Ga eyaletinin toprakları, insanda hayranlık uyandıran, hayat fışkıran bir güzelliğe sahipti.
Sarp dağların zirvelerinden süzülüp ovalara doğru kıvrılan nehir, geçmişte sayısız kez taşkınlara sebep olmuş, ancak her seferinde ardında eskisinden çok daha bereketli bir toprak bırakmıştı. Yazın en kavurucu, en kurak günlerinde bile nehrin suyu bir kez olsun çekilmez; pirincinden dutuna kadar tüm bitkiler gür her yeşilliğiyle boy vermeye devam ederdi. Shin, bu toprakların tüm Sho ülkesindeki en bereketli yer olduğuna inanırdı.
Tekneden inen Shin, sanki asırlar geçmiş gibi gelen uzun bir aradan sonra memleketine ayak bastı. Uzaklardaki dağların dorukları karla kaplıydı. Ovalar ekinlerle dolup taşıyor, dağ eteklerine kurulmuş yerleşim yerleri göze çarpıyordu.
Limandan bu bölgeye uzanan geniş ve sağlam yol, henüz Saname ailesi burayı yönetirken inşa edilmişti. Toprağı kazmış, ufak taşlar döşemiş, zemini iyice sıkıştırdıktan sonra yolun çamura belenmesini önlemek için kat kat kum yığmışlardı. Ardından nemli yüzeyi çalı çırpı ve yapraklarla örtüp üzerini tekrar toprakla kaplamışlardı.
Bu yöntem, toprağın aşırı su çekmesini engelliyor, yağmur ya da yeraltı sularının yolu aşındırmasının önüne geçiyordu. İster ipek böcekçiliği olsun, ister tarım, isterse yol yapımı; Saname ailesi işleri kolaylaştıracak dahiyane çözümler üretme konusunda tam bir usta sayılardı.
Shin, bu yola her adım attığında içini bir gurur kaplardı. Aynı rota üzerinde ilerleyen pek çok insan vardı ve her biri onu gördüğünde eğilerek selam veriyordu. Halk, Saname ailesini şimdi bile bu toprakların gerçek hükümdarı olarak görüyordu.
Saname konağı, diğer yerleşim yerlerinden biraz uzakta, hafif bir tepenin üzerinde yükseliyordu. Shin, konağın o heybetli büyük kapı silsilesini şimdiden görebiliyordu. Güneşte parıldayan sarımsı kahverengi çamur duvarlar, adeta altından yapılmış gibi ışıldıyordu.
Ancak Shin o yöne gitmek yerine yan yollardan birine saptı. Gözlerinin önüne dutluklarla kaplı, tatlı bir meyille uzanan tepelik alan serildi. Mevsim gereği dut ağaçları yapraklarını dökmüştü. Bölge genel olarak ılıman bir iklime sahip olsa da dört mevsim belirgin şekilde yaşanıyor, kışlar hayli ayaz geçiyordu.
Tepe, limanın hemen üzerinde yükselen tek bir dağa bağlanıyordu. Shin, dağ patikasını tırmanmaya başladı. Çok geçmeden, az önce ağaçların arkasında gizli kalan manzaralar bir bir belirdi. Ağaçların arasından küçük bir ev çıkageldi. Sazdan çatısı, ince işçilikli kafesli penceresi ve kapısındaki gözetleme deliğiyle oldukça sıra dışı bir yapıydı bu. Evin etrafı çalı çırpıdan örülme bir çitle çevriliydi fakat çit yer yer çökmüş, üzerinde muhtemelen yaban hayvanlarının açtığı birkaç delik oluşmuştu.
Evin içinden dokuma tezgahının sesi geliyordu. Shin’in ta çocukluğundan beri hayran olduğu, hafif ve ritmik bir sesti bu. Bu sesin hiç kesilmemesini o kadar çok istiyordu ki içerideki kişiye seslenmeye bir an tereddüt etti. Yine de orada sessizce dikildiği birkaç saniyenin ardından dokuma sesi birden kesiliverdi.
Evin kapısında yaşlı bir kadın belirdi. Neşeyle gülümseyerek, “Genç efendi, gelenin siz olduğunu biliyordum,” dedi. “Kuru yaprakların çıkardığı seslerden bir misafirim olduğunu anlarım hep. Ama bana seslenmeden önce böyle kibarlıkla bekleyecek tek kişi sizsiniz.”
“Çok dikkatlisiniz.”
Shin de yaşlı kadına içten bir tebessümle karşılık verdi. Kadının adı Kansa’ydı ve Shin’in annesinin sütannesiydi. Kansa, annesi gelin geldiğinde Saname ailesinin evine adım atmış, annesinin vefatının ve Banka’nın doğumunun ardından buraya, köşesine çekilmişti. Bu ev, vaktiyle annesine dinlenip şifa bulması için tahsis edilmiş bir yerdi.
Shin’in Kansa ile olan bağı, kendi annesiyle ya da kendi sütannesiyle olan bağından çok daha güçlüydü; aralarındaki o sıcaklık hiç eksilmemişti.
“İmparatorluk başkentinde olduğunuzu duymuştum. Ne zaman döndünüz?” diye sordu yaşlı kadın.
“Daha henüz, birkaç dakika önce.”
“O halde babanızı henüz görmediniz demektir.”
“Buradan sonra onun yanına gideceğim,” diye yanıtladı Shin.
“Kendi babanızı görmeden önce benim gibi bir cadı parçasını ziyarete gelmek de ne bileyim, pek bir haylazca,” dedi Kansa. Ama yine de Shin’i geri göndermeye hiç niyeti yoktu; aksine onu içeri davet etti.
Dokuma tezgahı hemen girişin ağzındaydı. Evin içi perdelerle bölünmüş odalardan oluşuyordu. Arka tarafta ise Kansa’nın ipek böceği yetiştirip iplik sağdığı ayrı bir oda vardı. Yaşlı kadın onlara tek başına bakmanın kendisi için hiç de zor olmadığını söyler, normalde yanına yardımcı kız almazdı. Sadece çok yoğun dönemlerde genç bir hizmetçi kız tutardı. Yine de yaşlı bir kadın ile gencecik bir kızın ipek böceklerinin tüm bakımıyla tek başına ilgilenmesi oldukça meşakkatli bir iş olmalıydı. İpek böcekçiliği onun işi olabilirdi fakat bu canlılar büyüme aşamasındayken günde defalarca kıyılmış dut yaprağıyla beslenmek zorundaydı. Gece gündüz gözetim gerektiren, son derece yorucu bir uğraştı bu.
“Artık bu işleri bıraksanız mı acaba?” diye sordu Shin.
Saname ailesi Kansa’nın tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılıyordu, maddi açıdan hiçbir sıkıntısı olamazdı. Yine de yaşlı kadın, ipek böcekleri olmazsa hayatta yapacak hiçbir şeyinin kalmayacağını savunuyordu.
“Benim sağlığımı bozan çalışmak değil, boş oturmak. Benim gibilerin fıtratı böyle.”
“Öyle diyorsunuz ama…”
“Hâlâ sizin giymeniz için ipek dokumak istiyorum, genç efendi.” Kansa ayağa kalktı ve odanın köşesinden henüz boyanmamış beyaz bir ipek kumaş getirdi. “Bunu daha yeni dokudum. Konağa göndermeyi düşünüyordum ama buraya gelmiş olmanız harika bir tesadüf oldu.”
Shin kumaşı eline alıp açtı. Dokunun pürüzsüzlüğü karşısında donakaldı. İpek o kadar sıkı ve kusursuz dokunmuştu ki bir ipliğin nerede bitip diğerinin nerede başladığını seçmek imkansızdı.
“Hünerinizden hiçbir şey kaybetmediğiniz apaçık ortada. Hatta yıllar geçtikçe dokumanız daha da göz alıcı bir hal almış.”
“Beni pohpohluyorsunuz,” dedi Kansa.
Bu bir pohpohlama değildi. Kansa her zaman muazzam bir dokuma ustası olmuştu ama yıllar geçtikçe bu yeteneğini adeta zirveye taşımıştı.
Shin’in merhum annesi soylu bir aileden geliyordu. Kansa da onun sütannesi olduğu için normalde fiziksel güç gerektiren işlerle uğraşmak zorunda değildi. Ancak annesinin çocukluk yıllarında ailenin nüfuzu ve durumu iyice sarsılmıştı. Kansa ve diğer hizmetçiler kıt kanaat geçinmeye çalışırken hayatta kalabilmek için ek işler yapmak zorunda kalmışlardı. Annesinin Saname ailesine gelin gitmesinin sebebi de zaten malumdu.
