Sadece Senin Yanında

Gözü hiçbir şeyi görmemek, herhalde tam da bu durum için kullanılan bir tabirdi.

Şirkette haberi aldıktan sonra hemen Mahira-san’a durumu açıklayıp erkenden çıkmak için izin aldım. Hiç vakit kaybetmeden en hızlı aktarmalarla trenleri kullanarak Tondabayashi’ye doğru yola koyuldum.

Üniversitenin bulunduğu Kishi İstasyonu civarı pek de büyük bir yerleşim yeri sayılmazdı. Ancak hattın her iki yanındaki Furuichi ve Tondabayashi istasyonları, bağlı bulundukları şehirlerin merkezi durakları olduklarından nispeten daha büyük yerlerdi.

Ve Tondabayashi’deki o koca hastaneler arasında en büyüklerinden biri, Tsurayuki’nin babasının eski bir dostu olan doktorun çalıştığı yerdi.

'Bir şey olursa mutlaka danışın.'

Bu sözler, Tsurayuki aşırı çalışmaktan bayıldığında söylenmişti. Shinoaki mi bunu hatırlayıp aradı, yoksa Tsurayuki mi haber verdi, orasını bilmiyordum.

Fakat eğer öyleyse, hastanenin neden doğrudan beni aradığını anlayamıyordum. Acil bir durum olmadığı söylenmişti ama endişe peşimi bir türlü bırakmıyordu.

— Kahretsin... Neden, neden tam da böyle önemli bir zamanda ben...

Tren koltuğunda ellerimi sımsıkı kenetlemiş, kendi dikkatsizliğime lanet okuyup duruyordum. Oysaki önceden o kadar çok işaret vardı ki. Onun kendini paralarcasına çalışan kişiliğini ve işlerin ne kadar yoğun olduğunu düşününce, böyle bir şeyin yaşanacağı gün gibi ortadaydı. Mahira-san, her ne kadar doğrudan Shinoaki’den bahsetmese de, bana sağlık yönetiminin öneminden bahsetmişti. Tüm bunlara rağmen ders çıkaramayan ben, tam bir aptaldım.

— Çabuk... Lütfen çabuk varalım...

Böyle anlarda tren sanki bilerek yavaş gidiyormuş gibi gelir insana. Zaman algısının kişinin içinde bulunduğu duruma göre değiştiğini elbette biliyordum ama bunu bu kadar iliklerime kadar hissedeceğimi hiç düşünmemiştim.

Gelecekteki o günü, bir yanlış anlaşılma yüzünden Kawasegawa’nın peşinden havaalanına koştuğum anı hatırladım. Bu kez de durumun ciddi olmaması için dua etmekten başka elimden bir şey gelmiyordu.

Hastane, istasyondan yürüyerek sadece birkaç dakika mesafede, oldukça merkezi bir konumdaydı. Biraz nezaket kurallarını çiğneyip o yolu koşarak geçtim.

Danışmaya ismini verdiğimde, sanırım önceden haberleri vardı ki hemen oda numarasını söylediler. Hastane koridorlarında koşamazdım, bu yüzden hızlı adımlarla odaya yöneldim.

— Burası... 301 numara.

Genel servis katında olması beni biraz rahatlatmıştı. Aslında telefonda bunu söylemişlerdi ama yine de gözlerimle görene kadar içim rahat etmeyecekti.

Kapıyı açtığımda, yan yana dizilmiş altı yatağın sol arkasındaki yatakta, uzanmak yerine oturmuş bir kız gördüm. Beni fark edince yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi ve el salladı.

— Shinoaki!

Sesim biraz fazla yüksek çıkınca hemen ağzımı kapattım. Yanına yaklaşıp ilk sorumu sordum.

— İ-İyi misin?

Shinoaki neşeyle gülümsedi.

— Kusura bakma, seni endişelendirdim. Aslında Kyoya-kun'u arayıp aramamakta kararsızdım ama evdekilerin hiçbirine ulaşamadım. O yüzden seni aramak zorunda kaldım.

