Kan ve Çelikle İlk İmtihan

Hobgoblin İmhası günü gelip çatmıştı.

Kınımı teslim almak için Garrus’un demirci dükkanındaydık.

"Gelmene sevindim. Şuna bir bak bakalım."

Vay canına! Demek yeni kınım bu?

Kın, zarif bir renge sahip koyu deriden yapılmıştı. Bazıları bunun fazla sade olduğunu düşünebilirdi ama bence Garrus’un el işçiliği kına asil bir hava katmıştı.

"Usta."

Tamamdır. Sakin olalım...

Fran kını önünde dik tuttu ve beni yavaşça içine kaydırdı. Keskin ucum kının dibine tatmin edici bir tık sesiyle yerleşti.

Ooh...

İnanılmaz konforluydu. Neredeyse eski kaidem kadar rahat hissettiriyordu. Ne de olsa o kaide de bir nevi sabit kındı.

Aah...

Sıcak bir hamama girdiğimde çıkaracağım türden sesler çıkarmama engel olamıyordum. Bu his gerçekten muazzamdı. Bıçağımın bir kın tarafından sarılmaya bu kadar hasret olduğunu hiç bilmezdim. Garrus’un işçiliğine şapka çıkartılır; her bir santimi milimetrik bir hassasiyetle oturmuştu. Vücudun şeklini alan yumuşacık bir yatakta uyumak gibiydi. Bu konforlu kının içinde sonsuza dek kalabilirdim.

Kendini aşmışsın Garrus. Sanırım bu senin başyapıtın.

"Hahaha, beğenmene sevindim."

"Memnun görünüyor, Usta."

Tabii ki! Bu gerçekten enfes bir kın olmuş.

"Üstelik sıradan bir kın da değil." Garrus yüzünde arsız bir sırıtışla elini kının üzerine koydu. "Efsunlu bir kılıca alelade bir kın vermek içime sinmedi, ben de içine küçük bir mekanizma yerleştirdim."

Cidden mi? Sen bir harikasın Andre!

"Andre mi? O da kim?"

Kusura bakma, biraz heyecanlandım.

Kında mekanizma mı? Olduğum yerden göremiyordum.

"Şu metal mandalı görüyor musun?"

"Evet."

"Şuradan çıt diye bastırırsan—"

Kın ikiye ayrıldı.

"Ortadan bölündü."

"Aynen öyle. Basit bir düzenek. Küçük hanımın sana uzanmasına gerek kalmadan, kından fırlamanı sağlıyor."

Anladım. Bu gerçekten işe yarar. Tekrar kınıma girmek de bir o kadar kolay olur.

Telekinezi kullanarak mandalı yönettim ve kın anında eski halini aldı.

Pratikmiş.

"Değil mi? İnan bana, kının sağlamlığını bozmadan o düzeneği oturtmak için canım çıktı!"

Garrus’un kınları bile birinci sınıftı. Onun kalibresindeki bir demirciden daha azı beklenemezdi zaten.

Ekipman için teşekkürler, Garrus.

"Lafı bile olmaz. Şimdi git de biraz kıç devir! Ha, bu arada, eğer bulursan kaliteli malzemeler getirmeyi unutma. Gerçi yeni filizlenmiş bir zindan olduğu için pek sanmıyorum ama ne çıkacağı belli olmaz."

"Yeni filizlenmiş zindan mı?"

"Yeni olduğunu tahmin ediyorum. Bunu bilmiyor muydunuz?"

Fran başını iki yana salladı. Zindanların nasıl oluştuğuna dair benim de en ufak bir fikrim yoktu.

"Zindanlar, Kaos Tanrısı tarafından insanlık için yaratılmış sınavlar olarak her yerde fışkırabilir."

Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok.

"Kaos Tanrısı mı? Karanlık Tanrı değil mi?"

"Görünen o ki o ayrımı da bilmiyorsun. Dur anlatayım."

Böylece Garrus, dünyanın mitolojisi üzerine dersine başladı.

"En basit haliyle dünyamız seksen sekiz tanrı tarafından yaratıldı. Aralarındaki en güçlülerine Onlar denir."

Onlar; güneşin, gümüş ayın, okyanusun, toprağın, ateşin, fırtınanın, ormanın ve canavarların tanrılarıydı. Dünyayı ve içinde yaşayan tüm hayatı onlar yaratmıştı.

Ölüler tanrısı ise Büyük Reenkarnasyon Çarkı’nı kurmuş, dünya da bunun üzerine inşa edilmişti.

Tanrıların yetmiş sekiz çocuğu, ebeveynlerinin kurduğu bu dünyada pek çok şeyin tohumunu ekti ve dünya böylece serpildi.

"Tanrıların çocukları mı?"

"Doğru. En ünlüleri Demirci Tanrısı ve Kılıç Tanrısı'dır. Bir de Karanlık Tanrısı var —bak, Karanlık Tanrı ile karıştırma— ve Yemek Tanrısı."

Son olarak, dünyayı kaosun içine sürükleyen Kaos Tanrısı vardı. Ancak Garrus, dünyadaki dengeyi korumak için bunun gerekli bir kötülük olduğunu savunuyordu. Kaos olmasaydı, kısa sürede durgunluk baş gösterirdi. Dünyanın gelişmesi için her an tetikte olması gerekiyordu.

Bu gerçeği bizzat tecrübe etmiştik. Fran'in geçen gün goblinlerle yaptığı gibi, güçlenmek için sınavlar şarttı. O halde, hayal etmesi zor olsa da Kaos Tanrısı iyi bir tanrıydı.

"Peki ya Karanlık Tanrı?"

"Karanlık Tanrı eskiden Savaş Tanrısı'ydı. Gücünü açıkça kötüye kullanarak dünyayı ele geçirmeye çalıştı, bu yüzden diğer tanrılar müdahale edip onu durdurmak zorunda kaldı. Kalıntılarının o kadar büyük bir nefretle dolu olduğu söylenir ki cesedi etrafındaki yaratıkları lanetlemiştir. İblis soyu böyle ortaya çıktı."

"Anlıyorum."

"İnsanlar, Kaos Tanrısı'nın zindanları halka bir sınav olsun diye yarattığını söyler. İçlerinde Kaos Tanrısı'nın hizmetkârları olan Zindan Ustaları bulunur. Hayattaki tek amaçları kaosu yaymaktır."

Zindan Ustaları demek. Acaba içlerinde kristal var mıdır? Kesinlikle bir ton faydalı becerileri olmalı.

"Bir teoriye göre, zindanlar Öz denilen bir mücevherden oluşuyor. Bu Öz, gördüğü ilk canlıya yapışıp o yaratığı bir Zindan Ustası'na dönüştürüyor."

"Yani zayıfları ve güçlüleri mi var?"

"Evet. Bir zindanın zorluk seviyesini Zindan Ustası belirler. Yaratık ne kadar az zekiyse, zindanı fethetmek o kadar kolay olur."

"Hiç tuhaf Zindan Ustaları var mı?"

"Ejderhalar, orklar, kurtlar, hatta kokatrisler bile gördük. Yaşadığı sürece her şey bir Zindan Ustası'na dönüşebilir."

"İnsanlar bile mi?"

"Elbette. Geçmişte insanımsı Zindan Ustaları görüldüğü tescillendi."

İnsan yapımı bir zindan kulağa tehlikeli geliyordu.

"Güçlenmek için sınavlara ihtiyacımız olduğunu kabul ediyorum ama bazen bu kadarı fazla gibi geliyor."

Zindanların yakınında yaşayan insanlar ölüp gidiyordu ve herhalde derinliklere atılmaya hevesli yeterince maceracı yoktu.

"Her neyse... Zindanlarda nadir canavarlar dolaşır. Herhangi bir maceracı için epey kârlı olabilirler."

Tabii zindanların her yanı kötü değildi. Bazı maceracılar buraları kısa yoldan zengin olma fırsatı olarak görürdü. Genelde hazine odaları barındırdıkları için bu pek de şaşırtıcı sayılmazdı.

"O hazine sandıklarında bulabileceğin efsunlu ekipmanlardan bahsetmiyorum bile."

Bulacağımız eşyaların ne tür büyülere sahip olacağını hayal bile edemiyordum. Yola koyulmak için sabırsızlanıyordum!

"Zindanlarda savaş çıkaracak kadar güçlü silahlar bulurlarsa, biz demirciler işsiz kalırız," diye söylendi ihtiyar Garrus. "Gerçi bu yeni zindan için endişelenmeme gerek yok gibi. Bir zindan ne kadar eskiyse, içinden çıkan eşyalar da o kadar güçlü olur."

"Tamam."

Yeterince vakit kaybetmiştik. Önce loncaya gidip akın bilgilendirmesine katılacak, ardından topluca zindana yönelecektik.

"Günaydın Nell."

"Ooo, günaydın Fran!" Nell, Fran'in selamına neşeli bir sesle karşılık verdi. Bir sebepten tuhaf bir şekilde cana yakındı. Fran, geçen gece hamamda karşılaşıp kaynaştıklarını söylemişti. Nell'in bütün gün iş yerinde olup bitenleri anlattığını, Fran'in de sessizce onaylayarak dinlediğini hayal edebiliyordun. Yine de Fran'in bu kadar çekingen olmasına rağmen arkadaş edindiğini görmek beni mutlu ediyordu.

"Bol şans Frannie."

"Merak etme."

"Donadrond'un sizinle geleceğini biliyorum ama yine de dikkatli ol. Normalde üst rütbe maceracı kadromuz bugün burada değil. Yedek ekibi göndermek zorunda kaldık."

"Üst rütbe maceracılar mı?"

"Evet. Çok sayıda A-Rütbe ve C-Rütbe maceracımız var ama hepsi İblis Kurdu Bahçesi'ndeki bir karışıklığı araştırmaya gitti. Bu tip bir durumun icabına anında bakarlardı ama biliyorsun şartları... Özellikle A-Rütbe olan tamamen farklı bir boyutta. Zayıf bir zindanı göz açıp kapayıncaya kadar temizleyebilirdi."

"Kadın mı?"

"Aynen öyle. Amanda, A-Rütbe maceracı ve Alessa Loncası'nın ası."

İlginç. A-Rütbe'ye ulaşmak yeterince zorken, bir kadının bunu başarmış olması... Onunla bir gün tanışmak isterdim.

"Ayrıca Şövalye Birliği yardım talebimizi görmezden geldi."

"Görmezden mi?"

"Aynen öyle. Bildiğin duymazdan geldiler!"

"Ama onlar Şövalye Birliği."

"Değil mi ya?! Bir zindanı temizlerken bize yardım etmeyeceklerse ne işe yararlar ki!"

Saf ve asil şövalyelere dair beklentilerim de böylece suya düşmüş oldu...

"Teğmenleri ise tam bir fiyasko! Bir soylu züppesi; burnu havada, cimri ve olabildiğince huysuz. Sanırım maceracılara karşı bir garezi var. Bu durumda Şövalye Kaptanı'nın yetkisini çiğnediyse hiç şaşırmam." Nell, o soylu piçe olan öfkesiyle dolup taşıyordu. Yüzü öldürme arzusuyla çarpılmıştı, kısık sesli mırıldanmaları ise sanki bir lanet büyüsünün sözleri gibiydi. Birden Fran'in hala orada olduğunu fark edip o neşeli gülümsemesine geri döndü.

"Ahahaha. Ay... Panik başıma vurdu herhalde. Az önce söylediklerimi unutun, olur mu?"

"Olur."

"Sağ ol. Yine de ona karşı dikkatli ol. Bugün akınımıza engel olmayacak ama er geç onunla uğraşmak zorunda kalacaksın."

"Tamam."

Nell ile konuşurken diğer maceracılar da lonca salonuna doluşmuştu.

Bu kadar çok üyemiz olduğunu bilmiyordum.

Elli kişiden fazlaydılar. Buraya geldiğimden beri bu kadar maceracıyı tek bir yerde hiç görmemiştim.

"Pek güçlü değiller."

Donadrond grubun en güçlüsüydü.

C-Rütbe maceracı aynı zamanda çaylaklara eğitmenlik yapıyordu. Aralarında başka C-Rütbeliler de vardı ama kimse Donadrond'un liderliğine itiraz etmedi.

"Bir çocuğun burada ne işi var?"

Ancak birisi Fran'in varlığına itiraz etti. Sert görünümlü maceracılarla dolu salonda Fran sırıtan bir figür gibi kalıyordu, bu yüzden birinin odadaki küçük kızı fark etmesini bekliyordum.

"O kılıçla ne yapmaya çalıştığını sanıyorsun?"

Kısa boylu, genç bir adam karşımıza dikildi. Çehresi o kadar çocuksu görünüyordu ki, kendisi gibi bir veledin burada ne işi olduğunu merak ettim. Zırhı gıcır gıcırdı, bu da yeni yetme olduğu gerçeğini iyice göz önüne seriyordu. Sanki G-Rütbe gibi duruyordu ama buradaki herkes en az F-Rütbe ve üzerindeydi.

