyorum."

Bugün gerçekten de tuhaf bir gündü; sanki her şey üst üste geliyordu.

Planlama toplantısı gibi büyük bir olayı geride bıraktıktan sonra Takenaka-san'ı daha yakından tanımış oldum, Mahira-san ile yaptığım konuşma ise kendi geleceğim üzerine düşünmem için bir fırsat yarattı.

Ardından Nanako'dan gelen haberle apar topar yanına koştuğumda, ortalığı ayağa kaldıran bir Vocaloid yapımcısının çıkardığı hengameye dahil oldum. Meseleyi bir şekilde tatlıya bağlayıp huzura erdiğimizde ise...

Fark ettim ki, hemen yanımda durduğunu sandığım o kız,

— Hadi Kyoya, dönelim.

— Tamam, dönelim.

Ne ara olduysa, benden çok daha ileride yürümeye başlamıştı.

Ağustos ayının ortaları geçerken, Tsurayuki'nin çevresinde aniden bir hareketlilik başladı. Paylaşımlı evde birlikte yaşıyor olsak da sık sık telefon görüşmeleri için yanımızdan ayrılıyor, üstelik o telefonları kapattıktan sonra yüzünde her zaman mutlu bir ifadeyle geri dönüyordu.

O gün sabahtan beri hazırlanan Tsurayuki, yanına gittiğimde bana Tokyo'ya gideceğini söyledi.

— Editörden haber geldi. Birden bire beni usta yazarlar ve illüstratörlerle tanıştıracağını söyledi. Eylül ayı boyunca buralar ve orası arasında mekik dokuyacak gibiyim.

Girişte ayakkabılarını giyerken bunları dile getirdi.

— Ne güzel işte. Bu artık gerçekten bir yazar olacağın anlamına geliyor.

— Öyle mi dersin acaba...

Tsurayuki kuşkuyla başını yana eğdi ama benim içimde buna dair en ufak bir şüphe yoktu.

Gelecek vadetmeyen birine, sektörde aktif olan isimleri kolay kolay tanıtmazlardı. Muhtemelen editörü, Tsurayuki'ye belli bir değer biçmiş ve onu takdir etmişti.

Elbette işin aslı kitap piyasaya çıkıp sonuçlar alındığında belli olacaktı, henüz ne olacağını kestirmek güçtü ama Tsurayuki de artık kendi yolunda bir adım öteye geçmişti.

İş birliğini reddeden Nanako'ya, bir süre boyunca Gajiberi-P'den özürler ve "Her şeye en baştan başlayalım mı?" tadında teklifler gelmişti ama sonunda bu mesajlar da kesildi. Nanako artık tamamen solo kariyerine yönelik hazırlıklara odaklanmıştı.

— O iş yattı ama başka iş birliği teklifleri aldım. Onlarda süreç daha hızlı ilerleyecek gibi görünüyor, solo kariyerimle paralel olarak yürütmeyi düşünüyorum.

Söylediğine göre bu seferki teklif, gerçekten gelecek vadeden bir Vocaloid yapımcısından gelmişti.

— Eğer yine biri bana aşkını ilan ederse, o zaman seni çağırabilir miyim Kyoya?

Bunu acı acı gülümseyerek sorduğu için ben de,

— Eğer bu şekilde bir işe yarayacaksam, ne zaman istersen.

Cevabını verdiğimde Nanako keyifle güldü.

Tam olarak ifade edemiyorum ama aramıza giren o şeyden sonra, kendince araya doğru bir mesafe koymayı başardığını düşünüyorum.

İkisiyle de aramdaki mesafenin farkına vardığım o günlerden biriydi.

Her zamanki gibi salonda uyuyakalmıştım. Bugün yarı zamanlı işimin olduğunu biliyordum ve geçmişteki hataları tekrarlamamak için üst üste birkaç alarm kurmuştum.

Nihayet ikinci alarmda sağ salim gözlerimi açtığımda,

— Şey... Shinoaki?

Gözlerimi açtığım yerde, her zamanki o nazik yüzle karşılaştım.

— Günaydın Kyoya-kun. Bugün dışarı mı çıkacaksın?

— Teşekkürler. Ben kaçar.

