Karda Açan Kan Çiçekleri

Ga eyaletine kışın kar düşerdi ama dağ dorukları haricinde pek tuttuğu görülmezdi. Karın yere düşmesiyle eriyip gitmesi bir olur, yağmurdan pek farkı kalmazdı.

Ancak burası bambaşkaydı. Kar, ipek lifleri gibi süzülerek usulca yere iniyordu. Erimek yerine kat kat birikiyor, insanda dokunsa sıcakmış hissi uyandırıyordu.

Yukei kabilesinin reisi, Ko için bir oda hazırlatmıştı fakat güneş battıktan hemen sonra Jo, bir hizmetçi gönderip onu çağırttı.

Ko, "Biraz üstünde düşünmek istemiyor muydun?" diyerek hafifçe güldü ama Jo’nun yüzünde tek bir tebessüm bile belirmedi.

Jo, hiçbir şey söylemeden kendi evine doğru yöneldi, Ko da peşinden gitti. Etraflarını zifiri karanlık sarmıştı ancak biriken yoğun kar, soluk ve beyaz bir parıltı yayarak karanlığı deliyordu. Kar yağışının dinmeye niyeti yoktu; daha gözlerinin önünde kendi ayak izlerini örtüyordu. Havada dans eden esintiyle beraber uçuşan kar taneleri Ko’nun yanağına çarpıyordu.

"Anlat bakalım, seni dinliyorum."

Jo atölyesine girip oturdu. Ko da ahşap zemine çöktü. Rüzgar kapıyı dövüyordu ama içerideki ocak hala yandığı için burası oldukça sıcaktı. Ko, Jo’nun her gece geç saatlere kadar torna tezgahı başında çalışmayı alışkanlık haline getirip getirmediğini merak etmeden edemedi.

"Aslında o kadar da imkansız değil," diye söze başladı Ko. "Temelde yapman gereken tek şey, kimseye fark ettirmeden dağdan aşağı süzülmek ve peşine kimsenin düşmediğinden emin olmak."

"İşte bu zor. Zaten bu yüzden hala buradayım."

"Sana gereken şey kaos. İnsanların başı öyle bir derde girmeli ki senin peşinden koşacak vakit bulamamalılar."

"Kaos mu...?"

"Yangın çıkarmak işin kolay kısmı ama tek başına yeterli etkiyi yaratmaz. Eğer yetkilileri işin içine sokarsak kabile reisleri de müdahale etmek zorunda kalır. Askerlerin gelmesi ise her şeyi çok daha etkili kılar. Patırtı ne kadar büyük olursa, insanlar durumu düzeltip kendilerini aklamak için o kadar büyük bir telaşla oradan oraya koşturur. Ortalık yatışana kadar sen zaten kaçmış olursun..."

"Yetkililerin müdahale etmesi için durumun çok ciddi olması gerekir."

"Öyle de olacak zaten."

Jo, şüpheyle kaşlarını çattı. "Bu imkansız!" diye bağırdı. "Böyle bir yerde bu denli büyük bir kargaşayı tetikleyecek hiçbir şey yok."

Ko hafifçe gülerek, "Var," dedi. "Ben varım."

"Ne?"

"Adım Saname Ko," diye başladı söze. "İmparator Hazretleri’nin eşlerinden ikisinin hamile olduğunu biliyor muydun?"

"Ha? Şey, evet... Duymuştum galiba. Buralardaki kıdemli kişilerin bu duruma çok sevindiğini, aynı anda iki eşin birden hamile kalmasının büyük şans olduğunu söylediklerini hatırlıyorum."

"Doğru. İşte o iki eşten biri benim kız kardeşim."

Jo’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. Ko, onun ilk kez bu kadar sarsıldığını görüyordu.

Ko bir kahkaha patlattı. "Seni hazırlıksız yakaladım, değil mi? Gerçi sana bunu kanıtlayacak bir yolum yok. Kimlik belgem yanımda ama bir saray eşinin soyadını bildiğini sanmıyorum. Yine de bana inanıp inanmaman umurumda değil. Benim kimliğimi sen değil, yetkililer tespit edecek."

