Handaki ilk sabahımızdı. Gözlerimi hiç tanımadık bir tavana bakarak açtım. Gerçi "uyanmak" pek doğru bir tabir sayılmazdı çünkü aslında uykuya ihtiyacım yoktu.
Fran’ı uyandırdım. Sabahları hep sersem gibi olduğu için üstünü değiştirmesine yardım ettim. Temizlik Büyüsü ile vücudunu temizleyip, sihirle yarattığım suyla yüzünü yıkadım. Fran’ın saçları kısa kesimliydi, yanları ise biraz daha uzundu; bu sabah her bir teli ayrı bir yöne bakıyordu. Bu yüzden su yardımıyla saçlarını düzeltip forma soktum.
“Günaydın.”
Güzel uyuyabildin mi?
“Mükemmel.”
Kahvaltı için yemekhaneye indik.
“Kahvaltı tabağınız geldi!”
Kahvaltı ahşap bir tabakta servis edilmişti. Sert çavdar ekmeği, sahanda yumurta, iki adet sosis ve haşlanmış havuç vardı. Yanında da istiridye çorbası ikram edilmişti.
Nasıl, beğendin mi?
“Güzel.”
Eski bir köle olan Fran, devasa tabağındakileri iştahla mideye indiriyordu. Ye bakalım Fran, ye de büyü boyun posun uzasın.
Yine de senin yemeklerin daha lezzetli.
Haha. İltifatın için teşekkürler.
Gerçekten öyle. Senin yemeklerinden yine yemek istiyorum.
Hepsi Pişirme becerimi son seviyeye çıkarmam sayesindeydi. Ironiktir ki, Alessa şehrindeki en iyi aşçı konuşan bir kılıçtı; hatta bunu kanıtlayan Usta Aşçı unvanına bile sahiptim. Gerçi Pişirme becerim olmasa bile, geçmiş hayatımdaki anılarım sağ olsun, yemek konusunda Fran’dan yine daha iyi olurdum. Her halükarda, Pişirme seviyem ne kadar yüksek olursa olsun, bu dünyada var olmayan bir şeyi pişirmem imkansızdı. Fran yemeklerimi bu kadar sevdiğine göre, ileride bolca yemek hazırlayıp Depo'ya stoklamam gerekecekti.
Bugün dışarı çıkacağımız için sana öğle yemeği hazırlarım.
“Sabırsızlanıyorum. Hadi gidelim.”
O zaman gidip birkaç görev alalım.
“Olur.”
Böylece Maceracı Loncası’nın yolunu tuttuk.
“Selam.”
“Merhaba, görev mi bakmıştınız?”
“Evet.”
“Görev panosu hemen şurada. G-Rütbe maceracılar sadece F ve G-Rütbe görevleri alabilirler. Panonun en solundaki kısım sizin için.”
İşe G-Rütbe görevlerine göz atarak başladık.
Panonun önünde kimsecikler yoktu. Belki çok erkendi, belki de ortalıkta pek G-Rütbe maceracı kalmamıştı.
Şifalı Ot Toplama; Yaban Domuzu Avı; Lüks Daire Bahçesi Biçme... Sokaklardaki Çöpleri Temizleme mi?
“Ezikçe.”
Haklısın. Üstelik ödemesi de çok az.
"Peki ya F-Rütbe görevleri?"
Onlar bir tık daha iyi gibi...
Beş goblin öldür; Dişli Sıçan İmhası; Ormanda Mantar Toplama.
Ama bunlar da çok sıkıcıydı. Yine de başka görev alma şansımız olmadığı için elden bir şey gelmiyordu. Fran henüz düşük seviyedeydi, bu yüzden seviye atlamak için zayıf canavarlarla antrenman yapması gerekiyordu.
“Bunu alıyorum.”
Şifalı Ot Toplama mı? İlk işin için fena sayılmaz.
Bu otlar, 5. Aşama iksirlerin ve benzeri ürünlerin yapımında kullanılıyordu. Çoğunlukla ormanlık alanlarda yetişirlerdi.
“Buyurun.”
“Pekala. Bu görevi kabul etmek istediğine emin misin?”
“Evet.”
“Şifalı otun neye benzediğini biliyor musun? İstersen bakman için yanımızda örnekler var.”
“Gerek yok, iyiyim.”
“Anlaşıldı. Beş görev tamamladığında, F-Rütbe’ye yükselmek için Seviye Atlama Görevi'ne girebilirsin.”
“Tamam. Teşekkürler.”
“Lafı bile olmaz.”
Resepsiyonist Nell, geçen gün kopardığımız o büyük tantanaya rağmen bizi sevmiş gibi görünüyordu. Bu iyiye işaretti.
Pekala, gidelim bakalım!
“Evet.”
Kapıdaki muhafızlara Lonca Kartımızı gösterdik ve geçmemize izin verdiler. Muhafız Fran’ı hatırlıyor gibiydi; onun bir maceracı olduğunu görünce şaşkınlığını gizleyemedi.
Nereye gidiyoruz?
“Hm... Şu tarafa.”
Neden?
“Sadece bir his.”
Güzel cevap. Görevin bir teslim süresi yoktu, bu yüzden acele etmemize gerek yoktu.
Sadece şifalı otları değil, işe yarar diğer bitkileri de toplayalım. Döndüğümüzde o görevleri de aradan çıkarmış oluruz.
“Çok zekisin Usta.”
Hahaha, teşekkür ederim. Devam et bakalım.
“Sen bir dahisin.”
Ormanın içinde rahat bir havada ilerledik. Görev için gereken şifalı otları çoktan toplamıştık; yol boyunca başka otlar, mantarlar ve meyveler de bulmuştuk. Hasat, Bitkibilim ve Pişirme becerileri sayesinde hangi bitkinin ne işe yaradığını şak diye anlıyorduk; hatta zehirli bir bitkiye yaklaştığımızda Duyu Sezgisi bile devreye giriyordu. Sonuç olarak, zehirli olsa bile her bir bitkiyi nasıl kullanacağımızı biliyorduk. Boyutsal Cep sayesinde yanımızda istediğimiz her şeyi taşıyabildiğimiz için gözümüze kestirdiğimiz ne varsa doğrudan içeri atıyorduk.
“Usta.”
Efendim?
Fran aniden olduğu yerde çakılı kaldı. Şaşırmamıştım çünkü ne hissettiğini ben de duyabiliyordum.
Goblinler mi? On taneden fazlalar.
“Evet.”
Bayağı kalabalıklar...
Fran çoktan kabzamı kavramış ve tam teyakkuz durumuna geçmişti. Onu durdurmadım; bir goblin sürüsüne karşı savaşmak mükemmel bir TP kaynağı olurdu. Gerçi bunu normal bir çaylağa asla tavsiye etmezdim.
Maceracılara mı pusu kurmuşlar?
“Şurada.”
Üç maceracıya karşı...
“...on üç goblin.”
Aralarında yüksek rütbeli olanlar da var.
Sürünün içinde goblin asker, hırsız ve okçu bile vardı.
Öte yandan maceracılar henüz yolun başındaydı. Ucuz zırhlarından, silahlarından ve goblinler etraflarını sararken kireç gibi olan suratlarından her şey belli oluyordu.
Bir savaşçı, bir okçu ve bir büyücü. Takım kurulumu güzel ama bu kadar düşman tarafından kuşatılmışken pek bir işlerine yaramaz.
Zaten hepsi darbe almıştı. Özellikle büyücü ağır yaralıydı, durumu kritikti.
“Onlara yardım edeceğim.”
Pekala.
“Büyüyle düzenlerini bozup dalacağız.”
İkimiz de büyü sözlerini mırıldanmaya başladık. Ben, normalde çok fazla hasar vermeyen küçük taşlar fırlatan Taş Mermi büyüsünü seçtim. Ancak büyüyü şarj edersem, her bir taşı beş kat daha güçlü hale getirebilirdim. Hasar birikince hatırı sayılır bir seviyeye ulaşıyordu ve sabit bir hedefe karşı vücudunda delikler açmaya yetiyordu. Bunu sadece Büyücü becerim olduğu için yapabiliyordum. Bu özellik Fran’a geçmediği için o, büyünün normal versiyonuyla yetinmek zorundaydı.
Tek bir ateş büyüsüyle hepsini küle çevirebilirdik ama orman yangını çıkarma ihtimalinden çekindiğim için vazgeçtim.
“Taş Ok.”
Taş Mermi!
Birlikte Goblin Hırsız’ı hedef aldık. Fran’ın tek mermisi ve benim beş mermimle birlikte, canavarın gövdesine art arda altı atış isabet etti.
Fran artık 4. Seviye.
