Koshun geri dönüş yolunu nasıl bulduğunu hatırlamıyordu ama bir de baktı ki kendini iç sarayın odalarından birinde bulmuş.
Jusetsu’nun kan bağından bir akrabası.
Karganın sözleri zihninde yankılanıyordu.
Kızın hayatta kalan bir akrabası olması imkansızdı. Jusetsu hariç tüm Ran klanı katledilmişti.
Koshun, en imkansız görünen sorunların bile üzerine yeterince akıllıca gidilirse çözülebileceğine yürekten inanırdı. Jusetsu’nun idam edilmesini bu sayede engelleyebilmişti.
Ancak burada bir engel vardı; ölüler hayata döndürülemezdi. Bu durum, zekasını kullanarak etrafından dolanabileceği türden bir mesele değildi.
Kendini denizin karanlık dehlizlerine batıyormuş gibi hissediyordu. Işık yoktu. Hiçbir şey göremiyordu.
Karanlık tarafından yutulacakmış gibi bir hisse kapılınca, bir sandalyenin arkalığına tutundu.
“Ustam?” diye seslendi Eisei endişeyle ama Koshun onu zar zor duyabiliyordu.
İmparator, şakaklarını ellerinin arasına aldı. Avuçları can yakacak kadar soğuktu. Gözleri gayriihtiyari aşağı kaydı; önündeki küçük masanın üzerinde bir Go tahtası duruyordu. Oyun yarıda kalmıştı, taşlar öylece diziliydi; sanki birinin bir sonraki hamleyi yapmasını bekliyorlardı. Jusetsu ile her buluşmalarında birer hamle yaparak ilerlettikleri oyundu bu.
Asla bitiremeyeceğiz, değil mi? Ne kadar da aptalca.
Koshun’un dudaklarından bitkin bir inilti döküldü.
Eisei, Koshun’u yatak odasına kadar götürdükten sonra saray binasını denetlemeye çıktı. Etraftaki tek ses, soğuk taş zeminde yankılanan kendi ayak sesleriydi. Aklı fikri Koshun’daydı; imparatorun ne kadar bitkin göründüğünü ve bir an için endişeden nasıl tamamen tükenmiş bir hal aldığını düşünüyordu. Onu neyin bu kadar kahrettiğini anlamak zor değildi.
Bir kan akrabası…
Eğer birini bulamazlarsa Jusetsu’nun ruhu geri dönemezdi ve bedeni boş bir kabuk olarak kalırdı. Eğer Uren Niangniang, Jusetsu’nun bedenini terk ederse kız ölebilirdi.
Belki de böylesi daha iyidir, diye geçirdi içinden Eisei. Jusetsu’nun hiç var olmaması en ideal senaryoydu. Koshun’un başına gelebilecek en hayırlı şey bu olurdu.
Buna rağmen, kafasının içindeki o cılız ses, bunun gerçekten doğru olup olmadığını sorgulayıp duruyordu. Jusetsu’nun üvey kardeşi olma ihtimali varken, belki de onu kurtarabilecek tek kişi kendisiydi. Gerçekten onu öylece ölüme mi terk edecekti? Hiçbir şey yapmadan izleyebilir miydi?
Elbette izlerim.
Bu soruları şiddetle zihninden kovmaya çalıştı ama o sinir bozucu ses bir türlü susmuyordu.
Nefes almakta zorlanıyordu. Ne yapması gerekiyordu? Hiç kimse ona istediği cevapları vermeyecekti; Koshun bile.
Koshun Kış Bakanlığı’na vardığında tüm maiyet tarafından karşılandı ancak Senri ortalarda yoktu. O ve Shiki, Koshun’un emriyle başkentten ayrılmışlar, Je Adası’na doğru yola çıkmışlardı.
Görevliler Koshun’u bakanlığın arkasındaki binalardan birine götürdüler ve odalardan birine girdiler. Yatakta yaşlı bir adam doğrulmuş oturuyordu. Bu kişi Ho Ichigyo idi. Bariyer yıkıldıktan sonra fenalaşmış ve o günden beri yataktan kalkamamıştı.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Koshun.