Çantamı omzuma astım, saçlarımı hafifçe düzelttim ve girişte ayakkabılarımı giydim. Otobüsün gelmesine daha epey vakit vardı.

Kapıyı açtığım sırada Shinoaki el sallayarak seslendi:

— Dikkatli git! Ah, bu arada kapak illüstrasyonunu gönderdim bile.

— Öyle mi, harika olmuş.

Büyük bir engeli daha aşmış olmanın rahatlığıyla evden çıktım.

İstasyona giden otobüste sarsılırken Shinoaki'nin işi üzerine kafa yoruyordum.

Yılan hikayesine dönen kapak illüstrasyonu meselesinde bir şekilde orta yol bulunmuş ve iş, renkli çizim aşamasına kadar getirilmişti. Sorumlu editör de "Bununla tasarım da yapılabilir, artık önümüzü görebiliyoruz" diyerek durumdan memnuniyetini dile getirmişti.

Ancak Shinoaki'nin çizim hızı bariz bir şekilde düşmüştü. Daha önceki işlerinden farklı bir tarzda çalışıyor olmasının etkisi vardı elbet ama taslak aşamasında işin bu kadar uzamış olmasının da moralini bozduğunu düşünüyordum.

— Ama işin aslını asla bilemiyorum işte.

Shinoaki, elinden çıkan işler hakkında da, yapamadıkları hakkında da pek konuşmazdı. Doğal olarak hiç şikayet de etmiyordu, bu yüzden neye canının sıkıldığını anlamak çok zordu... Daha doğrusu hiçbir şey bulamıyordum.

— Ah, aktarma yapmam lazım.

Otobüs durağa yanaştı, içerideki birkaç yolcu peş peşe indi.

Ben de onlara uyup otobüsten indim ve istasyona doğru yöneldim.

'Şu yaratıcılık meseleleri hakkında onunla adamakıllı konuşmalı mıyım... Hayır, aniden böyle bir şey yaparsam Shinoaki'nin sadece kafası karışır.'

Bir sonraki aşamaya geçmeden önce bir şeyler yapmalı mıydım, yapmamalı mıydım? Bunları düşünerek Abenobashi peronuna doğru yürüdüm.

Belki de bu cevapları işe devam ettikçe bulacaktım. Ben de şimdilik böyle kabul edip Shinoaki ile iletişimi sürdürmeye karar verdim.

Gerçi elimde somut bir yöntem olduğu da söylenemezdi.

— Adım adım halletmekten başka çare yok sanırım.

Çünkü onunla olan işimiz daha yeni başlıyordu.

Tam vaktinden otuz dakika önce geliştirme departmanına vardığımda, benden önce gelmiş olan Mahira-san, "Tam üstüne bastın" diyerek seslendi ve beni toplantı odasına çağırdı.

Ne olduğunu merak ederek ayağa kalktığımda, tam o sırada planlanandan erken gelen Takenaka-san da aynı şekilde toplantı odasına çağrıldı.

— Senpai, ne için çağrıldığımızı biliyor musun?

— Hayır, ben de şimdi çağrıldım.

Kafamızda soru işaretleriyle toplantı odasına geçip yan yana oturduk.

— Sabah sabah kusura bakmayın çocuklar. Öyle karmaşık bir mevzu değil, aksine güzel bir haberim var.

Geçen seferki planlama toplantısındaki o giriş cümlesine benzediği için biraz temkinli yaklaştım ama Mahira-san devam etti:

— O zaman açıklıyorum. Geçen gün sunduğum projeye resmen onay çıktı.

Takenaka-san ile birbirimize bakıp Mahira-san'ı hafifçe alkışladık.

— Teşekkürler. Şimdi, bu projede ikinizin de yer almasını istiyorum.

Mahira-san'ın bu sözleri üzerine ikimiz de aynı anda "Ha?" der gibi şaşkın bir ifade takındık.

— Görsel konsept tasarımı için Takenaka-san, projenin kalbi olan akıllı telefon entegrasyonu için ise Hashiba-kun; her birinizin katılımını bekliyorum.

Bu ani teklif karşısında ikimiz de öylece kalakaldık. Mahira-san bu sessizliği tereddüt olarak algılamış olacak ki,

— Aniden oldu biliyorum ama kabul ederseniz çok sevinirim.