Bu, seviye atlaması için yeterli olmuştu. Goblin her ne kadar zayıf bir yaratık olsa da, bu rütbeli bir taneydi.
Pusumuz her iki tarafın da kafasını karıştırmıştı; neler olduğunu anlamak için etrafa bakınıyorlardı. Fran bu boşluktan yararlanarak goblinlerin üzerine atıldı.
Yedi tane kaldı.
“Hah.”
Yanlarından geçerken iki tanesini biçti, maceracılarla goblin sürüsünün arasından süzülüp gitti. Ben de boş durmuyordum; iyi nişan alınmış bir Taş Ok ile menzilli bir baş ağrısı olan Goblin Okçu’nun icabına baktım.
“Küçücük bir kızın burada ne işi var?”
“Çok güçlü!”
Maceracıların ağzı açık kalmıştı.
Goblinlerin bir kısmı toparlanıp Goblin Asker’in önderliğinde ileri atıldı.
“Gya gyaooo!”
Anlıyorum. En büyük tehdidin kim olduğunu anlayacak kadar zekilermiş ve önce onu indirmeye karar vermişler. Bir grup goblin için fena düşünce değil.
Ama bir işe yaramayacak! Taş Mermi!
Savaş boyunca büyü yapmaya devam ettim. Büyü sözleri için nefes tazelememe gerek olmadığı için bu benim için çocuk oyuncağıydı. Taş Mermiler neredeyse anında fırladı ve sağdaki iki goblin bu mermi sağanağını tam göğüslerinde karşıladı. Kan kusarak kısa sürede can verdiler. Bu sırada soldaki ikisi de Fran için çocuk oyuncağıydı.
“Çok yavaş.”
Son ikisini de Çift Kesik becerisiyle göz açıp kapayıncaya kadar yere serdi. Maceracılar öylece kalakalmış, donup kalmışlardı. Savaşın gidişatı yirmi saniyeden kısa bir sürede tamamen lehlerine dönmüştü. Şaşkınlıklarını anlıyordum ama bir şey yapmazsak yaralı büyücüyü kaybedebilirdik.
Şu iyileştirme büyülerini bir işe yaratalım.
İstatistiklerine baktığımda canının feci derecede düşük olduğunu gördüm. Neyse ki kopan bir uzvu veya kötü bir durum etkisi yok gibiydi.
Üzerinde normal bir İyileştirme kullan gitsin.
“İyileştiren Işık, Çember İyileştirme.”
Çember İyileştirme, 7. Seviye bir alan etkili iyileştirme büyüsüydü. Diğer iki maceracı da yaralı olduğu için Fran hazır el atmışken onların da yaralarını sarmak istemişti. Ne kadar da düşünceli bir kızdı!
“Bu küçük kız Çember İyileştirme mi kullanabiliyor?”
“Ne... Ama bu orta seviye bir büyü!”
Savaşçı ve okçunun şaşkınlıktan gözleri yuvalarından fırlayacaktı.
“Ve o bir efsunlu kılıç mı?”
Oh, beni fark ettiler. Eh, sıradan bir fabrikasyon kılıçtan çok daha zarif göründüğüm için fark edilmemem zordu zaten. Konuşan bir kılıç daha ne yapsın?
“N-neyse boş verin şimdi bunu. Eustace! İyi misin?”
“Kendinde misin?”
“Ha? Ben... Tamamen iyileşmişim?”
Yaralı büyücü de şimdi iyi görünüyordu.
İçimden, "Eğer Fran’a saçma sapan sorular sorar veya onu kullanmaya kalkarsanız," dedim. "O zaman gerçekten çok bozuşuruz, anlaşıldı mı?"
“İyi misiniz?”
“E-evet. Bizi kurtardın.”
“Teşekkür ederiz. Hadi, sen de teşekkür etsene!”
“Ha? Şey, teşekkürler?”
Neyse ki geçen gün karşılaştığımız o aptallar gibi değillerdi.
“Sen... Bir maceracı mısın?”
“Evet.”
“Şey, adını öğrenebilir miyim?”
“Fran.”
Maceracılar birbirlerine anlamlı bakışlar fırlattılar.
“Bir yerden tanıdık geliyor mu?”
“Hayır. Onun kadar güçlü birini tanıyor olsaydım mutlaka hatırlardım.”
“Değil mi?”
“Bana bakma.”
Sessiz konuşmalarının özeti muhtemelen buydu.
“Adım Crull. Bu Lily, bu da Eustace.”
Savaşçı, ekibini kibarca tanıttı ama Fran’ın onlara olan ilgisi çoktan sönmüştü.
“Selam. Görüşürüz.”
İstatistiklerini kontrol edebilmek için bu nezaket faslını bir an önce bitirmek istiyordu.
Emin misin? Onları kurtardığımız için bir ödül alabilirdik.
Zavallılar.
Haklısın. Bu çocuklar da daha yolun başında. Onlardan para istesek bile pek bir şey çıkmazdı zaten. Zorla bir şey alırsak soygundan farkı kalmazdı.
Ancak liderleri Crull, Fran tam ormanın derinliklerinde gözden kaybolacakken onu durdurdu.
“B-bekle.”
“Efendim?”
“Bu goblinleri sen öldürdün.”
“Ne? Bu küçük kız mı? Saçmalıyorsun.”
“Bir kapa çeneni artık!”
Crull tekrar Fran’a döndü. “Zaten hayatımızı kurtardın. Bundan daha fazla karşılıksız yardımı kabul edemeyiz.”
İyi kalpli bir adamdı bu. Onu geri çevirmek kabalık olurdu.
Sadece üst rütbeli olanların malzemelerini alalım o zaman.
“Tamam. Üst rütbeli malzemeleri alacağım.”
“Ha? Aralarında üst rütbeli goblinler mi vardı?!”
Hadi ama, anlamadın mı? Yani tamam, hepsi birbirine benziyor olabilir ama bunların vücutları daha iriydi ve boynuzları vardı işte.
“Hm.”
Fran, şaşkınlıktan dili tutulmuş üçlüyü orada bırakıp ganimetini soğukkanlılıkla parçalamaya koyuldu. Maceracılar; asker, hırsız ve okçunun varlığını kendi gözleriyle teyit edince şoka girdiler.
Fran boynuzları alıp eşya çantasına koyuyormuş gibi yaptı. Tabii ki bu bir kamuflajdı; aslında onları Boyutsal Cep’ine atıyordu.
“Üç tane üst rütbe mi?”
“Bir dakika, bu kötü bir haber değil mi? Lonca'ya haber vermeliyiz...”
“Tamam, sakin olalım. Üst rütbe olduklarına emin miyiz?”
“Gayet eminiz. Şu üçünün cüssesine baksana.”
Burada yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.
“Sorun ne?”
“Şey, eğer gerçekten üç tane üst rütbeli goblin varsa, bunu hemen Maceracı Loncası’na bildirmeliyiz!”
“Neden?”
“Bilmiyor musun yani?”
“Neyi?”
“Eğer buralarda üst rütbeli goblinler varsa, arkalarından bir Kral gelmesi yakındır.”
Maceracılar durumu açıklamaya başladılar.
Bir Goblin Kralı’nın varlığı, heybetinden gelen liderlik vasfıyla goblinlerin savaş gücünü artırırdı. Bu gerçeğin zaten farkındaydım.
Bu birleşik cephe birlikte avlandıkça, daha az kayıpla daha güçlü canavarları alt etme ihtimalleri artıyordu. Bu kısır döngü, hızla çoğalmalarına olanak sağlıyordu. Sürü yeterince büyüdüğünde bir Kraliçe ortaya çıkardı; muhtemelen etrafları çok güçlü canavarlarla çevrili olduğu için çayırlıktaki bu goblin grubunda henüz bir Kraliçe yoktu.
İşin asıl can alıcı kısmı, bir Goblin Kralı ve Kraliçesi’nin hobgoblin yavruları üretmesiydi. Daha da kötüsü, bir hobgoblinin normal bir goblinle çiftleşmesi sonucunda sadece hobgoblinler doğardı.
Hobgoblinler, goblinlerden bir üst rütbe olan F-Rütbe canavarlardı. Bir Goblin Kralı önderliğindeki goblin sürüsü D-Rütbe sayılırdı. Hobgoblin sürüsüne liderlik eden bir Goblin Kralı’nın C-Rütbe bir tehdit oluşturacağını anlamak için dahi olmaya gerek yoktu.
“O noktaya gelirlerse onlarla başa çıkamayız. Resmen bir felaket olur.”
“Kaç köyün haritadan silineceğini düşünmek bile istemiyorum.”
Anlıyorum. Yerel maceracılar için bu bir ölüm kalım meselesiydi. En kısa sürede icabına bakmalıydık.