“Bana nasıl olduğumu sorarak nefesini boşa harcama,” dedi adam. Ho son zamanlarda iyice zayıflamış, sanki büzülüp küçülmüştü. “İşe yaramazın tekiyim. Tehlikedeyken Bariyer Eşi’ne yardım bile edemedim. Onun başından beri Ran soyundan geldiğini düşünmek… Hâlâ inanamıyorum…”
Gözleri buğulanan Ho’nun yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. “Hyogetsu’yu terk ettikten sonra Ran soyundan başka biriyle yolumun kesişeceğini hiç tahmin etmezdim…”
Ran Hyogetsu, Ho’nun en sevdiği öğrencisiydi.
“Ho Ichigyo… Sana sormak istediğim bir şey var, zira büyü sanatları konusunda buradaki herkesten daha bilgilisin,” diye söze başladı Koshun sakince. “Uren Niangniang’ın dediğine göre Jusetsu’nun ruhu şu an Yıldız Geçidi’ndeymiş. Onu geri çağırmak için kan bağından bir akrabasını bulmamız gerektiğini söylüyor. Bunu yapmanın başka bir yolu olup olmadığını biliyor musun?”
Ho, gözlerindeki yaşları silerken tereddütle baktı. “Şey… Hayatını kaybetmiş birinin ruhunu çağırmak mümkün olsa da, aynı durum hâlâ hayatta olanların ruhları için geçerli değildir. Ölülerin ruhu ile yaşayanların ruhu birbirinden tamamen farklı şeylerdir.”
Beklendiği gibi, konu büyü olunca hemen cevap vermişti; ancak bu Koshun’un duymayı umduğu cevap değildi. İmparatorun gözleri hayal kırıklığıyla bulutlandı.
“Bariyer Eşi’nin hiç mi akrabası yok?” diye sordu Ho endişeyle.
“Elbette yok,” dedi Koshun, kendi standartlarına göre oldukça sert bir tonla.
Ho sessizleşti, şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Tabii Ran klanından hayatta kalan başka biri yoksa,” diye ekledi imparator, bu kez sesini yumuşatarak.
“Fakat efendim…” dedi Ho çekinerek. “Annesinin mi yoksa babasının mı Ran soyundan geldiğini bilmiyorum ama belki ailenin diğer tarafında bazı akrabaları vardır?”
“Ran kanını taşıyan annesiydi… Ama babasının kim olduğunu bilmiyorum. Kızın da bir fikri yok gibi. Ne de olsa annesi bir fahişeydi.”
Ho, düşüncelere dalarak önüne baktı.
“Bu, babasının kim olduğunu öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmez. Bu sonuca varmak için henüz çok erken. Söz veremem ama bir yolunu bulabiliriz.”
Koshun’un kafası karışmıştı. “Neye dayanarak bunu söylüyorsun?”
“Fuhuş bölgesi, müşterilerin statüsüne göre kısımlara ayrılır. Kuzey bölgesi, başkentteki halk tabakasının veya iş için şehirde bulunanların gittiği yerdir. Hatırı sayılır statüye veya servete sahip olanlar ise güney bölgesine giderler. Güneydeki kadınlar iyi eğitimli ve gösteri sanatlarında usta olmalıdır. Eğer bir eğlence sanatçısı olarak yeterince maharetlilerse, bazen özel cariye olarak satın alınırlar. Eğer Bariyer Eşi’nin annesi güney bölgesinden bir kadınsa, doğru adımları atarsak babasının izini sürmek kolay olabilir.”
“Bundan kastın nedir?”
“Eğer tanınmış biriyse, bilgilerine ulaşmak zor olmaz. Müşterilerinin kim olduğuyla ilgili her zaman dedikodu dönerdi. Bariyer Eşi’nin annesinin lakabını biliyor musunuz?”
“Adı idam kayıtlarında olmalı…”
“Ben mesleki adından bahsediyorum.”
“Şey… Eğlence sanatçılarının isim listesine bakabilirim.”
Fahişeler, müzisyenleri ve hayat kadınlarını yöneten eğlence kurumlarına kayıtlı olurlardı. Yine de sadece saygın genelevlerde çalışanların isimleri bu arşivlerde tutulurdu.
