Hakurai, Kış Bakanlığının köşesindeki bir odaya götürüldü. Kapının önünde nöbet tutan iki subay karşıladı onu. Bu durumu biraz abartılı bulmaktan kendini alamadı; ne de olsa kaçmaya hiç niyeti yoktu. Buraya sadece ao tanrısının emirlerini yerine getirmek için gelmişti.
Hakurai kafesli pencereden dışarıya, gözlerini dikti. Avluya doğru batan güneşi görebiliyordu. Beyaz güneş ışığı o kadar parlaktı ki gözlerini kaçırmaktan başka çaresi kalmadı. İçinde bulunduğu odanın kasvetli gölgeleri ona bir nebze olsun rahatlama sunuyordu.
Nehir kenarındaki o gün, Injo’nun ağzından dökülen bir vahiy almıştı; gerçi vahiy bu durum için biraz fazla görkemli bir kelime kalabilirdi.
Kosho’nun bariyerini yık, diye emretmişti tanrı.
Kosho, ilk Kuzgun Eş idi. Uren Niangniang’ın kaçmasını önlemek için onu Kuzgun Eş’in bedenine hapseden planın arkasındaki beyindi.
Bunu yıkarak neyi başarmaya çalışıyor olabiliriz, diye düşündü Hakurai. Ancak onun bu şüphelerini hissetmiş gibi görünen ao tanrısı devam etti.
O kızı istiyorum. Tanrı, Jusetsu’dan bahsediyor olmalıydı. Onda Hi kanı var. Bu yüzden o benim kehanetçim.
Hi. Yani... Hi hanedanlığı mı?
Bu, ao tanrısına tapan kadim bir hanedanlıktı. Hakurai, Jusetsu’nun Ran hanedanlığından hayatta kalan bir akraba olduğunu duymuştu ancak Ran soyunun aynı zamanda Hi hanedanından geldiğini bilmiyordu.
Bir tanrının kendini gösterme yeteneği, iletişim kurduğu kehanetçiyle ne kadar uyumlu olduğuna bağlıydı. Ao tanrısı, Hi hanedanından olanları kayırıyor gibi görünüyordu.
Hi kızlarının kanı bana fevkalade iyi geliyor.
Hakurai, tanrının onu yemeyi planlayıp planlamadığını merak etti.
Kosho, böyle aptalca bir bariyer kuran acınası, budala bir genç kızdı, demişti tanrı. Üstelik o ne kadar ileri gittiyse, Yaz Hükümdarı ondan o kadar uzaklaştı.
Ardından Injo’nun dudaklarından bir iç çeker gibi ses döküldü. Tanrının Kosho için üzülüp üzülmediği yoksa onunla alay mı ettiği pek belli değildi.
Bariyer yıkıldığında, o kızı Kuzgun’un pençelerinden çekip alacağım. Sonra da Kuzgun’u öldüreceğim. Başka seçeneğim yok, o da beni öldürmek istiyor.
Hakurai, ao tanrısının neden bu bariyeri kendisinin yıkamadığını merak etti ancak tanrı bunu yapmanın Kuzgun’u varlığından haberdar edeceğini açıkladı. Esasen ao tanrısı bunun bir baskın olmasını istiyordu.
Ao tanrısının sözlerini Injo’nun ağzından duymak, Hakurai’ye tanrıların soylu varlıklar olmadığını gösterdi; eylemlerinde fânilerden bile daha adi olabiliyorlardı. İnsanları aldatmaktan, acı çektirmekten ya da düşmanlarına uyarmadan saldırmaktan hiç çekinmiyorlardı. Hatta bunlardan keyif alıyorlardı. İnsanları yönetmekle ya da onları korumakla ilgilenmiyorlardı; bu da fâni hükümdarların sahip olması gereken soylu ruha ihtiyaç duymadıkları anlamına geliyordu.
Sonuç olarak, insanların zayıflıklarından yararlanmaya bile can atıyorlardı.
Eğer onu alabilir hissem, bunu yemeyeceğim, dedi tanrı. Hakurai daha önce Injo’yu kurban olarak sunmaktan bahsetmemişti bile.
Hakurai, ao tanrısının emrini kabul etti; işte bu yüzden Kış Bakanlığındaydı.