Bu veledin goblinlere karşı pek şansının olduğunu sanmıyordum. Elbette istatistikleri sıradan bir goblinden biraz daha iyiydi ama aradaki fark mikroskobikti. Muhtemelen şehirde ayak işleri yaparak seviye atlamıştı. Kılıç Ustalığı becerisinin henüz 1. seviyede olması, daha önce gerçek bir savaş görmediğinin en büyük kanıtıydı. Lonca, onun gibi maceracıların katılmasına izin veriyorsa durum gerçekten vahim olmalıydı.

“Onunla birlikte goblinlerin kökünü kazıyacağız.”

“Alessa'nın kaderi bu akına bağlı! Sizin gibi çocuklar sadece ayak bağı olur, hadi evine dön! Lonca ne düşünüyor acaba?”

Çocuk fena halde bozulmuştu. Fran ise istifini bozmadan onu görmezden gelmeye devam etti.

“Beni duydun mu?”

“Efendim?”

“Hadi ama. Burada olmaman gerekiyor. Bu iş çocuk oyuncağı değil.”

Gerçek hobgoblinlerle çarpışma fikri muhtemelen çocuğu korkutuyordu. Korkması da normaldi; onlar çocuktan kat kat daha güçlüydü. O da bu gerçeği, kendisinden daha zayıf görünenlere saldırarak gizlemeye çalışıyordu.

Etraftaki maceracılar bu sahneye farklı tepkiler veriyordu. Bazıları bunu komik bulup izliyor, bazıları bizi tamamen görmezden geliyor, bazıları ise çocuğun çenesini kapamasını diliyordu. Bu tartışma –eğer öyle denilebilirse– dışarıdan bakıldığında bir okul bahçesi kavgasını andırıyordu.

“Hıh.”

“Lanet olsun, kımıldama!”

Fran, bir yan adımla çocuğun onu salondan dışarı sürükleme girişiminden çevikçe sıyrıldı. Ona çocuğun üstüne çok gitmemesini söylemeyi düşündüm ama maceracıların hiçbiri sesini yükseltmiyordu. Birçoğu muhtemelen içten içe köpürüyordu ama yoldaşları onları zapt ediyordu.

“Hey, dur!”

“Ne oluyor—”

“Bu o mu yoksa—”

Fran'ın Donadrond ve goblin sürüsüne karşı gösterdiği başarıların söylentileri loncada yayılmaya başlamıştı bile. Ne yazık ki, herkes bilgi sahibi olmanın önemini kavramış değildi; tıpkı bu çocuk ve bize durmamız için bağırmaya başlayan diğer maceracılar gibi.

“Kesin sesinizi, sizi veletler! İkiniz de ayak bağı oluyorsunuz, hemen vazgeçin! Ayak işlerine geri dönmek için hâlâ vaktiniz var!”

“B-ben ayak işçisi değilim! F-Rütbe bir maceracıyım!”

“Daha G-Rütbe'den yeni çıkmışsın! Hâlâ çok zayıfsın!”

“Yine de F-Rütbe'yim. Bu akına katılmaya hakkım var!”

“Ben de F-Rütbe'yim.”

“Ne?”

Adam şaşkınlıkla Fran'a tepeden baktı. Onun gerçek bir maceracı olmasını beklemiyordu.

“Gyahaha! Sizin gibi bücürler F-Rütbe ise biz de S-Rütbe'yiz demektir!”

“Bunların F-Rütbe olduğuna emin misin? Bugünlerde önüne geleni yükseltiyorlar.”

“Zindan Leşçilerinden ne beklersin ki?”

Ses tonlarından genel olarak maceracılarla alay ettiklerini anladım ama "Zindan Leşçisi" tabirinin ne kadar ağır bir hakaret olduğundan emin değildim. Paralı askerlerin savaş meydanlarının sırtlanları olduğu düşünülürse, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu.

“Bir sonraki işime kadar idare etmek için bu işi aldım ama seviye atlamak bu kadar kolaysa, belki devam ederim!”

Bunlar da eski paralı askerlerdi. Duyduğuma göre komşu ülkeyle olan savaş beklenenden erken bitmişti. Bu olunca da birçok paralı asker işsiz kalmıştı.

İstatistiklerine baktığımda kayda değer hiçbir şey olmadığını gördüm. Bu adamlar sadece laf kalabalığından ibaretti.

“Hehehe. Sırtında güzel bir şey varmış.”

“Ooo? Bu kılıç enfes görünüyor.”

“Ver bakayım onu bana.”

Benim gibi seçkin bir örneği fark etmelerinden gururum okşanmıştı ve içlerinden birinin elini uzatmasını bekliyordum. Ancak yaklaşan tehlikeyi bu kadar hiçe sayacaklarını tahmin etmemiştim.

Fran ile dalaşan çocuk, ensesindeki tüyler diken diken olmuş bir halde çoktan oradan uzaklaşmıştı. Fran'ın yaydığı bariz öldürme arzusuna karşı verilmiş doğru bir tepkiydi bu.

Öte yandan, bu üçüncü sınıf paralı askerler yüzlerindeki pis sırıtışla hâlâ ellerini uzatıyorlardı.

“Hımm—”

“Bu kadar yeter!”

Fran ilk hamlesini yapmak üzereyken Donadrond araya girdi. Hepsine sağlam birer ayar verdi.

“Siz gerzekler ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz?! Birazdan yola çıkıyoruz!”

“B-biz bir şey…” Donadrond'un heybetli ve korkutucu varlığı üzerlerine çökünce adamlar sindiler.

“Laf kalabalığıyla paçayı kurtaracağınızı sanmayın. Her şeyi gördüm. Eğer orada yeterince goblin öldürürseniz, sizi bırakmayı düşünebilirim!”

Fran bu üç adama olan tüm ilgisini yitirip geri çekildi ve öldürme arzusunu dağıttı. Günün geri kalanında göze batmamak en iyisiydi.

Çocuk, Fran hakkında Donadrond'a şikayette bulunuyordu.

“Bay Donadrond, o kızı kurtardınız ama size teşekkür bile etmedi!”

“Hah! Neden etsin ki? Ben onu kurtarmaya çalışmıyordum.”

“Ne?”

“Büyük bir savaştan önce insan gücü kaybetmeyi göze alamam.”

“E-efendim?”

Donadrond, Fran'ın ne kadar tehlikeli olduğunu düşünüyordu acaba? Fran, kendisini sinirlendirdiler diye kendi safındaki insanları doğramaya başlamazdı herhalde. Yani, ben öyle umuyordum. Ayrıca, her zaman İyileştirme büyüsü vardı.

Yine de böyle bir deneyim onlarda travma yaratabilirdi...

“Hıh?”

Bir şey yok. Hadi gidip şu goblinleri güzelce pataklayalım.

“Tabii ki.”

Donadrond, maceracıları bilgilendirme için topladı. Maceracılar hiçbir düzen olmaksızın Donadrond'un etrafında kümelendiği için buna sadece ismen bir toplantı denilebilirdi.

Zindanın işleyişini anlatmaya başladı. Rollerimizi ve genel savaş stratejisini açıklayarak söze girdi.

“Birçoğunuzun ilk seferi olacağı için zindanın temellerini anlatacağım. Kıdemliler, siz de tekrar olarak dinleyin.”

Burada bizim gibi birçok düşük rütbeli maceracı vardı. Hiçbirimiz daha önce bir zindana adım atmamıştık, bu yüzden en azından ben bu temel ders için minnettardım.

İlk olarak, zindan çekirdeğini yok etmememiz gerektiği söylendi, böylece ileride tekrar kullanabilecektik. Zindan çekirdeği zindanın kalbiydi; onu yok ederseniz zindan da onunla birlikte ölürdü. Bu, normal canavarlardan Zindan Ustalarına kadar zindandaki her şeyi kapsıyordu. Ancak çekirdek güçlü bir bariyerle korunuyordu, bu yüzden onu yok etmek için zaten inanılmaz derecede güçlü bir saldırı gerekiyordu.

Zindan çekirdeği, Zindan Ustası ile bağlantılıydı. Ustanın öldürülmesi çekirdeğin uyku moduna geçmesine neden olurdu. Bunun dışındaki sonuçlar çekirdeği yok etmekle aynıydı; zindanın içindeki canavarların nesli tükenirdi.

Uykudaki bir çekirdeğe mana enjekte edilmesi, insanların zindanı kısıtlı bir süre boyunca kullanmasına olanak tanırdı. Eşyalar ve canavarlar zindanda tekrar belirmeye başlardı ki bu da zaten zindanların asıl kullanım amacıydı. Bu yüzden, çekirdeğe zarar vermeden sadece Zindan Ustası'nı öldürmemiz hayati önem taşıyordu. Lonca daha sonra canavar nüfusunu kontrol altında tutarak ve her belirdiğinde Zindan Ustası'nı öldürerek zindanın sürekliliğini sağlardı.

“Ancak bu sefer özel şartlar altında çalışıyoruz. İşler sarpa sararsa çekirdeği yok etme izniniz var. Unutmayın, buraya zindanı ele geçirmeye geldik.”

Maceracıların Alessa şehrinden ayrılmasının üzerinden iki saat geçmişti.

“Goblinler geliyor!” diye bağırdı gözcü. Loncacılar, getirdikleri malzemelerle basit bir kamp kurmakla meşguldü. Goblinler buna hiç aldırış etmeden zindanın ağzından dışarı boşaldılar. Devriyede olan bizler de tam vaktinde geri koştuk.

“Usta, bak.”

Üssün inşasını henüz bitirmemişler. Tam bir arbede yaşanıyor.

Maceracılar hobgoblinlerle amansız bir savaşa tutuşmuştu. Bizim tarafta kayıplara yol açmadan patlayıcı bir ateş saldırısı bile yapamıyordum. Maceracıların hepsi kendilerini savunmak için Donadrond'un etrafında toplanmıştı.

“Gidelim.”

Evet. Zindana girmeden önce buradaki hobgoblinleri biraz seyreltsek iyi olur. Maceracıların burada kökü kazınırsa vicdan azabından uyuyamam.

“Ama Usta, sen uyumazsın ki.”

O bir deyim!

Fran beni kınından çekti ve ileri atıldı. Yeni yetmeleri katledilmeden önce kurtarmamız gerekiyordu. Fran, yoluna çıkan her goblini biçip geçiyordu. Onlara arkalarından hızla daldığımız için bizi göremiyorlardı bile.

“Zayıf.”

Hobgoblinler tek başlarına o kadar da dişli değillerdi.

Az önce öldürdüğümüz hobgoblinin istatistikleri şöyleydi:

İsim: Hobgoblin Kılıç Ustası

Irk: İblis

Seviye: 8

CP: 69; Mana: 28; Güç: 39; Çeviklik: 25

Beceriler: Gözdağı 1; Kaçınma 1; Kılıç Sanatları 1; Kılıç Ustalığı 3; Komuta 1; Patlayıcılık 2; İşbirliği 2; Ruh Manipülasyonu

Bir süre önce devirdiğim Goblin Kralı'ndan daha zayıftı. Ancak bu heriflerin İşbirliği becerisi vardı, bu da onları kalabalık olduklarında çok daha tehlikeli kılıyordu.

Akından önce Fran'a sarkan paralı askerler, yerde hareketsiz yatıyordu. Zırhlarındaki sayısız darbe izi, artık kurtarılacak bir yanlarının kalmadığının açık göstergesiydi. İyi bir koordinasyon kurmadan düşmana bodoslama daldığında sonun böyle olurdu.

Fran cesetleri fark etmedi bile. Yüzlerini çoktan unuttuğuna emindim.

“Haa!”

İndir şunları!

Fran beni havada savurdu ve gafil avlanan hobgoblinlere doğru görünmez bir Aura Bıçağı fırlatarak koca bir grubu oracıkta hakladı. Maceracılar, şaşkınlık ve hayranlık dolu seslerle ona teşekkür ettiler.

“T-teşekkürler!”

“Bu küçük kız ne kadar güçlüyse o kadar da tatlıymış!”

“Ha? Kimden bahsediyorsunuz?” Daha önce tartıştığımız çocuk da onların arasındaydı. “O-olamaz!”

Aslında fena dövüşmüyordu. Ancak Fran'ı görmenin şoku o kadar büyüktü ki az kalsın canından oluyordu. Neyse ki yaşlı bir maceracı onu kurtardı.

C ve D-Rütbe maceracıların çoğu mağara girişine yakındı, bu yüzden üs bölgesinde güçlü maceracı eksikliği vardı. Hobgoblinler bunu fark etti ve en büyük tehdit olarak gördükleri Fran'ın üzerine çullanmaya başladılar.

“Büyük av.”

Yeni yetmeleri bırakıp doğrudan bize geliyorlar.

Kristal emme işini ağırdan aldım. Fran'ın öldürdüğü tüm hobgoblinlerin kristallerinin eksik olduğunu fark ederlerse laf çıkarırlardı. Sadece becerilerini istediğim canavarların kristallerini emmekle yetindim. Bu kadarı şüphe uyandırmazdı.

Şimdilik güvendeler gibi. Zindana girmek ister misin?

“Evet.”