“Oldukça eski kayıtlara bakmam gerekecek,” diye devam etti Koshun. “Biraz zaman alabilir ama…”
Koshun cümlesini yarıda kesti. Aklına daha iyi bir fikir gelmişti.
“Belki de Jusetsu, Yamei Sarayı’ndaki hizmetlilerine annesinin adını söylemiştir,” dedi. Jiujiu ve diğerlerinin aradığı cevaba zaten sahip olma ihtimali vardı. “Doğrudan onlara sormak daha hızlı olur. Birini gönderip kontrol ettireyim. Sei?”
Koshun arkasına baktı. Eisei orada ifadesiz bir yüzle duruyordu.
“Yamei Sarayı’na bir ulak gönder,” diye emretti imparator.
“Emredersiniz,” diyen Eisei odadan çıktı.
Sonra Koshun tekrar Ho’ya döndü. “Eğer adını öğrenirsem, babasının kim olduğunu nasıl tespit edeceksin?”
“Fuhuş bölgesinde yazman olarak çalıştığım dönemde edindiğim bağlantılarımı kullanacağım.”
“Ama…” Koshun ona dikkatle baktı. “Sağlık durumun bu haldeyken sağa sola gitmen zor olmayacak mı?”
Ho kıkırdadı, gülerken tüm yüzü buruş buruş oldu. Gülüşü zayıf ve bitkindi ama aynı zamanda içinde belli bir huzur barındırıyordu. “Bunca yıl hayatımı bencillikle boşa harcadım; ama şimdi nihayet bir amacım varmış gibi hissediyorum. Bariyer Eşi’ni kurtarmak, Hyogetsu ve Gyoei’ye yaptıklarım yüzünden hissettiğim suçluluğu biraz olsun hafifletir.”
Ho’nun yüzündeki ifade tam bir sükunet tablosuydu. Sanki sonunda ona huzur verecek şeyi bulmuş gibiydi. Koshun duygulanmadan edemedi.
İmparator o an, Ho’nun yaşama hırsıyla kaçmadığını fark etti. Tutunmak istediği muazzam bir hayatı falan yoktu. Adam bunca zamandır sadece ölmekten korkmuştu; pasif bir motivasyondu bu ama yine de bir motivasyondu. Bu da çok doğaldı. Ölümle burun buruna gelen herkes korkardı.
Kısa bir süre sonra ulak geri döndü. Yanında Onkei de vardı.
“Niangniang’ın annesinin adı Ogyoku’ydu.”
Onkei, Jusetsu’nun annesinin adını berrak bir şekilde hatırlamıştı. Koshun’un içinde, cılız da olsa bir umut ışığı belirdi. Kararlılıkla yumruğunu sıktı.
“Ogyoku… Ogyoku… Bu ismi daha önce nerede duymuştum?” diye mırıldandı Ho ama hafızası ona oyun oynuyor gibiydi. “İnsan yaşlandıkça bir şeyleri hatırlaması zorlaşıyor… Yine de gençken öğrendiğin hiçbir şeyi unutmuyorsun.”
“Ustam,” dedi Onkei dizlerinin üzerine çökerek. “Lütfen, Niangniang’ı kurtarmanız için size yardım etmeme izin verin.”
“Onkei,” diye çıkıştı Eisei, keskin sesi odada yankılandı. “Buna ustamız karar verir, sen…”
Koshun, Eisei’yi susturmak için elini nazikçe kaldırdı. “Pekala. Ho ile birlikte fuhuş bölgesine gidebilirsin.” İmparator bir an duraksadı ve ekledi, “Ve Sei, sen de.”
Ho’nun sağlığının kötüleşme ihtimaline karşı Eisei’nin yanlarında olması akıllıca bir önlem olurdu.
“O halde…” dedi Ho, yataktan kalkarak. Ayakları üzerinde ne kadar dengesiz durduğunu fark eden Eisei, istem dışı bir hamleyle ona destek olmak için ileri atıldı; ancak Ho’nun adımları hâlâ fena halde titriyordu. Bu halde işini nasıl yapabilecekti ki?