Kansa, gözlerinde şefkatli bir parıltıyla, “Merakımdan soruyorum genç efendi…” dedi. “Yoksa babanızın karşısına çıkmaktan çekinecek kadar yaramaz bir şey mi yaptınız?”
Shin mahcup bir şekilde gülümsedi. “Çocuk değilim artık, biliyorsunuz.”
“Küçükken bile hiç yaramazlık yapmazdınız ki. Her zaman pek uslu bir çocuktunuz. En büyük vukuatınız, koca bir sepet dolusu kurbağa yakalamaktı.”
Shin kaç yaşına gelirse gelsin, Kansa her zaman ona aynı şefkatle yaklaşırdı. Ona çok şey borçluydu.
Yaşlı kadının yüzü hâlâ gülüyor olsa da gözlerinde hafif bir endişe belirdi. “Babanız bir şeye mi kızdı yoksa?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Shin, gözlerini kaçırarak. “Babam bana asla kızmaz. Siz de bilirsiniz.” Babasının onunla azarlayacak kadar bile ilgilenmediğini Shin çok iyi biliyordu.
“Genç efendi…”
Kansa tam lafa girecekken, dışarıdaki kuru yaprakların üzerinde çıtırdayan ayak sesleri duyuldu. Tıpkı yaşlı kadının dediği gibi, birinin yaklaştığı anında anlaşılıyordu. Yine de Shin buradayken daha önce hiç kimse kapıyı çalmamıştı.
Gelenin kim olduğunu sormaya fırsat bulamadan, tanıdık bir ses yükseldi.
“Shin, içeride misin?”
Yumuşak ama tuhaf bir şekilde buz gibi soğuk bir sesti bu. Shin’in çok iyi bildiği bir ses.
“Ko,” diye fısıldadı Shin.
Dışarı çıktığında küçük kardeşi Ko’nun orada dikildiğini gördü. Ko, kardeşleri arasında yaşça ona en yakın olanlardan biriydi. Üzerinde sade, gri-mavi renkli uzun bir cübbe vardı ve yüzünde her zamanki ne anlama geldiği çözülemeyen o hafif gülümseme asılıydı.
“Babamız seni bekliyor. Arkandan birini gönderecekti, ben gelmek istedim.”
Babamın gözünden de hiçbir şey kaçmıyor, diye düşündü Shin.
Tabii ki Shin’in nerede olduğunu hemen tahmin etmişti. Buraya gelirken yolda pek çok insanla karşılaşmıştı; döndüğü haberi çoktan kulağına gitmiş olmalıydı.
Kansa telaşla evden dışarı fırladı. “Çok özür dilerim. Onu burada oyalayan benim…”
“Hayır. Buraya gelmeyi ben istedim,” dedi Shin araya girerek.
Ko ise onu hiç duymamış gibi davrandı. “Ağabeyimin iyi niyetini suistimal etmezseniz sevinirim,” diyerek Kansa’yı azarladı. Kardeşler arasında en yumuşak yüzlü görüneni olsa da Ko, içlerinde en katı ve en soğuk olanıydı. Bu yönüyle tıpkı babasına benziyordu.
Kansa suçlulukla başını öne eğdi.
“Ko…” diye uyardı Shin.
“Yürü hadi,” diyerek önden yürümeye başladı Ko.
Shin arkasına dönüp yaşlı kadına baktı. “Kusura bakma lütfen.”
“Lafı bile olmaz.”
“Az önce bir şey söyleyecektiniz?”
“Yok, önemli değil. Hadi, bekletmeyin babanızı,” dedi Kansa. Ardından Shin’in göğsünü sızlatan, buruk bir tebessüm kondurdu yüzüne.
“Yine geleceğim,” diyen Shin, yaşlı kadını arkasında bırakarak kardeşine yetişmek için adımlarını hızlandırdı.
Ko’nun yanına vardığında, “Bak Ko, düşündüğün gibi değil…” diye açıklamaya çalıştı.
“İnsan eve döndüğünde ilk önce babasını selamlamaz mı? O kadının seni uyaracağına burada tutması bile niyetini gösteriyor.”
“Kansa annemizin sütannesiydi!”
“Ne fark eder? Onu daha sonra da görebilirdin. Halkın senin hakkında ne konuşacağını biliyor musun? Babanla aranın bozuk olduğunu düşünmelerini mi istiyorsun? Sen bu ailenin sonraki mirasçısısın!”
Shin verecek bir cevap bulamadı. Ko ile konuşmak, bedeninin dikenlerle kaplanması gibi bir his veriyordu. Ko sesini hiç yükseltmez, asla hakaret etmezdi ama kelimeleri soğuk iğneler gibi derisine batardı.
“Oraya gitmeyi artık bırakmalısın,” dedi Ko.
“Nedenmiş o?”
“Haberin yok mu? Kansa arkasından babamız hakkında ileri geri konuşuyor. Bu aile sayesinde hayatta kaldığını unutuyor… Gerçekten çok yüzsüz bir kadın.”
Öyle mi yapmış? diye sordu Shin.
Ko hafifçe güldü. Fazla iyi niyetli olduğun için seni hep parmağında oynatıyorlar. Gerçi böyle yetişmende çocukluğunun da payı var ama yine de...
Shin bu lafı üstüne alındı. İkimiz de aynı şekilde yetiştirildik.
Mirasçı olmakla ikinci sırada gelmek arasında dağlar kadar fark var.
Bence hiç de yok, diye geçirdi Shin içinden.
İşin aslı, babalarının makamını Ko’nun devralacağına dair kulislerde fısıltılar çoktan başlamıştı.
Konumuna daha çok dikkat etmelisin, özellikle de şu sıralar. Duyduğuma göre imparatorluk başkentinde bazı karışıklıklar çıkmış.
Haber sana ulaştı mı bile? diye sordu Shin.
Elbette ulaştı. Babamızın kim olduğunu unutuyorsun.
Shin’i soğuk bir ter bastı; kardeşi haklıydı. Başkentte onca şey olup biterken, sırf babasıyla yüzleşmek istemediği için yolunu uzatması kabul edilir bir mühlet değildi.
Koshun, Shin’e doğrudan gizli bir emir vermişti: Babasının ne peşinde olduğunu öğrenecekti. Jusetsu’nun devrik hanedanın hayatta kalan son üyesi olduğunu ve babası Choyo’nun bu yüzden onu bir tehdit olarak gördüğünü o zaman anlamıştı. Babasının bir zamanlar kızı tehdit etmek için Hakurai’yi bile kullandığını öğrenmişti.
Tüm bunlar tam bir şok dalgası yaratmıştı. Babasının ne düşündüğünü kestirmek imkansız olmasa da şiddete başvurması sınırları aşan bir hamleydi; üstelik kin beslediği kişi henüz gencecik bir kızdı. Jusetsu’nun solgun yüzü bir an Shin’in gözlerinin önünden geçti.
Başkentteki o karmaşa yüzünden geri döndün, değil mi Shin? Shin? Ko’nun şüphe dolu sesi ağabeyini düşüncelerinden sıyırdı.
Şey... Evet, öyle.
İşte bu yüzden babamız seni görmek için can atıyor. Detayları bizzat senin ağzından duymak istiyor.
Demek öyle... Beni bu yüzden mi bekliyormuş?
Belki de Shin’in babasının isteklerine karşı gelip başkentte kalması sandığı kadar büyük bir mesele değildi. Belki de boş yere evham yapıyordu.
Ben yokken buralarda değişen bir şey oldu mu? diye sordu Shin.
Pek sayılmaz. Ah, dur ama, şimdi aklıma geldi de...
Ne oldu?
Boş ver, bunu doğrudan babamızdan duyman daha iyi olur.
Anlatsana işte, diye üsteledi Shin sabırsızca ama Ko sadece sırıttı.
Bir tepenin tepesinde yükselen Saname malikanesi, uçsuz bucaksız ovalara bakan geniş bir manzaraya sahipti. Ancak bu mevsimde toprağın karanlık renginden başka görecek hiçbir şey yoktu. İpek üretimi de bittiği için, kadınlar kış aylarını içeride tezgah başında iplik eğirerek geçiriyor, erkekler ise dokuma kumaşları satmak için diğer bölgeleri mesken tutuyordu. Saname klanı için de durum farklı değildi; tek fark, kadınlarının dokuduğu ipeğin öncelikle Je Adası’na gönderilmesi ve oradan da deniz aşırı ülkelere taşınmasıydı. İpek böceği yetiştirmede ve dokumada maharetli olan kadınlar el üstünde tutulur, kapılarında görücü kuyrukları oluşurdu.
Gece Konsortu idam edilmekten kurtulup yeni bir görev üstlenmiş, doğru mu?
Choyo’nun ağzından çıkan ilk cümle bu oldu. Shin, babasının bu kestirip atan tavrı karşısında donakaldı; her zamanki gibi lafı hiç dolandırmadan sadede gelmişti. Kendisine bir hoş geldin demeye bile tenezzül etmemişti.