Koshun, Injo’yu bir harem ağası kılığına sokarak iç saraya götürdü. Onu saraylardan birinde bıraktı ve maiyetine gözlerini onun üzerinden ayırmamalarını emretti. Injo nadiren konuşuyor, zamanını Senri’nin kendisine verdiği deniz kabukları ve balık resimleriyle süslü parşömene dik dik bakmak ile geçiriyordu. Senri çocukları seviyor gibi görünüyordu; Kış Bakanlığında Injo’ya bu parşömeni göstermiş ve ona deniz canlılarından bahsetmişti. Ona ben bakarım, diye teklif etmişti ancak Koshun onu Hakurai ile aynı yerde bırakma konusunda endişeliydi. Bu yüzden onun bakımını bizzat üstlendi. Her şeyi ayarlayan Eisei olduğundan, orada herhangi bir ihmal olacağından şüphe ediyordu.
Hakurai gerçekten bize yardım etmek niyetinde mi?
Koshun, durumun böyle olmayabileceğine dair hâlâ hafif bir endişe taşıyordu. Nedense Jusetsu insanlardan şüphelenmeyi pek beceremiyordu, bu da onu korkutuyordu. Bu gerçekten iyi olacak mı? Koshun, Hakurai’nin yerini alacak başka bir şaman bulmaları gerekip gerekmediğini düşündü ancak bunun planı büyük ölçüde geciktirme potansiyeli olduğunu da biliyordu...
Sonunda bariyeri yıkacakları gerçeği kafasına dank ettikçe, Koshun kendini bir huzursuzluğun pençesinde kıvranırken buldu. İçinde hem bir sabırsızlık hem de bir hüzün vardı.
Senri, Kuzgun’un kayıp parçasının nereye batmış olabileceğine dair bir fikirleri olduğunu ona bildirmişti.
Jusetsu’yu kurtarabilirim.
Yaklaşıyorlardı. Ancak bu, aynı zamanda veda etmek anlamına geliyordu.
Jusetsu, Ake’ye gitme fikrini geçiştirmişti ama her halükarda güvenliğinin tehdit edilmediği bir toprağa kaçma ihtiyacı duyacaktı. En azından Koshun’dan çok uzaklarda kalması gerekecekti.
Siyah Cübbelî Niangniang karmaşasının ardından uzun uzun düşünen Koshun, onu kurtarmanın böyle sonuçlar doğuracağı kanaatine varmıştı.
Şimdi onu kurtarmaya karar verdiğine göre, yollarını ayırmak anlamına gelse bile bunu gerçekleştirmemesine imkân yoktu.
Büyük resme bakınca bunların hepsi teferruat, diye düşündü Koshun ama yine de kalbinin içinde kuru, buz gibi bir rüzgârın estiğini hissediyordu. Rüzgâr, içindeki bir ağaç korusunu ayağa kaldıran kış fırtınasını andırır biçimde uğulduyor ve dalgalanıyordu.
...Sei, diye seslendi Koshun, duygularıyla savaşmaya çalışarak. Divanına yaslandı. Bana deniz kabuğunu getir.
Elbette, dedi Eisei, Koshun’un bu kısa isteğine yanıt olarak. Dolaptan büyük deniz salyangozu kabuğunu çıkarıp ustasına getirdi. Koyu renkli kabuk, belirli bir tanrının elçisi olarak görev yapıyor ve Koshun’un Baykuş’un sesini duymasını sağlıyordu.
En azından öyle olması gerekiyordu.
Kabuk, altındaki brokar kumaşla birlikte masaya yerleştirildi ancak hiçbir ses duyulmadı. Koshun ne zaman boş vakit bulsa, kabuktan Baykuş’un sesini yakalayabilme umuduyla dikkatle dinlerdi ama son zamanlarda sessizlik dışında hiçbir şey duyamıyordu. En ufak bir ses bile işitmemişti.
Bir şey mi oldu?
Baykuş, yaşayanların dünyasına müdahale etme yasağını çiğnediği için Tenha Saray’ın zindanına kapatılmıştı. Baykuş’un hapsedilmesi ve dalgaların durumu yüzünden çok sık konuşamıyordu; fakat son zamanlarda hiçbir şekilde yanıt alamıyordu.
Koshun’un Baykuş ile konuşmak istediği daha pek çok şey vardı; bariyerin yıkılması, Kuzgun’un kayıp yarısının battığı deniz ve ao tanrısı hakkında.
Masadaki kabuğa bakan Koshun, üzerine kasvetli bir endişe dalgasının çöktüğünü hissetti.