“Artık yola çıksak iyi olur,” dedi Ho, toplayabildiği tüm gayretle. Sanki Koshun’un endişesini odanın öbür ucundan hissetmişti.
Böylece Ho yola koyuldu.
Üçü birlikte bir at arabasıyla imparatorluk mülkünün kapılarından birinden geçtiler.
“Hizmetli Ei,” dedi Onkei. O ana kadar o kadar sessizdi ki orada olduğunu bile anlamak güçtü.
Eisei sadece ona bir bakış attı, cevap vermedi.
“Neden ona söylemedin?” diye devam etti Onkei.
Eisei bir an sessiz kaldı. “Neyi?”
“Niangniang’ın annesinin adı neydi? En başta bunu ona soran zaten sen değil miydin?”
“Her zaman şahane bir kulak misafiri olmuşsundur, değil mi?” Onkei, Eisei’nin iğneleyici tavrından hiç etkilenmeden, yerinden bir santim bile kıpırdamadan gözlerini ona dikti. Eisei, onu Jusetsu’nun koruması olarak görevlendirdiği güne lanet etmeye başladı. Onu bu karara iten sebebin ne olduğunu hatırlamaya çalıştı. Onkei yetenekliydi, titizdi ve Eisei’nin talimatlarına uymaya sadıktı. Ama en önemlisi, Onkei’nin sarsılmaz ahlaki karakteri hoşuna gitmişti.
Bu seçim elimde patladı, diye geçirdi içinden Eisei. Tam da bu eğilmez ahlaki pusulası yüzünden şimdi kendini Ryuu-no-Hishaki’ye bu kadar adamış durumda.
Eisei’nin içinden dilini şaklatarak hoşnutsuzluğunu belli etmek geldi. Neden Jusetsu’ya annesinin adını soracak kadar aptalca davranmıştı ki? Onkei o sırada tam yanlarındaydı.
“Unutmuşum.”
“Bildiğin bir şeyi neden bilmezden geliyorsun?” Onkei, Eisei’nin cevabını neredeyse görmezden gelerek sordu. “Neyi saklıyorsun?”
Eisei yüzünü başka yöne çevirdi.
“Annesinin kim olduğunu biliyorsan, belki de babasının kim olduğunu—”
“Bunu nereden bilebilirim ki?” diye tısladı Eisei. Onkei bu çıkışla yeniden sessizliğe gömüldü. Eisei’nin dili zehir gibiydi, bakışları da en az o kadar deliciydi.
At arabasının içindeki hava bir anda buz kesti, gerilim doruğa çıktı. “Aa! Az önce bir şey hatırladım,” dedi yersiz bir neşeyle yükselen bir ses, bu donuk atmosferi aniden dağıtarak. Bu, Ho’ydu.
Onkei şaşkınlıkla ona döndü. “Nedir o?” diye sordu.
“Ogyoku isminden bahsetmişken... Ben tutuklandığımda, genelevin patroniçesi...” Ho, Onkei’ye huzursuz bir ifadeyle bakarak anlatmaya başlamıştı ki saniyeler içinde Eisei’nin elleri Ho’nun boğazına dolandı ve pençesini sıktı. Ho’nun boğazından boğulma sesleri yükseliyordu.
“Orada dur bakalım, seni bunak moruk,” dedi Eisei. Ho’nun yüzü acıyla buruştu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?!”
Onkei panik içinde Ho’yu Eisei’nin elinden çekip kurtardı. Ho şiddetle öksürürken genç hadım onun iyi olup olmadığını kontrol ediyordu.
Onkei, Eisei’ye sitem dolu, sert bir bakış attı. “Ne düşünüyordun? Usta’mızın emirlerine zerre saygın yok mu senin?”
Eisei’nin kendi emri altındaki biri olmasına rağmen Onkei’nin ses tonu soğuk ve aşağılama doluydu. Ancak Eisei’nin ne kadar solgun göründüğünü ve nefes nefese kaldığını fark edince, yüzündeki ifade yerini bir sorgulamaya bıraktı.
“Senin neyin var Tanrı aşkına?” diye sordu Onkei.