“Maceracı Loncası’na gidip bu durumu haber vereceğiz.”
Ayrılırken üst rütbeli goblinlerin cesetlerini de yanlarına aldılar. Kestiğimiz parçalar olmasa bile, gövdeleri kanıt olarak fazlasıyla yeterliydi.
“Tamam.”
“Bize müsaade o zaman.”
“Çok teşekkür ederiz.”
“Hayatımı kurtardın. Sağ ol!”
Hem goblin malzemesi topladık hem de geleceği parlak birkaç gence yardım ettik. Bugün verimli bir gündü.
Şu kristalleri emelim bakalım.
Çaylak maceracılardan yeterince uzaklaştığımızda kristalleri emmeye başladım. Goblinlerin sahip olduğu tüm becerileri zaten edinmiştim ama her kristal evrimim için bir basamaktı. Üstelik tadı da gerçekten güzeldi.
“İstatistiklerimi gösterir misin?”
Tamam, tamam. Hemen yansıtıyorum.
“Peki.”
İsim: Fran
Yaş: 12
Irk: Canavaradam; Kara Kedi Kabilesi
Sınıf: Büyülü Kılıç Ustası
Seviye: 4
CP: 31; Mana: 29; Güç: 28; Çeviklik: 49
İstatistikleri epey artmıştı. Özellikle de Büyülü Kılıç Ustası sınıfı sayesinde her seviye atladığında dörder puan artan Güç ve Çeviklik değerleri dikkat çekiciydi. Bilgileri Fran’a ilettim.
“Güzel.”
Evet. Böyle devam edelim ve daha fazla seviye atlayalım.
“Hıhı.” Fran, o ifadesiz yüzüyle havaya yumruk sallarken çok sevimli görünüyordu.
Pekala, av zamanı!
Çaylak grubuyla yollarımızı ayırmamızın üzerinden bir saat geçmişti.
Şu an goblinlerin içine gömülmüş durumdaydık.
“Çift Kesik!”
“Gyaah!”
“Gyoo!”
Beceriyle savrulan çapraz darbeler, iki goblini tek seferde biçti.
Fran artık 5. Seviye.
“Yine seviye atladım.”
Biliyorum. İstatistiklerine sonra bakarız.
Fran’ın Kılıç Sanatları goblinleri ikiye bölerken, ben de büyüyle geri kalanları havaya uçurmaya devam ediyordum.
Görünüşe göre bu sürünün sonu gelmeyecekti. Başlangıçta kolayca TP toplamak için goblinleri temizleriz diye düşünmüştüm ama birbiri ardına gelmeye devam ediyorlardı. Şimdiden yüzü geçmiştir. Bir günde bu kadar çok goblinle karşılaşacağımızı hiç tahmin etmemiştim. TP hırsım yüzünden goblin sürüsünü küçümsemiş olabilirim.
Mağaraları yakınlarda bir yerde olmalıydı. Ne kadar hızlı kesersek keselim, sürekli destek kuvvet geliyorlardı. Aralara karışmış bazı üst rütbeli goblinler bile vardı.
Geliyorlar!
“Anladım!”
Ormanda mevzilenen goblinler, Fran’ın üzerine taş ve kıymık yağmuru başlattılar. Etrafımızı tamamen sarmışlardı. Gelen bütün o cisimlerden kaçmamız imkansızdı.
“Usta!”
Hallediyorum. Ateş Duvarı!
Ateşten bir kubbe Fran’ın etrafını sararak onu taşlardan ve kıymıklardan korudu. Ancak goblinlerin saldırısı bitmemişti.
Geliyorlar!
“Tamam!”
Fran beni sıkıca kavradı, alev bariyerinin dağılmasını bekledi.
“Graargh!”
“Gyogyoga!”
“Gyaroo!”
On tane goblin aynı anda Fran’ın üzerine çullandı. İkisi acele edip Ateş Duvarı’nın içinden geçtikleri için hala alevler içindeydi.
“Ağır Kesik!”
Saldırılarından sıyrıldı ve tek bir geniş kavisle beni savurarak beş goblini birden biçti.
“Gyaha!”
“Guh...”
“Raargh!”
“Ah!”
Ancak goblinlerden sürekli kaçamıyordu ve zırhından kan sızmaya başlamıştı. Bir kılıç omzunun ucunu kesmiş, bir mızrak ise sırtına saplanmıştı. Fran keskin acıya göğüs gerdi ve ritmini bozmadan kılıcını savurmaya devam etti. Ağrı Kesici becerisini kuşanmak istedim ama dokunma duyusunu köreltme yan etkisi vardı; bu yüzden çevikliği azalabilirdi.
“Hyaaaaaa!” Sakin mizacı düşünüldüğünde pek sık duymadığım bir çığlık attı Fran ve onuncu goblinini de öldürdü. Bu ceset, savaş boyunca katlettiği kırk küsur goblinden oluşan yığının üstüne düştü. Yine de Fran’ın etrafını saran goblin sayısında bir azalma yok gibiydi.
Büyük İyileştirme!
Fran ağır ağır soluyordu.
Fran! Ses ver!
“İyiyim,” diye soludu.
Hadi gidelim buradan. TP toplamanın daha kolay yolları da var.
Goblinlerle olan bu savaşı hafife almıştık. Acı hissetmediğim için benlik bir sorun yoktu. Kılıcım çatlsa bile, birkaç saniyelik Öz-Onarım beni eski halime getirirdi. En güçlü canavarlar dışındaki her şeye karşı koyabilirdim. Ama bu, iyi ya da kötü, bende gerçek bir tehlike algısı olmadığı anlamına geliyordu. Fran’a bir şeylerin onun için çok tehlikeli olduğunu söylemek istesem de, içten içe yanımda olduğu sürece onun güvende olacağına inanmıştım.
İşte bu yüzden, alt tarafı birkaç goblin yüzünden bu belaya bulaşmıştık. Ama artık pişmanlık duymak için çok geçti. İyileştirme büyülerimiz ve öz-rejenerasyon becerilerimiz vardı. Hatta ölümcül bir darbe almamızı engelleyecek bir beceriye bile sahiptik. Devam edersek bu savaşı kazanırdık ama Fran’ın daha ne kadar acıya dayanabileceğini bilmiyordum. Daha ilk baştan bu kadar zorlu bir savaşa hazır olması beklenemezdi. İstediğim son şey bu dövüşün onda bir travma yaratmasıydı.
Hızla yaklaşıyorlar! Hala buradan çıkmak için vaktimiz var!
Havada Süzülme ve Hava Sıçrayışı kombinasyonunu kullanarak gökyüzünden manevra yapabilirdik. Goblin saflarını yarmak çocuk oyuncağı olurdu.
“Hiçbir yere gitmiyorum.”
Fran, kahramanlık yapmana gerek yok! Daha iyi TP için daha büyük canavarlar avlayabiliriz! Bu savaşın sonu yok!
İnat mı ediyordu?
“Sonu yok değil,” diye mırıldandı Fran, beni sıkıca kavrayarak savunma pozisyonu aldı. Yüzünde kararlı bir ifade vardı.
“Sen benimle olduğun sürece ölmeyeceğim, Usta. Bu acıya katlanacağım. Savaşmaya alışmamın tek yolu bu. Güçlenmemin tek yolu bu.”
Fran...
“Güçlenmenin tek yolu ölümün kıyısında savaşmaktır. Bu dövüş bunun için biçilmiş kaftan.”
Dudakları vahşi bir gülümsemeyle kıvrıldı. Onu küçümsemiştim. O çoktan hazırdı; hazır olmayan bendim. Onun canının yanmasını istemiyordum.
Elbette, onu daha güçlü yapabilirdim. Sadece beni sallayarak birkaç seviye alması yeterliydi. Ama buna gerçek güç denilebilir miydi?
Hayır, gerçek güç deneyim ve zihinsel metanet meselesiydi. Gerçek bir savaşta bulunmadıktan sonra dünyadaki tüm seviyeler değersizdi.
Fran bunu anlamıştı.
“Usta, sen destektesin.”
Onun azmi benimkine hiç benzemiyordu; sonuçta ben klimalı Japonya’da yetişmiş biriydim.
Pekala o zaman. Arkandayım Fran! Ve artık bu maceracılık işini romantize etmeyi bırakacaktım.
Kullanıcım, bakıma muhtaç zayıf bir kedi yavrusu değildi. O, dişlerini bilemesi gereken vahşi bir enikti.
İyileştirme işini bana bırak!
“Tamam! Gidiyorum!”
Fran, goblin sürüsünün tam kalbine daldı.
“Haaa!”