Zindanda kristal emdiğimi kimse göremezdi. Üstelik cesetleri Cep Boyutu'na istifleyerek kanıtları da kolayca gizleyebilirdik.

Fran oraya vardığında, hobgoblinler mağara girişini çoktan kuşatmıştı.

“Görünüşe göre bilgiler doğruymuş.”

Zindanlar pek çok farklı türde olabiliyordu; mağara tipi de bunlardan biriydi. Bu tür zindanlar tuzaklarıyla değil, karınca yuvasını andıran tuhaf ve karmaşık yapılarıyla bilinirdi.

Büyücülerden biri, keşif yapmaları için ruhani hayvanlarını önceden mağaraya göndermiş ve içeride hiç tuzak bulamamıştı. Goblin nüfusu göz önüne alındığında, tuzaklar muhtemelen onların hareket etmesini de zorlaştırırdı. Ayrıca içeride tuzak odası da yoktu.

Tuzak odaları, hareket etmeyi veya iyileşmeyi engelleyen özel güç alanlarıyla donatılırdı. Şanssızlık eseri böyle bir yere girerseniz, bu sonunuzun geldiği anlamına gelebilirdi. Neyse ki keşif büyücüleri bu zindanda böyle bir tehlike olmadığını doğrulamıştı.

Bu bizim için harika bir haberdi. Tuzaklar hakkında endişelenmeden, gönlümüzce ortalığı birbirine katabilirdik.

Hadi gidelim!

“Evet.”

Yaşasın!

Fran, mağara girişinde toplanan maceracıların oluşturduğu o devasa etten duvarın üzerinden tek bir sıçrayışla geçti. Donadrond, onun havada süzüldüğünü görünce gözlerine inanamadı. Ya da belki de eteğinin altına bakıyordu... Bakmasa iyi ederdi.

“Hava Sıçrayışı mı kullanıyor o?! Ama bu bir Gök Şövalyesi becerisi!”

Öhöm, belki de bunu yapmamalıydık...

Gök Şövalyesi mi? Kulağa oldukça ileri seviye bir sınıf gibi geliyor.

Gök Şövalyesi... İsmi bile güçlü olduğunu hissettiriyordu ama tam olarak ne kadar? Bundan sonra hava manevralarımızda biraz daha dikkatli olmamız gerekecekti.

“Bunun için artık çok geç, Usta.”

Evet... Öyle, değil mi?

Fran haklıydı. Bu durum er ya da geç tekrar yaşanacaktı, bu yüzden saklamanın pek bir anlamı yoktu. En iyisi bu yeteneği sonuna kadar kullanmaktı.

“Şimdi goblin öldürmemiz gerek.”

Doğru. Kesinlikle haklısın.

“Büyünü kullan Usta. Ben geride kalanları hallederim.”

Anlaşıldı.

Fran, yüksekliğini daha da artırmak için Süzülme yeteneğini kullandı. Yeterince yükseldiğimizde, düşmanlarımızın üzerine Üçlü Patlama yağdırdım. Patlama, girişi kapatan hobgoblinlerin çoğunu havaya uçurdu. Donadrond üzerinde kullandığım kadar görkemli değildi ama zayıf hobgoblinleri öldürmek için yeterliydi.

Fran yere indi ve sağ kalanlara saldırmaya başladı.

“Ses Dalgası!”

5. Seviye bir Kılıç Sanatı olan bu beceriyle, hobgoblin sürüsüne doğru bir şok dalgası saldım ve onları savurdum.

“Şimdi tam zamanı.”

“Bekle! D-Rütbe altındaki kimsenin zindana girmesi güvenli değil!”

Bunu biliyorduk, zaten bu yüzden kimse önümüze çıkmasın diye önden atılmıştık. Hobgoblinlerin Donadrond ve ekibini meşgul etmesi işimize gelmişti.

“Kahretsin! Peşinden gidin!”

“Emredersiniz efendim! O küçük kız içeride ölürse geceleri gözüme uyku girmez. Yani gerçi bunu kendi kaşındı ama—”

“Neden bahsettiğimden haberin yok senin, be aptal!”

“Efendim?!”

“Eğer peşinden gitmezsek, öldürecek tek bir canavar bile kalmayacak!”

“Efendim, şaka yapıyor olmalısınız...”

“Yaptığı Hava Sıçrayışı’nı görmedin mi? Görünüşüne aldanmayı bıraksan iyi edersin evlat. O, küçük bir kızın derisine bürünmüş bir maceracı dâhisi!”

Lonca’nın akın ödülleri konusundaki politikası şuydu: Lonca, öldürülen canavarlardan düşen materyalleri toplar ve satardı. Elde edilen para, masraflar ve kâr payı düşüldükten sonra katılımcı maceracılar arasında eşit olarak paylaştırılırdı.

Ancak, bir maceracının kendi eşya çantasına koyduğu her türlü materyal o maceracının malı sayılırdı. Bir maceracı ne kadar çok canavar öldürürse, görünüşte o kadar çok para kazanırdı. Bu teşvik sistemi oldukça iyi işliyordu. Fakat bu durum, şu an bizim yaptığımız gibi maceracıların mevkilerini terk edip doğrudan zindana dalma riskini de beraberinde getiriyordu.

“Usta.”

Aman Tanrım... ŞU TP MİKTARINA BAK!

Zindan tam bir hobgoblin büfesi gibiydi.

“Hallet şunu.”

O iş bende! ALEV PATLAMASI!

1. Seviye bir Ateş Büyüsü olan bu büyü, hedefe yoğunlaşmış bir alev ışını fırlatırdı. Etki alanı çok geniş değildi ama yıkım gücü normal ateş büyülerinden çok daha fazlaydı.

Büyü, ışını fırlatmadan önce tiz bir ses çıkardı. Bazı hobgoblinleri delip geçerken, geri kalanlar patlamanın etkisiyle sağa sola savruldu. Bir mağaranın dar alanlarında oldukça etkiliydi. Fran, hobgoblin sürüsünün arasından sıyrılarak ileri atıldı.

Elimizde bir Dönüş Tüyü alacak kadar paramız kalmıştı, o yüzden bakalım ne kadar ileri gidebileceğiz!

“Haa!”

“Aaah!”

Ateş Ciritleri!

Hobgoblinleri uzak tutmak için daha hızlı yapılan büyüleri tercih ediyordum. Fran ise yaklaşma gafletinde bulunan şanslıları biçip geçiyordu. Harika bir uyum yakalamıştık.

Yine de tüm goblin kalıntılarını kendimize saklamadık. Eninde sonunda buraya varacak olan lonca üyeleri için bir şeyler bıraktık. Açgözlülük yapıp onların nefretini kazanmaya gerek yoktu. Ayrıca, Cep Boyutu’mun depo sınırına dayanıp zor durumda kalmak istemiyordum.

Ancak kristallerini emdiğim canavarların cesetlerini sakladığımızdan emin oluyordum. Eğer canavarın kullanışlı bir becerisi varsa kristalini emiyor, ardından kanıtları gizlemek için cesedi hızla Cep Boyutu’na tıkıyordum.

Arada bir karşımıza çıkan siyah derili Yüksek Hobgoblinleri indirmeye öncelik veriyorduk. Hemen hemen normal hobgoblinlerle aynı becerilere sahiplerdi ama onlardan daha fazla kristal çıkıyordu. Bizim için bir nevi bonus ikramiye gibiydiler.

Dövüş sırasında düşmanları tek tek hedef almak, Bölünmüş Düşünce becerisi için iyi bir pratik oluyordu; artık aynı anda iki büyü yapabiliyordum. Aynı anda iki büyü yapmak muazzam bir konsantrasyon gerektiriyordu, bu yüzden bu güçlü beceriden en iyi şekilde yararlanmak için bol bol pratik yapmam gerekecekti.

Hahaha! Ateş Ciriti!

On adet alevli mızrak, hobgoblin sürüsünü delip geçti.

“Bu harikaydı, Usta.”

Biraz pratikle sen de yapabilirsin.

“Denediğimde başım ağrıyor.”

Görünüşe göre Bölünmüş Düşünce becerisinin aşırı kullanımı migrene yol açıyordu. Beyin üzerinde muazzam bir baskı oluşturduğu belliydi.

Gerçekten mi? Benimki ağrımıyor. Ah, doğru ya, benim bir beynim yok ki.

Acı hissetmediğim için baş ağrıları benim için geçmişte kalmıştı ve bu sayede Bölünmüş Düşünce’den inanılmaz bir verim alıyordum. Büyücü becerisine sahip olmak da yardımcı oluyordu.

“Dövüşürken daha zayıf büyüler yapmaya çalışacağım.”

Ben de bir dahaki sefere iki farklı büyü yapmayı deneyeceğim.

“Bol şans.”

Eyvallah.

Hedef tahtası sıkıntısı çekmediğimiz kesindi.

Hiçbir şey Fran’in zindanın kalbine doğru ilerleyişini durduramadı. Etrafın haritasını çıkarmak için Yankıyla Yer Belirleme kullandım ama 1. Seviye olduğu için görüntü pek detaylı değildi. Bilgiyi desteklemek için Varlık Duyusu, Sarsıntı Duyusu ve Termal Görüş kullanarak kaç hobgoblin kaldığını anlamaya çalıştık.

“Usta, burada merdivenler var.”

Sanırım ikinci kat var.

İkinci kat birinci kata benziyordu; tek fark hobgoblin nüfusunun daha yoğun olmasıydı.

Güzel. Beceri kasmamı kolaylaştırıyorlar.

“İyi hedef tahtaları.”

Fran çoktan savaş moduna girmişti. Artık hobgoblinleri ayaklı TP depolarından başka bir şey olarak görmüyor olabilirdi. Akınımızın bir noktasında, hobgoblinler onu görür görmez kaçmaya başladılar. Goblin mağarasında haberler çabuk yayılıyordu. Ancak bu çabaları nafileydi; Fran peşlerine düşüp hepsini arkadan biçiyordu.

Bu mağaranın ne kadar derine gittiğini merak ediyordum. İkinci kat, birinciden daha geniş görünüyordu.

İleride bir açıklık var.

“Evet. Çok fazla hareketlilik seziyorum.”

Patron mu acaba?

Bir salona benzeyen yere varana kadar yavaşça ilerledik. Burası toprak yerine gerçek zemin karolarıyla kaplıydı ve iç mekan doğal mağara yapısından önemli ölçüde farklılaşıyordu. Dikkatlice içeri dikizledik.

Vay be, şu koca oğlanla koca kıza bak...

Oda elliye yakın hobgoblinle doluydu. Hepsinin ortasında iki goblin hükümdarı duruyordu: Goblin Kralı ve Goblin Kraliçesi.

Bana Kurt Bahçesi’nde öldürdüğüm Goblin Kralı’nı hatırlattılar. Goblinler bir saldırı anında liderlerinin etrafında toplanırlardı. Bu akın sırasında hem Kral’ı hem de Kraliçe’yi indirmemiz gerekecekti.

Goblin Hükümdarlarının soydaşlarından pek bir farkı yoktu. İstatistikleri daha yüksekti ve çok daha fazla beceriye sahiplerdi, o kadar. Bahçe’nin 3. Bölge canavarları kadar güçlüydüler. Eğer gevşek davranmazsak onları kısa sürede halledebilirdik.

Hadi gidelim Fran.

“Evet!”

Önce kalabalığı seyreltmekle başlayacağız.

Onlar bizi fark etmeden büyülerimizi savurduk.

Alev Patlaması!

“Alev Patlaması.”

Ve bir tane daha! Alev Patlaması!

Kral ve Kraliçe’ye yol açmak için büyülerimizi kullandık. Fran ileri atıldı ve neye uğradığını şaşıran hobgoblinlerin arasında adeta dans etti.

Devam et! Hükümdarları indir!

Ya da ben öyle sanmıştım...

Ha?

“Öldüler mi?”

Goblin denizini aşıp odanın ortasına vardığımızda, Kral ve Kraliçe’nin yanmış kalıntılarıyla karşılaştık. Meğerse dikkat dağıtmak için yaptığımız saldırılar doğrudan isabet etmiş.

Sanırım... kazandık?

Hayatta kalan hobgoblinler canlarını kurtarmak için dört bir yana dağılıyordu. Savaş daha başlamadan bitmişti.

Bu görevin bittiği anlamına mı geliyor?

Ama mağaranın devamı vardı.

Ya da yoktu...

“İleride daha fazlası var.”

Evet. Henüz Zindan Ustası’nı görmedik.

Ne Kral ne de Kraliçe Zindan Ustası değildi. Eğer biri öyle olsaydı, kalan tüm canavarlar onlarla birlikte ölürdü.

“Devam edelim.”

Hadi!

İkinci katın sonuna doğru koştuk ve bizi bekleyen bir kapı bulduk. Kapı metalden yapılmıştı ve üç metre boyunda, heybetli bir yapıydı.

“Büyük kapı.”

Burası Patron Odası mı?

Kapıdan yayılan bir gözdağı aurası, bizi açmaktan bile alıkoymaya çalışıyordu. Arkasında kesinlikle bir şeyler vardı.