Diğer yandan, babasının Gece Konsortu hakkında konuşurken takındığı o aşağılayıcı tavrı gözden kaçırmak imkansızdı.
Duyduğuma göre İmparator Hazretleri’nin başdanışmanları idam kararına karşı çıkmış, dedi Shin.
Sadece Müsteşar Un değil, Başkatip Ka da mı?
Detayları tam bilmiyorum.
Shin’in bu cevabı üzerine Choyo’nun yüzü asıldı. Shin’in bu yetersizliği onu sinirlendirmiş gibiydi.
Ayrıca diğer saray hanımlarının da onun hayatının bağışlanması için yalvardığı söyleniyor, diye ekledi Shin.
Choyo’nun alnındaki çizgiler daha da derinleşti. Yüzündeki ifade o kadar sertti ki şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibi duruyordu. Belki de o an aklından Banka geçiyordu.
Shin konuşmasına devam etti. Gece Konsortu hakkındaki söylentiler halk arasında kulaktan kulağa yayılmış durumda... Tek bir okla ayaklanan ceset sürüsünü püskürttüğünü ve yerden fışkıran su sütununu darmadağın ettiğini söylüyorlar.
Choyo, oğluna keskin bir bakış fırlattı. Shin gözlerini kaçırmak istedi ama kendine hakim oldu. Babası sanki ruhunun en derinlerini okuyor gibiydi; bu his içini ürpertiyle doldurdu.
Buna kendi gözlerinle şahit oldun mu? diye sordu Choyo.
Hayır... Sadece kulaktan dolma bilgiler ama...
Her duyduğuna inanma.
Choyo’nun sesi her zamanki gibi buyurgandı ancak Shin bu kez sesindeki öfke kırıntılarını sezebiliyordu. Bu pek sık rastlanan bir durum değildi. Shin ve Ryo başkentte kalacaklarını söylediklerinde bile babası bu kadar öfkelenmemişti. Jusetsu’dan gerçekten bu kadar mı nefret ediyordu?
Yozetsu ailesinin reisi kısa süre önce tuz ve demir elçisi olarak atanmıştı, değil mi? Onun bu konudaki tutumu hakkında bir şey biliyor musun? diye sordu Choyo.
Bildiğim kadarıyla idam kararıyla ilgili olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmedi.
Bu cevap üzerine Choyo, düşünceli bir şekilde çenesini sıvazladı. Başka şansı yoktu zaten, diye mırıldandı kendi kendine. İmparator Hazretleri eyalet meclisine ya da elçilik makamına yeni bir emir gönderdi mi? Ordu bir harekete geçti mi?
Shin’in bu tür gizli bilgilere vakıf olmasına imkan yoktu. İmparatorun sırdaşlarından biri değildi nihayetinde.
En azından resmi olarak böyle bir hareketlilik yok, diye yanıtladı.
Choyo oğlunu süzmeye devam etti. Shin’in sırtından aşağı soğuk bir ter damlası süzüldü, gözlerini babasından kaçıramıyordu.
Her neyse, dedi Choyo.
Babasının bakışlarını başka yöne çevirmesiyle Shin rahat bir nefes aldı. Ancak bir sonraki cümle onu tamamen hazırlıksız yakalayacaktı.
İlkbaharda Kitsu ailesinden Tojo ile evleneceksin. Kendini buna göre ayarla.
Shin kalakaldı. Benim evleneceğimi mi söylüyorsun? Şaşkınlıktan dili tutulmuştu.
Choyo ona sert bir bakış attı. Cevabı zaten belli olan soruların ona sorulmasından nefret ederdi.
Kitsu Tojo... O kız... diye kekeledi Shin.
Kitsu ailesi, Saname klanının yan kollarından biriydi. Gerçi yollarının ayrılmasının üzerinden çok uzun zaman geçtiği için, daha çok Saname klanının birer tabisi gibi hareket ediyorlardı.
Bu yıl on altı yaşına basıyor. El işlerinde pek becerikli sayılmaz ama çalışkandır, dut toplarken elini taşın altına koymaktan çekinmez. Sana iyi bir eş olacaktır.
Shin vefat eden annesini düşündü. Soylu bir aileden geldiği için, hizmetçileri ev geçindirmek için didinip dururken bile eline iğne iplik almamıştı. Evlendikten sonra da parmağını bile kıpırdatmamıştı. Çocuklarını sütanneye bırakıp odasına kapanmış, yüzünü bile doğru dürüst göstermemişti. Shin onun kendisiyle konuştuğunu bile hatırlamıyordu.
Yası bitti mi? diye sordu Shin. Kitsu Rokujo’nun kızı, değil mi o?
Banka’nın nedimelerinden biri olan Kitsu Rokujo, babasının planladığı tertibin suçunu üstlendikten sonra canından olmuştu.
Choyo sessiz kaldı ama kaşları hafifçe seğirdi.
Düğün hazırlıklarına yas süresi bittikten sonra başlasak daha doğru olmaz mı? diye ekledi Shin.
O zaman çok geç olur.
Bir evladın anne babasının vefatından sonra üç yıl yas tutması beklenirdi. Evlilik işlemlerinin getirdiği onca resmi prosedür de eklenince, ikisinin dünyaevine girmesi neredeyse dört yılı bulacaktı.
Kitsu Rokujo, Banka’nın nedimesi olduğunda Tojo’yu Kitsu ailesine emanet etmişti. Kız, şu anki aile reisinin kızı olarak yetiştirildi. Bu yüzden yas tutmasına gerek yok.
Ne kadar saçma bir bahane, diye düşündü Shin. Rokujo yine de onun annesiydi. Babası nasıl bir mantık yürütüyordu böyle? Yas süreci bitene kadar bu evliliği ertelemenin ne sakıncası olabilirdi? Bu acelenin sebebi neydi?
Shin’in kafasını kurcalayan tek şey bu da değildi.
Kitsu Rokujo, babası uğruna canını vermişti. O kadının kızıyla evlenmek Shin’e vicdan azabı veriyordu. Gerçeği öğrendiğinde Tojo hem ondan hem de babasından nefret etmeyecek miydi?
İtirazın mı var? diye sordu Choyo, karşısında efkarlı duran oğluna bakarak.
Hâlâ yasta olan bir kızla evlenmek içime sinmiyor, dedi Shin.
Yaptığı itiraz son derece makul olmasına rağmen, Choyo’nun gözlerindeki bakış buz gibiydi.
Yoksa Gece Konsortu aklını mı başından aldı?
Shin sarsıldı. N-ne alakası var...? dili damağına dolanmış halde ter dökmeye başladı.
O kız senin harcın değil.
Neden bahsediyorsun sen? diyebildi Shin nihayet kendini toparlayarak. Durup dururken lafı neden Gece Konsortu’na getiriyorsun? Kesinlikle öyle bir şey yok.
O halde aklında başka biri mi var? diye sordu Choyo.
Hayır. Kitsu Tojo’dan hoşlanmadığımdan değil; sadece bu evliliği yas süresi bittikten sonraya ertelesek daha iyi olur diyorum.
Olmaz.
Neden?
Başkentte başıma yeni işler açmanı istemiyorum, dedi Choyo kestirip atarak.
Shin donakaldı.
Olan bitenin kulağıma gelmeyeceğini mi sandın? Eğer bu aileye mensupsan, ait olduğun yer burasıdır. Burada evlenecek, ömrünü burada tüketeceksin.
Choyo lafı daha fazla uzatmadı. Oturduğu yerden kalkıp odayı terk etti. Bu adam her zaman böyleydi.
Shin sessizce içini çekti ve o da ayağa kalktı. Odadan çıkar çıkmaz kendini dışarı attı. Çocukluğundan beri yaşadığı bu ev, artık ona nefes alamayacağı bir zindan gibi geliyordu.
Evin arkasında göz alabildiğine uzanan dut bahçeleri yer alıyordu. Yapraklarını dökmüş çıplak dallar, mavi gökyüzüne doğru kupkuru uzanıyordu. İç karartıcı bir manzaraydı.
Küçükken, yaz mevsiminin gelişini iple çekerdi; çünkü o zamanlar meyveler olgunlaşırdı. Dallardan kopardığı o koyu renkli, olgun dutları hemen ağzına tıkardı. Kardeşleriyle bunu adeta bir yarış haline getirmişlerdi. Kansa, ağzının ve parmaklarının etrafındaki o koyu lekeler yüzünden onu azarlardı.
Dut bahçesinin içinde yürürken, o günlerin anıları zihnine üşüştü. Nedense göğsünün derinliklerinde sızlayan bir acı hissetti. Tepesindeki kış gökyüzünün göz alıcı maviliği de bu hüznü daha da katmerliyordu.