“Gyogyaa!”
Anında kılıcını savurmaya başladı. Darbesinin gücü o kadar fazlaydı ki goblinlerin miğferlerini kafalarıyla birlikte ikiye bölüyordu. Goblinler bu vahşeti ve hızı beklemiyorlardı; daha tepki veremeden kalplerine hançer gibi saplanıyordu.
Kılıç ustalığını test ediyordu, etrafındaki goblinler ise onun denekleriydi. Bu savaşla sınırlarını öğrenmek istiyordu. Önemli olan kaç goblin öldürdüğü değil, kazandığı deneyimdi.
Daha güçlü, daha hızlı, daha iyi olmak istiyordu.
Fran, zihnindeki o ideal halinin hayaliyle her bir goblini biçip geçiyordu. Her leş, evrime doğru attığı bir adımdı.
Yine de goblinler zaman zaman ona darbe vurmayı başarıyorlardı. Acı onu yavaşlatıyor, bu da bir goblinin mızrağıyla sol koluna saplaması için açık yaratıyordu. Bir kısa kılıç da bacağını kesmişti.
Goblinler de en az onun kadar ölmeye hazırdı. Onu ısırıyorlar, hatta bazıları düşmüş yoldaşlarının iç organlarını iğrenç birer topuz gibi ona fırlatıyorlardı.
Ama Fran yerinden milim kıpırdamadı.
Goblinlerin saldırıları artık onun için çocuk oyuncağına dönüşmüştü. Goblin sürüsünün saldırı yöntemlerini çözmüştü. Aynı numaraya iki kez kanmamak için elinden geleni yapıyordu. Vücudunda ne kadar kesik veya morluk olursa olsun, hareket etmeyi bırakmıyordu. En önemlisi de, dikkati bir an olsun sürünün üzerinden ayrılmıyordu.
Onunla birlikte savaşırken Fran’ın gözlerindeki azmi görebiliyordum. Fran yeterli saha tecrübesi kazanana kadar destek rolünde kalacaktım. Kılıç ağırlığıma alışana kadar savuruşlarına yardım edecektim.
Ancak savaş sırasında bir şey fark ettim...
“Ha! Raah!”
Hareketleri giderek hızlanıyordu. Üçlü Saplama kullanmamıştı ama hızı aşağı yukarı aynı seviyedeydi.
Yine Çift Hamle kadar hızlı bir saldırı başlattı; hayır, bu savuruşlar Çift Hamle’den bile daha hızlıydı.
Kılıç Sanatları’nı kullanmaya alıştığını sanmıştım ama görünüşe bakılırsa onları hiç kullanmıyordu bile.
Böyle bir şey mümkün müydü?
Zihni ve bedeni, bu kadar kısa bir sürede üst düzey bir Kılıç Ustalığı’na uyum sağlamış olamazdı. Şimdiye kadar sadece zayıf canavarlarla savaşmıştı ve dövüşlerin çoğu daha başlamadan bittiği için bu durum hiç sorun olmamıştı.
Ölümüne bir kavgada beceri ve beden bir bütün olurdu.
Şimdiye kadar kılıç tutan kolu, içgüdülerinden ve hızından güç alıyordu. Daha önce karşılaştığı düşmanlar saldırılarını önceden belli ediyordu, bu da onlardan sıyrılmayı çocuk oyuncağı kılıyordu.
Ama bu sefer farklıydı.
Bir goblinin saldırısından her kaçındığında, kendi karşı saldırıları daha isabetli hale geliyordu. Hareketlerindeki verimsizliklerden kurtuluyordu. Kılıç ve beden artık birdi. Bu savaş, Fran’ın bu kadar kısa sürede hem bedenen hem de ruhen ne kadar büyüdüğünü bana kanıtlamıştı.
İki saat sonra...
“Hıh... Hıh...”
Başardın Fran!
“Evet...”
Yerde goblin cesetleri uçuşuyordu. Kan ve bağırsaklar toprağı sırılsıklam etmişti. Manzara doğrudan cehennemden fırlamış gibiydi. Fran, her şeyin ortasında ayakta durmakta zorlanarak öylece duruyordu.
İyileştirme büyüsü sayesinde üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Ancak bitkinliği o kadar fazlaydı ki ağır bir iç çekti. Tüm vücudu kan ve çamur içindeydi; üzerinde temiz tek bir nokta kalmamıştı. Yeni aldığı zırhı kırmızımsı kahverengiye boyanmıştı. Elbise zırhı o kadar hırpalanmıştı ki buradan çıkar çıkmaz tamir ettirmemiz gerekecekti.
Saldırıya geçseydim savaşı kolaylaştırabilirdim ama Fran’ın bu dövüşe ihtiyacı vardı. Henüz 8. seviye olmasına rağmen, bu savaş meydanı tecrübesi paha biçilemezdi. Bu keşmekeşin ortasında goblinlerin zayıf noktalarını, yani kristallerini hedef almayı öğrenmişti.
Kondisyon İyileştirme.
Fiziksel yaralarıyla birlikte kondisyonunu da iyileştirdim, gerçi büyü zihinsel yorgunluğuna pek fayda etmiyordu.
Biraz dinlen. Ben gözcülük yaparım.
Zaten malzemeleri toplayıp o kristalleri emmem gerekiyordu.
“Yardım edeceğim.”
Oha, hey. Emin misin?
“Buradan ne kadar çabuk çıkarsak o kadar iyi.”
Haklısın sanırım... Henüz Kral ile karşılaşmadık. Takviye güçler gelmeden gitmeliyiz.
“Evet.”
Parçalama ve ganimet toplama işini sana bırakıyorum. Kristalleri ben alacağım.
“Anlaşıldı.”
Otuz dakika sonra...
Sanırım hepsi bu kadar.
“Büyük ganimet.”
Öyle de denebilir. Buradan 200’e yakın kristal topladık.
Üst rütbeli goblinleri saymazsak, yüzün üzerinde normal goblin devirdik.
Diğer canavarların ayak bağı olmaması iyi oldu.
“Kolay lokma.”
Ortalıktaki kan kokusu yüzünden vahşi canavarların buraya üşüşmesi gerekirdi. Yaklaştılar da ama o kanlı savaş alanını görünce kuyruklarını kıstırıp kaçtılar. Zekadan yoksun olabilirlerdi ama bir goblin sürüsünü katledebilecek her şeyden uzak durmaları gerektiğini biliyorlardı. Yine de Fran’ın ganimetimiz için heyecanlandığını görmek güzeldi.
Bazı yeni beceriler de kazandık. İlginç görünüyorlar.
Hiç şüphe yok ki bu savaşın asıl kazananı Fran’dı. Çok fazla seviye atlamış ve tonla gerçek savaş tecrübesi kazanmıştı. Ama yanında devasa miktarda ganimet de elde etmiştik. Çelik veya bronzdan yapılmış elliye yakın çatlak silah parçası vardı. Ayrıca bazı zırh parçaları da bulduk ama çoğu leş gibi koktuğu için onları geride bırakmak zorunda kaldık. Yine de bir sürü büyülü eşya topladık. Onları sonra araştırmam gerekecekti.
Kazandığımız yeni becerilere gelince: Hızlı Büyü; Akrobasi; Tekme Sanatları; Ölüm Büyüsü; Zehir Emme; Zehir Büyüsü; Balta Ustalığı; Sebat. Sürünün başındaki dört hobgoblinden aldıklarımız ise şunlardı: Hobgoblin Karanlık Büyücü; Hobgoblin Ölüm Büyücüsü; Hobgoblin Dövüşçü; Hobgoblin Gladyatör... Ki bu da zor bir sorunu beraberinde getiriyordu.
İçeride hobgoblinler vardı.
“Evet.”
Becerilerini aldığımız dört hobgoblin, bir zamanlar öldürdüğüm Goblin Kralı kadar güçlüydü. O halde, zaten bir Kraliçe’leri mi vardı? Üremeye başlamışlar mıydı?
Goblinler ne kadar çabuk büyür?
“Erişkin olmaları yaklaşık on gün sürer.”
Aman Tanrım, böcek gibiler. Bu kötü olabilir.
Hobgoblinlerin üremeye başlamış olma ihtimali çok yüksekti.
Bunu bildirmek için loncaya geri dönmeliyiz. Hepsini tek başımıza avlayamayız ve eğer önlem alınmazsa bu durum korkunç bir felakete dönüşebilir.
“Tamam.”
Şimdilik tüm hobgoblin cesetlerini toplayalım—
Tam o anda yakınlarda bir yabancının varlığını hissettim.
Fran!
“Anlaşıldı.”