Her ihtimale karşı Dönüş Tüyü’nü hazır tut.

“Tamam.”

Telekinezi ile kapıyı iterek açtım, ağır bir gıcırtı sesi çıkardı. Önümüzde geniş bir alan vardı ama burada hiçbir şey yok muydu...? Hayır, küçük bir canavarın varlığını hissedebiliyordum. Belki de böcek tipi bir şey.

Tetikte ol.

“Elbette.”

Aniden kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Çıkabilmemiz için patronu yenmemiz gerekecekti.

Hani burada hiç tuzak yoktu?

“Kilitli mi kaldık?”

Sakin ol Fran.

“Biliyorum. Sadece görünürdeki her şeyi öldürmem gerekecek. Sorun değil.”

Yiğidi öldür hakkını yeme, kızın sinirleri çelik gibiydi.

“Bu ses de ne?”

Bir şey geliyor.

O boğuk vızıltı, mavi kabuklu, kafa kısmından boynuzlar çıkan ve beyzbol topu büyüklüğündeki bir uğur böceği canavarından geliyordu. Arkasında ise devasa tespih böceklerine benzeyen yaratıklar vardı; tam anlamıyla mide bulandırıcı bir gruptu.

İsim: Ordu Böceği Lideri

Irk: Böcek

Seviye: 5

CP: 8; Mana: 18; Güç: 4; Çeviklik: 22

Beceriler: Rüzgar Büyüsü 1; Hizmetkar Çağırma 5; Komuta 1; İş Birliği 1; Asitli Diş

İsim: Ordu Böceği

Irk: Böcek

Seviye: 2

CP: 6; Mana: 5; Güç: 3; Çeviklik: 20

Beceriler: Sertleşme 1; Asitli Diş

İsim: Ordu Böceği Sıhhiyeci

Irk: Böcek

Seviye: 4

CP: 10; Mana: 10; Güç: 1; Çeviklik: 20

Beceriler: İyileştirme Büyüsü 2; Asitli Diş

İsim: Ordu Böceği Nişancı

Irk: Böcek

Seviye: 4

CP: 3; Mana: 11; Güç: 2; Çeviklik: 20

Beceriler: Rüzgar Büyüsü 3; Asitli Diş

Zayıftılar ama sayıları çok fazlaydı. En az yüz tanesi oradaydı. Üstelik liderin bir de çağırma becerisi vardı. Eğer onu çabucak öldürmezsek, sayıca üstünlükleriyle bizi kolayca ezip geçerlerdi.

“Eğlenceli görünüyor.”

Fran çoktan bir kan şövalyesi olma yoluna girmişti. Bu iğrenç böceklerle sanki dans ediyormuşçasına keyif alarak ileri atıldı. Böcekleri yavaşlatmak için telekinezi kullandım. Yeterince küçük oldukları için onları oldukları yere sabitleyebiliyordum. Eğer daha büyük olsalardı, hepsini iyi bir büyüyle havaya uçurmak çok daha hesaplı olurdu.

“Haaa!” Ben onları yerlerine çivilerken Fran kristallerini paramparça ediyordu. Bu canavarları daha önce hiç görmemiştim, bu yüzden topladığımız malzemelerin yarısını depoda tutmaya karar verdim.

Nişancılar, Rüzgar Büyüleri ile tam bir baş belasıydı. Bereket versin ki düşük mana değerleri yüzünden büyü yapma sayıları sınırlıydı. Gerçek bir tehditten ziyade dikkat dağıtıcıydılar.

Liderlerin sürekli yeni böcekler çağırması bizim için bir nimete dönüştü. Hem kristale doyuyor hem de Rüzgar Büyüsü, Sertleşme, Hizmetkar Çağırma ve İş Birliği becerilerimize seviye atlatıyorduk.

Otuz dakika sonra…

Kapının arkasından birinin varlığını hissettim.

“Kahretsin! Kilitli bu!”

Sanırım Donadrond gelmişti.

Neyse, bu işi bitirme vakti.

“Elveda bonus aşaması…”

Biliyorum. Ben de özleyeceğim.

“Güzel bir fırsattı…”

Artık imha vaktiydi. Birbiri ardına ateş büyüleri ve kılıç sanatları savurduk. Ortaya çıkan iki yüz kadar böceğin kökünü kazımamız beş dakikamızı bile almadı. Öldürdüğümüz böcek sayısının bir kanıtı olarak Rüzgar Büyüsü becerimiz 7. seviyeye ulaşmıştı.

Hayret, kapı hala açılmıyor.

Donadrond kapıyı yumruklamaya devam etse de kapı sımsıkı kapalıydı. Ancak odanın karşı tarafındaki bir kapı aralandı.

“Müthiş bir mana bu.”

Bu... bir C-Rütbe canavar... Hayır, belki de daha yüksek.

Şu ana kadar karşılaştığım en büyük mana izi Obur Balçık Efendisi’ne aitti. Bu kapının ardındaki her neyse, onu fersah fersah aşıyordu.

Burası yeni bir zindan. Ne tür bir canavar böyle bir mana üretebilir?

“Heyecanlanmaya başlıyorum.”

Bekle. Her neyse, bu şey ciddi bir tehdit olacak. İçeri girmeden önce seni bir hazırlayalım.

Fran’a sürekli iyileşmesi için yenilenme ve her şeye karşı direncini artırması için tümüne direnç büyülerini bastım. Ne olur ne olmaz diye istatistik artıran birkaç güçlendirme daha ekledim.

Tamamdır. Hadi gidelim.

“Evet!”

Kapının ardında bizi bekleyen şey, az önce içinde süründüğümüz mağaraya hiç benzemeyen, şık döşenmiş bir odaydı.

“Merhaba ve hoş geldiniz! Bu zindan açıldığından beri ilk konuğumuzsunuz! Gelin, içeri buyurun!”

Odanın ortasında şüpheli görünümlü bir adam süzülüyordu. Ten rengi zift gibi siyahtı, kanatları ve boynuzları vardı. En hafif tabiriyle ürkütücü görünüyordu. Ancak iblisin neşeli tavırları, o korkutucu havasını biraz dağıtıyordu.

Şu tespit işini aradan çıkaralım…

İsim: Daemon

Irk: Alt İblis

Seviye: 30

CP: 1.900; Mana: 2.409; Güç: 720; Çeviklik: 675

Beceriler: Kazı 3; Karanlık Büyü 4; Gözdağı 4; Nakliye 2; Korku 4; Kılıç Sanatları 5; Kılıç Ustalığı 5; Anormal Durum Bağışıklığı 7; Toprak Büyüsü 7; Tırmanış 1; Zehir Büyüsü 7; Mana Bariyeri 6; Kara Büyü 10; Yemek Pişirme 1; Karanlık Artışı; Karanlık Bağışıklığı; Gece Görüşü; Mana Rejenerasyonu; İtaatsizlik; Sert Deri; Büyü Artışı (Küçük); Güç Artışı (Küçük)

Eşsiz Beceri: Beceri Hırsızı 6

Unvan: İblis Kontu

Ekipman: Efsunlu Çelik Uzunkılıç

Detaylar: Zindan ortamına özgü bir canavar. Genellikle Zindan Ustaları tarafından çağrılır. Kaos Tanrısı’nın sadık bir kulu olup muazzam güçtedir. Onu çağıran Zindan Ustası tarafından ek güçler bahşedilmiştir.

Kristal Konumu: Kalp

Bir iblis…

Güçlü. Daha önce 1.000’in üzerine çıkan bir istatistik görmemiştim.

Karanlık Büyü: Kara büyünün gelişmiş bir formudur. Karanlığı, gölgeleri, zehri ve ölümü kontrol eder.

Korku: Suretini gören herkese korku durumu aşılar.

Mana Bariyeri: Mana karşılığında fiziksel ve büyüsel saldırıları emen bir bariyerdir.

Beceri Hırsızı: Gereksinimleri karşılayan becerileri çalar.

Becerileri bile hafife alınacak gibi değildi.

Dikkatli ol Fran. Gardını bir an bile indirirsen seni öldürür!

“Biliyorum!”

Az önceki goblin ve ordu böceği kristal büfesi sayesinde manam tamamen doluydu. Tüm beceri ve büyülerimi pervasızca kullanabilirdim. Yine de bu savaşın zorlu geçeceğini biliyordum. İblis gerçekten de çok baskındı. Acil durumlar için geri dönüş tüyünü hazırda tuttum.

“Haha! Ne kadar azimli bir küçük kız! Harika! Buraya kadar gelebildiğine göre sana müsamaha göstermeyeceğim!”

“Konuşmayı kes de öldür şunu, Daemon!”

Ha? Odanın diğer tarafındaki bir goblin miydi? Şimdiye kadar karşılaştığımız goblinlerden farklı görünüyordu. Bir kere, konuşabiliyordu…

İsim: Nadir Goblin

Irk: İfrit

Seviye: 11

CP: 25; Mana: 131; Güç: 12; Çeviklik: 13

Beceriler: Kazı 2; Hizmetkar Çağırma 5; Asa Ustalığı 2; Zihin Okuma 2; Eğitici 2; Canlılık 1

Unvan: Zindan Ustası

Ekipman: Meşe Asa; Deri Halat; Fedakarlık Bileziği

Zayıftı ama kesinlikle Zindan Ustası oydu. Arkasındaki duvarda parlayan şey de zindan çekirdeği olmalıydı. Görünüşe göre zindanın son odasına ulaşmıştık.

Bu kadar zayıf olması beni şaşırtmıştı. O devasa iblisi gerçekten bu mu çağırmıştı? Kendinden daha zayıf oldukları için diğer goblinleri veya ordu böceklerini çağırmasını anlayabiliyordum. Ama tam teşekküllü bir iblis? Zindan Ustası olduğu için miydi? İblis bilim becerisi falan olsaydı mantıklı gelirdi ama tespitte öyle bir şey çıkmadı.

Ayrıca zindanı yönlendirecek hiçbir becerisinin olmaması da üzücüydü, zira zindan yaratımından çekirdek sorumluydu.

“Kes sesini! Davetsiz misafirin icabına ben bakacağım, ayak bağı olma!”

“Kahretsin. Tüm Tanrıça Puanlarımı aşırı güçlü bir Daemon çağırmak için kullandığımda şanslı olduğumu sanmıştım, ama o bana kafa tutuyor! Üstelik besbelli bir büyücü olmasına rağmen yakın dövüşçü taklidi yapmak istiyor!”

Biraz kaba bir açıklama oldu ama sağ ol. İtaatsizlik becerisi, iblisin neden çağıranın emirlerine öylece boyun eğmediğini açıklıyordu.

“Bu davetsiz misafir seçkin muhafızlarımızı nasıl geçti?!”

“Muhtemelen ölmüşlerdir. Alt tarafı goblin bunlar, biliyorsun ya.”

“Üstün goblin ırkının bir grup insana yenileceğini mi sanıyorsun?!”

“Tam olarak bunu ima ediyordum, evet.”

“Kes sesini! Öldür şunları gitsin!”

“Söylemene gerek yok. Eğlenceli bir dövüş olacak gibi.” Daemon kılıcını çekti. “Seni öldürene kadar susmayacak bu. Hazır mısın?”

Fran’a doğru atıldı.

“Raaah!”

“Haa!”

Kılıçlar çarpıştı.

“Hah! Ne kadar da kaliteli bir kılıç! Bu kadar dayanacağını düşünmemiştim!”

İsim: Efsunlu Çelik Uzunkılıç

Saldırı: 561+450; Mana: 56; Dayanıklılık: 1000

Mana İletkenliği: C

Beceri: Dönen Gölge

Kılıcının mana iletkenliği etkileyiciydi; silahın saldırı gücünü 1.000’in üzerine çıkarıyordu. Dönen gölge becerisi sayesinde, fırlatsa bile kılıcı her zaman eline geri dönüyordu. Savaştan önce saldırı gücümüzü 500’ün üzerine çıkarmış olmamız iyi bir karardı. Aksi takdirde, ilk çarpışmada çatlayabilirdim.

“Kılıç ustalığın mükemmel! Peki buna ne dersin?”

“Ha?”

Bir sonraki an gözden kayboldu ve Fran’ın arkasında belirdi.

“Ah!”

Ne…?

Hayır!

Fran’ın sol kolunu tek hamlede koparıp attı. Her yer kan gölüne döndü, az kalsın kan kaybından gidecekti. Hemen telekinezi ile Fran’ın kopan kolunu yerine yapıştırdım ve olabildiğince hızlı bir şekilde yüce iyileştirme büyüsü yaptım. Yenilenme büyüsünün 1. seviyesi uzuvları yeniden birleştirme yeteneğine sahipti, bu yüzden istenmeyen kopmalar sorun değildi.

“O? Telekinezi ve iyileştirme büyüsü mü?! Hah! Bu çılgınca! Sen bir büyü kılıç ustası mısın?” İblis, biz ona sessizlik içinde bakarken kahkaha attı.

O neydi öyle?

Yine kaybolmuş ve tekrar arkasında belirmişti.

Fran, iyi misin?!

“İyiyim... sorun yok!”