Hakurai iş birliği yapmayı kabul ettiğinde, Jusetsu kendini birdenbire büyük bir yoğunluğun içinde buldu.
Ertesi gün, Kuzgun’un sular altında kalan kayıp parçasının yerini Senri ile görüşmek üzere Kış Bakanlığına yöneldi.
Koshun, bariyerin dört gün içinde yıkılacağını açıklamıştı. Bunu, kapı tanrısına tapınmak için bir ritüel gerçekleştiriyorlarmış bahanesiyle yapacaklardı. Takvimde hangi gün hangi tanrıya tapınılacağı ayrıntılarıyla belirtildiğinden, Koshun bu karara varmadan önce Senri’ye danışmıştı.
Bariyeri yıkmayı başarırlarsa, Jusetsu ardından Kuzgun’un kayıp yarısının peşine düşecekti. Senri, denizin dibinde bir yanardağ olduğunu iddia eden efsanelere dayanarak, bunun Je Adası yakınlarında battığından kuvvetle şüpheleniyordu. Aslen Je Adalı olan Kuzgun Eş Jo Nei de muhtemelen aynı şeyi varsaymıştı; oraya ulaşmak için bariyeri yıkmaya çalışması da bunu açıklıyordu.
Bence Je Adası’nda hâlâ bizim bildiklerimizden farklı ya da daha detaylı halk hikâyeleri vardır. Eğer adanın kendisinde biraz araştırma yaparsanız yeni bilgilere ulaşabilirsiniz, dedi Senri.
Ancak bu hikâyeleri nasıl bulacağımı ya da bulursam ne yapacağımı bilmiyorum...
Şimdi bunu dert etmenize gerek yok. Sonuçta şu aşamada neredeyse her şey bizim için bir muamma. Adım adım ilerleyeceksiniz. Attığınız her adımda önünüzde yeni bir şeyler belirebilir.
Senri’nin konuşma tonu sakindi, bu da Jusetsu’nun endişesini hafifletiyordu. Onu dinlerken söylediklerinin son derece mantıklı olduğunu fark etti. Tuhaftı. Belki de sadece onu rahatlatmak için asılsız güvenceler vermiyor olmasındandı; sözlerinin arkasında gerçek bir bilgi birikimi vardı.
O halde bariyeri yıktıktan sonra Je Adası’na gitmeliyim, dedi Jusetsu.
Evet. Haşmetmeapları bu fikre katıldı, bu yüzden eminim bazı düzenlemeler yapacaktır. Konu Je Adası olduğuna göre, Un ailesinden yardım isteyebilir.
Ama...
İlk akla gelen Yozetsu Jikei olmaz mıydı, diye düşündü Jusetsu. Jusetsu’nun Kuzgun’dan kurtulacağı geleceğe bakarak, muhtemelen bir noktada ortaya çıkacaktı zaten.
Düşünceleri bu yöne kayınca derin bir dalgınlığa gömüldü. Jusetsu’nun sessizliğini fark eden Senri sordu: Sizi endişelendiren bir şey mi var?
Ben... Kuzgun’dan kurtulduğumda burada kalamam, dedi, kelimeler dudaklarından birer birer, yavaşça dökülürken. Kuzgun Eş’e artık ihtiyaç duyulmayacak...
Jusetsu, Ran hanedanının bir soyundan olmasa bile durum yine aynı olacaktı. Burada ona gerek kalmayacaktı. Yaz Hükümdarı uğruna daha fazla sarayda kalması gerekmeyecekti.
Senri, Jusetsu’nun yüz ifadesini süzdü. Bu konuda şimdiden bir yorum yapamam. Bu yüzden size sadece adım adım ilerlemenizi öneriyorum...
Jusetsu başını iki yana salladı. Senri onun Ran hanedanıyla olan bağını bilmiyordu.
En azından buraya bir daha dönemem, dedi.
Odaya çöken kasvetli gölge, içeriyi bir çaresizlik hissiyle doldurdu. Jusetsu’yu anında bir ürperti kapladı, kıyafetleri tenine soğuk ve ağır gelmeye başladı.
Senri bir süre sessizce ona baktı. Hem endişeli hem de meraklı görünüyordu. ...Şüpheleriniz mi var? Kuzgun’u özgür bırakmak konusunda mı? diye sordu.
Tabii ki hayır, diye güler gibi bir ses çıkardı Jusetsu. Bu aşamada şüpheye düşecek değilim. Zaten karar verildi.
Senri ise gülmedi. Neden endişeleniyorsunuz?