Uçan bir kılıç kaşların kalkmasına neden olurdu, bu yüzden hiç vakit kaybetmeden Fran’ın ellerine süzüldüm. Kabzama sakince sarıldı.
Çok geçmeden ormandan bir grup maceracının çıktığını gördük; başlarında bir cüce vardı. Kısa uzuvlarına rağmen hayal edilemeyecek kadar hızlıydı. Çaylak maceracılardan oluşan ekip de arkasından geliyordu.
“İşte orada!”
“Bunların hepsi goblin mi?”
“Neler olmuş böyle...?”
Destek geldi.
Crull ve ekibi, goblin istilasını loncaya bildirdikten sonra takviye güçlerle gelmişti.
“Küçük hanım, iyi misin?!”
“Yaralandın mı?”
“İyiyim.”
“Sen... Bunların hepsini sen mi öldürdün?”
“Evet.” Fran başını salladı, oradaki on maceracıyı da şoka soktu.
“Bu kadarını... Tek başına mı devirdin? Gerçekten mi?”
“E-Rütbe olmalısın... Hayır, o zaman D-Rütbesin demektir. Bu yıktığın küçük bir yuva değil, koca bir ordu.”
“Ne?! D-Rütbe mi?!”
“Cidden mi?”
Görünüşe göre Fran aralarında bir çalkantı yaratıyordu. Doğru hatırlıyorsam, bir maceracının rütbesi kendi başlarına alt edebilecekleri canavarların tehdit seviyesine göre belirleniyordu. Spesifik olarak, bir maceracı tehdit seviyesi mevcut rütbesinden bir düşük olan canavarları tek başına yenebilirdi.
Yani, E-Rütbe maceracılar E-Rütbe canavarlarla başa çıkmak için gruplaşırlardı. Aynı E-Rütbe maceracı, F-Rütbe bir canavarı tek başına devirebilirdi.
Bakalım... Bir goblin G-Rütbe, 10 goblin F-Rütbe, 100 goblin E-Rütbe. Sanırım...
Bu da Fran’ın en azından D-Rütbe bir maceracı olduğu anlamına geliyordu. Ancak işin içine bazı üst rütbe varyasyonlar da girdiği için rütbe tahmini yükselmişti.
Cücenin açıklamasından çıkarabildiğim kadarıyla durum buydu. Fran’a iltifat etmeleri hoşuma gitmişti. Kendi kendime, içinden geldiği gibi övün, diye düşündüm.
Fran’ın kendisi ise insanların onun hakkında ne düşündüğüyle pek ilgili değildi. Cücenin sözlerini görmezden geldi ve hobgoblin cesedini adamın önüne fırlattı.
“Al.”
“Bu bir hobgoblin mi?”
“Şurada da var.”
“Toplamda dört tane mi?”
“Hobgoblinler şimdiden yuvalarından ayrılmaya başlamışlar!”
Önleyici tedbirler için çok geç kalınmıştı. On gün içinde bir Goblin Akını kapımızdaydı.
“Kusura bakma, kendimi tanıtmayı unuttum. Adım Elevent. Alessa’dan D-Rütbe bir maceracıyım. Senin adın ne?”
“Fran.”
“Gezgin misin? Goblinleri bizim yerimize hallettiğin için teşekkürler.”
“Hayır? Ben de Alessa’dan bir maceracıyım.”
“Ne? Alessa’da maceracılık yaptığım on yıl boyunca seni gördüğümü hiç hatırlamıyorum...”
Fran gibi küçük ve sevimli bir kızın böyle bir güç deposu olabileceğine ihtimal vermiyordu. Elevent’in grubundaki üç adam da onaylayarak başlarını salladılar. Diğer canavar adam da aynı şeyi hissediyor gibiydi.
“Daha dün kayıt oldum.”
“Ne?”
“Olamaz! Rütben ne?”
“G.”
“G-Rütbe mi? İmkansız!”
“Rütbe ile gerçek güç arasındaki ilişki zayıf olabilir. Loncamıza kayıt olan elfi hatırlıyor musun? Bir insan yerleşimine gelmeden önce uzun süre ormanda yaşamıştı. Adam G-Rütbe’ydi ama en az D-Rütbe kadar güçlüydü.”
“A-Anlıyorum.”
“Biliyordum zaten.”
“Ah, amma şakacısın Fran.”
Fran’ın uzun ömürlü bir ırka ait olduğu sonucuna varmışlardı. Çocuksu görünüşünden daha yaşlı ve dolayısıyla daha güçlü olduğuna inanmak onlara daha mantıklı gelmişti.
Açıklamalarından memnun görünüyorlar ama bu senin için sorun değil mi Fran? Muhtemelen göründüğünden daha yaşlı olduğunu düşünüyorlar.
Fark etmez.
Başkalarının onun hakkında ne düşündüğünü umursuyor gibi görünmüyordu. Yazık oldu; onlara gerçeği söylediğinde yüzlerinin alacağı hali görmek isterdim.
Zaten kendimizi açıklamak daha fazla zaman alacaktı.
“N-Neyse, Kraliçe’nin mağarasına tek başımıza akın düzenleyemeyiz. Loncaya geri dönüyoruz!”
“Haklı. Senin de bizimle gelmen gerekecek Fran.”
“Pekala.”
“Teşekkürler. Haydi gidelim çocuklar. Kaybedecek bir anımız bile yok!”
“Evet!”
İsim: Fran
Yaş: 12
Irk: Canavar Adam; Kara Kedi Kabilesi
Sınıf: Büyü kılıcı
Seviye: 12
CP: 113; Mana: 66; Güç: 89; Çeviklik: 91
Unvanlar: Parçalama Uzmanı; İyileştirme Büyücüsü; Beceri Koleksiyoncusu; Ateş Büyücüsü; Usta Aşçı
[YENİ] Kıdemli; Goblin Katili; Kasap
Fran, tüm o seviye atlamalarından istatistiklerine pek çok ek puan almıştı. Hatta üç ek unvan bile kazandı!
Kıdemli: Tek bir savaşta 100’den fazla düşmanı yen. Etkiler: Yaşam +40; Güç +20; Sebat becerisinin kilidini açar.
Goblin Katili: Tek bir savaşta 100’den fazla goblin öldür. Etkiler: Goblin Katili becerisinin kilidini açar.
Kasap: Tek bir savaşta 100’den fazla düşmanı öldür. Etkiler: Çeviklik +10; Dingin Zihin becerisinin kilidini açar.
Beceriler
Sebat: Korku bağışıklığı sağlar; Yenilenme Hızını büyük ölçüde artırır.
Goblin Katili: Goblinlere verilen hasarı artırır.
Dingin Zihin: Öldürmeye karşı psikolojik engelleri azaltarak dingin bir zihin sağlar.
Keşke ben de unvan alabilseydim. Çok havalı görünüyorlar. Sanırım kılıçlar kendilerine unvan kazanamıyor.
Kıdemli unvanı gerçekten muazzam bir kazanımdı. Kilidini açmak deveye hendek atlatmaktan zordu ama karşılığında verdiği güçlendirmeler de bir o kadar sağlamdı. Öyle ki, bu güçle yolculuğumuzun geri kalanının çocuk oyuncağına döneceğini düşünmeye başlamıştım.
Ayrıca fark ettiğim başka bir şey daha vardı...
Fran’ın kendi çabasıyla kazandığı beceriler, benim kuşanılmış becerilerimden sayılmıyordu. Bu da demek oluyordu ki, benim zaten sahip olduğum becerileri onun ayrıca kuşanmasına gerek kalmıyordu; böylece yeteneklerimizi çok daha rahat harmanlayabiliyorduk.
Kıdemli mi? Bu aşırı nadir bir şey!
Öyle mi?
Sadece savaş kahramanları bu unvanı alabilir!
Fran’ın yeni unvanları için heyecanlandığını görmek güzeldi.
“Ee, partinin geri kalanı nerede?”
“Partim yok.”
“Yok mu? O zaman bana katılmak ister misin?” Elevent teklifini sundu. Üstelik gayet ciddi görünüyordu.
“Bir dakika bekle, biz de onu kendi partimize davet edecektik.”
“Tabii istersiniz. Herkes ekibinde yetenekli bir maceracı olsun ister. Ama siz onun için fazla deneyimsizsiniz. Kız sizin takım dengenizi bozar.”
Diğer partiler de teklif yağdırmaya başladı. Sonunda Fran’ı ciddiye almaya başlamışlardı.
Ne dersin?
Takımımda sadece sana ihtiyacım var, Usta.
Yine de başka bir partiye katılabilirsin. Sadece onlara benden bahsetme yeter.
Hayır, teşekkürler. Sen yetersin.
Pekala o zaman.