“Ayakta kal küçük kız!” İblis bir kez daha gözden kayboldu ve arkamızdan bir darbe indirdi.

“Ngh!” Fran sinsi saldırıyı önceden sezdi ama ancak vaktinde engelleyebildi.

“Bu iyiydi! Çabuk öğreniyorsun!”

Kayboluyordu, orası kesindi.

Ama bunu nasıl yapıyordu? Işınlanma mı? Becerileri arasında öyle bir şey yoktu. Bu durumda ya kara büyüydü ya da gölge büyüsü…

“Raagh!”

“Ha!”

Haklıydım. Kaybolduğunda gölgesi manayla yükleniyor, sonra Fran’ın gölgesinden tekrar beliriyordu. Bu büyü gölgeler arasında hareket etmesini sağlıyordu. Artık neyle uğraştığımızı bildiğimize göre bir karşı saldırı planlayabilirdik. Deseni bu kadar tahmin edilebilirken işimiz zor olmamalıydı.

“Haha—gah!”

“Dikkatsizleşiyorsun.”

“Urk... Aferin! Numaralarımı çözdün demek?”

Kahretsin. Iskaladım. Titreşimli Diş ve Gelişmiş Zehirli Diş ile yüklenmiş namlum, iblisin yan tarafını sadece sıyırdı.

“Bu da ne? Zehirlendim mi? Durum bağışıklıklarımı hiçbir şeyin geçemeyeceğini sanıyordum... Etkileyici!”

Çenesi hiç durmuyordu, sinir bozucu şey!

Zehir sadece sağlığından azar azar götürüyordu. Dirençleri çok yüksek olduğu için önemli bir etkisi yoktu.

Fran, zayıf noktasına oyna.

“Evet.”

Hala bizi küçümsüyordu, bu bizim en büyük avantajımızdı. Bilinç sahibi olduğumdan da haberi yoktu. Dikkat çekmemeli ve büyük saldırılar yapmamalıydım; tamamen destek görevindeydim.

“Haaa!”

“Hyahaha!”

Kılıçlar tekrar çarpıştı ve o sırada gözüme ışık kaynağından sızan bir parıltı takıldı. Işığın içinden toplam dört tane hobgoblin çıkıyordu.

“Yürüyün kölelerim! İstilacıları öldürün!”

Gelen Zindan Ustası’ydı. Şu aşamada hobgoblinlerin araya girmesi işleri oldukça tehlikeye sokabilirdi. Ancak hobgoblinler ne yapacaklarını bilemez halde bir Fran’a, bir de iblise bakıyorlardı.

“Ne duruyorsunuz?! Saldırın!”

Zindan Ustası’nın emriyle hobgoblinler istemeye istemeye savaş alanına doğru ilerledi.

“Sakın karışayım demeyin!”

İblis kılıcıyla onlardan ikisini tek hamlede biçti, Fran da bir tanesini doğrayıverdi.

“N-ne yapıyorsun?! Onlar senin tarafında!”

“Bu aptalların eğlencemi bozmasına izin vermeyeceğim!”

Kalan son hobgoblini de bir karanlık enerji küresiyle havaya uçurdu. Zindan Ustası, öfke ve aşağılanmışlık içinde titrerken acınası görünüyordu.

Fran ve iblisin çarpışması devam etti. Çelik sesleri odada her zamankinden daha gür yankılanıyordu. Fran’ın kılıç ustalığında daha üstün olduğu aşikârdı ancak iblis onun saldırılarının çoğunu savuşturup kaba kuvvetini sergileyen savuruşlar yapıyordu. Çeviklik ve hız, vahşi bir güçle kafa kafaya gelmiş, ortaya tuhaf bir düğüm çıkmıştı.

Fakat Fran açıkça dezavantajlıydı. İblisin onu öldürmesi için tek bir darbe indirmesi yeterliydi.

“Çok eğleniyorum! Dengimiz olduğumuz gün gibi ortada!” İblis kılıcını benimkinden ayırıp geriye sıçradı. Ne planlıyordu bu? “Ama bir noktada bu işi bitirmemiz lazım! Önce yeteneklerini elinden alarak başlayacağım!”

“Ha?”

Olamaz! Eşsiz Beceri’sini kullanıyor!

“Hahaha! Her şey bitti! Beceri Hırsızı!”

İblis kahkahalar atarak elini ileriye doğru uzattı.

Kahretsin! Bizi yakaladı!

İblis şimdiye kadar beceri çalma yeteneğini kullanmamıştı, bu yüzden nasıl bir formda olduğunu bilmiyordum. Yakın mesafede olması gerektiğini ya da büyü sözlerinin çok uzun sürdüğünü düşünmüştüm. Bu kadar güçlü bir becerinin karmaşık bir gereksinimi olmaması imkânsızdı. Uzaktan kullanılabileceği hiç aklıma gelmemişti!

Böbürlenmesinin dozuna bakılırsa beceri işe yaramış gibi görünüyordu. Fran’ın savaş yeteneğini mi çalmıştı? Umarım Kılıç Ustalığı veya Kılıç Sanatları’nı çalmamıştır. Onları son seviyeye ulaştırmak için canım çıkmıştı, eğer çaldıysa her şeyi en baştan öğrenmem gerekirdi! Daha da kötüsü, Fran Kılıç Ustalığı’nı kaybederse savaşamazdı!

Fran, gerekirse Geri Dönüş Tüyü’nü kullanmaya hazır ol!

“Tamam!”

Davranışlarındaki en ufak bir değişikliği yakalamak için gözlerimizi iblisten ayırmıyorduk. Ancak iblis, eli ileriye uzanmış halde öylece kalakaldı. Fran’a bir şey olmuş gibi görünmüyordu.

Sessizlik

Nasıl yani?

Eee... Fran, nasıl hissediyorsun?

“İyi?”

“Lanet olsun, başarısız oldu!”

Nasıl başarısız olduğunu bilmiyordum ama bunu duymak güzeldi. Acaba Fran ve ben özel bir durum mu teşkil ediyorduk? Becerilerinin çoğunu ben sağlıyordum, yani yetenekleri aslında ekipmanından geliyordu. Belki de Beceri Hırsızı bu yüzden üzerinde etkisiz kalmıştı. Eğer bir şeyi etkileyecekse, Beceri Hırsızı’nı doğrudan bana yapmalıydı.

“Becerilerini almayı beceremedim, o halde şunu al! Karanlık Ok!”

İblis duruşunu düzeltti ve üzerimize bir Karanlık Büyü fırlattı. Büyü, yeri bir matkap gibi deşip geçen, girdap gibi dönen bir enerji halini aldı. İstatistikleri menzilli büyü savaşına daha uygundu, yani şimdi ciddileşiyordu.

“Ha!”

Fran’ı tamamen ıskaladı.

“Şunu dene!”

“Hop.”

“Kahretsin!”

Büyü ne kadar yıkıcıysa bir o kadar da tahmin edilebilirdi; özellikle de şimdiye kadar goblin sürüleriyle göğüs göğüse çarpışmış olan Fran gibi biri için. İblis tüm gücüne rağmen savaş tecrübesinden yoksundu. Zindan Ustası tarafından daha yeni çağrıldığı düşünülürse bu anlaşılabilir bir durumdu.

“Karanlık Mızrak!”

Ateş Duvarı!

“Karanlık Patlama!”

“Çok kolay.”

“Ne?!”

Karanlık Büyü kitabından sinsi numaralar bekliyordum ama iblis bunun yerine tek atışlık ölümcül büyülere yönelmişti. Yine de güç farkı yüzünden Fran hâlâ dezavantajlıydı. İblise neredeyse hiç hasar veremezken, ondan alacağı tek bir darbe sonu olabilirdi.

Fran normalden daha sessizleşti. Bu belayı alt etmek için odaklanması gerektiğini biliyordu.

Kaçmalı mıyız? Hayır, vazgeçmek için henüz çok erkendi. Şehre saldırmalarını engellemek için goblin nüfusunu yeterince temizlediğimiz doğruydu. C ve D-Rütbe maceracılar kalan temizliği hallederdi. Ama bu iblisle ne yapacaktık? Zindanı ele geçirmemizle aramızda duran tek şey oydu. Kaçacak olsak bile, Donadrond’un işini kolaylaştırmak için ona yeterince hasar vermek istiyordum.

“Siyah Bomba!”

“I-ıh.”

“Aaaargh!”

Hüsrana uğrayan iblis, tüm odayı büyülerle dövmeye başladı. Zindan Ustası çığlıklar atarak canını kurtarmak için siper aldı. Odada sadece bizim olmamız iyiydi, yoksa bu büyü patlamaları dışarıdaki bazı yüksek rütbeli canavarları kışkırtabilirdi. Sadece Zindan Ustası için endişelenmemiz gerekiyordu ve o da zaten pek bir sorun teşkil etmiyordu.

Bir dakika dur...

Aklıma bir şey geldi.

Bu adam sadece sıradan bir canavar.

Donadrond’un zindan işleyişi hakkındaki dersini hatırladım; özellikle de Zindan Ustası’nın Çekirdek ile nasıl bağlantılı olduğu kısmını. Bir Zindan Ustası’nı öldürmek, Çekirdek’i yok etmekle benzer sonuçlar doğururdu; bunlardan biri de zindanda yaşayan tüm canavarların imha olmasıydı.

Yani o goblini öldürürsek, bu iblis de onunla birlikte ölecek.

“Ateş Oku.”

“Ne— hey! Bu adil değil!”

İblis, Zindan Ustası’nı Fran’ın büyüsünden korumak için aceleyle önüne atıldı.

Hesaplarım doğruydu. Zindan Ustası’nın üzerinde bir Fedakârlık Bileziği vardı ama bu sadece onu iki kez öldürmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Zindan Ustası iblisi kontrol edemiyordu ama iblis, hayatta kalma arzusu yüzünden onu yine de koruyordu.

“Heh.”

“Seni velet, bunun bedelini ödeteceğim!”

Ateş Cirit’i!

“Bu da ne? Büyü sözlerini fırlattığını duymadım bile!”

Çünkü büyüyü yapan bendim.

“Ateş Oku.”

Üçlü Patlama.

“Ateş Oku.”

Parlama Patlaması!

Arka arkaya patlayan büyüler iblisin gövdesini kapladı.

“Ugh!”

“Aieeee!”

Zindan Ustası, patlamaların ortasında kalmasına rağmen ölmüyordu. İblisin, Zindan Ustası’nın başından ayrılmaya lüksü yoktu, bu da onu zavallı bir kum torbasına dönüştürüyordu.

“Seni aptal! Sana bir önceki odayı savaş alanı olarak kullanmalıydık demiştim!”

“K-kes sesini! Sen burada olmasan bu oda savunmasız kalırdı!”

Şükürler olsun ki Zindan Ustası tam bir aptaldı. İblisin canını yavaş yavaş azaltıyorduk ancak Mana Bariyeri oldukça zorluydu. Bu gidişle manası ilk biten biz olacaktık.

Fran, plan değişikliği.

“Anlaşıldı.”

Ben çift büyü kullanımıyla bombardımana devam ederken, Fran yeni öğrendiği rüzgâr büyüsünün sözlerini mırıldandı: 4. Seviye Rüzgâr Büyüsü, Sonik Atış. Basitçe anlatmak gerekirse, kullanıcının bir nesneyi rüzgârın gücüyle çok yüksek hızlarda fırlatmasını sağlıyordu. Açısını da hafifçe değiştirebiliyordun.

“Hazırım.”

Hadi yap şunu.

“Ha!”

Fran zamanı hesapladı ve beni havaya fırlattı.

İşte bu!

Sonik Atış’ın yardımıyla hızlandım. İblisin sağından kavis çizip doğrudan Zindan Ustası’na yöneldim.

“Bu Rüzgâr Büyüsü mü?! Akıllıca ama izin vermeyeceğim!”

Fran, Zindan Ustası’nı büyüleriyle hedef almaya devam ettiği için iblis yerinden kıpırdayamıyordu. Yine de beni savuşturmak için sağ elini uzattı. Hızlıydım ama iblis beni görmekte zorlanmıyordu. Fakat beni saptırma girişimi başarısız oldu.

“Ne— gah!”

Rüzgâr akımlarını takip ettim ve ardından keskin bir dönüş yapmak için Telekinezi’yi kullandım. Son Telekinetik Mancınık hamlemden bu yana epey zaman geçmişti. Savunmasız iblisin tam göğsüne saplandım ve boydan boya geçtim. Kalan manamla bıçağımı güçlendirdim ve saldırının işe yaramaması ihtimaline karşı uçup gitmeye hazırlandım.

“Gah...”

İş bitti...

Aniden, sol elini gövdesiyle aramıza sokmayı başardığını fark ettim. Eğer bıçağımı yeterli manayla yüklemeseydim, bu benim sonum olurdu. İblis son ana kadar direniyordu.

“Ögh...”

Kristalini tamamen kesip parçalamış ve özünü emmiştim.

“Gaaah...”

İblis kükreyerek yere yığıldı, can vermişti.

