Kışın Ortasında Bir Bahar Meltemi

Kajo, ilerleyen günlerde elinde ipek bir elbiseyle Yamei Sarayı’na geliverdi.

“Ruhu huzura erdirdiğin için lütfen bunu bir teşekkür nişanesi olarak kabul et.”

Baş nedimesi elindeki tepsiyi masaya bıraktı. Jusetsu, tepside duran ipek elbiseyi eline alıp inceledi. Bu bir şankundu. Kuş ve dalga desenli, batık tekniğiyle süslenmiş mor bir kumaşı vardı. Yanında, kumaşına inci dizisi şeklinde dairesel motifler işlenmiş diyagonal dokumalı bir etek de verilmişti. Takım, dokunulduğu an eriyecekmiş gibi duran, kiraz çiçeği renginde, tiril tiril ipekten bir şalla tamamlanmıştı.

Jusetsu’nun yanındaki Jiujiu, heyecanına engel olamayarak, “Aman Tanrım! Ne kadar da göz alıcı!” diye nida attı. Ancak ne yaptığını fark edince hemen elleriyle ağzını kapadı.

“Her şeyi kendi sarayımda diktirdim. Eteğin dikişlerini ise o nezaketle yardım ettiğin terzi kız yaptı, Usta Sapkın.”

Jusetsu tepsiyi sertçe kadına geri itti. “Böyle bir şey benim işime yaramaz.”

“Siyah olmayan bir elbisenin olması fena mı? Kimliğini gizleyip dışarıda dolaşmak istediğinde giyersin; sana o saray hanımı üniformasından çok daha fazla yakışacaktır,” dedi Kajo yumuşak bir sesle. Tepsiyi tekrar Jusetsu’ya doğru sürdü.

Jusetsu ne yapacağını bilemez halde bir Kajo’ya bir de elbiseye baktı.

“Eğer kullanmayacağın konusunda ısrarcıysan, o zaman bunu çöpe atmaktan başka çarem kalmaz. Saray hanımlarımın bunu senin için boyayıp dikmek için ne kadar uğraştığını düşününce yazık olacak tabii...”

Jusetsu pes etti. Bu kadar inat etmenin sırası değildi. “Pekâlâ. Kabul ediyorum,” dedi.

“Nezaketin için teşekkür ederim,” diye karşılık verdi Kajo. “Eminim saray hanımlarım havalara uçacaktır. Eno Sarayı’na beni ziyarete geldiğinde lütfen bunu giy.”

“Ama ben...”

“Ziyarete gelmeye karar verdiğinde senin için dim sum hazırlatacağım. Sadece o da değil; hamuru beyaz balla yoğrulmuş buharda çörekler, fuliubing ve... Ah! Bir de lotus çiçeği ezmeli baoziler. Onları çok sevdiğini duymuştum.”

Jusetsu verecek cevap bulamadı.

Bir Usta Sapkın’ın güpegündüz başka bir eş ile çay içip sohbet etmesi olacak iş değildi. Usta Sapkın münzevi bir hayat sürer, işlerini gece vaktinde görürdü. Yine de...

“Ne zaman istersen gelebilirsin, başımın üstünde yerin var,” dedi Kajo, huzur dolu bir gülümsemeyle.

Jusetsu, eğer bir ablam olsaydı acaba ona mı benzerdi, diye düşündü. Jiujiu’nun doldurduğu çaydan buharlar yükseliyordu. Yanında ise Kogyo’nun hazırladığı şerbetli kayısı tatlısı ikram edilmişti.

Baharın gelişine direnen en inatçı karın bile güneş ışığına yenilip yavaş yavaş erimesi gibi, Jusetsu’nun kalbine de bir sıcaklık süzülüyordu. Karşı koyması son derece güç, davetkar ve yumuşak bir sıcaklıktı bu. Adeta tatlı bir zehir gibiydi.

O gece Koshun saraya geldi. Bu kez onu çağıran Jusetsu’ydu; ondan bir ricası olduğunu söylemişti.

İmparator, “Benden ne isteyecektin?” diye sordu.

Jusetsu onun iğneleyici bir şeyler söylemesini bekliyordu ama karşısında sadece bu sade soruyu buldu.

“Ran Hyogetsu hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorum,” dedi Jusetsu açıkça.

“Anlıyorum...” diyen Koshun, çayından bir yudum aldı. “Ben de onun hakkında pek bir şey bilmiyorum. Sanırım İmparator’un en küçük oğlunun çocuğuydu; yani İmparator’un torunuydu. Babası merkez yönetimde yer almazdı. Oğlu Hyogetsu ise bir sapkın olarak şamanların arasına katılmıştı. Yine de, nadir rastlanan, olağanüstü bir yeteneği olduğu söylenirdi. Babası ve İmparator ile aynı gün idam edildi. Bildiklerim bundan ibaret.”

“Biraz daha araştırabilir misin?”

Günün sonunda Jusetsu, Hyogetsu’nun neden iç saraya bu kadar takıntılı olduğunu veya asıl isteğinin ne olduğunu hâlâ bilmiyordu. Bu sorular zihnini kurcalayıp duruyordu.

“Söz veremem ama kayıtlara bakabiliriz ya da...”

Koshun, Eisei’ye talimat veren bir bakış attı. Eisei, Jusetsu’dan gelen bu dolaylı rücayı duyunca, biraz hoşnutsuz görünse de saygıyla eğildi.