Eisei de aynı şeyi merak ediyordu. Yüzünü ellerine gömdü ve başını öne eğdi. Kendini toparlayamıyordu. Yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Ho’yu öldürmek istiyordu, hem de hemen şimdi.
“O-Ogyoku... Eisei’nin annesinin en kıymetli müşterisini elinden alan fahişeydi. Adam kadını oradan satın alacağını söyledikten sonra olmuştu her şey...” Ho, hala nefesi kesik bir halde açıklamaya çalıştı.
“Yeter!” dedi Eisei keskin bir tavırla. Ho bir anlığına korkuyla sustu ama sonra yaşlı adam Eisei’ye öfkeyle baktı.
“Sessiz kalmayacağım,” diye karşılık verdi sesi titreyerek.
“Yeter dedim,” dedi Eisei başını kaldırarak. “Ryuu-no-Hishaki... O kızın babası artık yok. Öldü. Onu bir fahişe bıçakladı. İşe yaramazın tekiydi. Eminim ben de aynı kumaştan kesilmişimdir. Ne de olsa armut dibine düşer.”
Onkei bir an dona kaldı. “Y-yani bu demek oluyor ki...?”
“Kesin bir kanıtım yok, yanılıyor da olabilirim ama aynı babadan olsak ne yazar? Ona yardım etmeyi aklımın ucundan bile geçirmem.”
“Müsteşar Ei.”
“İşlerin olduğu gibi kalması Usta’mızın en yüksek menfaatinedir,” diye devam etti Eisei. “Onun varlığı zarardan başka bir şey getirmiyor. Hepsi Usta’mızın iyiliği için.”
“...Peki ya Müsteşar Ei,” dedi Onkei, yüzü kireç gibi olmuştu. “Ya sen?”
“Ne?” diye cevap verdi Eisei kaşlarını çatarak. Onkei’nin ne sormaya çalıştığını anlamakta güçlük çekiyordu.
“Usta’mızın menfaatlerini bir kenara bıraksaydın ne yapardın?” Onkei yavaşça sordu. “Kişisel olarak bu konuda ne hissediyorsun? Neden Usta’mızı bir bahane olarak kullanmayı bırakıp da kendi duyguların üzerine düşünmek için biraz zaman ayırmıyorsun?”
“Bahane mi?”
“Kendi isteklerini dile getirmekten kaçmak için onu bir kalkan olarak kullanıyorsun.”
Eisei söyleyecek söz bulamadı. Benim kendi isteklerim mi?
“Benim öyle bir isteğim yok...” dedi.
Eisei’nin attığı her adım Koshun içindi. Yaptığı her şeyi onun için yapıyordu. Bu yüzden kendi duygularının bir önemi yoktu. Önemli olan tek şey, bir durumun Koshun’a fayda sağlayıp sağlamayacağıydı. Eisei için her şey bundan ibaretti.
“Kararsızsın,” dedi Ho. “Ne yapacağını bilmiyorsun. Bu kadarı anlaşılabiliyor. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamış mıydın? Eğer tek önceliğin imparatorun ihtiyaçlarıysa, neden tereddüt ediyorsun?”
Öfkeden gözü dönen Eisei, Ho’nun o cılız, sıska boynuna yeniden yapışma isteği duydu. Ama neden bu kadar öfkeliydim ki?
Bunun tek bir açıklaması vardı. Onkei ve Ho’nun sözleri tam bam teline basmıştı. Onun içindeki o devasa kararsızlığı yakalamış ve bunu yüzüne vurmuşlardı.
Aslında endişelenmek ve kendimden şüphe duymak için hiçbir sebebim olmamalıydı, diye düşündü Eisei; oysa yaptığı tek şey buydu. Şüphelerini gizlemenin yolunun onları tamamen görmezden gelmek olduğuna kendini inandırmıştı. Bunun en doğal yol olduğunu telkin edip durmuştu kendine.
Peki, neden bu kararsızlık peşini bırakmıyordu? Tüm bunların özü neydi?
İçten içe cevabı hep biliyordu. Dudaklarını ısırdı, gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı.
Onu kurtarmak istiyordu.