Derken, ayaklar altında ezilen kuru yaprakların hışırtısı duyuldu. Shin sesin geldiği yöne döndüğünde genç bir kızla göz göze geldi. Ağaçlardan birinin arkasından fırlayıp kaçmak üzereymiş gibi bir hali vardı. Genç adam daha kıza seslenmeye bile fırsat bulamadan, kız telaş içinde ağacın köklerine takılıp yere kapaklandı.
Shin yanına gidip elini uzattı. "İyi misiniz?"
Kız oldukça gençti, taş çatlasa on beş on altı yaşlarındaydı; saçlarını yeni yeni topuz yapmaya başladığı her halinden belli oluyordu. Giyimi kuşamı yerindeydi, bu yüzden hizmetçilerden biri olması imkansızdı. Misafirlerden biri olmalı diye düşündü Shin ve o an her şey kafasında yerine oturdu.
Genç kız, ürkekçe gözlerini yere dikmiş olsa da yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
Shin doğrulmasına yardım edince kız hafifçe eğilerek selam verdi ve tek bir kelime bile etmeden oradan kaçtı.
"Dut ağaçlarının arasında gizli bir buluşma demek? Hızlısın, Shin."
Bu ani ses Shin'i irkitti. Ko, dut ağaçlarının arasından süzülerek ortaya çıkmıştı.
Ne zamandır oradaydı acaba?
"Şu giden Kitsu Tojo'ydu, değil mi? Kitsu hanedanının lideri kısa süre önce geldi. Kızını da yanında getirmiş."
"Buraya gelmesini o mu istemiş?"
Acaba ikisinin karşılaşması için bilerek mi böyle bir ortam hazırlamış, sonra da buna bir tesadüf süsü vermeye çalışmıştı? Bu düşünce Shin'in canını sıktı.
"Orasını bilemem... Belki de sadece seni görüp peşinden gelmek istemiştir?" diye fikir yürüttü Ko.
Kız Shin'in peşinden gelmiş olsa bile, bu kesinlikle aile büyüğünün yönlendirmesiyle olmuştu. Kendi iradesiyle böyle davranacak bir kıza benzemiyordu.
"Yine de Saname klanının gelecekteki liderinin eşi olmak için fazlasıyla sessiz biri." Ko'nun bu sözlerinden, beklendiği gibi bu anlaşmadan zaten haberdar olduğu anlaşılıyordu.
"Annesinin vefatının üzerinden henüz çok az zaman geçti," diye belirtti Shin. "Keyfinin yerinde olmaması çok normal."
"Gerçekten çok yufka yüreklisin, Shin."
Shin sessiz kaldı. Kardeşinin şakalarına ayak uyduracak havada değildi.
Shin'in yüzündeki asık ifadeyi fark eden Ko da ciddileşti. Yine de oradan gitmeye pek niyeti yok gibiydi.
Shin ister istemez konuya girmek zorunda kaldı. "Benden bir şey mi isteyecektin?"
"Aslında tam olarak öyle değil ama..." Ko'nun sesi her zamankinin aksine kararsız geliyordu.
"Söyle gitsin," diye üsteledi Shin.
Ko biraz daha yaklaşıp fısıldadı: "Babamız da son zamanlarda bir tuhaf, sanki her an parlayacak gibi durmuyor mu?"
Kardeşi söyleyince Shin de durumu zaten daha önce fark ettiğini anımsadı. "Öyle..."
"Duygularını dışa vurması pek görülen bir şey değildir. Hatta hiç görülmemiştir; ben kendimi bildim bileli ne hissettiğini asla belli etmez."
Shin bunun biraz abartı olduğunu düşündü ama Ko'nun bu değişim karşısında huzursuz hissetmesi çok doğaldı. Shin, kardeşleri doğduğunda bile babasının yüzünün güldüğünü hatırlamıyordu. Ben doğduğumda da pek sevindiğini sanmam diye geçirdi içinden.
"Muhtemelen getirdiğim haberler pek dişe dokunur cinsten olmadığı içindir," dedi Shin ama Ko sadece buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi. Shin onun ne hissettiğini tam olarak çözemiyordu.
"Duruşuna biraz daha dikkat etmeli, bir soylu gibi davranmalısın, Shin."
"Ne demek istiyorsun?"
"Babamız seni imparatorluk başkentinde bıraktı çünkü sana güveniyor," dedi Ko. "Raporlarını da can kulağıyla dinledi, değil mi?"
"Onun rızası hilafına orada kaldım," diyerek hatırlattı Shin.
"Seni gerçekten geri getirmek isteseydi bunu yapardı. Orada kalmana izin vermesi, bunu kabul ettiği anlamına gelir."
Shin sustu. Ko ile konuşmaktan pek hoşlanmıyordu; kardeşi her zaman o kadar net ve mantıklı konuşuyordu ki bu durum Shin'e sadece kendi aptallığını hatırlatıyordu. Üstelik Ko'nun ona ağabeyi olarak bakması omuzlarındaki baskıyı daha da artırıyordu. Ko'nun kendisi hakkında gerçekten ne düşündüğünü merak etmekten alıkoyamıyordu kendini; içten içe onunla alay mı ediyordu acaba? Bu şüpheler ne zaman su yüzüne çıksa Shin'in yüreğinden bir parça daha koparıyordu.
"Her neyse, her şeye çok karamsar bakıyorsun. Aslında her şey sandığından çok daha basit." Ko, Shin'in bu isteksiz tavırlarından bıkmış bir halde arkasını dönüp konağa doğru ilerledi.
Gerçekten basit miydi?
Shin, huysuz tavırlarının dünyayı algılayışını inatla çarpıttığının gayet farkındaydı ama elinden de bir şey gelmiyordu işte.
Kuru dalların arasında öylece kalakaldı. Soğuk bir rüzgar esti ve ayaklarının dibindeki kurumuş yaprakları havaya savurdu.
Ertesi gün Shin, Kansa'yı bir kez daha ziyarete gitti. Dondurucu kış rüzgarı yakasından ve kollarından içeri sızarak içini ürpertiyordu. Kulaklarına ıslık sesine benzer, hafif bir uğultu çalındı; rüzgarın sesi miydi bu?
Kulağa çok hüzünlü geliyordu.
"Ooo, kimleri görüyorum, genç efendi!" Kansa, Shin'i neşeyle karşıladı. "Seni bu kadar çabuk görmeyi beklemiyordum."
"Dün sözünü bitirememiştin," diye cevap verdi genç adam.
"Demek onun için döndün? Yine de geldiğine çok sevindim." Kansa, Shin'i içinde kor gibi yanan kömürlerin bulunduğu tunç mangalın önüne oturttu. Shin rahatlayarak ellerini ateşe doğru uzattı. Az önce ısırıcı kış rüzgarına maruz kalan bedeni yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Kumaşlar söz konusu olduğunda ipek sıcağı severdi, kenevir ise soğuğu tercih ederdi. Bu yüzden Kansa, kış aylarında ipek dokurken odayı bir mangalla ısıtmak zorundaydı.
"Şuna bir bak lütfen, genç efendi," dedi Kansa, elindeki kumaşı göstererek. Soluk kırmızıya boyanmış bir ipek parçasıydı bu. "Daha bu sabah aldım. Boyanması için göndermiştim."
Kıyafetler genellikle evde dikilse de kumaşın boyanması işi genelde boyacı dükkanlarına bırakılırdı. Ustaların uzmanlaştığı renkler ve teknikler farklı olduğundan, kumaşın maviye, siyaha veya kırmızıya boyanmasını istemenize ya da üzerine baskı veya düğüm boyama yaptırmak istemenize göre farklı zanaatkarlara gitmeniz gerekirdi.
"Çok güzel boyanmış... Ama bu ne için?"
"Sence de Kitsu ailesinin kızına çok yakışmaz mı?"
Shin'in gözleri hayretle açıldı. "Bundan haberin var mı?" Kansa'nın bu plandan haberdar olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti.
"Herkes biliyor, genç efendi," dedi kadın. "Çok uzun zamandır biliyoruz hem de. Sen imparatorluk başkentinde olduğun için gelişmelerden uzak kaldın sadece."
"Öyle mi...?" Gerçekten bilmeyen tek kişi ben miydim diye düşündü Shin. Bu düşünce tenini yakıyormuş gibi bir huzursuzluk verdi ona.
"Çok hanımefendi, terbiyeli bir kızdır. Bana kalırsa birbirinize çok yakışacaksınız."
Kansa'nın kelime seçimi Shin'in dikkatini çekti. "Buna karşı çıkanlar olduğunu mu ima ediyorsun?"