"Ne demek istediğini hala anlayamadım."

"Diyelim ki yangın sırasında biri beni bıçakladı ve ağır yaralandım. Kabileden biri doktor çağırmak ya da yardım istemek için dağın eteğine koşar. Sonra eyalet konseyine gidip bir imparatorluk eşinin kardeşinin, çıkan bir isyanın ortasında kalıp bıçaklandığını söylerler. Bir devlet görevlisi durumu kontrol etmeye gelir, değil mi? Onu aslında bir isyan olmadığına, sıradan bir yaralanma olduğuna ikna etmem gerekir ama gerçekler ortaya çıkana kadar bu durum yeterince kafa karışıklığı yaratacaktır."

Eğer ortada bir isyan belirtisi yoksa, Ko’nun bunu tetiklemesine de gerek yoktu.

Bir isyanı andıran herhangi bir kargaşa çıktığı sürece, yetkililer harekete geçip neler olduğunu kontrol etmek zorunda kalacaktı. Ko’nun bir imparatorluk eşinin kardeşi olduğu ve bıçaklandığı haberleri doğru olacaktı. Peki ya Ko, gerçekten bir isyan çıktığını iddia ederse ne olurdu? Gerçekler eninde sonunda ortaya çıksa bile, ilk haber imparatorluk başkentine çoktan ulaşmış olurdu. Saray, gerçekler netleşene kadar geri kalan son Ran soyundan olanın yaşamasına izin verecek kadar gevşek davranır mıydı? Onu öldürmek, şüphesiz onlar için en güvenli seçenek olurdu.

Jo kollarını kavuşturup bir an düşündü. "Haberle birlikte eyalet konseyine dalacak kişinin ben olmamı mı öneriyorsun?"

Ko başıyla onayladı. "İşin biter bitmez kaçabilirsin. Çok basit, değil mi?"

"İşlerin bu kadar pürüzsüz ilerleyeceğini sanmıyorum..."

"Ayrıntıları bir kenara bırakırsak, hem yangın hem de benim bıçaklanmam büyük olaylar. Ben sadece kaçabilmek için bunlardan faydalanmanı öneriyorum."

Jo başını yana eğdi. "Gerçekten mi bıçaklanacaksın? Yoksa sadece öyle miymiş gibi yapacaksın?"

"Sahte bir yaralanma yeterince ciddi durmaz. Lütfen beni bıçakla."

"Bunu ben mi yapmalıyım?"

"Başka çarem var mı? Eğer elin varmazsa kendimi bıçaklamak zorunda kalırım."

Ko sırıttı ancak Jo’nun yüzünde tuhaf bir ifade vardı.

Ko, "Korktun mu yoksa?" diye sordu.

"Hayır... Sadece senin bundan ne çıkarın var, onu göremiyorum."

Ko’nun yüzüne ciddi bir ifade yerleşti. "Haklısın... Benim için sadece zarar, hiçbir getirisi yok."

"Öyleyse neden yapıyorsun?"

"Başka seçeneğim yok."

Ko yüzünü çevirdi. O sırada kapıdan ritmik bir tıkırtı sesi geldi. Ko bunun dışarıdaki fırtına olduğunu sandı ama yanıldığını anlaması uzun sürmedi.

Jo hemen ayağa fırladı. Biri kapıyı çalıyordu.

Jo kapıyı açmaya fırsat bulamadan kapı aralandı. Jikei’nin kardan bembeyaz olmuş başı kapı aralığından göründü; hiç de mutlu bir hali yoktu.

Ko, onu görünce istemsizce ayağa kalktı. Jikei başındaki karları silkeledi; önce Ko’ya, ardından Jo’ya keskin bir bakış attı.

Jo kaşlarını çatarak, "Sen şu tuz tüccarısın..." dedi. Neler olduğunu pek kavrayabilmişe benzemiyordu.