Demek öyle olmuştu... Yine de bana ulaşabildiği için şanslıydım. Shinoaki de kim bilir ne kadar korkmuştu.

— Evde çalışıyordum, çay koymak için oturma odasına indiğimde birden başım döndü. Gözlerimin önü karardı, hastaneye kadar yürüyebilecek gibi de değildim. O yüzden ambulans çağırdım.

Evde Shinoaki’den başka kimse yoktu. Ehliyeti olsaydı belki kendi arabasıyla gitmeyi düşünebilirdi ama bunu yapmamış olması en doğrusuydu.

— Aşırı yorgunluktanmış. Hakikaten son zamanlarda kendimi çok zorlamıştım. Doktor uyku saatlerimi ve az yemek yediğimi duyunca, "Kesinlikle olmaz!" diyerek beni bir güzel azarladı.

Shinoaki mahcup bir şekilde sırıttı.

— "Çabalamam lazım" diye düşünüyordum. Nanako da Tsurayuki-kun da ikisi de inanılmaz yerlere gelmeye başladılar. Kyoya-kun da her gün çok çalışıyor. Bir tek ben yerimde sayıyormuşum gibi hissetmek biraz ağır geldi.

Kendini bu kadar hırpalamasının sebebi buydu demek.

Shinoaki’nin güçlü olduğunu sanıyordum. Hayır, yaratıcılığa olan tutkusu hala çok güçlüydü, buna inanıyordum. Fakat bu tutku, o küçücük bedenin kaldırabileceği fiziksel kapasiteyle aynı şey değildi.

Bir kez daha Kuroda’nın ne kadar müthiş biri olduğunu anladım. Shinoaki’nin o inanılmaz iş yükünün altından kalkabilmesi, kesinlikle onun sağlık durumunu kontrol etmesi ve çalışma temposunu ayarlaması sayesinde mümkün olmuştu.

Beni uyarmasının altında yatan sebep de muhtemelen buydu.

— Ciddi bir hastalık falan... Değil, değil mi?

— Evet, üzgünüm. Hiç endişelenecek bir şey yok. Hatta "Bugün bile eve dönebilirsiniz" dediler.

Bu odayı da sadece boş yer olduğu için dinlenmesi amacıyla vermişlerdi; yani yatılı tedavi gerektirecek bir seviye söz konusu değildi.

— Shinoaki... Özür dilerim.

Ben özür dileyince Shinoaki başını iki yana salladı.

— Kyoya-kun, senin özür dilemeni gerektirecek hiçbir şey yok ki.

— Hayır, var. Shinoaki ile beraber iş yapacağımızı söylememe rağmen buna dair hiçbir şey yapamadım.

Program yönetimi denilen şey, doğal olarak sağlık ve motivasyon yönetimini de kapsar. Bunu düzgün bir şekilde yapamadığım sürece, işimi tam anlamıyla yerine getirememişim demektir.

— Kendini zorlamaman gereken bir dönemde üzerine bir de yeni işler yıktım... Hiçbirinizi yeterince düşünemedim.

Tsurayuki gittiğinde o kadar acı çekmiş olmama rağmen... Onlara o kadar acı çektirmiş olmama rağmen... Shinoaki de Nanako da herkes kalbinde derin bir hüzünle gelecekte yaşamak zorunda kalmıştı.

Sonuç olarak o geleceği de kabullenmeyi öğrenmişlerdi belki ama benim geçmişten ders almadığım bir gerçekti.

— Gerçekten dert etme. Eğer her şeyimde Kyoya-kun'un bakımına muhtaç kalırsam, o zaman resmen aile oluruz.

— Aile mi?

— O yüzden böyle iyi, tadında kalsın.

Beni teselli etmek için böyle söylemiş olabilirdi, bunu biliyordum.

Ancak Shinoaki’nin bu sözleri, bana bir zamanlar sahip olduğum o yuvayı hatırlattı.