"Aman, hayır, öyle demek istemedim."
"Bildiğin bir şey varsa duymak isterim."
Kansa ne yapacağını şaşırarak gözlerini yere indirdi. "Çok hoş bir hanımefendi ama ne de olsa... Kitsu ailesi sizin hanedanınızın vasalları. İnsanlar senin dışarıdan, daha nüfuzlu bir ailenin kızıyla evlenmeni bekliyordu..."
Kansa kelimeleri seçmekte zorlanıyor gibiydi. Devam etti: "Benzer geçmişe sahip biriyle evlenmenin öncelikli olduğunu bilirsin. Pek çok kişi, Saname klanının lideriyle evlenecek kadının daha soylu bir aileden gelmesi gerektiğine inanıyor sanki... Soy ağacı daha aşağıda olan biriyle neden evleneceğini anlamıyorlar."
Yaşlı kadın sözünü orada kesti ama bu "neden" sorusunun cevabı zaten belliydi; Shin bir sonraki klan lideri olmayacaktı.
Shin'in kaşları çatıldı. Bu tarz sözleri daha önce sayısız kez duymuştu. Asla kurtulamayacağı bir lanet gibiydi bu. "Saname klanının mirasçısı büyük oğul olmayacak," derlerdi hep. "İkinci oğul olacak..."
"Bunları duymana gerek yoktu, bağışla beni," dedi Kansa ama Shin başını iki yana salladı. Kansa acı gerçekleri asla yumuşatarak anlatmazdı, ona bu yüzden güveniyordu zaten.
"Daha da önemlisi, dün bana anlatamadığın o şey neydi? Bununla mı ilgiliydi?" diye sordu.
"Şey, hayır..." Kadın kem küm etti, şimdi konuşmaya daha da isteksiz görünüyordu. Dışarıdan rüzgarın o cılız uğultusu geldi, bu ses Kansa'yı hafifçe ürküterek yerinde kıpırdanmasına sebep oldu.
"Aman tanrım, neredeyse unutuyordum," diye mırıldandı ve hemen odanın arkasındaki bölmeye geçti. Mutfağa yönelen kadın, elinde bir sepet dolusu mandalinayla geri döndü. Sonra sepeti sıkıca kavrayıp doğruca dışarı çıktı.
Ne yapıyor bu kadın diye düşündü Shin. Pencereden dışarı bakarak kadının meyve parçalarını çalı çırpıdan yapılmış çitin üzerinden fırlatışını izledi. Mandalinler çalıların arasına düşüyor gibiydi.
Kansa içeri girince Shin sordu: "Yabani hayvanları mı besliyordun?"
Kansa biraz mahcup görünüyordu. "Sevgili Shosen oralarda bir yerde," dedi.
Shin bir an duraksadı. "Ne?"
"Açlıktan ölüyor gibi görünüyor, ben de ona yiyecek bir şeyler veriyorum. Vermezsem çitlerimi kemiriyor. Bak, şimdiden bazı yerleri kırıldı bile... İşte sana söylemek istediğim buydu."
"Neden bahsediyorsun sen?" Shin'in kafası tamamen karışmıştı. Kansa bunu sıradan bir havadan sudan konuşmaymış gibi anlatıyordu ama Shosen... "Shosen annemin adı değil miydi?" diye sordu.
Shosen, rahmetli annesinin çocukluk adıydı. Kansa onun sütannesi olduğu için bazen annesinden bu isimle bahsederdi.
"Evet. Yani..." Kansa mahcup bir tavırla gülümsedi. "İnanması güç gelebilir ama sevgili Shosen buralardan gitmek istemiyor gibi... Burası hayata gözlerini yumduğu yerdi, değil mi?"
"Annemin hayaletinin mi ortaya çıktığını söylüyorsun?" diye sordu genç adam. "Bunca yıldan sonra mı?"
"Evet. Ben de çok şaşırdım." Kansa elini yanağına koydu. "Sanırım bir hayalet olmalı," diye devam etti. "İlk defa böyle bir şeye şahit oluyorum, bu yüzden kesin bir şey söyleyemem. Bir akşam Shosen çitin hemen arkasında dikiliyordu. Üzerinde, gömüldüğü o nakışlı elbise vardı. Onu kendi ellerimle dikmiş, ilmek ilmek işlemiştim. Hiçbir şey söylemedi ama çok bitkin görünüyordu. Gözlerinde fer kalmamıştı. Aç olabileceğini düşünüp bir haşlanmış kestane uzattım, hemen yiyiverdi." Kansa şimdi hikayeyi anlatırken adeta neşeyle şakıyordu. "O günden sonra ara sıra görünmeye başladı. Son zamanlarda ona kuru hurma ve mandalina veriyorum. Yanımda mutlaka verecek bir şeyler bulunduruyorum çünkü ne zaman unutsam sinir krizi geçirip çitlerimi kemiriyor."
Bu hikaye Shin’in tüylerini ürpertmişti; oysa Kansa, dünyadaki en sıradan şeyi anlatıyormuş gibi yüzünde bir gülümsemeyle konuşuyordu.
Annemle bir maymunu falan karıştırıyor olmalısın, demek istedi Shin ama kelimeler daha ağzından çıkmadan onları geri yuttu. Kansa böyle bir hata yapacak biri değildi; yapsa bile bu ancak kendi hüsnükuruntusunun bir ürünü olabilirdi.
Eski sütannesi olarak Kansa, Shin’in annesine karşı her zaman çok şefkatli yaklaşmıştı. Kadın öldüğünde, günlerce tarifsiz bir acıyla yas tutmuştu. Acaba bu yoğun duygular, annesinin hayaletinin görünmesine mi sebep olmuştu?
Yine de neden şimdi?
“Bu ne zaman başladı?” diye sordu.
“Çok yakın bir zamanda; sen imparatorluk başkentindeyken.”
Shin, genellikle Kansa’yı ziyaret eden tek kişiydi. Shin başkentte kalınca, kadını arayıp soracak kimse kalmamıştı. Acaba yalnızlık yüzünden mi tuhaf şeyler görmeye başlamıştı?
Gerçekten annemin hayaleti olamaz herhalde...
Annesinin bunca zaman dağlarda başıboş gezindiği, aç kaldığı ve cennete gidemediği düşüncesi, Shin’in aklına bile getirmek istemediği bir şeydi. Önüne atılan yiyecekleri iştahla yalayıp yuttuğunu hayal etmek bile katlanılır gibi değildi.
“Özellikle çok acıktığında ağlamaya başlıyor,” dedi Kansa. “Dinle... Bak, aynen böyle.”
Shin dışarıdaki soğuk rüzgarın uğultusunu duyabiliyordu. Kadını rahatlatmak için, “O sadece rüzgar,” demek istedi ama bunu yapacak gücü kendinde bulamadı.
Neler oluyordu?
Shin, eve dönüş yolu boyunca bu sorularla boğuştu durdu. Kansa’dan böyle bir şey duymayı hiç beklemeyişi zihnini bulandırıyordu.
Bunu babasına danışmasına imkan yoktu. Konuyu aile kahyasına anlatıp onun halletmesini mi sağlasaydı? Ne de olsa evin işlerinden o sorumluydu.
Shin, ne yapacağını kara kara düşünerek Saname malikanesinin büyük kapısından geçmek üzereydi ki biri kolundan tutup onu kenara çekti.
“Shin.” Bu gelen Ko’ydu.
Shin daha ne olduğunu, kardeşinin orada ne aradığını soramadan, kendini dağlara doğru çıkan yan yollardan birinde buldu. Ko’nun onunla baş başa konuşmak istediği her halinden belliydi. Hem bu, Kansa’nın anlattıklarını ona açmak için de mükemmel bir fırsattı.
“Kansa tuhaf davranıyor,” dedi Shin.
Ko aniden durup arkasına döndü. Yüzünü asmıştı. “Kansa mı? Ne açıdan?”
Shin, Kansa’nın gördüğünü iddia ettiği şeyleri anlattıkça, Ko’nun yüzü giderek daha da taşlaştı. Genç adam şu an tıpkı babasına benziyordu.
“O kadının söylediklerini ciddiye alma, Shin,” diye tükürürcesine konuştu Ko.
Shin, kardeşinin bu aşağılayıcı konuşma tarzı karşısında şaşkına dönmüştü. Kansa kusursuz biri olmayabilirdi ama yine de annelerinin sütannesiydi. Ona karşı neden bu kadar kin besliyordu ki?
“Belli ki saçmalıyor,” diye devam etti Ko. “O kadın iflah olmaz bir yalancı.”
“Neden bahsediyorsun sen?” diye çıkıştı Shin. Bu kadarı da fazlaydı.
“Onun ağzından çıkan her kelimeye inandığın için, ne kadar sinsi bir cadı olduğunu anlamaman çok normal.”