Jusetsu kelimeleri toparlayamadı. İçindeki endişeleri bir türlü düzgünce dile dökemiyordu. Burayı geride bırakma, yani Sho'dan tamamen ayrılma düşüncesi içini kemiriyor, onu hem çaresiz hem de öfkeli hissettiriyordu. Ne söylemesi gerektiğini de bunu nasıl ifade edeceğini de bilmiyordu.
Senri elini Jusetsu’nun yanağına koydu.
Her şeyi temelinden sarsıp kökünden değiştirmeye çalışıyoruz, bu yüzden huzursuz hissetmen çok normal, dedi. Endişelendiğini biliyorum ama kötü ihtimalleri düşünmemeye çalış. Sadece tam önündeki şeye odaklan.
Senri’nin avucu soğuktu, elleri ise kemikli ve incecikti. Bu dokunuş Jusetsu’ya Reijo’yu hatırlattı. Onun elleri de tıpkı böyleydi.
Jusetsu gözlerini dikip Senri’nin yüzüne baktı. Dudaklarında hafif bir tebessüm, gözlerinde ise şefkatli bir ifade vardı. Sanki genç kızın ruhunu kavuran tüm o fırtınayı sessizce içine çekiyor, onu bu yükten kurtarıp rahatlatıyordu.
Sadece tam önümdeki şeye odaklanmak... diye mırıldandı Jusetsu, Senri’nin sözlerini kısık sesle tekrarlayarak. Başını salladı.
Sonra Senri gözlerini kısıp elini çekti. Kendini fiziksel olarak nasıl hissediyorsun? diye sordu. Yeni ay gecesi garip bir şeyler olduğundan bahsetmiştin...
İyiyim.
Kendini çok fazla hırpalamamaya çalış, olur mu?
Jusetsu gülümsedi. Sen de.
Senri de ona sadece gülümsemekle yetindi.
Senri, Kış Bakanlığı'nın girişinde Jusetsu’yu uğurlarken yüzünde buruk bir hüzün vardı.
Bu durum gerçekten endişe vericiydi.
Jusetsu son derece kararsız ve huzursuz görünüyordu. İçinde bulundukları durum düşünülürse bu anlaşılabilirdi ama yine de Senri’nin içine bir kurt düşmüştü.
Onu bu kadar sarsan şey ne olabilirdi?
Eğer Kuzgun'u serbest bırakmayı başarırlarsa, artık iç sarayda kalmasına gerek kalmayacaktı. Değişim ürkütücü olabilirdi ama aynı zamanda mutluluk verici bir gelişmeydi. Sonunda özgürlüğüne kavuşacaktı.
Gel gelelim, Senri, Jusetsu’da en ufak bir umut ya da sevinç kırıntısı sezememişti. Artık imparatorluk sarayında kalamayacağına dair bir şeyler mırıldanırken sesindeki o tereddütü net bir şekilde işitmişti.
Yoksa iç saraya mı bağlanmıştı? Doğal olarak Senri o kapıların ardında neler olup bittiğine dair hiçbir şey bilmiyordu; yine de aklına Jusetsu ve Koshun’un birlikte tatlı bir rekabet içinde go oynadıkları anlar geldi.
Her şey imparator hazretleri yüzünden miydi?
Senri’nin göğsüne aniden kasvetli, buz gibi bir his yayıldı. Yüzündeki o buruk hüzün daha da derinleşti.
Gyoei hayattayken sık sık dile getirdiği iğneleyici sözler Senri’nin zihninde yankılandı. Gyoei, Jusetsu ve Koshun için endişeleniyor, birbirlerine çok fazla yakınlaşmalarından korkuyordu.
Arzu, beraberinde ızdırabı getirir, demişti. Ve ızdırap, Kuzgun Eş'in içindeki canavarı uyandırır...
Kajo’dan gelen bir ulak, Koei’nin yeni sarayına sağ salim taşınmasını hep birlikte kutlayacaklarını haber vermek üzere Jusetsu’nun kapısını çaldı. Hatta Kajo, Jusetsu’nun giymesi için bir kıyafet bile ayarlamış, ulakla birlikte göndermıştı. Siyah cübbeli Niangniang hadisesi yüzünden siyah elbiselerin yasaklanmış olmasını göz önünde bulundurmuş olmalıydı. Böylesine ince detayları düşünüp kendini yormak tam da ona göre bir davranıştı.