Kararımızı sorması üzerine hemen atıldım.

— Evet, tabii ki!

— Takenaka gerçekten uygun mu? Kesinlikle varım!!

Hemen cevabımızı verdik.

— Güzel. O zaman detaylı talimatları daha sonra ileteceğim. Elinizdeki hata ayıklama (debug) işlemleri bitince yanıma gelin.

"Tamam" diyerek hep beraber ayağa kalktık. Masalarımıza doğru yürürken, hemen yanımda olan Mahira-san fısıldar bir sesle konuştu:

— Senden çok şey bekliyorum, Hashiba-kun.

— Ben de efendim. Sabırsızlıkla bekliyorum.

Ben de aynı şekilde karşılık verdim.

Geliştirme departmanının havasını değiştirmek için tek başına savaşan Mahira-san... Böyle sessizce hırsla yanan birinin, bundan sonra nasıl bir proje yöneteceğini görmek, bir yapımcı olma hayali kuran benim için çok değerli bir ders olacaktı.

— Senpai, içten içe biraz da olsa hırslanmıyor musun?

Yerime döndüğümde Takenaka-san pat diye böyle bir şey söyledi.

— Elbette, az da olsa öyle duygularım var. Ama ondan ziyade...

— Nedir?

— Saf bir şekilde, oyun yapabilecek olmanın heyecanı daha ağır basıyor. Sonunda başlangıç çizgisine durabildim diye hissediyorum.

Motivasyonumuzu artırmak için miydi bilmiyorum ama Mahira-san'ın projesindeki revize taslağa, benim ve Takenaka-san'ın fikirleri daha fazla dahil edilmişti. Küçük ayrıntılar olabilirdi ama bu beni gerçekten mutlu etmişti.

Üstelik hala toy olduğumu ve öğrenmem gereken dağ gibi şey olduğunu acı bir şekilde anlamıştım. Bu yüzden Mahira-san gibi yetenekli birinin altında çalışabilmenin çok anlamlı olduğunu düşünüyordum.

— Haklısınız... Takenaka da fena gaza geldi. Çizim konusunda bundan sonra çok daha fazla çalışmam gerekecek!

Takenaka-san sadece görsel denetimden değil, karakterlerin konsept taslaklarından da sorumlu olacaktı. Gidişat ve tarz konusunda tamamen Takenaka-san'ın tonunun kullanılacağı şimdiden kesinleştiği için, onun da bu duruma sevindiğini tahmin edebiliyordum.

— Bir de, Paisen.

— Hm?

Kulağımı yaklaştırdığımda aniden fısıldar gibi bir sesle,

— ...Elimden geleni yapacağım.

Bunu söyleyip gülümsedi ve yerine döndü.

Bense yüzüm kızarmış bir halde öylece kalakaldım.

'Hayır hayır hayır, alt tarafı elimden geleni yapacağım dedi, neyin tribine giriyorsun ki?'

Kawasegawa'nın o bıkkın suratı bir anlığına gözümün önüne geliverdi.

Kendimi toparlayıp bugünkü işime başladım. Yeni projenin detayları henüz ilerleyen günlerin konusuydu. Her zamanki hata ayıklama işine başlamak için e-posta uygulamasını açtığım sırada telefonum çaldı.

— Ne ki bu, yine birinden mesaj mı geldi...

Telefonu çıkardığımda bunun bir mesaj değil, normal bir arama olduğunu gördüm.

— Bakalım, kim arıyor?

Numara ekranda yazıyordu ama kayıtlı bir numara değildi. Alan koduna bakılırsa üniversitenin bulunduğu Kishi civarından olduğu kesindi.

Tuhaf bir reklam araması olmasa bari diye düşünerek cevapla tuşuna bastım.

— Efendim, buyurun, ben Hashiba.

Karşıdaki kişi, bir saniye bile beklemeden, donuk bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

— Kusuruma bakmayın, Tondabayashi Eitai Hastanesi'nden Sajima ben. Shino... Aki Hanım'ın arkadaşıydınız, değil mi?

— Ne...

Ondan sonraki konuşmanın devamını, ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü hatırlayamadım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.