Jikei ona baktı. "Jo," dedi. "Kız kardeşin Seki’ye seninle şu ziyaretçi tüccar arasında tuhaf bir şeyler döndüğünü haber vermiş. Endişelenmiş kızcağız."

Jo suçlu bir ifadeyle bakışlarını kaçırdı.

Ko sinirle dilini damağına vurdu. O çekingen kız beni ispiyonlamış, diye düşündü. Onu kendi haline bırakmak büyük hataydı.

Jikei, Ko’ya bağırarak "Bu delilik yeter artık!" dedi. "Durumu tam olarak anlamayan birini kendi aptal planlarına alet edemezsin!"

Ko, "Onu bir şeye alet ettiğim yok," diye karşılık verdi. "Sadece ona yardım ediyorum."

"Yeter dedim. Benimle geliyorsun."

Jikei, Ko’yu yakasından tuttuğu gibi atölyeden dışarı sürüklemeye başladı. Ko, Jikei’nin onu neredeyse hiç zorlanmadan çekip götürmesine hayret etti; ki kendisi de oldukça yapılı biriydi. Jikei’nin gücünün sadece kaba kuvvet ve yoğun çabadan ibaret olduğunu sanmıştı ama görünüşe bakılırsa bu gücün altında beklediğinden fazlası vardı.

Bütün tuz tüccarları mı böyle? diye düşündü bir an. Herhalde değildir.

Açık ağzına dolan kar taneleri eşliğinde, "Bırak beni!" diye itiraz etti Ko.

Dışarıda şiddetli bir kar fırtınası vardı. Ko hırsla çırpındı. O sırada sert bir çarpma sesi duyuldu. Jikei tutuşunu gevşetti ve inledi; Ko’nun yumruğu adamın yüzüne isabet etmiş olmalıydı. Ko bu andan faydalanarak adamdan uzaklaştı ve atölyeye doğru geri adım attı.

Jikei burnunu ovarak öylece durdu.

"Jikei, ben..."

"Sana ne dediğimi hatırlıyor musun?"

"Ölmene izin veremem. Ne planlarsan planla, hepsine engel olacağım."

Jikei’nin sözleri Ko’nun zihninde yankılandı.

Jikei doğrudan ona bakarak, "Buraya tam da bunu yapmaya, seni durdurmaya geldim," diye gürledi.

Ko yüzünü buruşturdu.

Neden böyle bir şey yapıyordu ki?

İçinde bir duygu patlaması hissetti, dudaklarını ısırdı.

Kapıdan sızan ışık etrafı belli belirsiz aydınlatıyordu. Seki ve Jo’nun kız kardeşi ana evin yanında yan yana duruyorlardı.

Jikei onlara, "İçeri girin," diye seslendi.

İkili başlarıyla onaylayıp ana binaya yöneldi ama bir anda durup atölyenin girişine doğru baktılar. Gözleri hayretle açılmıştı.

"Jo!" diye bağırdı Seki ama sesi yanındaki kızın çığlığı arasında kaybolup gitti.

Ko arkasına döndüğünde atölyenin içinden gelen tuhaf bir parıltı fark etti; içerisi yanıyordu.

Odunlar ocaktan dışarı çekilmiş, alevler yerdeki talaşlara yayılmıştı. Çıkrık yanıyordu, eğrilen bütün iplikler alevler içindeydi. Atölyedeki her şey son derece kolay tutuşan cinstendi. Arkasında yükselen alevlerle birlikte Jo, planyalarını toplayıp bir kumaşa sardı.

Yangını onun çıkardığı gün gibi ortadaydı.

Genç kız karların üstüne yığıldı, Seki onu tutmaya çalışıyordu. Elinde bir planyayla Jo, yavaşça atölyeden dışarı doğru ilerledi. Alevlerin ışığı planyanın bıçağına vuruyor, gecenin karanlığında parlamasına neden oluyordu.

Jo, planyayı her iki eliyle bel hizasında sıkıca tutarak Ko’ya doğru koşmaya başladı. Ko, Jo’nun niyetini anlayınca olduğu yerde çakılı kaldı.