40 TP kazandınız.

Harika! Bir iblis kristalinden daha azını beklemezdim zaten. Kristal sayacım daha önce 2699/2800’deydi, şimdi ise 3199/3600’e ulaşarak 500 kristallik bir artış gösterdi.

“N-nasıl yaptın bunu...?”

Zindan Ustası şok içinde izliyordu. İnanılmaz derecede güçlü iblisinin küçük bir kız tarafından öldürülmesine tanık olmuştu, bu yüzden ona biraz hak verebiliyordum. Yine de savaşın ortasında savunmasızca oturmak büyük bir hataydı.

“Ha!”

“Gaaah!”

Fran vakit kaybetmeden bir Aura Bıçağı fırlatarak Zindan Ustası’nın sağ kolunu kopardı. Kol, üzerindeki Fedakârlık Bileziği ile birlikte yere düştü. Zindan Ustası acı içinde çığlık atarken, Fran acımasızca kafasını kesti. Bir Zindan Ustası olabilirdi ama nihayetinde bir goblindı. Fran’ın Aura Bıçağı’nın saf gücüne karşı koyma şansı yoktu. Parlak bir şekilde ışıldayan Zindan Çekirdeği aniden karardı.

Ve her şey bitti.

Şimdi bir şey olması gerekmiyor mu...?

“Usta, kazandık mı?”

Sanırım öyle, evet...

Zindan Ustası’nı öldürdüğümüzde deprem falan gibi epik bir şeyler olmasını bekliyordum. Ama hiçbir şey olmadı. Zindan Ustası’nı öldürmüştük, değil mi?

Her halükarda, buradan çıkmaya çalışmalıyız. Kalan tüm canavarlar şimdiye kadar ölmüş olmalı.

Aa, iblisin cesedi hâlâ orada mı?

İblisin vücudunun kuma dönüşmesini bekliyordum ama tek parça halinde durduğunu görünce rahatladım. O kadar malzemenin boşa gitmesi yazık olurdu. Yine de cesedi almamaya karar verdik. Malzemeleri kullanabilirdik ama Lonca’nın önüne geçtiğimiz için kendimi kötü hissediyordum. Zaten Zindan Çekirdeği sistemi yüzünden cesedi saklamak zor olurdu.

Uyku modundaki bir Çekirdek’i herkes kullanabilirdi. Ona dokunmak, zindan ele geçirilmeden önce burada yaşayan canavarların listesini ortaya çıkarırdı. Eğer birisi zindanı tekrar kullanmak isterse, iblis o listede görünecekti. Yani iblisin malzemelerini ne kadar almak istesem de bir şekilde yakalanırdık. Gereksiz yere daha fazla tepki çekmeye lüzum yoktu.

Lonca’ya teslim etmeden önce İblis’in cesedi üzerinde küçük bir değişiklik yapmamız gerekiyordu. Göğsünü bir Patlama ile havaya uçurdum; kristalinin olması gereken yerde kocaman bir delik açtım. Eğer biri sorarsa Fran basitçe, “Dövüş sırasında kristalini kazara parçaladım. Geriye sadece bu ceset kaldı,” diyebilirdi. Fran kristali kendine ayırdığını da söyleyebilirdi ama bazı maceracıların pastadan çok büyük bir pay aldığı gerekçesiyle şikayet edeceğinden emindim. Başımızın ağrımasına gerek yoktu. Bazıları ne dersek diyelim inanmayacaktı ama neyse... Aksini kanıtlayabiliyorlarsa buyursunlar.

Kılıcı ise yanımıza aldık. Belki iyi bir fiyata okutabilirdik ya da parçalayıp malzeme niyetine kullanırdık. Zindan Ustası’nın kopan kolundaki Fedakarlık Bileziği’ni de yürüttük. Bir noktada işimize yarayabilirdi.

“Kazandık.”

Fran, zafer edasıyla yumruğunu havaya kaldırdı. Biraz kirli oynamıştık ama yine de kazanmış olmaktan mutlu görünüyordu.

Fran seviye atladı!

Fran seviye atladı!

Fran...

Fran tek bir dövüşten tam sekiz seviye birden kazandı!

İblis’e son darbeyi ben indirdiğim için acaba TP alamayacak mı diye endişelenmiştim ama benim Kullanıcı’m olduğu için sistem bunu geçerli saymıştı. Ayrıca bir canavarı fırlatılan bir silahla öldüren ilk kişi herhalde biz değildik. Zindan Ustası’nın bu kadar zayıf olması sayesinde kazanabilmiştik. Fran, zindanın içinde fırtına gibi estiğinden beri toplamda on üç seviye atlamıştı. Tam bir vurgundu bu!

Kapı gürleyerek açıldı; mühür artık kırılmıştı.

“Küçük hanım! Hayattaysan ses ver!”

“Bu da ne! Bu bir İblis!”

“Ciddi misin sen?”

Zindanı temizledikten sonra şehre dönüş yoluna geçtik. Maceracılar yorgun olsalar da hallerinden memnun görünüyorlardı. Bugün on maceracı kaybetmiştik ama neyse ki durum şehir için bir felakete dönüşmeden hallolmuştu.

Lonca üyeleri, Zindan Ustası’nı tam vaktinde öldürdüğümüz için çok memnundu; çünkü bu sayede zindandaki tüm canavarlar yok olmuştu. İblis’in kalıntılarını tek başımıza sahiplenmediğimiz için daha da mutluydular; bu önemli bir detaydı. İblis malzemeleri, sadece zindanlarda ortaya çıktıkları için aynı zorluktaki canavarlara kıyasla çok daha değerliydi. Onlardan gelen TP de bambaşka bir seviyedeydi. Eğer dövüşte ölmezseniz, iyi para getiriyorlardı.

Donadrond bizi bulduğunda yaklaşık bir saat boyunca nutuk çekti. Loncanın şampiyonlarından birinin, masum bir canavar kızı azarlaması trajik olduğu kadar komik bir manzaraydı. Eğer gülseydim Fran bana küserdi, bu yüzden çelik gibi irademi koruyup ciddiyetimi bozmadım. Eğer Fran ile tartışan o çocuk araya girmeseydi bu azar daha da uzardı. Paralı askerlerin aksine hayatta kalmayı başarmıştı ve hayatını kurtardığı için Fran’a olan borcunu ödüyordu.

İyi çocukmuş.

Beni öyle kolayca kandıramazsın.

Öyle mi?

Seni hiç azarlamadılar. Hiç adil değil.

Hadi ama.

Tüm yükü ben çektim.

Özür dilerim demiştim ya.

O zaman et istiyorum.

Tamam.

Rosto olsun.

Tabii.

Şiş kebap da.

Emrin olur.

Fran, Dünya yemeklerini tattığından beri tam bir obura dönüşmüştü. Somurtmayı bıraktığı sürece istediği kadar yiyebilirdi. Kendi sıkletinin çok üzerinde bir canavarı öldürdüğü için güzel bir kutlamayı hak etmişti. Canı ne çekiyorsa pişirmeye hazırdım.

Kasabaya varmadan önce statülerime bir göz atsam iyi olacak...

Akın öncesindeki statülerim şunlardı:

Saldırı Gücü: 392; MP: 1650/1650; Dayanıklılık: 1450/1450

Evrim: [Rütbe 7; Kristaller: 2699/2800; Beceri Kapasitesi: 62; Boş EP: 9]

Ve dövüşten sonraki halim:

İsim: Usta

Kullanıcı: Fran

Irk: Bilinçli Silah

Saldırı Gücü: 434; MP: 2050/2050; Dayanıklılık: 1850/1850

Evrim: [Rütbe 8; Kristaller: 3199/3600; Beceri Kapasitesi: 70; Boş EP: 49]

Beceriler: Analiz 7; Yüksek Hızlı Öz-Onarım; Telekinezi; Telekinezi Artışı (Küçük); Telepati; Saldırı Artışı (Küçük); Kullanıcı Statü Artışı (Orta); Kullanıcı Yenilenme Hızı Artışı (Küçük); MP Artışı (Küçük); Beceri Kapasitesi Artışı (Orta); Kimlik Koruma; Canavar Ansiklopedisi; Beceri Paylaşımı; Büyücü

Becerilerimin birçoğu da seviye atlamıştı. Hobgoblinler ve Ordu Böcekleri, emebileceğim bir yığın beceriye sahipti. Sadece birkaç saat önce edindiğim Rüzgar Büyüsü, bir günde altı seviye birden artarak Seviye 7’ye ulaşmıştı. Kılıç Sanatları 7’den 8’e, Kılıç Ustalığı ise 9’a çıkmıştı. Durum Direnci 3, Toprak Büyüsü ise 5 olmuştu. Liste böyle uzayıp gidiyordu.

Zindandan bir sürü yeni beceri de kazanmıştım. Özellikle işe yarar görünenler şunlardı: Karanlık Büyüsü 1; Mana Bariyeri 1; Kara Büyü 2; Tuzak Duyusu 1; Karanlık Güçlendirme; Karanlık Bağışıklığı; Mana Yenilenmesi ve İtaatsizlik. Mana Yenilenmesi, özellikle kuşanıldığında mana doldurmamı sağlayacaktı. Bir de üzerine Eşsiz Beceri olan Beceri Avcısı gelmişti.

Elimdeki 49 EP ile ne yapacağımı bilemiyordum, çünkü her şeyi güçlendirmek istiyordum. Kılıç Sanatları’nı, Kılıç Ustalığı’nı ve bazı büyüleri artırabilirdim... Artık Karanlık Güçlendirme’ye sahiptim, belki de puanlarımı Karanlık Büyüsü’ne yatırmalıydım... Hizmetkar Çağırma da eğlenceli görünüyordu... Bir de daha önce es geçtiğim Anlık Yenilenme ve Durum Direnci vardı. Ya da hepsini Beceri Avcısı’na mı gömmeliydim? Artık Üstün Beceriler için endişelenmem gerekiyordu.

Ayrıca Fran artık 25. Seviye olmuştu. İblis’i öldürdüğünde gelen tüm TP’yi bir partiyle paylaşmak yerine tek başına sömürdüğü için sekiz seviye birden kazanmıştı.

İsim: Fran

Yaş: 12

Irk: Canavarkişi; Kara Kedi Kabilesi

Sınıf: Büyülü Kılıç Ustası

Durum: Sözleşmeli

Seviye: 25

CP: 193; Büyü: 127; Güç: 140; Çeviklik: 146

Beceriler: Goblin Katili; Dingin Zihin; Kasap Uzmanlığı; Kararlılık; Yön Duyusu; Gece Görüşü

[YENİ] Böcek Katili; İblis Katili

Unvanlar: Kıdemli; Parçalama Uzmanı; İyileştirme Büyücüsü; Beceri Koleksiyoncusu; Ateş Büyücüsü; Usta Aşçı

[YENİ] Böcek Katili; Dişli Rakip Avcısı; Zindan Akıncısı; İblis Katili

Böcek Katili: Tek bir savaşta 300 böcek türü öldür. Böcek Katili becerisini açar.

Dişli Rakip Avcısı: Kendi sıkletinin üzerindeki bir rakibi yen. Yaşam +20; Tüm Statüler +5; gelişim hızını bir miktar artırır.

Zindan Akıncısı: Bir Zindan Ustası’nı öldür veya bir Zindan Çekirdeği’ni yok et. Zindandayken yaşam ve mana yenilenmesini artırır.

İblis Katili: Bir iblis katlet. İblis Katili becerisini açar.

Dişli Rakip Avcısı mı? İşte açılan bir unvan daha. Fran’ın statülerini daha da artıran Kıdemli unvanı kadar güçlüydü. Artık Donadrond’la bile kapışabilirdi herhalde. Fran’ın bu kadar hızlı büyümesi korkutucuydu! Gerçi, itiraf etmeliyim ki, bunun bir kısmı benim suçumdu.

Fran’ın hırsları vardı ama asla kendini bozacağını sanmıyordum. Yine de yakında daha da tehlikeli yerlere gitmek isteyeceğine dair bir his vardı içimde. Onu elimden geldiğince desteklesem iyi olacaktı!

Bu amaçla, hangi becerileri geliştireceğimize dair acil bir toplantı yaptık.

Sence neyi yükseltmeliyiz Fran?

Kılıç Sanatları ve Kılıç Ustalığı.

Ben de öyle düşünmüştüm.

Büyüyü etkili kullanmak zordu. Ama kılıcı olduğu sürece savaşın gidişatını değiştirebilirdi. O kılıç da, yüksek Mana Geçirgenliği ve MP’si ile gurur duyan bendim.

Emin misin?

“Evet.”

Pekala.

Kılıç Sanatları ve Kılıç Ustalığı’nı Seviye 10’a çıkarmak için 6 EP harcadım.

Kılıç Sanatları artık Seviye 10. Kılıç Sanatları Uzmanlığı açıldı.

Kılıç Ustalığı artık Seviye 10. Kılıç Hakimiyeti açıldı.

Kılıç Sanatları ve Kılıç Ustalığı Seviye 10’a ulaştı. Elementel Kılıç açıldı.