Jusetsu, “Eminim bir gün geri gelip beni bulacaktır,” dedi.

Koshun sadece “Öyle mi?” diyebildi.

Jusetsu, Koshun’un yüzünü dikkatle inceledi. Bu ifadesiz çehreden hiçbir duygu okuyamıyordu. Acaba Onkei ona hiçbir şey rapor etmemiş miydi? Hyogetsu’nun söylediklerini anlamadığı için mi anlatmamıştı, yoksa gerçekten mi duymamıştı?

Koshun konuşmaya başladı. “Ran Hyogetsu neden Kıdemli Mehtap’ın bedenini ele geçirsin ki?”

Jusetsu gözlerini kaçırıp çay fincanına uzandı.

“Ben de bilmiyorum. Yine de iç saraya gelmek için bir motivasyonu olduğu belli. Muhtemelen Reki Eyaleti’nde birkaç kişiyi ele geçirdi ve sonra içinde ruhların mühürlü olduğu o çömleği buraya getirtti...”

“İç saraya mal getiren deniz tüccarını ele geçirmiş olmalı; hani şu Eno Sarayı’na hediye ettiğim eşyaları getiren adamı. Kendisi o eyalette yaşıyor. Son birkaç aydır kendini bir türlü toparlayamadığını, sürekli dalıp gittiğini hissediyormuş ama bunu yorgunluğa yormuş.”

Hyogetsu’nun hayaleti tüccara o zaman musallat olmuş olmalıydı. Çömlek iç saraya girdikten sonra Hyogetsu kendini saray hanımının bedenine aktarmıştı.

Jusetsu, “Neden iç saraya girmek için bu kadar uğraşsın ki? Derdi ne?” diye mırıldandı.

Koshun gözlerini ona dikmiş bakıyordu. Jusetsu bu bakışı fark edince başını kaldırdı. “Ne var?”

“Hiç,” dedi Koshun ve ayağa kalktı. Gitmek üzereydi.

“Kajo’yu görmeye mi gidiyorsun?” diye sordu Jusetsu.

Koshun, “Hayır, sadece...” diye geveledi.

Göğüs cebinde bir şeyler arandı. Sonra ipek bir mendile sarılı bir şeyi çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Mendili kendisi açtı. İçinde, kuş şeklinde oyulmuş fildişi bir tarak vardı; bir çalı bülbülü ve hırçın dalga motifleriyle süslenmişti.

“Bu ne?” diye sordu Jusetsu.

“Kajo’nun sana bir elbise verdiğini duydum. Bunun o elbiseyle güzel duracağını düşündüm.”

“İstemiyorum.”

“İstemiyorsan at gitsin,” dedi İmparator, uzaklaşmaya yeltenerek.

Jusetsu, “Bu repliği sana Kajo mu öğretti?” diye sordu.

Koshun ona cevap vermeden saraydan ayrıldı.

Artık kaçış yoktu. O elbiseyi asla kabul etmemesi gerektiğini biliyordu.

Bir şeyi kabul ettiğinizde, beraberinde gelen duygusal bağları da kabul etmiş olurdunuz. Kajo’nun davetinden sonra Jusetsu’nun Eno Sarayı’nı ziyaret etmesi artık kaçınılmazdı. Hatta bu aralar Koshun geldiğinde, ilk tanıştıkları zamanlardaki gibi onu kapı dışarı etmeyi bile beceremiyordu.

Jusetsu dudaklarını ısırdı. Dolaba gidip simsiyah bir kutu çıkardı. Kapağını açtı. İçinde Koshun’un ona verdiği kehribar balık duruyordu. Jusetsu kaşlarını çatarak ona bir süre baktı ve kutuyu tekrar kapattı. Sonra onu, Koshun’un mendile sarıp verdiği tarakla birlikte dolaba kaldırdı.

Acaba bunlardan birini uygun bir vakitte Jiujiu’ya mı versem, diye düşündü. Yoksa bu sadece yeni bir bağ mı yaratırdı?

Jusetsu ne yapacağını bilmiyordu. Tekrar nasıl yalnız kalabilirdi?

Duygularını bir kenara itip onlardan üstün gelmek, gecenin karanlığında gizli saklı ve yapayalnız bir hayat sürmek istiyordu.

Koridorda yürürlerken Koshun alçak sesle, “Sei,” dedi. “Yarın öğleden sonra Kış Nazırı’nı Koto Enstitüsü’ne çağır.”

“Kış Nazırı mı?” dedi Eisei tereddütle. “Emin misiniz usta?”

Kış Nazırı, sarayın ibadet işlerinden sorumlu görevlisiydi. İmparatorluk yerleşkesinin güney kısmında, terk edilmiş gibi duran eski bir sarayda yaşardı.

“Şu anki Kış Nazırı Setsu Gyoei, değil mi?”

“Uzun zamandır Sayın Setsu bu görevde. Kış Nazırlığı pek de önemsenmeyen bir makam olduğundan kimse talip olmuyor, bu yüzden kendisi yıllardır görevine devam ediyor. Şimdiye kadar bu durumdan bir şikayet de duymadık.”

“Anlıyorum. Ona, kendisiyle Usta Sapkın hakkında bir şeyler konuşmak istediğimi ilet.”

“Ne?!”

Eisei bu emri saygıyla kabul etti ama gözlerindeki şaşkınlığı gizleyemedi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.