Shin, kardeşine ne kadar aptalca davrandığını söyleyerek karşılık vermek istedi ama sessiz kalmayı tercih etti.
Ko köşeye sıkışmış gibiydi; yüzündeki o ciddi ve karanlık ifade bunu açıkça ortaya koyuyordu. Normalde her zaman sakin kalan ve sesini asla yükseltmeyen Ko, şimdi öfkeden deliye dönmüş gibi konuşuyordu.
“Kansa’yı neyle suçluyorsun?” diye sordu Shin.
“Annemiz, vaktiyle soylu olan ama sonradan gözden düşmüş bir aileden geliyordu. Kansa, onun Saname klanına gelin gitmesini hiçbir zaman hazmedemedi. Annemiz hayattayken bile herkesin arkasından konuşur, hanımefendinin sırf zengin diye taşralı, kıytırık bir klana satıldığını söyleyip dururdu,” dedi Ko.
“Bu doğru olamaz...” diye mırıldandı Shin.
Ko, acı dolu bir yüz ifadesiyle kardeşine baktı. “Shin... Babamızın yerine makamı senin değil de benim devralacağımı her yerde yayan kişi o cadı. Kendi kulaklarımla duydum.”
Bu sözlerin şoku, Shin’in göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi. Yalan söylüyor. “Saçmalama Ko,” diye yalvardı Shin. “Bana yalan söyleme...”
“Sana neden yalan söyleyeyim? Neden yalan söylediğimi düşünüyorsun?”
“Böyle bir şeyi neden yapsın ki? Hiçbir sebebi yok.”
Ko bir an yutkundu, kelimeler boğazına dizildi. “Çünkü... Annemizin bu aileyle evlenmiş olmasına en başından beri öfke duyuyordu.”
“Yani sırf ortalığı karıştırmak için mi yapıyor bunu? Bundan ne çıkarı olacak?” diye sordu Shin.
“Bir çıkarı olması gerekmiyor; sadece huzursuzluk çıkarmak istiyor.”
“Aptalca konuşma.”
Ko kaşlarını çattı. Shin, onun yüzünde neredeyse üzgün bir ifade belirdiğini fark etti. “Ona, kendi kardeşinden, öz kanından daha mı çok güveniyorsun yani?”
Ko’nun sesindeki o endişe dolu ton öyle samimiydi ki, Shin’in içine bir şüphe düştü. Ko’nun daha önce hiç böyle şeyler söylediğini ya da bu tonla konuştuğunu duymamıştı. Kardeşinin yüzünde ilk defa böyle bir ifade görüyordu.
Ko doğruyu mu söylüyordu? Yine de Kansa’nın böyle sinsi bir oyun oynayabileceğini hemen kabul etmek Shin için çok zordu...
Kime inanmalıydı?
Boğazı kupkuru olmuştu. Shin yutkundu ve güçlükle konuştu. “B-bunu bana neden şimdi anlatıyorsun?”
Ko’nun yüzünde hafif, buruk bir tebessüm belirdi. “Babamın emriyle Kuzey Dağları’na gidiyorum.”
“Kuzey Dağları’na mı...”
“Konumumun neyi gerektirdiğini biliyorsun, değil mi? O kabilelere babamın niyetini bildirmek zorundayım. İşler babamın istediği gibi gitse de gitmese de, oradan sağ çıkamama ihtimalim var.”
Shin şaşkınlıkla yutkundu.
“Sadece bu bile her şeyi açıklamıyor mu?” diye devam etti Ko. “Mirasçı olan birinin böyle bir tehlikeye atılmasına asla izin verilmezdi. Oysa yedekte tutulan, gözden çıkarılabilir olandır. Babamın planlarına katılmasam da bu bir emir. Başka çarem yok.” Ko bir adım daha yaklaşıp Shin’in kolunu sıkıca kavradı. “Seni buraya sırf tek bir şey söylemek için çektim; babamız büyük ihtimalle başarısız olacak.”
“Başarısız mı?” diye sordu Shin.
“Bu iş yürümeyecek. Babamız bu kez bir şeyleri feci şekilde yanlış hesapladı. Beni iyi dinle, Shin; bir süreliğine ortadan kaybolmalı ya da en azından bu aileden uzak durmalısın. Eğer imparator ile aran iyiyse, o bağlantıyı sakın koparma,” dedi Ko. “Saname klanı... uçurumun kenarında.”
Bu fısıltıyla söylenen sözler Shin’i derinden sarstı.
Saname klanı uçurumun kenarında.
Ko, Shin’in kolunu daha da sıktı. “Eğer bana tek bir konuda inanacaksan, lütfen bu konuda inan.”
Ko’nun kavrayışındaki o çaresizlik, adeta Shin’in kendi bedenine de sirayet etmişti. Shin ne yaptığının farkına bile varmadan başını salladı.
Ko’dan ayrıldıktan sonra Shin, Saname malikanesine dönecek gücü kendinde bulamadı. Bunun yerine adımlarını tekrar Kansa’nın evine doğru yönlendirdi; olayları bir de onun ağzından duymak istiyordu.
Güneş çoktan battığı için Kansa, Shin’i kapısında tekrar gördüğünde haklı olarak şaşırmıştı. “Ah... Genç Efendi. Bir sorun mu var?”
“Sana sormak istediğim bir şey var.”
Shin’in üzerindeki o olağanüstü çökmüş hali fark eden Kansa, onu hemen içeri buyur etti.
“Neymiş sormak istediğin bakayım?” diye sordu yaşlı kadın.
“Annemizin hayaletini gördüğün doğru mu gerçekten...?”
Kansa’nın gözleri hafifçe irileşti. “Doğru,” dedi, kırılmış bir ses tonuyla. “Bana inanmıyor musun?”
“Babamızın arkasından gıybetini yaptığın doğru mu?”
Ancak Kansa bu soru karşısında sessiz kaldı ve yüz hatları gerildi.
Shin devam etti. “Benim yerime Ko’nun babamın makamını devralacağını her yerde yayan kişinin sen olduğun doğru mu?”
Kansa’nın yüzündeki tüm o sıcak ifade bir anda silinip gitti. Shin, sanki boş bir duvara bakıyormuş gibi hissetti; kadının ne düşündüğünü yüzünden okumak imkansızdı. Gözleri, burnu, ağzı tam karşısındaydı ama hepsi her türlü duygudan arınmıştı.
Birkaç dakika sonra Kansa’nın dudakları büküldü; daha doğrusu yüzü, gülümsemeye benzer tuhaf, çarpık bir hal aldı.
Gözlerinin gerisinde karanlık, nüfuz edilemez bir kasvet belirdi.
“Şey... Bunu davul zurnayla ilan etmiş değilim,” diye söze başladı Kansa. “Ben hiçbir şey söylemesem bile, her zaman bu dedikoduları yayacak birileri çıkardı. İnsanlar çok sorumsuz. Dedikodu yapmaya bayılırlar.”
Shin bedenindeki tüm gücün çekildiğini hissetti. Doğruydu; Ko haklıydı.
“Neden? Neden böyle bir şey yaptın?” diye sordu, sesi titreyerek.
Kansa bir süre sessiz kaldıktan sonra nihayet kısık bir sesle konuştu: “Çok açık değil mi? Çünkü Shosen’in oğullarından birinin aile lideri olmasını istedim.”
“...Ne?” Shin, Kansa’nın ne demek istediğini anlayamamıştı. “Ama ben de onun oğluyum, değil mi?”
Ancak bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, Shin’in yüzündeki bütün kan çekildi.
Olamazdı...
“Elbette içten içe bir şeylerden şüphelenmiş olmalısın,” dedi kadın. “Sana karşı o kadar az şefkat gösterdi ki... Sana çok zalimce davrandı.”
Bu muameleyi gören sadece Shin değildi. Annesi çocuklarının hiçbirini sevmemişti; ne Ko’yu, ne Ryo’yu, ne de Banka’yı. Her birine sanki iğrenç birer yaratıkmış gibi bakardı.
“Zavallı Shosen. Daha evlendiği gün, kocasının başka bir kadından çocuğu olduğunu öğrenmişti,” diye mırıldandı Kansa.
“Bu... Benim, babamın bir ilişkisinden doğan çocuk olduğum anlamına mı geliyor? Ben hiç—”
“Eğer bir metresin oğlu olsaydın, bu bir sır olarak saklanmazdı. Böyle durumlar sıkça yaşanır. Ancak senin durumunda, bebeğin varlığı bile gizlendi ve bunu bilen çok az kişi vardı. On ay geçtikten sonra bir bebeğin doğduğu ve onun Shosen’in oğlu olduğu ilan edildi. Ama elbette, seni insan içine çıkaramazlardı. Yeni doğmuş bir bebek olmadığın çok açıktı. Bu yüzden çocuk malikanenin içinde büyütüldü ve dışarı çıkmasına asla izin verilmedi. Herkese sağlığının bozuk olduğu söylendi... Ve o çocuk, Genç Efendi, sendin.”