Kılıç Hakimiyeti ve Kılıç Sanatları Uzmanlığı yeterince açıktı ama Elementel Kılıç? Bu beceri, kılıca bir element eklemek için büyü kullanıyordu. Nasıl çalıştığını görmek için denememiz gerekecekti.

Şimdi sıra Beceri Avcısı’ndaydı:

Beceri Avcısı 1: Çalmak için Nadirlik 1 veya altı olan 1. Seviye bir beceri seçin. Başarı şansı %50’dir. Hedef başına sadece bir kez kullanılabilir. Bekleme Süresi: 1 gün. Etkili menzil, beceri seviyesi kadar metredir.

Beceri Nadirliği... Bu yeni bir şeydi. Analiz şimdiye kadar sadece bir becerinin seviyesini gösteriyordu.

Bununla daha da fazla beceri toplayabilecektim. Bir hedefin becerilerini çalmak çok işlevseldi ve nihayet kristal düşürmeyen yaratıklardan —insansılardan— bir şeyler elde edebilecektim. Onların becerilerini alabilirdim.

Ancak yüzde 50 başarı oranı pek güven vermiyordu. Savaşın sıcağında denemeye değmeyebilirdi. Fran’a danışabileceğim aklıma gelene kadar bu konuyu tartıp durdum. O ne düşünürdü acaba?

Hey, şu Beceri Avcısı hakkında...

Nasıl çalıştığını ana hatlarıyla anlattım.

Kulağa hoş geliyor.

Öyle mi dersin?

Bu bir Eşsiz Beceri. Bu da onu fazlasıyla güçlü yapar.

Tamam. Seviyesini artırıyorum.

Onun fikrine uydum ve beceriyi Seviye 2’ye çıkardım.

Beceri Avcısı 2: Çalmak için Nadirlik 2 veya altı olan 2. Seviye bir beceri seçin. Başarı şansı %60’tır. Hedef başına sadece bir kez kullanılabilir. Bekleme Süresi: 2 gün. Etkili menzil, beceri seviyesi kadar metredir.

Seviye 2’de yüzde altmış mı? Bakalım bunu nereye kadar götürebileceğiz, Beceri Avcısı! Eşsiz Beceri’nin her seviyesi için 3 EP gidiyordu. 16 EP’ye kadar düşmüştüm ama hiç pişman değildim.

Beceri Avcısı 10: Çalmak için Nadirlik 10 veya altı olan 10. Seviye bir beceri seçin. Başarı şansı %100’dür. Hedef başına sadece bir kez kullanılabilir. Bekleme Süresi: 18 gün. Etkili menzil, beceri seviyesi kadar metredir.

Her Beceri Avcısı kullanımı arasında on sekiz gün beklemem gerekiyordu. Bunu nasıl verimli kullanacağımı düşünmeliydim. Fran ve benim aramda iki deneme hakkımız vardı, bu yüzden kullanma konusunda biraz daha cömert davranabilirdik herhalde. Geriye kalan tek şey Nadirlik 10 becerileri bulmaktı. Eğer Analiz’in seviyesini artırırsam onları görebilir miydim? Eğer bu beceri gerçekten Eşsiz ve Eşsiz Becerileri çalabiliyorsa, dengeleri altüst ederdi.

Kullanmak için sabırsızlanıyordum. Ama şu an değil, çünkü etrafım lonca üyeleriyle çevriliydi. Belki haydutlar gelip bize saldırırdı; gerçi bu kadar çok maceracıya aynı anda saldıracak kadar aptal haydutlar yoktur herhalde.

Lonca’ya dönüş yolculuğu olaysız geçti ancak Lonca binasının içi neşe doluydu. Maceracıların yüzleri zaferin ve alacakları paranın sevinciyle aydınlanıyordu.

“Benimle gel küçük hanım.”

“Tamam.”

Donadrond, Fran’ı Lonca Ustası’nın ofisine götürdü. Yanından geçtiğimiz maceracılar bu duruma hiç şaşırmamıştı; zira akın sırasında en büyük katkıyı onun sağladığını herkes biliyordu. Fran’ın yetenekleri hakkında loncada şimdiden dedikodular dönmeye başlamıştı ama artık en şüpheci olanları bile ikna edecek kapı gibi kanıtlar vardı.

“Vay be. Kesin sağlam bir bonus alacak.”

“Resmen gidişatı tek başına değiştirdi. İlk duyduğumda inanamamıştı.”

“Hayatımı kurtardı o kız!”

“O yaşta nasıl bu kadar güçlü olabiliyor?”

“O bir canavar. Tam bir canavar.”

“Acaba bizim partiye katılır mı?”

“Tanrım, Fran çok tatlı değil mi?”

Maceracıların yüzde ellisi minnettar, yüzde kırkı kıskanç, yüzde onu ise korku doluydu. Ama şu son herif var ya... Beni gerçekten huylandırmıştı.

“Merhaba Fran. Biz de seni bekliyorduk.”

“Selam.”

“Öncelikle teşekkürlerimi sunarım. Şehir için felakete dönüşebilecek bir durumun önüne geçtin. O zindanda bir iblis olacağı aklımın ucundan geçmezdi... Eğer orijinal plana sadık kalsaydık, üyelerimizin çoğu orada can verirdi.” Lonca Ustası bize profesyonel, mesafeli bir gülümseme sundu. Donadrond’un aksine, onun yanında tetikte kalmamız gerekiyordu. Sanki altından bir çapanoğlu çıkacağından şüpheleniyor gibiydi.

“Böyle fevri bir şekilde önden atılman büyük sorumsuzluktu. Ancak sonunda bizi kurtardığın için bu seferlik görmezden geleceğim.”

Tüm etkenleri tarttıktan sonra ona disiplin cezası vermemeye karar vermişti.

“Getirdiğin iblis cesedini inceledim.”

Donadrond ona göstermiş olmalıydı.

“B-Rütbe bir canavardı. O şeyi gerçekten tek başına mı öldürdün?”

“Evet.”

“Eğer öyleyse, bu seni A-Rütbe bir maceracı yapar.”

Bu övgü hoşuma gitmişti ama A-Rütbe görevlerin ne kadar tehlikeli olduğu herkesin malumuydu.

“Şansım yaver gitti.”

“Nasıl yani?”

Şu an için rütbe atlamayı ertelemek istiyorduk. Bu yüzden ona gerçeği anlattık.

“Anlıyorum. Demek Zindan Ustası’na saldırarak dikkatini dağıttın ve gardı düştüğünde iblisi işini bitirdin...”

“Zindan Ustası aptaldı.”

“Yine de anında ölmemesi bana garip geliyor. Neyse, asıl meseleye, iblisin leşine gelelim...”

“Evet?”

“Ölüm sebebinin göğsüne saplanan bir kılıç olduğunu tespit ettik. Peki, sence bir iblisin mana bariyerini kaç kişi delip geçebilir?”

“Bilmem.”

“Tabii ki bilmezsin... Her neyse. Gelelim asıl soruma.” Lonca Ustası içini çekerek doğrudan Fran’ın gözlerinin içine baktı. “İblisin kristal özüne ne oldu?”

“Gitti.”

“Şunu anlamalısın ki... İblis özleri aşırı değerlidir. Hükümet bile bunların peşinde.”

“Öyleymiş.”

“Gerçekten sende değil mi?”

“Artık bu dünyada mevcut değil.”

Çünkü onu ben yutmuştum.

“Pekala, sana inanıyorum.”

Teknik olarak yalan söylemiyorduk, yani sanırım paçayı kurtarmıştık...

...ya da ben öyle sanıyordum.

“Durun bakalım! Gerçekten bu işin peşini böylece bırakacak mısınız?!”

Kapı sertçe açıldı ve bir davetsiz misafir Lonca Ustası’nın ofisine daldı. Gelen adam, gümüş zırhının içine bir şekilde sığmayı başarmış, sağlıksız görünen şişman bir herifti.

Bu da kimdi? Onu daha önce hiç görmemiştim. Varlığını ancak fark edebilmiştim, o da üzerindeki ekipmanlar sayesindeydi.

İsim: August Allsand

Yaş: 29

Irk: İnsan

Sınıf: Savaşçı

Durum: Normal

Seviye: 30

CP: 108; Mana: 99; Güç: 52; Çeviklik: 45

Beceriler: Oyunculuk 1; Şarkı Söyleme 1; Binicilik 1; Aldatma 1; Kraliyet Görgü Kuralları 4; Kılıç Ustalığı 1; Hesaplama 1; Sosyallik 2; Zehir Direnci 1; Zehir Bilgisi 2; Bitki Bilimi 2

Eşsiz Beceri: Sahtelik Özü 5

Unvan: Vikont; Şövalye Birliği Teğmeni

Ekipman: Mitril Uzun Kılıç; Gümüş Levha Zırh; Kızıl Aslan Pelerini; Varlık Gizleme Yüzüğü

Şişko tam bir fiyaskoydu. 30. Seviye olmasına rağmen istatistikleri E-Rütbe kadar düşüktü. Beceri koleksiyonu ise içler acısıydı. Sosyallik becerisini muhtemelen soylu olduğu için almıştı. Kılıç Ustalığı ise sadece 1. Seviye miydi? Bir de şövalye teğmeni olacaktı!

“Neyin peşini bırakacak mışız Bay August?”

“Kendi ağzınızla söylediniz. Bir iblis kristali! O kızın elini kolunu sallayarak buradan bir iblis kristaliyle çıkmasına izin mi vereceksiniz?!”

“Bakın, şunu bilmeniz gerekir; lonca, maceracıların topladıkları malzemeleri kendilerine saklamalarına izin verir. Eğer kızın elinde bir kristal kaldıysa, bu onun en doğal hakkıdır. Dahası, Donadrond onu bulana kadar iblisin tüm değerli parçalarını toplayabilirdi ama o, ganimetini loncayla paylaşmayı seçti. Oldukça cömert davrandı.”

“Saçmalık. Hobgoblin malzemeleri umurumda bile değil, hepsini alabilir. Ama üst rütbe bir iblisin malzemeleri tamamen başka bir mesele. Onlara sahip olamaz!”

Malzemeler sandığımdan çok daha değerliydi. Şimdi onları geri mi almaya çalışacaktı?

“Bu kız görev yerini terk edip başına buyruk hareket ederek itaatsizlik etti! Komuta zincirini bozdu! Böyle bir suçtan sonra hala ödül talep etme hakkı olduğunu mu sanıyorsunuz?!”

“Aman tanrım. Eğer verilen bir emirden en ufak sapma için disiplin cezası uygulasaydık, tüm loncayı kırbaçlamamız gerekirdi. Böyle bir durumda 'başına buyruk' hareket etmeyen tek bir maceracı bile görmedim. Eğer siz tanıyorsanız, gidip elini sıkmak isterim.”

“Alt tabakadan beklenecek şey de buydu zaten.”

“Korkarım bizim kaba saba üyelerimiz, sizin gibi nazenin şövalyelerle aynı sınıfta değil.” Lonca Ustası gülümsüyordu ama hiç de eğleniyor gibi bir hali yoktu. Her an bir öldürme büyüsü mırıldanmaya başlayacak diye korktum. Yağ tulumu ise olan bitenden habersizdi; bu kadar bariz bir ölümcül niyeti fark etmeyecek kadar kalın kafalı olmasına şaştım.

“Hıh. Size bir iyilik yapayım. Şunu bilin ki, bu kız size yalan söylüyor.”

Eyvah. Bu onun eşsiz becerisi miydi?

Sahtelik Özü: Hedefin yalanlarını görmeyi sağlar. Başkalarının, kullanıcının yalanlarını anlamasını zorlaştırır. Başkalarının, kullanıcının yalanlarına inanmasını kolaylaştırır.

Tam bir dolandırıcı, diktatör veya tarikat lideri becerisi. Beceri güçlüydü ama nedense bu yerel şövalye teğmeninin eline düşmüştü. Potansiyelin böyle boşa harcanmasına üzüldüm. Her neyse, bir beceri ancak kullanıcısı kadar güçlüydü ve o da bizi ele vermeye kararlı görünüyordu. Ancak bir sonraki cümlesi kafamı iyice karıştırdı.

“Az önce kristali yok ettiğini söyledi ama bu yalan! Onu kesinlikle bir yere saklıyor.”

Ha? Hayır, o kısım doğruydu. Onu gerçekten yok etmiştik.

“Doğru olsa bile, kristal üzerinde hakkı var.”

“Yalan beyanda bulunduğu için hakları elinden alınmalı! Kim bilir başka neler saklıyor.”

“Gerçekten yok oldu.”

“Yine yalan söylüyor.”

Bu herif ne saçmalıyordu? Sahtelik Özü’ne sahipti, yani kızın doğru söylediğini biliyor olmalıydı. Dur bir dakika... Tamam, şimdi anladım. Adamın Sahtelik Özü’ne sahip olduğu ve bunu suistimal ettiği herkesçe biliniyordu. Bu yüzden, şu noktada birini yalan söylemekle suçladığında, insanlar bunun sadece iftira olduğunu düşünüyordu.

Ama şu an, Fran’ı tuzağa düşürmeye çalışıyor gibi görünüyordu.