Shinoaki’nin olduğu, bir kızımızın olduğu o ev. Acı olaylar yaşansa da sıcak bir yuvaydı. Etrafındaki şartlar değişmiş olsa da Shinoaki hala aynı yumuşaklıkla gülümsüyordu.

Günün birinde, karşımda duran Shinoaki de tıpkı o zamanki gibi bir yuva kuracak mıydı? O zaman geldiğinde hala resim yapmayı seviyor olacak mıydı? Resim yaparak geçimini sağlayabilecek miydi?

Yapımcılığa soyunduğumdan beri birçok hata yapsam da, yavaş yavaş da olsa ilerlediğimi hissediyordum. Gelişim demek belki haddime değildi ama yine de bir şeylerin farkına vardığımı düşünüyordum.

Fakat böyle büyük bir başarısızlıkla yüzleşince, aslında ne kadar bilgisiz olduğumu acı bir şekilde anladım.

Hiçbir şey bilmiyordum. Ne yapımcılık hakkında ne de Shinoaki hakkında.

Bunu bilmeyi, gerçekten yürekten istedim. Bu istek yapımcılık adına mıydı yoksa Shinoaki’ye karşı olan hislerim mi güçlenmişti, bunu ben de bilmiyordum.

Sadece, karşımda şefkatle gülümseyen bu kızın önünde, bir daha asla aynı hatayı yapmamak istiyordum. İçimdeki bu duygu her şeyden daha baskındı.

Onun asla o hüzünlü geleceğe gitmesine izin vermeyeceğim. Bu düşünce zihnimden geçtiği anda, kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı.

"Bak, Shinoaki. Ben..."

Kısa bir es verip devam ettim.

"Ben, senin hakkında daha fazla şey bilmek istiyorum."

Ağzımdan tuhaf bir şey çıktığını o an fark ettim.

"Kyoya-kun...?"

"Bir şeyler üreten Shinoaki’yi seviyorum, senin yaptıklarına da bayılıyorum. Ama o Shinoaki hakkında henüz hiçbir şey bilmiyorum."

Geriye dönüp baktığımda utanç verici sözlerdi bunlar.

Yine de onun benden uzaklaşmasını istemiyordum. Bu yüzden bu kelimelerin gerçekten gerekli olduğunu hissetmiş olmalıyım ki kendiliğinden dökülüverdiler.

"Ö-özür dilerim, aniden böyle söyleyince..."

Nereden bakarsan bak, bir itiraf olarak algılanabilecek bu sözleri söyledim.

"Öyleymiş demek..."

Shinoaki o an ne düşündü, bilmiyorum.

Ancak beni sarmalayan o çok nazik ifadesini net bir şekilde hatırlıyorum.

"Editörümle de konuştum. Neyse ki programda henüz miktar olarak boşluk varmış, birazcık izin yapalım dedik."

"Öyle mi oldu?"

Shinoaki onaylayarak başını salladı.

"Bu yüzden, biraz eve döneyim diyorum. Üç günlüğüne."

Bahsettiği 'eve dönmek' kısmının paylaşımlı ev olmadığını, benim gibi odun biri bile anlayabilirdi. Doğduğu yer olan Fukuoka’nın batı tarafı... Uzun bir tatil fırsatı bulduğunda mutlaka gittiği, belli ki çok değer verdiği memleketi.

"Hey, Kyoya-kun."

Shinoaki bana doğru döndü.

Dışarıdan süzülen güneş ışığı, Shinoaki’nin yüzünü neredeyse mistik denecek kadar pırıltıyla parlatıyordu. O an, sanki o insanüstü bir varlıkmış gibi hissettim.

Bu yüzden söylediklerini kavramam biraz zaman aldı, sanki gerçeklikten kopuk gibiydi.

"Fukuoka’ya... Benimle gelir misin?"

Kısa bir sessizliğin ardından sözlerinin anlamını çözebildim.

"Ben mi? Seninle birlikte...?"

Shinoaki yavaşça, gülümseyerek başını salladı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.