Shin, Kansa’nın anlattıklarını derin bir sessizlik içinde dinledi. Söylenenlerin hiçbirine inanmıyordu.
“Sana yalan söylediğimi mi düşünüyorsun?” diye sordu kadın. “Bu beni ilgilendirmez. Ben sadece söylemem gerekeni söyler, çekilirim. Sence neden bir sır gibi saklandın? Choyo’nun oğlu olduğun şüphe götürmezdi. Bu durumda tek bir açıklama kalıyor; annen, babanın çocuk sahibi olduğunu halka açıklayamayacağı kadar aşağılık bir konumda biriydi. Kim olabileceğini tahmin edebiliyor musun?”
Shin cevap vermeden önce duraksadı. “Hayır.”
Kansa bu konuşmadan fazlasıyla keyif alıyor gibiydi. Gözlerinde sinsi, haince bir parıltı vardı. Shin onu daha önce hiç böyle görmemişti; tıpkı Ko'nun beklenmedik hırçınlığı gibi bu da onun için yepyeni bir keşifti. Bugün ne çok şey öğreniyorum böyle, diye geçirdi içinden, olan bitene tamamen yabancılaşmış bir hisle.
"Gerçeği bilenler dillerini öyle sıkı tuttular ki, konunun dibine inmek benim için bile hiç kolay olmadı. Yine de taşlar yerine oturunca, insanların bunu neden gizlemeye çalıştığı apaçık belirdi. Böylesine iğrenç, böylesine günahkar bir ilişki asla halka açıklanamazdı," dedi kadın.
Shin'in sırtı rahatsız edici, yapış yapış bir terle kaplanmaya başladı; yine de tuhaf bir şekilde üşüyordu. Onu dinleme, diye yalvarıyordu tüm bedeni. Kesinlikle yalan söylüyor, diye çığlık atıyordu içindeki bir ses. En iyisi onu hiç duymamak!
"Babanın kız kardeşi Yo'dan haberin var mıydı? Saname klanının en küçük kızıydı."
Kansa duraksadı, dudaklarını yaladı. Bu hareketi, avını yutmak üzere olan bir kurbağanın karşısında dilini dışarı çıkaran bir yılanı andırıyordu, son derece tiksinçti. "İkisi öz kardeşti ama birbirlerine aşık oldular. Yo, bebeklerini doğurduktan sonra can verdi... İşte o bebek sensin, genç efendi," diye ilan etti Kansa, adeta zafer kazanmış bir edayla.
Shin'in yüreği buz kesti. Artık hiçbir şey onu sarsamazdı. Kansa'ya buz gibi bakışlarını dikti.
"Nefesini neden böyle boş şeylerle tükettiğini anlamıyorum," dedi. "Bu anlattıkların tamamen deli saçması."
"Yaa. Bana inanmıyor musun?"
"Neden inanayım ki?"
Kansa'nın yüzü buruştu. Canımı yakmak istiyor, diye düşündü Shin. Bu yüzden kadının iddialarını tamamen reddetmeye çalışıyordu. Hayal gücünün sınırlarını ne kadar zorlarsa zorlasın, bu anlatılanlar ona inandırıcı gelmiyordu. İnanmak istemiyordu. Her şey fazlasıyla absürttü.
"Bu kadar yeter," diyerek ayağa kalktı Shin. "Bir daha buraya asla adımımı atmayacağım. Elveda." Kapıya doğru yöneldi.
"Bütün gerçekleri herkese anlatacağım!" diye arkasından bağırdı Kansa, neredeyse peşinden koşacaktı. "İki kardeşten doğan lanetli bir çocuğun klanın başına geçmesi imkansız! O makamın varisi Shosen'in çocuğu olmalı. Yoksa o zavallı kıza çok yazık olur, öyle değil mi?!"
Shin, Kansa'yı görmezden gelerek oradan uzaklaşmaya çalışıyordu ama kadın çoktan yetişmiş, yolunu kesmişti.
"İmparatorluk başkentinden dönmediğinde, yeni mirasçı olarak Ko'nun başa geçtiğinden emindim. Ama sonra... Choyo'nun, tabi bir ailenin kızını davet ettiğini duydum; üstelik seni resmen varisi ilan ettiğini söylüyormuş!"
Shin ister istemez durup arkasına döndü. "Babam gerçekten bunu mu söyledi?"
"Daha duymadın mı? Söyledi ya işte. Bu kabul edilemez bir şey; o kadar kabul edilemez ki Shosen'in hayaletini bile uykusundan uyandırdı!"
Şimdi taşlar yerine oturuyordu.
Kansa'nın annesinin hayaletini gördüğünü iddia etmesinin sebebi buydu demek. Yine de kadının sadece hezeyan mı yaydığı, yoksa gördüğü şeye kendisinin de gerçekten inanıp inanmadığı belirsizdi.
Shin iç çeker. "Ben hiçbir şey görmedim," diye mırıldanarak kapıyı açtı.
Ancak kapı gıcırdayarak açıldığında, eşikte dikilen biriyle karşılaştı. Shin donakaldı. Karşısındakinin kim olduğunu kavrayamadan, yanından sert bir rüzgar esti.
Arkasından yırtıcı bir kuş çığlığına benzer feryatlar yükseldi. Shin, bu çığlığın Kansa'ya ait olduğunu ve önündeki adamın da babası olduğunu ancak Choyo yanından hızla geçip gittiğinde idrak edebildi. İrkilerek arkasına döndüğünde Kansa'nın yerde yattığını gördü; babası kılıcını kadının göğsünden çıkarıp bu kez de boğazına saplıyordu. Kansa'nın kolları ve bacakları iki yana savrulmuş, göğsü kana bulanmıştı. Shin kapıyı açtığı an, babası bu fırsatı değerlendirip Kansa'yı göğsünden bıçaklamıştı.
"Ahh..."
Shin'in dudakları titredi ama tek bir kelime bile dökülmedi ağzından. Yerinden milim kıpırdamamıştı ama sanki kilometrelerce koşmuş gibi nefes nefeseydi.
"Ona acıdığım için yaşatmıştım, karşılığı bu mu olacaktı," dedi Choyo. Adamın derinden gelen sesi buz gibiydi ve nefretle doluydu. "Saçma sapan konuştuğunu biliyordum ama bunları önemsiz hezeyanlar diyerek geçiştirmiştim. Onun işini çoktan bitirmeliydim; belki de hanımefendisi öldüğü gün."
Shin, bu "hanımefendi" lafıyla annesinin kastedildiğini anladı.
Choyo, kılıcını Kansa'nın boğazından çekip Shin'e döndü. Kadının boynundan havaya kan fışkırıyordu. Bedeni son bir kez sarsıldı; Shin onun hala hayatta olup olmadığını anlayamadı.
Shin babasının gözlerine baktığında gerçeği o an gördü; Kansa'nın anlattığı her şey doğruydu.
Dehşetle ürperdi. "Y-yalan söylüyordu, değil mi baba?" diye sordu, yanılmış olmayı umarak. Sesi pürüzlü ve tiz çıkmıştı. Yalan olmak zorundaydı. Bu kadarı çok fazlaydı.
Choyo tekrar arkasını dönüp evin içine doğru ilerledi. Yerdeki mangalı kapıp içindekileri zemine savurdu. Kor gibi yanan kömürler ve küller her yere saçıldı. Kıvılcımlar, evi bölmelere ayıran perdelerden birine sıçrayarak onu hızla tutuşturdu.
"Neden yalan olsun ki?" dedi Choyo, alevleri izlerken. "Yo, hayatım boyunca seveceğim tek kadındı. Her zaman da öyle kalacak. Saname laneti olmasaydı bugün hala hayatta olabilirdi."
Saname laneti; Saname klanı liderinin en küçük kızının on beş yaşında ölmesine sebep olan lanet. Nesillerdir klanın üzerine karabasan gibi çökmüştü. Bu gazaptan kaçınmak için, aile lideri her zaman en küçük kızından daha genç bir kızı evlat edinir ve onu kurban olarak sunardı.
"Onun yerine ölecek bir kurban yok muydu...?" diye sordu Shin.
"Vardı ama Yo on beşine gelip üvey kız kardeşi ölene kadar görevinin ne olduğunu öğrenemedi. Buna dayanamadı, suçu üzerine alıp kendini feda etti; seni dünyaya getirdikten hemen sonra," dedi Choyo.