Ko, adamın planı uygulamasını sağlamaya niyetliydi; gerekirse onu buna zorlayacaktı. Jo, dağlardan kaçmak için elindeki tek fırsatın bu an olduğuna mı inanmıştı?

Ko onu kışkırtmıştı. Mantıklı düşündüğünde Saname klanından olan bu adam kaderine razı gelmeye hazırdı ama kalbi kaçması için feryat ediyordu.

Yine de kıpırdayamadı.

Jikei, "Seni aptal!" diye kükredi.

Ko, birinin onu kenara ittiğini hissetti. Jo’nun elindeki bıçak karların arasında parladı.

Taze kan yere saçıldı; bıçak Jikei’nin yan tarafına saplanmıştı. Kıdemli adam, yarasını tutarak dizlerinin üzerine çöktü.

Ko adını haykırmak için dudaklarını araladı ama tek bir ses bile çıkmadı. Nefes nefese kalarak yanına çöktü.

Jikei, "Mmmh," diye inledi. Sanki birinin sorusuna cevap veriyor gibiydi.

Jo aradan sıyrılıp karların arasında gözden kayboldu. Seki ve genç kız, oldukları yere yığılarak birbirlerine sarıldılar. Benizleri atmış, şok içinde ağızları bir karış açık kalmıştı. Ko hızla kendini topladı. Şu an bocalamaya lüksü yoktu.

Jikei’nin kolunu omzuna atarken Seki’ye seslendi. "Onu yakındaki bir eve taşıyacağım. Bana yardım et, olur mu?"

Seki’nin yüzü hâlâ kireç gibiydi ama başıyla defalarca onaylayıp sendeleyerek ayağa kalktı. Kız ise hâlâ yüzünü kapatmış ağlıyordu.

Jikei, elini boşver dercesine sallayarak iniltiye benzer bir sesle, "Bekle... Beni dert etmeyin," dedi. "Sadece yan tarafımı sıyırdı... Kanıyor olabilir ama ciddi bir şey yok. Asıl yangını düşünmelisiniz. İnsanları toplayıp söndürün. Zaten birazdan gelirler ama yine de..."

Tam Jikei’nin tahmin ettiği gibi, civardaki evlerden telaşla fırlayan insanların buraya doğru koştuğu seçilebiliyordu.

"Seki, git ve reise yangını haber ver. O marangozu da bırak gitsin, zaten bu tipide pek uzağa kaçamaz."

"T-tabii ki!" Seki, giderken neredeyse kendi ayaklarına takılıp düşecek gibi telaşla uzaklaştı.

"Jikei," dedi Ko. Yaşlı adamın yarasını hafife aldığından emindi.

Jikei kararlı bir tavırla, "Burada kalmıyorum," diye diretti. "Yük olmak istemem ama bana yardım eder misin? Yusoku kabilesine dönmek istiyorum..."

"Gidemezsin; ne bu karda ne de bu yarayla."

Beklendiği gibi, Jikei’nin yarası gerçekten ağırdı; hatta yürümek için yardıma ihtiyaç duyacak kadar kötüydü.

"Burada kalamam. Yukei kabilesinden birinin beni yaraladığı duyulursa işler büyür, ortalık karışır."

Ko buna karşılık bir şey diyemedi. Marangozu kışkırtan, sorun çıkarmasına önayak olan kendisiydi ama sonunda darbeyi onu korumak isteyen Jikei almıştı.

"Şu yokuştan aşağı in, sonra yerleşkenin girişine doğru dolan. Orada ilk geldiğinde tanıştığın yaşlı adamın evi var. O bizimle ilgilenecektir."

Ko dudaklarını ısırdı, Jikei’yi kaldırıp ilerlemeye başladı. Ancak tipide yapılı bir adamı karda sürükleyerek ilerlemek hiç de kolay değildi. Gidecekleri yer aslında çok uzak sayılmazdı ama bu şartlarda sanki bir dağ geçidini aşıyorlarmış gibi geliyordu.