Bir partiyle çalışmak zor olurdu çünkü beni tam kapasite kullanamazdı. En azından şimdilik bu sevdadan vazgeçtik.
Goblin arbedesinden sonra hızla Alessa’ya döndük.
Fran’ın zırhını tamir ettirmek için demirciye gitmek istiyorduk ama önce loncaya rapor vermemiz gerekiyordu. Görgü kuralları gereği kızın üzerine Temizlik Büyüsü yaptım ama kan lekeleri ve hırpalanmış zırh konusunda pek bir faydası olmadı. Neyse ki diğer maceracılar bunu pek dert etmiyor gibiydi.
“Sana nasıl yardımcı olabilirim, Elevent?”
“Oyun Yöneticisine rapor vermek istiyorum.”
“Elbette.”
Nell, Elevent’in yüzündeki ifadeden durumun ne kadar vahim olduğunu anlamış olacak ki hızla odanın arkasına yöneldi. Birkaç dakika sonra bizi içeri çağırmak için geri döndü.
“Lonca Ustası sizi bekliyor. Bu taraftan buyurun.”
Lonca Ustasının odasına girdiğimizde, Oyun Yöneticisi ve Donadrond’un bizi beklediğini gördük.
“Raporu verin.”
“Efendim, Crull’un partisiyle birlikte goblinlerin görüldüğü bölgeye gittik. Oraya vardığımızda Fran zaten bölgedeydi.”
“Ve savaş çoktan bitmişti.”
“Anlıyorum... Fran, daha fazla detay öğrenmek isterdim ama...” Lonca Ustası içini çekti. Fran’ın ne kadar az konuştuğunu zaten biliyordu. Onu nasıl konuşturacağını kara kara düşünürken yüzünü buruşturdu. Ona bir kemik atmam gerekiyordu; durum cidden kritik görünüyordu. “Bizimle paylaşmak istediğin bir şey var mı?”
Fran, şu boynuzları göster şuna.
“Evet. Al.”
Fran, Eşya Deposundan hobgoblin boynuzlarını çıkardı.
“Bunlar... hobgoblin boynuzları mı?”
Lonca Ustası boynuzları eline alıp üzerlerinde Tanımla büyüsünü kullandı. Gerçeği teyit ettiğinde yüzüne karanlık bir farkındalık çöktü.
“Yani hem goblinlerle hem de hobgoblinlerle mi savaştın?! Kaç taneydiler?” Donadrond boynuzları görünce bağırmadan edemedi.
“Çok.”
“Biraz daha net olabilir misin?”
Yüz otuz civarı.
“Yüz otuz civarı.”
Dört hobgoblin. Yirmi kadar da üst rütbe goblin.
“Dört hobgoblin. Yirmi kadar da üst rütbe goblin.”
“Ne?!” Donadrond oturduğu yerden fırladı. “Resmen bir Goblin Akını’nın başlangıcıyla karşı karşıyayız!”
“Sakin ol, Donadrond.”
“Ş-şey, affedersiniz efendim...”
“Bir soru daha Fran. Goblinlere ne oldu? Geri mi çekildiler?”
“Hepsini öldürdüm.”
“Anlıyorum. Yani öncekileri öldürdün.”
“İstisnasız hepsini.”
“Bu hiç iyi değil.”
Bunun neresi kötüydü ki?
Lonca Ustası, Fran’ın savaştığı goblinlerin aşırı nüfus nedeniyle mağaradan dışarı atıldığını açıklamaya başladı. Goblinler öyle bir hızla ürüyorlardı ki, alt rütbeli olanlar yer darlığından dolayı resmen evlerinden kovulmuşlardı. Fran’a karşı bu kadar gözü dönmüş bir hırsla saldırmalarının sebebi de buydu. Sürgün edilen bu güruhun içinde hobgoblinlerin ve üst rütbelilerin olması, mağaranın zaten hobgoblinlerle dolup taştığı anlamına geliyordu.
“Anlaşılan bu yıl başımıza bela olacak bir Goblin Akını bizi bekliyor.”
“Tüm maceracılara acil durum çağrısı yapın.”
“Bugün ve yarın hazırlıkları tamamlarız. Ondan sonraki gün mağarayı imha etmeye gideriz. Uygun mu?”
“Evet. Mağaranın yerini saptaması için Hırsız sınıfı maceracıları öncü olarak göndeririz. Bunu Özel İstek panosuna asın.”
“Tamamdır, ben de iksir stoklarını ayarlamaya başlıyorum.”
Ortalık bir anda karıştı. Nell bile diğer resepsiyonistleri çağırıp emirler yağdırmaya başladı.
“Elevent, senden bir ricamız daha olacak, eğer sakıncası yoksa.”
“Bizi goblinlerin görüldüğü yere mi götürmemi istiyorsunuz?”
“Evet, yanına birkaç Hırsız da al.”
“Anlaşıldı. Alessa’nın kaderi buna bağlı. Elimden geleni yapacağım.”
Diğer maceracılar da onaylayarak başlarını salladılar.
Fran da gitmek istiyor gibiydi ama buna izin vermeyecektim. Önce şu zırhı tamir ettirecek, sonra da doğruca yatağa girecektik. Bu kadar.
“Fran... Lütfen günün geri kalanında dinlen. O zırhın daha fazla darbe kaldırabileceğini sanmıyorum.”
“...Peki.” Fran hayal kırıklığıyla başını salladı. Teşekkürler, Lonca Ustası!
Elevent’in ekibiyle pürüzleri giderip yola koyulmadan önce son bir şey söylediler.
“Görüşürüz o zaman.”
“Ah, bekleyin. Gitmeden önce lütfen resepsiyona uğrayın. Artık F-Rütbe yükselmesi için uygunsun.”
“Ama henüz beş görev tamamlamadım.”
“Koca bir goblin ordusunu tek başına alt edebilen bir maceracının hala G-Rütbe’de kalması saçmalık olur. Ayrıca G-Rütbeliler Goblin Akını akınına katılamazlar. Seni yükseltmemiz bizim için de çok daha pratik olur.”
“Heh, aynen öyle, eli silah tutan her maceracıya ihtiyacımız var.”
“Sonuçta bu bir acil durum görevi. Kaç maceracının katılabileceğini bilmiyoruz. Ateş gücümüze ne kadar çok kişi destek verirse o kadar iyi.”
“Akın görevini yarın panoya asacağız. Kayıt olmayı unutma.”
“Olacağım.”
“Teşekkürler.”
“Hoşça kal.”
Lonca Ustasının talimatıyla rütbe atlamak için resepsiyona uğradık. İşlem basitti ve sadece birkaç dakika sürdü. İşimiz bittiğinde Fran’ın Lonca Kartı’nda bir "F" harfi parlıyordu.
“Yükseldi!” diye bağırdı Fran. Başkalarının onun hakkında ne düşündüğünü umursamazdı ama kendi seviyesi ve rütbesi konusunda çok titizdi. Gücünü ölçmek için bu onun için kullanışlı bir yoldu.
Tamamdır. Bu iş hallolduğuna göre, gidelim de şu zırhını tamir ettirelim. Tamir için yeterli paramız var mı?
“Silahları satarız.”
Loncaya satabilir miyiz ki?
Cevap "hayır"dı. Lonca maceracılardan sadece malzeme ve ganimet satın alıyordu.
Sanırım Garrus’a götüreceğiz. Ama Garrus gibi usta bir demirci bu derme çatma silahlarla ne yapar, hiç bilemiyorum.
Dur bir dakika... Gidebileceğimiz başka bir tüccar arkadaşımız daha var!
“Kim?”
Yapma, pek iz bırakan biri değildi ama Randell’ı hatırlıyorsun değil mi?
“Ah.”
Fran’ın onu neredeyse unutmuş olması Randell adına beni üzdü ama doğrusu ben de pek farklı sayılmazdım.
Dükkanının batı caddesinde olduğunu söylemişti.
“Gidiyorum.”
Koca Alessa şehrinde dükkanını nasıl bulacağız diye endişelenmiştim ama biraz aramadan sonra oraya ulaştık. Randell’ın dükkanı sokağın girişine yakındı ve kendisi de kapının önünde duruyordu.
“Ooo, merhaba Fran! Seni burada görmek ne güzel. Uğramaya mı karar verdin?”
“Evet. Satmak istediğim bazı şeyler var.”
“Harika! İçeri buyur lütfen.” Randell kapıyı açıp bizi içeri davet etti.
Burası beklediğimden de daha karmaşıktı. Eşyalar daracık dükkanın her yerine saçılmıştı. Bal ve panzehirden tutun da, günlük ihtiyaçlara ve silahlara kadar her türlü ürün mevcuttu.