Raflara yığılmış kumaşlar, duvarlar boyunca dans eden alevlerle birlikte gürültüyle yanıyordu. Kısa süre sonra yangın Kansa'nın bedenine ulaştı ve onu da küle çevirmeye başladı. Ortalığı kaplayan o iğrenç koku Shin'i öksürttü. Alevler büyümeye, oda dumanla dolmaya devam ediyordu.
Hiç de acele etmeyen Choyo sakin bir tavırla döndü, Shin'in kolundan kavrayarak onu dışarı çekti. Soğuk gece havası tenine değdiğinde ferahlatıcı bir his verdi, nefesi yavaşça düzene girdi. Shin arkasına bakıp evin sazdan çatısındaki çatlaklardan sızan dumanı izledi. Pencerelerden dışarı alevler püskürüyordu.
Shin, yanan eve sessiz bir şaşkınlıkla bakarken babasına sormak istediği soruların hiçbirini dile getiremedi.
Yo, sırf yasak bir çocuk dünyaya getirdiği için ölmemiş miydi yani?
Sırf o yasak meyveye can verdiği için mi bu vicdan azabına dayanamamıştı?
"Sen, Yo ile benim dünyadaki en değerli, tek oğlumuzsun. Doğduğun gün ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Benim varisim olmandan başka bir ihtimali aklım almıyor. Bir daha kimsenin seni kandırmasına izin verme," dedi arkasındaki Choyo.
Shin'in dizlerinin bağı çözüldü, kendini yerde buldu. Bu sözleri duymayı ne kadar da çok istemişti. Bunca zamandır babasının ona söylemesini umduğu ama gerçekleşebileceğine asla inanmadığı sözler değil miydi bunlar?
Keşke bunu böyle öğrenmek zorunda kalmasaydım.
Shin tırnaklarını toprağa geçirdi. Sanki bastığı zemin ayaklarının altından kayıp gidiyordu. Hayatı boyunca ne için çabalamıştı? Neye inanmıştı? Artık ne düşüneceğini, nasıl yaşayacağını bilemiyordu.
Boğazından feryat figan bir hıçkırık koptu.
Şafak sökerken ev tamamen küle dönmüştü. Karanlığın içinde beyaz bir duman tütüyor, evin kalıntıları olan küller belli belirsiz seçiliyordu. Babasından geriye hiçbir iz kalmamıştı ve tuhaf bir şekilde, yangını izlemek için kimse buraya koşmamıştı.
Shin hala oradaydı, öylece dikilmiş dururken kış rüzgarının uğultusunu duydu. Ancak yolunda gitmeyen bir şeyler vardı; burada rüzgar esmiyordu.
Yakındaki çalılık titredi ve içinden parıldayan bir çift göz belirdi. Shin irkildi ama gözlerin sahibi de en az onun kadar şaşırmış olacak ki hemen oradan kaçtı.
Bir maymun muydu, yoksa başka bir yabani hayvan mı? Yoksa...
Shin amaçsızca yürümeye başladı. Ayakta durmakta zorlanarak dağdan aşağı indi ve yol boyunca ilerledi. Güneş dağın ardında yeni yeni yükseldiğinden yolda hiç kimse yoktu. Bu, Saname klanının inşa ettirdiği geniş yollardan biriydi. Bir zamanlar Shin'e büyük bir gurur veren bu yol, şimdi ona son derece iğrenç geliyordu. Sanki dikenler üzerinde yürüyordu.
Shin, Saname malikanesinin aksi yönüne, limana doğru gidiyordu. Planı imparatorluk başkentine dönmekti. Koshun'a görevinin tamamlandığını bildirmesi gerekiyordu.
Buraya bir daha asla dönmeyeceğim.
Babası belki de onun geri dönmesini bekleyecekti. Hatta günün sonunda dönmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu muhtemelen. Sonuçta Shin, Saname klanının bir sonraki lideri olacaktı.
Bu topraklara bir daha ayak basacağımı sanıyorsa, çok yanılıyor.
Shin, şafak güneşinin altında parıldayan denize bakarak kendisini buradan uzaklaştıracak bir gemiyi beklemeye başladı.
Gemin Ga Eyaleti'nden Ko Eyaleti'ndeki limana ulaşması yaklaşık üç gün sürdü. İmparatorluk başkentine devam etmek için nehir boyunca yukarı yelken açması ve su yollarını aşması gerekecekti. Shin karaya ayak bastığında, etraftaki büyük gürültü patırtıyı fark etti. Neler olduğunu henüz anlayamadan, denizde tuhaf bir şey dikkatini çekti. İnsanlar muhtemelen gemi limana yanaşmadan önce de feryat figan ediyordu ama kendisi derin bir uykuda olduğu için bunu fark etmemişti.
Suların üzerinden dumanlar yükseliyordu. Dumandan ziyade buluta benziyordu bu görüntü.
"Bir patlama bu!" diye bağırdı birileri.
Deniz altındaki yanardağ harekete geçmişti anlaşılan. Şiddeti zaman zaman değişse de yanardağ sakinleşecek gibi durmuyordu. Ne kadar süredir devam ettiği konusunda farklı söylentiler vardı; kimi üç gün diyordu, kimi beş. Shin dikkatle baktığında, karşı kıyıda, Je Adası yakınlarında kırmızı bir kumsalı andıran bir karaltı seçebiliyordu. Daha da ötede, patlamanın olduğu bölgede adacıkları andıran küçük, siyah yapılar yükseliyordu. Shin'in etrafındakilerden biri, püsküren lavların donarak yavaş yavaş yeni kara parçalarına dönüştüğünü ve bu "adaların" her geçen an büyüdüğünü anlatıyordu.
Kıyıdan patlamayı izleyen herkesin yüzüne derin bir endişe çökmüştü. Yanardağdan savrulan küller sanki buraya kadar ulaşıyordu. Shin ayaklarının altına baktığında, toprağın hafifçe beyazımsı bir renge büründüğünü fark etti.
Zihninde canlanan felaket senaryosu tüyler ürperticiydi. Karaların daha da genişlediğini, lavların burası ile ada arasındaki tüm denizi kaplayarak yayıldığını düşündü.
İmparator hazretlerinin bundan haberi var mıydı acaba?
Elbette vardı. Çoktan bilgilendirildiğine şüphe yoktu. Shin çevresine daha dikkatli bakınca, yakınlarda panik içinde koşuşturan görevlileri ve yerel milisleri fark etti.
Je Adası'na giden ve adadan dönen yolcu teknelerinin seferleri tamamen durmuş gibiydi ama imparatorluk başkentine gidenler hâlâ çalışıyordu. Yine de bölgeden kaçma telaşına düşen insanlar yüzünden tüm tekneler hınca hınç dolmuştu ve varış limanında adım atacak yer kalmamıştı.
Şimdi ne yapacaktım?
Shin bir çıkış yolu bulmaya çalışırken arkasından gelen tanıdık bir ses duydu.
"Sen... Saname hanedanının en büyük oğlu değil misin?"
Bu tatlı ama net sesle irkilerek arkasına döndü. Gelen Jusetsu idi.
Böyle bir yerde ne işi vardı?
Siyah saçlarını arkadan toplamış, erkek cübbesi giymişti. Yanında yine cübbeli iki yakışıklı genç adam ve muhtemelen onu korumakla görevli bir askeri subay duruyordu.
Gece eşi, diye fısıldayacaktı az kalsın ama son anda dilini tuttu.
Burada diz çökerse çok dikkat çekeceğini düşünerek kadının yanına sokuldu ve hafifçe eğilerek selam verdi.
Jusetsu onun yüzünü uzun uzun inceledi. "Pek iyi görünmüyorsun," dedi sadece.
Shin ellerini yanaklarına götürdü. Berbat bir halde göründüğünden emindi.
Jusetsu, ayakkabısının ucuyla zarifçe kasabaya doğru bir yönü işaret etti. "Je Adası'na giden tekneler şimdilik kalkmıyor, bu yüzden Ko Eyaleti'nin valisi bizi evine davet etti. Gidip biraz çay içelim." Bu sözler, Shin'i de üstü kapalı bir şekilde yanına çağırdığı anlamına geliyordu. "İnsan yorgun olduğunda çay içmek iyi gelir."
Genç kadın hiçbir soru sormadı. Sadece bu basit sözleri söyleyip yoluna devam etti. Jusetsu'nun önünden kendinden emin adımlarla yürüyen ufak tefek silüetini izlerken, Shin'in göğsünde yoğun bir duygu seli kabardı.
Hemen oracıkta dizlerinin üzerine çökmek, ayaklarına kapanıp ona sıkıca sarılmak istiyordu.
Gözleri yavaş yavaş buğulanırken, Shin gözyaşları akmasın diye başını kaldırıp gökyüzüne baktı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.