Bunca zamandır göğsünde hiç sönmeyen bir his vardı; şiddetli bir fırtınanın ortasında, tam sönmek üzereyken bile titremeye devam eden bir lamba ışığı gibi. İkisinin akraba olduğu düşüncesi zihninde yankılanıp duruyordu. Eisei bir yetimdi ve asla kendi çocukları olmayacaktı. Eğer şüpheleri doğruysa, Jusetsu sahip olacağı tek aileydi. Koshun onun için önemliydi, evet, ama bu bambaşka bir şeydi.
Tam da bu yüzden bunu kabul etmekten kaçınmak istiyordu.
Eisei gözlerini kapattı ve sustu. Atların nalları yere vuruyor, arabanın tekerlekleri gürültüyle gıcırdayarak vücuduna sarsıntılar gönderiyordu. Araba ilerledikçe omuzları ve dizleri ileri geri sallanıyordu. Uzun zamandır ilk kez Eisei fiziksel varlığının bu kadar farkına vardı. Kendi etini ve kemiğini düşünmeyi o kadar uzun süredir ihmal etmişti ki... Bu durum onu iğrendirdi. Sahip olmak istediği tek şey saf bir zihindi; oysa burada, damarlarında kan pompalayan, kasları ve eti olan canlı bir insan olarak oturuyordu. Nedenini bilmiyordu ama hayatında ilk kez, bunun ne kadar özel bir şey olduğunu fark ederken buldu kendini.
Gözlerini açtıktan sonra Onkei’ye seslendi. “Arabayı durdur. Beni başkente geri götür.”
Onkei bu ani emir karşısında şaşkına dönmüştü. “Ama ya genelevler bölgesi?”
“Gitmemize gerek yok. Ogyoku’nun çalıştığı genelev o idam edildiğinde yerle bir edildi, orada çalışanlar da cezalandırılıp başkentten sürüldü. Ryuu-no-Hishaki’nin babasının tam olarak kim olduğunu teyit etmek artık imkansız. Ama eğer ben onun erkek kardeşiysem, başka seçeneğim yok.”
Onkei’nin gözleri hayretle açıldı. “Müsteşar Ei. Bu demek oluyor ki...?”
“Usta’mızdan izin istemeliyim,” diye mırıldandı Eisei, avuç içlerine bakarak. Elleri bomboştu; içindeki kanın Jusetsu’nun damarlarında akan kanla bağlantılı olabileceği düşüncesi çok tuhaftı.
Başkente döndüklerinde Eisei hiç vakit kaybetmeden Koshun’un olacağını bildiği iç saraya yöneldi.
“Beklediğimden çok daha çabuk oldu,” dedi Koshun, Eisei’ye kuşkuyla bakarak.
Divanında oturmuş bir mektup okuyordu. Onu gördüğü an, hadım neredeyse imparatorun ayaklarının dibine yığıldı.
Şaşıran Koshun bir şey söyleyecek gibi oldu ama hemen sustu. Ayağa kalktı, Eisei’nin yanına gitti ve o da dizlerinin üzerine çöktü.
Onun önümde diz çökmesine izin veremem, diye düşündü Eisei ama dudaklarından hiçbir söz dökülmedi. Ağlıyordu. Her ne kadar kendi iyiliği için olduğunu iddia etse de gerçek şuydu ki Eisei resmen imparatoru kandırmıştı. Koshun’un gerçekten ne istediğini biliyordu ama buna göz yummuş ve dilini tutmuştu.
Koshun’un böyle bir umutsuzluğa düşmesine sebep olan Eisei’ydi. Bunun için özür dilemesi şarttı.
“Sizden... sakladığım bir şey var,” dedi Eisei, sesi çatallanarak.
Koshun sadece ona baktı, tek bir kelime etmedi. Elini Eisei’nin omzuna koydu. Eli sıcaktı.
Eisei onun daha önce de aynı şeyi yaptığını hatırladı; çok uzun zaman önce, zalim ustasından kaçtıktan sonra Koshun’la karşılaştığında. Koshun ona hiçbir soru sormamıştı. Sadece Eisei’nin darp edilmiş, morarmış omzuna sakinleştirici bir el koymuştu.
O zaman da tıpkı şimdiki gibi sıcacıktı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.