“Burası çok dağınık.”
Kızım, ben durumu toparlamaya çalışıyordum!
Randell buruk bir şekilde gülümsedi. “Haha. Bunu çok duyuyoruz. İnsanların almak isteyebileceği her şeyi sergilemeye çalışıyorum.”
Anlıyorum ama bu kadar da çeşit fazla değil miydi? Şikayet etmek gibi olmasın ama sokaktan geçen birinin bu eşyaların çoğuyla ilgilenmesi epey zordu.
“Bunları benden satın al.”
“Vay canına, artık bir eşya çantan mı var!”
“Sayılır.”
Fran çantasından her bir eşyayı çıkardıkça Randell’ın gerginliği daha da artıyordu.
“Bayağı... bayağı çok eşyan varmış.”
“Dahası da var.”
“Ne? Tamam, bir saniye. Şunları yere koyabilir misin?”
“Tamam.”
“Gerçekten kaliteli bir eşya çantan varmış. Bu kadar çok şeyi alabileceğini düşünmemiştim. Benimki biraz küçük, o yüzden kıskandım doğrusu.” Randell bir yandan bizimle konuşuyor, bir yandan da her bir silahı keskin bir gözle inceliyordu. Tam bir tüccar gibiydi.
“Hmm, bunların durumu pek iç açıcı değil...”
“Onları goblinlerden aldım.”
“Aah, şimdi anlaşıldı. Bazıları çelikten yapılmış, o yüzden o kadar da kötü sayılmazlar... 13.000 Altın’a ne dersin?”
“Ee?”
Silah başına yaklaşık 200 Altın ediyor... Silahların ne kadar haşat olduğunu düşünürsek bence gayet iyi bir fiyat.
“Tamam, anlaştık.”
“Bu taraftan buyurun.”
“Hm.”
Tüm parayı Eşya Deposuna istifledik. Eşyaları çekip çıkarmak çok kolaydı, bu yüzden ideal bir cüzdan görevi görüyordu.
“Sizinle iş yapmak bir zevkti. Teşekkür ederim, yine bekleriz!”
Randell’ı yakın zamanda tekrar ziyaret edeceğimizden emindim. Sergilenen birçok ilginç eşyası vardı; bir dahaki sefere kesinlikle ondan bir şeyler alırdık.
Parayı denkleştirdiğimize göre, şimdi Garrus’un yolunu tutabilirdik.
Hızla dükkanının bulunduğu pazar yerine yöneldik.
“Her yer tüccar dolu.”
Hareketli pazar yeri tüccarlarla dolup taşıyordu ve çoğunun yüzü sirke satıyordu. Acaba yaşlı demirci hakkında hiç şikayette bulunmuşlar mıydı diye merak ettim.
Dükkanına arka kapıdan girdik.
Selam.
“Aah, siz ikiniz! Ne haber? Eğer kın için geldiyseniz, o henüz bitmedi.”
“Onun için gelmedik.”
Zırhını tamir etmeni istiyoruz...
Garrus arkasına dönüp Fran’a şöyle bir baktı ve gürledi: “NE OLDU BÖYLE?! Daha sadece bir gün geçti! Neler karıştırdınız siz?!”
“Bazı goblinlerle savaştık.”
“Goblinler mi?”
Tam olarak bir goblin sürüsüyle. En az yüz taneydiler.
“Hobgoblinler de vardı.”
“Ne?! Bu berbat bir haber! Başımıza bir Goblin Akını musallat olmak üzere!”
Maceracılar Loncası bilgilendirildi.
“İyi bari. Yine de, oradan tek parça çıkmana şaşırdım doğrusu.”
“Hepsi Usta sayesinde.”
“Usta mı?”
O benim adım.
Ona kendimi hiç tanıtmadığım o an aklıma geldi. Kabzamın derinliklerinde kötü bir his vardı.
“Bu ne biçim saçma bir ad—”
Dünyanın en güzel ismi, değil mi?! Fran bizzat kendisi düşündü! Tam üstüme oturdu. Sen de öyle düşünüyorsun, değil mi Garrus?
Yıkma beni ihtiyar, eşlik et!
“E-evet... Gerçekten harika bir isim! Şey... Bayağı değişikmiş...”
Biliyorum! En iyisi bu!
“Yüce bir kılıca yakışan, yüce bir isim! Kesinlikle öyle!”
Oh be. Az kalsın çuvallıyorduk. Mecazi göz kırpışımı anlayan Garrus, ne kadar tuhaf gelirse gelsin ismimi göklere çıkarmaya başladı.
“N-neyse. Zırhını tamir ettirmek istiyordun, değil mi?”
Evet! Yapabilir misin? Yarından sonraki goblin akını için ona ihtiyacımız var.
“Sorun değil. Tamir işi göz açıp kapayıncaya kadar biter.”
“Ne kadar?”
Fran, isimlendirme zevkine edilen o ufak hakareti fark etmemişti. Güzel.
“Bakalım... 10.000 altın.”
Bayağı ucuzmuş.
“Mana küresinin maliyeti bu kadar tutuyor.”
Mana küresi mi?
“Kristallerin aksine, mana küreleri topraktan çıkarılan bir tür cevherdir. Sihirli enerjiyi depolayabilirler ve ritüellerde falan katalizör olarak kullanılırlar.”
Daha önce hiç duymamıştım.
“Zırhını onarmak için, Tamir becerime katalizörlük edecek bir mana küresine ihtiyacım var.”
Yani büyüyle mi tamir ediyorsun?
“Aynen öyle. İzlemek ister misin?”
Müsaitsen neden olmasın.
Tamir büyüsünü iş başındayken görmek için Garrus’la birlikte atölyeye geçtik.
Garrus, hasarlı zırhı üzerinde büyü çemberi çizili olan çalışma tezgahına yerleştirdi. Sonra raflardan birinden sarı bir mana küresi aldı. İşlemin geri kalanı, uzun bir büyü sözleri dizisi içeren sıradan bir büyüden farksızdı.
“Tamir!”
Büyü çemberi, Garrus’un gür sesiyle yankılanırcasına parlamaya başladı. Işık Fran’in zırhını sardı; bugünkü savaştan kalma tüm çizikleri ve kiri pası söküp attı. Işık söndüğünde zırh ilk günkü gibi gıcır gıcırdı.
“Vay canına.”
Gerçekten vay canına. Aldığımız günkü kadar iyi görünüyor.
“Hevesini kırmak istemem ama bu büyü kusursuz değildir. Bir ekipmanı ne kadar sık tamir edersen, onu eski ihtişamına döndürmek o kadar zorlaşır. Bugün küçük bir mana küresi yetti ama bir dahaki sefere haşat olursa daha büyüğüne ihtiyacın olur. O zaman da cebinden bir 30.000 altın çıkar.”
O noktada yeni bir zırh takımı almak daha ucuza gelebilirdi. Vakti gelince ona tekrar danışmamız gerekecekti.
“Teşekkürler.”
“Lafı bile olmaz. Sizi o hobgoblinlerin karşısına bozuk zırhla çıkaramazdım!”
“Onları bana bırak.”
Hazır elimiz değmişken Kral ve Kraliçe'yi de aradan çıkarırız!
“Evet. Onlar bizim.”
“Hahaha. Hadi bakalım, gösterin günlerini!”
Goblin sürüsüyle savaştığımız günün gecesi çökmüştü.
Handaydım.
Buranın ayları da bir başka güzel oluyor...
Gece gökyüzünü gümüş renkli büyük bir yarım ay süslüyordu. Yanında ona eşlik eden iki küçük ay daha vardı. Büyük uydunun etrafında dönen toplam altı küçük ay vardı; evreleri yok gibi görünse de sayıları güne göre değişiyordu. Yarın gece büyük ayın etrafında üç küçük ay olacaktı, sonra dört, beş ve altı. Ardından tekrar sıfıra dönecekti. Bu dünyada bir hafta böyle hesaplanıyordu. Öyle fantastik bir manzaraydı ki bakmaktan asla bıkmıyordum.
Bütün geceyi onları izleyerek geçirebilirdim ama durup yeni kazandığımız yeteneklere göz atmam gerekiyordu.
Fran hamamdaydı. Kılıç halimle canımın sıkıldığını düşünürsek, vaktimi yeni kazandığım becerileri incelemekten daha iyi bir şekilde değerlendiremezdim.
Hamam demişken, Fran'in yıkanmayı sevdiğini duyunca bayağı şaşırmıştım. Sonuçta o bir kediydi. Bana banyoya gideceğini söylediğinde "Ama sen kedisin," diye ağzımdan kaçırmıştım fakat görünüşe göre sudan nefret etmek sadece benim Dünyamdaki kedilere has bir özellikti.