Kajo’nun gönderdiği kıyafet, sarmaşık ve kuş desenleriyle dokunmuş koyu kırmızı bir etek ile vişne çürüğü bir ceketten oluşuyordu. Jusetsu bu giysileri parlak kırmızı peleriniyle eşleştirdi ve omuzlarına pembe bir şal attı.
Jakuso Sarayı’na vardığında, kızların her birinin farklı renklerde elbiseler giydiğini gördü; muhtemelen bu da Kajo’nun bir planıydı. Koei, üzerinde altın sarısı işlemeler olan parlak sarı bir ruqun giymişti; Banka’nın üzerinde gümüş renkli çiçekler ve kuşlarla süslenmiş açık yeşil bir ruqun vardı; Kajo ise kumaşına gümüş iplikler dokunmuş açık mavi bir ruqun tercih etmişti. Masanın etrafında oturan kızlar, bir araya getirilmiş rengarenk, taptaze çiçek buketini andırıyordu.
Masanın üzerinde, tüten dumanlarıyla pirinç kekleri ve içi dolu çörekler de dahil olmak üzere her çeşit ikramlık dizilmişti. Jusetsu eline bir baozi alıp ortadan ikiye böldü; içinden bolca nilüfer tohumu ezmesi çıktı. Havaya tatlı bir koku yayıldı.
Nasıl gidiyor, ikiniz de iyi misiniz? diye sordu Kajo, çayından bir yudum alarak Koei ve Banka’ya.
Son zamanlarda gayet iyiyim, diye yanıtladı Koei, yüzündeki gergin ifadeyi tamamen gizleyemeyerek.
Ben de öyle. Sabah bulantılarım hafifledi, dedi Banka. Onun ses tonu ise aksine, çok daha rahattı.
Kajo gülümsedi. Yakında karnınız belirginleşmeye başlar.
Etekleri göğüs hizasına kadar çekili olduğu için karınlarının şişip şişmediği henüz pek anlaşılmıyordu. Koei ve Banka başlarıyla onayladılar. Her ikisinin de yanakları eskisinden daha dolgun görünüyordu.
Ağırlaştığım için yürümek bile zor geliyor, diye ekledi Koei hüzünlü bir sesle. Bir tabağa biraz kurutulmuş meyve ve pirinç keki koydu. Sonra tabağı arkasında bekleyen saray görevlisi kızlardan birine uzattı. Bunları Kuzgun Eş'e götürün, dedikten sonra Jusetsu’ya döndü. Bu pirinç keklerinin içine balla pişirilmiş ezilmiş kestane parçaları karıştırıldı. Tatlı şeyleri sevdiğinizi duymuştum, Kuzgun Eş. Umarım beğenirsiniz.
Görevli kız tabağı önüne getirdiğinde, Jusetsu pirinç keklerinin arasında gerçekten de açık sarı kestane parçacıklarını görebiliyordu. Bir parça koparıp ağzına attı; tatlı kestane aroması anında damağına yayıldı.
Çok lezzetli, dedi içtenlikle. Bunun üzerine Koei’nin yüzü aydınlandı.
Amei, sen de şunun tadına bak. Kajo, kaşıkla balla pişirilmiş bir tatlıdan alıp Jusetsu’ya uzattı. Balla pişmiş patates ve kurutulmuş hünnap. Gerçekten harika bir tadı var.
Öyleyse bunu da denemelisiniz, dedi Banka, yapraklara düzgünce sarılmış pirinç mantılarını yanındaki tabağa koyarak.
Jusetsu ilk başta hepsinin neden kendisini doyurmak için bu kadar ısrar ettiğini tam olarak anlayamadı ama sonra taşlar yerine oturdu.
Bu buluşmayı benim için düzenlemişler.
Kajo’nun gönderdiği mesajda Koei’nin taşınmasını kutladıkları yazıyor olsa da, Jusetsu bunun aslında diğer eşlerle vakit geçirmesi için hazırlanmış bir bahane olduğunu hissetmekten kendini alamadı. Saraydaki hizmetçilerin ve hadımların Kuzgun Eş'e duyduğu korkuyu, onu hizmet ettikleri hanımlarla yakınlaştırarak dağıtmaya mı çalışıyordu...?
Jusetsu, Kajo’ya baktı; kadın da ona gülümseyerek karşılık verdi. Jusetsu, bu kadının ne kadar düşünceli olduğuna içten içe hayran kaldı. Hem aşırı bağlılık hem de aşırı korku, sınırları aştığında büyük bir kaosa yol açabilirdi. Siyah cübbeli Niangniang kargaşası, iç sarayı yönetme işini onun için muhtemelen daha da zorlaştırmıştı.