“Ha?”

Fran, bir süre sessiz kal.

“Tamam.”

Sıra sende, koca oğlan.

“Mahkemede değiliz. Ben sadece onunla özel olarak konuşuyordum. Lonca üyelerinin birbirine şaka yapması da mı kanunlara aykırı?”

Lonca Ustası geri adım atmıyordu. August’tan o kadar nefret ediyordu ki resmen bizi koruyordu. Seni seviyorum Lonca Ustası. Yürü be!

“Bir soyluya yalan söyledi. Bu başlı başına bir suçtur.”

“Tekrar ediyorum, sadece iyi niyetli bir şakaydı. Şakalara karşı yeni bir kanun çıktığından haberim yoktu.”

“Ne olursa olsun! Ona güvenmiyorum. Nereli bu kız? Bunu ona sordunuz mu? Ya başka bir krallığın casusuysa? Eşyalarına el konulmasını talep ediyorum! Bunu yapın, ben de adıma yapılan bu saygısızlığı görmezden geleyim!”

Ne saçmalıyordu bu? Eşyalarına el koymak mı? Sıkıysa dene bakalım, domuz kızartması!

“Siz neyden bahsediyorsunuz?”

“Siz maceracılar Şövalye Birliği’ne haber vermeyi ihmal edip akına tek başınıza gittiniz. Tüm ganimeti kendinize saklamak istemiş olmalısınız. Pis maceracılar! İblis malzemelerini bize verin, ben de sizi affedeyim.”

“Affedersiniz ama akından önce Birliği bilgilendirdiğimizden emin olduk. Hatta akın günü bile Şövalye Birliği ile iletişime geçtik.”

“Hıh! Hepsi yalan! Her halükarda, bugünkü ödüllerin yarısını, tüm iblis malzemelerini ve o kızın eşyalarını bize vereceksiniz.”

“Ödüllerin yarısı ve tüm iblis malzemeleri mi? Şövalye Birliği, savaşa zerre katkısı olmadığı halde bunlarda hiçbir hak iddia edemez.”

“Bize haber vermediniz! Siz maceracıların ne kadar açgözlü olduğunu bilirim. Siz hazine için goblin yuvasını yağmalarken, biz şehri koruyorduk!”

“Heh. Akına katılma talebimizi görmezden gelip sonra da böyle büyük konuşmak yakışıyor doğrusu.”

“Ne dedin sen?”

“Hiç.”

Demek mesele buydu. Şövalyeler, hobgoblinlerden korktukları için loncanın yardım çağrısını işlerine geldiği gibi görmezden gelmişlerdi. Şimdi ise tehlikenin geçtiğini bilerek ganimete konmak istiyorlardı. Tam bir pislikti.

“Önce şu kılıcını alarak başlayacağım. Onu da mı çaldın yoksa? Ver bakayım şunu.”

Şişman piç bize doğru yaklaştı.

Onu keseyim mi?

Bekle, bakalım sonu nereye varacak.

Herifi kendi ellerimle benzetmek için can atıyordum.

“Şövalye Birliği’nin Lonca üzerinde hiçbir yetkisi yoktur. Lonca üyelerimizin hayatlarını tehlikeye atarak kazandığı ödüllerin yarısını öylece size vereceğimizi mi sanıyorsunuz?”

“Ben sadece hakkım olanı alıyorum.”

Tanrım, bu adamın pişkinliği sınır tanımıyordu. Lonca Ustası’ndan bile şu an buram buram ölümcül niyet yayılıyordu. Yine de o nazik gülümsemesini koruyordu; adamı neden hala öldürmediğine şaşıyordum. Gerçekten takdire şayan bir sabır.

“Şu sözleşmeyi imzalayın. Buraya imzanızı attığınızda malzemeleri toplamaya başlayabiliriz.”

“Birliğin geri kalanının bundan haberi var mı? Yüzbaşı bu durumdan haberdar mı?”

“Şey... Elbette.”

“O halde bir toplantı ayarlamamda sakınca yoktur herhalde.”

“Iıı, buna hiç gerek yok...”

“Ona biz karar veririz.”

Rüzgar şimdi tersine esmeye başlamıştı.

“Resmi bir görüşme yapılmasına dair bir itirazınız mı var?”

“Bana yalan söylediğimi ima etmeye nasıl cüret edersiniz? B-bu kabul edilemez! Gidiyorum ben!”

Tam isabet. Şişko soylunun kekelemesi sahtekarlığını ele vermişti. Şövalye Yüzbaşısı’na haber vermeden buraya gelip büyük miktarda malzemeyi zimmetine geçirmeye çalışıyordu.

Hadi bir deneyelim bakalım.

Ne mi yapacaktım? Elbette Beceri Hırsızı’nı kullanacaktım. O herifin ilginç bir Eşsiz Beceri’si vardı, yani tam sırasıydı.

Önce ben bir deneyeceğim.

Hedefime o Eşsiz Beceri’yi aldım. Tanımla yeteneği olmadan bu beceriyi kullanmak imkansızdı. Şimdi düşününce, İblis’in kendisinde bile Tanımla yoktu. Zindan Ustası onun şanslı olduğunu söylemişti; acaba bu kadar tuhaf bir yetenek setine sahip olmasının sebebi bu muydu? Başlangıç becerileri rastgele belirleniyordu elbet ama Zindan Ustası, İblis’e Tanımla vermeyi mi unutmuştu? Bu bir ihtimaldi.

“Bu iş burada bitmedi!”

Ah, avımın kaçmasına izin veremezdim.

İşte başlıyoruz: Beceri Hırsızı!

İşe yaramıştı; gerçi becerinin çalıştığına dair hiçbir görsel efekt olmaması hala sinirimi bozuyordu. Herifin üzerinden Yalanın Özü 5 becerisini tereyağından kıl çeker gibi çaldım. İşte o an bu becerinin gerçek dehşetini kavradım. Hedefteki bir becerinin tüm seviyelerini tek seferde söküp alıyordu. Üst seviye bir beceri çalarsan anında güçlenebilirdin. Ancak beceri benim listeme kaydedilmişti, yani bunu Fran ile paylaşamazdım. Fran için de aynısı geçerliydi, bu yüzden bir dahaki sefere koordineli hareket etmeliydik.

“Beceri Hırsızı.”

Şişko adam öfkeyle dışarı fırlarken sıra Fran’a gelmişti ve onda da işe yaradı. Kalan becerileri arasından en yükseğini, yani Saray Görgü Kuralları 4’ü kaptı. Hehehe. En iyi iki becerisinin uçup gittiğini fark ettiğinde yüzünün alacağı hali görmeyi çok isterdim!

Usta, başardık.

Evet. Güzel şeyler kaptık.

Şimdi onu kesebilir miyim?

Neden onu bu kadar çok kesmek istiyorsun?

Ondan nefret ediyorum.

Küçük kızım gün geçtikçe daha da tehlikeli birine dönüşüyordu. Saray Görgü Kuralları’nın onun tavırlarına pek fayda sağlayacağını da sanmıyordum.

“Buna şahit olduğunuz için üzgünüm.”

“O kimdi?”

“Alessa Şövalye Birliği’nin Teğmeni, aynı zamanda bir soylunun oğlu. Tam bir kaba kuvvet meraklısı. Sadece ailesinin parası sayesinde orada görev yapıyor, bu da onunla uğraşmayı zorlaştırıyor. Geçen yıl terfi aldı ve o zamandan beri etrafa güç gösterisi yapıp duruyor. Tüm şehir ondan nefret eder. Yine de loncada ilk kez bu kadar saçma bir işe kalkıştığını söylemeliyim.”

“Şikayet etmeliyiz.”

“Birliğe mi? Korkarım işe yaramaz. Hepsi ailesinin avucunun içinde. Oğullarını bu kadar berbat yetiştirdiklerini düşünürsek şaşırtıcı değil. Ayrıca insanların yalanlarını görmesini sağlayan Yalanın Özü adlı bir yeteneği var ama onda tamamen israf oluyor.”

“Zayıf biri ama Teğmen olmuş. Tek gereken para mı?”

“Bunu hükümete sormak lazım. Zayıf olabilir ama seviyesi epey yerinde. Görünüşe göre soylular, kiralık şövalyelerle partiler kurup canavarları onlara öldürtüyorlar. Bu sayede parmaklarını bile oynatmadan seviye atlıyorlar.”

Resmen güç pompalama. Bu durum dövüş becerilerinin neden eksik olduğunu açıklıyordu. Hiçbir muharebe tecrübesi olmayan 30. seviye bir şövalyeydi.

“Bir dahaki sefere onu öldüreceğim.”

“Lütfen yapma. Merak etme, Teğmen bir kaba saba biri olabilir ama Kaptan’ın kendisi düzgün bir adamdır. Onunla bu konuyu konuşacağım.”

“Pekala.”

“Teşekkür ederim. Anlarsın ya, eğer o adama bir şey yapsaydın, faturası Lonca’ya kesilirdi.”

Biraz bencilceydi ama haklılık payı vardı. Lonca Ustası ile hiçbir zaman can ciğer kuzu sarması olacağımızı sanmıyordum ama karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki de gayet iş görürdü.

“İblis malzemeleri için tekrar teşekkürler. Lonca’ya çok büyük bir hizmette bulundunuz.”

“Sorun değil.”

“Yani, kristalin yanınızda olmadığına emin misiniz?”

Hadi ama, Lonca Ustası!

“Şaka yapıyorum.”

“Az kalsın oluyordu.”

“Neden?”

“Seni kesmek üzereydim.”

“Heh, işte bu yüzden sizden tırsıyorum… O adamla tekrar karşılaşırsanız dikkatli olun. Becerilerini kullanarak insanları dolandırdığı bilinir.”

“Ben iyiyim.”

“Peki, sen öyle diyorsan.”

“Gidebilir miyim?”

“Evet. Vakit ayırdığın için teşekkürler. Ha, bir şey daha.”

“Ha?”

“Rütbe atlama işlemin için resepsiyona uğra.”

“Yine mi?”

“Evet. Tek başına bir İblis’le kapışıp onu öldürdün. Seni F-Rütbe’de tutmak aptallık olur. Bir sonraki aşamada D-Rütbe’ye terfi edeceksin.”

“E değil mi?”

“Bana kalsaydı C-Rütbe olurdun. Ama diğer şubeler buna onay vermedi.”

Elbette. Çaylak bir maceracının tek başına B-Rütbe bir İblis’i öldürmesi mi? Ne tür bir macera romanıydı bu? D-Rütbe’ye terfi etmek bile fazlasıyla yeterliydi.

“Tamam. Resepsiyona gidiyorum.”

“Lütfen git. Gitmişken ödül paranı da al. Bonusunla birlikte tabii.”

“Olur.”

Fran’ın terfi haberini alan diğer maceracılar heyecanla kaynaşmaya başladı. Sadece üç gün içinde acemilikten D-Rütbe’ye yükselerek lonca tarihindeki en hızlı terfiyi almıştı. Terfi alıp almayacağı üzerine bahis tutuyorlardı; hatta bir rütbe atlayıp atlamayacağına dair ekstra ödüller bile vardı. Fran bunu başardığında kalabalık bir ağızdan kükredi.

“Haha! Beni iki kat zengin ettin küçük hanım!”

“Kahretsin! Kaybettim!”

“Vahahaha!”

“Bir şeyler içmeye ne dersin?”

“Reşit değil o, geri zekalı!”

“İçerim.”

“Öyle mi? Harika!”

“Başlangıç olarak sana elma suyu ısmarlıyoruz!”

Fran artık resmen D-Rütbe, yani sağlam bir orta seviye maceracıydı. Kendimi diğer maceracılara ifşa etmeli miydim diye merak ediyordum. Gelecekte buna benzer bir durumla karşılaşabilirdik ve D-Rütbe birinin büyülü bir kılıca sahip olması o kadar da garip kaçmazdı. Onlara kristal emerek güçlenen efsunlu bir kılıç olduğumu söyleyebilirdi. Bu işleri onun için çok daha kolaylaştırırdı.

Fakat Bilinçli Silah olma meselesi… Bunu Garrus’la konuşmam gerekecekti. Lonca üyelerimizin çoğu Fran’ın İblis kristalini sakladığını varsaymıştı, bu yüzden pek sorun olmazdı. Hikaye sadece “kristali ben aldım” yerine “kılıcım yedi” olarak değişecekti o kadar.

İblis leşi konusunda açgözlülük yapmamamız iyi olmuştu. Bu sayede herkes bonus almıştı. Bugün salonun içeceklerini biz ısmarlamalıydık. Kaynaşmak için bir bardak biradan daha hızlı bir yol yoktur.

“Bugün benden.”

“Ne?! Senin gibi küçük bir kızın bize ısmarlamasına izin veremeyiz!”

“Sorun değil. Bonusumu aldım.”

“Vay, parayı bulduk desene!”

“Zenginim.”

“Hahaha! Sen bir alemsin küçük kız!”

“Evet! Zararımı içkiyle telafi etme vakti!”

“Bwahahaha!”

O gün içkilere tam 100.000G harcadık…

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.