Yaşlı adam yangının çıkardığı kargaşayı fark etmiş, endişeli gözlerle dışarı çıkmıştı. Jikei ve Ko’yu görünce önce paniğe kapıldı ama Jikei ondan olay çıkarmamasını rica edince anlayışla başını sallayıp ikisini de sessizce içeri davet etti.

İçerinin sıcaklığı insana rahatlama veriyordu. Yaşlı adam Jikei’nin üstündekileri çıkarttırdı ve bıçak yarasını inceledi.

"Anlıyorum. Kürk palton ve yünlü giysilerin olmasaydı canından olabilirdin. Oldukça sağlam bir yapın var, bağırsaklarının zarar gördüğünü sanmıyorum. Bu yarık canını yakacaktır ama endişelenecek pek bir şey yok."

Yaşlı adam bir avcı olduğu için anatomi konusunda epey bilgiliydi. Raftan içinde berrak bir yağ olan küçük bir şişe indirdi; bunun at yağı olduğunu açıkladı. Yağı Jikei’nin yarasına sürdü, etrafını beyazlatılmış pamuklu bir bezle sardı ve onu yatağa yatırdı. Ardından ocağın üzerindeki demlikte bir bitki çayı kaynatmaya başladı; odaya ilacın kendine has kokusu yayılmaya başlamıştı zaten.

"Sen güçlüsün Yozetsu. Yarın yürüyerek dönebileceğine eminim," dedi.

"Evet..."

Gerçekten dönebilecek miydi? Ko, Jikei’nin başucuna oturdu ve ona baktı. Yüzü —belki de kaybettiği kan yüzünden— bembeyazdı ve tartışmasız bir şekilde bitkin görünüyordu.

Jikei gözleri kapalıyken yavaşça, "Tuz satmak riskli bir iştir," diye mırıldandı. "Bazen insanlar malını çalmaya çalışır. Başına gelebileceklerin yanında böyle bir yaranın lafı bile olmaz."

Ko başını öne eğdi. "Neden... Neden kendimi feda ettin ki? O sadece benim kışkırttığım şeyi yapıyordu; benim istediğim şeyi."

Jikei’nin sesi, yarasının ona ne kadar acı verdiğini belli edecek kadar kısıktı. "Bunun senin istediğin bir şey olduğuna beni dünyada inandıramazsın." Derin, kederli bir iç çekti.

"Özür dilerim. Konuşmak için kendini zorlama," dedi Ko ama Jikei devam etti.

"İstediğin bu değildi," dedi sözlerini tekrarlayarak.

Ko elini alnına bastırdı.

"Kaçmak istiyordun. Başından beri içini kemiren o kaçma arzusuna yenik düşmüş gibi görünüyordun."

"Doğru değil bu..."

"Öyle. Kaçabilirsin, biliyorsun. Çok çalıştın. Gidebilirsin. Gel benimle kal; ne de olsa bir mirasçım yok."

Ko elleriyle yüzünü kapattı ve alnını yatağa yasladı. Avuç içleri ıslanmış, gözyaşları kumaşa sinmeye başlamıştı. Jikei iri eliyle onun başını okşadı. Ko bir an babasının ona hiç dokunmadığını, hele ki başını hiç böyle okşamadığını hatırladı.

Jikei, Ko’nun sırtını sıvazladı. Genç adam yüzü hâlâ yatağa gömülü olsa da Jikei’nin koca elinin teselli veren sıcaklığını kıyafetlerinin üzerinden bile hissedebiliyordu.

Atölye arkasında hiçbir iz bırakmadan tamamen yandı. Jo, tipi sırasında hemen yakalandı ve Yukei kabilesinin reisi onu dağdan sürmeye karar verdi.

Tıpkı yaşlı adamın dediği gibi, Jikei o kadar çabuk bir yenilenme gösterdi ki ertesi gün yardımsız yürüyebilecek duruma geldi. Birkaç gün sonra Ko ile birlikte dağlardan ayrılabildiler.

Ko eve dönmek yerine Kai eyaletine doğru yola çıktı ve bir daha asla Ga eyaletine ayak basmadı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.