Eğer bir Kuzgun Eş var olmasaydı, hayatı çok daha kolay olurdu.
Görüyorum ki kasımpatılar ekmişsiniz, dedi Kajo.
Kajo, açık kapıdan avluya, tam anlamıyla açmış olan geç açan kasımpatılara bakıyordu. Katmer katmer, pofuduk sarı çiçekler, batan güneş kadar kızıl taç yapraklı olanlar, bembeyaz küçük küçük çiçekler... Kasımpatıların hepsi bütün ihtişamıyla boy gösteriyordu.
Onlar İmparator Hazretleri'nin nazik bir hediyesi, diye yanıtladı Koei. Bu saraya gelmekten çok korktuğum için, bahçeyi değiştirmenin beni rahatlatacağını düşündü...
Ah, ne kadar da düşünceli. Ondan da bu beklenirdi zaten.
Koshun, Banka oraya yerleşmeden önce de Hakkaku Sarayı’nın bahçesini elden geçirtmiş ve gardenyalar diktirmişti. Ne kadar ince ruhlu olursa olsun, aslında Koei’ye kasımpatı hediye etme fikrini bir süre önce ona veren bizzat Jusetsu’ydu. Adındaki karakterlerin bu çiçekle bir bağı varken, neden ona hiç çiçek hediye etmediğini sorgulamıştı. En azından bunu yapabilirdi diye diretmişti Jusetsu.
Koshun ne kadar ince düşünceli ve nazik olsa da, kadın ruhundan pek anlamıyordu. Bu konular ilgisini çekmiyordu; çünkü isteseydi öğrenmek için çaba gösterirdi. İç saray onun kişisel çiçek bahçesi olabilirdi ama Koshun sıradan bir erkeğin o kaba, hoyrat tavırlarına sahip değildi. Genelevlerin sütunlarına, duvarlarına ve yataklarına sinen o yoğun beyaz pudra ve ter kokusunu, odaları dolduran o ağır havayı barındırmıyordu. Koshun’dan en ufak bir kirli koku yayılmıyor, aksine eşlerine mektuplar yazarak, saraylarını ziyaret ederek ve hastalandıklarında onları kontrol ederek derin bir şefkat gösteriyordu. Bu durumlar birbirine tezat gibi görünse de, muhtemelen ikisi de aynı şeyden besleniyordu: Annesinin başına gelenlerden duyduğu acı ve pişmanlıktan.
Koshun, annesinin kaybının yarasını hâlâ taşıyor ve bu yüzden kadınlara karşı merhamet besliyordu. En azından Jusetsu’ya öyle geliyordu. Annesinin çektiği acılara bizzat şahit olduğu için, iç saraya karşı bir nefret besliyor olması muhtemeldi.
Yine de bu sadece bir tahminden ibaretti.
Şu an iki eşi de hamileydi ve önemli olan tek şey buydu. Bu mesele Jusetsu’nun kafa yorması gereken bir şey değildi; yine de ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu düşünmekten kendini alamıyordu.
Jusetsu, ağzına ballı tatlıdan bir lokma daha atarken diğer eşleri süzdü. Elbiseleri karınlarını kapattığı için tam seçilemese de, hem Koei’nin hem de Banka’nın karınları artık belirgindi. Yanakları eskisinden daha yuvarlak, elleri daha dolgundu. Aniden Jusetsu onlara yabancılaştığını hissetti. Nedense, onların artık Koshun’un gerçek eşleri olduğu gerçeği gözünün önüne serilmişti.
Benim aksime, diye düşündü Jusetsu. Ben buraya ait değilim, hiçbir zaman da onlardan biri olamayacağım.
Jusetsu, Jiujiu’nun kendisine Koei ve Banka’nın hamileliği hakkında ne düşündüğünü sorduğu anı hatırladı. Hiçbir zaman onlar gibi olamayacağını biliyordu ve şimdi, ilk defa bu gerçek yüzüne sert bir tokat gibi çarpıyordu.
Zihninde, kendisinin de sıradan bir eş olduğu ve diğerleriyle masanın etrafında çay içtiği hayali bir sahne canlandı. Gözlerini kapattığında, bedeninin içinden kupkuru bir rüzgarın estiğini hissetti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.