Fran, kendisi bir kara kedi olmasına rağmen daha önce hiç "kedi" görmemişti. Bana bu tür tuhaf yaratıklara sadece soyluların sahip olduğunu söyledi. O kediler, köle olarak satılan Kara Kedi kabilesi halkından daha iyi bir hayat sürüyor olabilirlerdi.
Dün kaldığımız handan ayrılmış, Lonca’nın tavsiyesi üzerine biraz daha kaliteli bir yere yerleşmiştik. Geceliği 600 altınla daha pahalıydı ama harika bir hamamı ve bol kepçe yemekleri vardı.
Goblin savaşından kazandığım becerileri incelemeye başladım: Hızlı Büyü Yapma, Akrobasi, Tekme Sanatları, Tekme Uzmanlığı, Ölüm Büyüsü, Zehir Emilimi, Zehir Büyüsü, Balta Uzmanlığı ve Azim.
Tekme Sanatları, Tekme Uzmanlığı ve Balta Uzmanlığı'nı bizzat kullanamıyordum, bu yüzden onlar Fran gelene kadar bekleyecekti. Azim becerisi savaş sırasında zihni dinç tutuyor gibiydi, yani onu da burada test edemezdim.
Bakalım... Sanırım Akrobasi ile başlayabilirim. Açıklamasında denge ve zıplama yeteneğine bonus eklediği yazıyordu. Denemek için odanın içinde uçtum ama pek bir fark hissedemedim. Talihsizlik. Yine de Fran’in bunu iyi kullanacağından emindim.
Sırada Zehir Büyüsü vardı. Seviye 1 büyüleri Zehirli Ok ve Zehir Oluşturma idi. Zehir etkileri hala oldukça zayıftı; güçlü bir düşman bunu rahatça silkeleyip atabilirdi. Sıradan bir insana yapsam herhalde en fazla karın ağrısı çekerdi.
Zehir Oluşturma ile yarattığım toksinleri Zehir Emilimi kullanarak geri çektim ama hiçbir şey hissetmedim. Normalde kullanıcının sağlığını yenilemesi gerekiyordu ama benim sağlığa benzer bir yanım olmadığı için işime yaramadı. Yine de Zehir Emilimi'nin zehirli gaz bulutlarının olduğu bölgelerde işimize yarayabileceğini tahmin ediyordum.
Hızlı Büyü Yapma’ya geçtim. Büyü süresindeki bir saniyelik kısalma pek önemli görünmeyebilir ama savaşta bir saniye yaşamla ölüm arasındaki çizgidir. Birkaç seviye daha atlarsa gerçekten işe yarayabilirdi.
Ve böylece son beceriye geldik: Ölüm Büyüsü.
Bakalım bununla neler yapabiliyoruz.
Seviye 1’de iki büyüsü vardı: Zombi Diriltme ve Hortlak Arama. Denemek için Depo'dan bir goblin cesedi çıkardım; yeri kirletmemek için etrafına bir temizleme büyüsü bariyeri kurmayı da ihmal etmedim. Han personeline goblin cesedi temizletmek istemezdim.
“Zombi Diriltme!”
Goblin cesedi inleyerek canlandı.
Oha...
Tanrıya hakaret gibi görünen bu şey iğrençti. Nedense sıradan bir ceset olduğu halinden bile daha grotesk duruyordu. İyi ki burnum yoktu, yoksa şu an kusuyor olurdum.
“Dur.”
“Wurgghh.”
Görünüşe göre emir alabiliyor.
Zombi olduğu yerde dikilip sallanmaya başladı.
Ardından Hortlak Arama’yı kullandım. Diğer tüm Duyu becerilerine benziyordu ve önümdeki zombiyi hemen algıladı.
Şimdi, her iki beceriyi de kullandığıma göre...
Ben bu herifle ne yapacaktım? Tanrım, uşak listemde artık bir Goblin Zombisi vardı. Bunun geri çağırması falan yok muydu?
Çok özür dilerim.
“Hurgh?”
Zombiyi kılıçtan geçirmeden önce özür diledim. Zindan zombilerinin özelliği miydi bilmiyorum ama içinden kristal çıkmadı. Zombinin kalıntılarını Hortlak Dönüşü adlı bir temizleme büyüsüyle yok ettim. Beklendiği gibi, zombi uşak listemden de silindi.
Huzur içinde yat dostum.
Sorumlu bir ölüm büyücüsü olun. Goblin cesetlerine saygısızlık etmeyin! Gerçi zaten ölü oldukları için pek umurlarında olduğunu sanmıyordum.
Devam edelim...
Sürüden ganimet olarak aldığımız büyülü eşyalara baktım.
Tam yedi taneler. Bakalım ne işe yarıyorlar.
İki silah vardı: bir çelik bıçak ve bir çelik çekiç. Her ikisi de Bıçak Uzmanlığı ve Çekiç Uzmanlığı becerilerini artırıyordu. Bıçak, deri yüzmek falan için işe yarayabilirdi ama çekici ne yapacağımı bilemediğim için Depo'da bıraktım.
Sırada bir aksesuar vardı. Büyü gücünü azaltma pahasına Güç değerini artırıyordu.
Güç +5 ve Büyü -8... Tam "tank" sınıfı karakterlere göre.
Fran’in Büyü gücüne ihtiyacı olduğu için işine yaramazdı. Eğer değerler dengeli olsaydı belki düşünülebilirdi.
Daha sonra üç parça zırha geçtim: Paslanmaz Demir Zırh, Beden Ayarlı Deri Zırh ve Fiziksel Dirençli Büyülü Miğfer. Hepsinin Savunma değerleri düşüktü, pek kullanışlı görünmüyorlardı. Garrus’un yaptığı zırhlar bunları havada karada ezerdi.
Son olarak Eşya Çantası'na geldim. Ancak ona sadece kayıtlı kullanıcısı erişebiliyordu.
Sanırım şu kayıt gerektiren eşyalardan biri.
Fran’in beni kuşanması gibi bir şeydi bu da. Çanta başkaları için normal bir çantadan farksızdı. İçinde hedeflere fırlatmak için ideal taşlar ve sopalar vardı. Goblinler onu ıvır zıvır saklamak için de kullanıyordu.
Önceki kullanıcının üzerine mi yazsam...? Sözleşme büyüsü mü kullanmam gerekiyor acaba?
Bir deneyelim bakalım.
“Sözleşme!”
Eh, işe yaramadı. Büyü sadece halihazırda var olan sözleşmeyi güçlendirdi. Bir sözleşmeyi yeniden yazmak mümkündü ama bunun için en az Seviye 7 olmak gerekiyordu.
Hadi be, bu gizemli eşya çantasını açmak için bile seviye mi atlamam gerekecek?
Hayal kırıklığı içinde çantayı sonra bakmak üzere kaldırdım.
Ne kadar paramız kalmıştı?
Bugünkü savaştan toplam 109 çift goblin boynuzu elde etmiştik. Bunların yirmi tanesi yüksek rütbeliydi ve çifti 100 altından gidiyordu. Ayrıca Ot Toplama görevinin tamamlanmasından da 100 altın almıştık.
Fran’e 10.000 altın vermiştim, şu an elimde 37.000 altın kalmıştı.
Akın için biraz mana iksiri mi alsak? Yoksa para israfı mı olurdu? Paramız yetecek miydi? Bu arada, bugün bir sürü ot ve bitki topladık. Onları bir düzenlemem lazım.
On adet zehir otu, on adet parlayan mantar, on adet felç önleyici ot, on adet toksik ot ve on adet iyileştirici ot vardı. Her birinden beşer tane toplamamızı gerektiren toplama görevleri vardı; bu da yarın on görevlik ödül alabileceğimiz anlamına geliyordu. Ancak zaten F-Rütbe olduğumuz için, G-Rütbe görevleri teslim ederek rütbe atlayamazdık.
Toksik Ot Toplama görevi F-Rütbe listesinde de vardı, yani geriye on sekiz görev kalmıştı. Zindan keşifleri için rütbe kısıtlamaları vardı ve maceracı rütbemizi bir an önce yükseltmek istiyordum.
Ayrıca elimizde tanımlanamayan otuz kadar tehlikeli madde vardı. İncele özelliğini kullanarak isimlerini ve tehlikeli olduklarını öğrenmiştim ama Lonca’nın teslimat görevlerinde listelenmemişlerdi. Gerçekten pratik bir yararları olup olmadığını bilmiyordum.
Bunu Randell’a sormam gerekecek.
Ayrıca hobgoblinler hakkında da biraz bilgi toplamam gerekiyordu. Anlaşılan yarın epey yoğun geçecekti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.