Koshun o akşam Yamei Sarayı’nı ziyaret etti.
Masaya ipek bir kese bırakırken, "Kajo’yu gördüğünü duydum," dedi. Jusetsu kesenin içinde kendisine alınmış bir hediye olduğunu tahmin etti.
"Gördüm. Bir sakıncası mı var?" Jusetsu keseyi açtığında içinden kuru kayısılar çıktı. "Kajo senin iznin olduğunu söylemişti."
"Hiçbir sakıncası yok. Bu gibi şeyleri tamamen Kajo'nun kararına bıraktım zaten."
Jusetsu turuncu meyveden bir parça koparıp ağzına attı. Kurutulmuş olmasına rağmen meyvenin eti hâlâ yumuşacıktı. Mayhoşluğu tam kararındaydı, ağızda tatlı bir lezzet bırakıyordu.
Koshun o kadar moralsiz görünüyordu ki Jusetsu elindeki kayısıyı koparmayı bırakıp gözlerini ona dikti. İmparator, "Kajo’nun beni azarlayacağını tahmin ediyorum," dedi. "Ake’ye gitmeni önerdiğimi öğrendiğinde yani."
"Nedenini bilseydi seni anlayışla karşılardı, eminim."
Koshun göz ucuyla Jusetsu’ya baktı. "Ama sen de öfkeliydin, değil mi?"
Jusetsu bakışlarını kaçırdı. "İnsan bir durumu anlayışla karşılarken aynı zamanda ona öfke de duyabilir." Yüzünü hâlâ imparatordan tarafa çevirmemişken gözlerini yere indirdi. "Bu teklifi neden yaptığını anlıyorum. Gitmeyi kabul ediyorum."
Koshun bu sözler üzerine hiç kıpırdamadı. Jusetsu yüzünü döndüğü için yüzündeki ifadeyi görmesi imkansızdı.
"Tabii planımız umduğumuz gibi gitmezse bunların hiçbir önemi kalmayacak."
Ne de olsa her şey bariyer başarıyla yıkılırsa, Kuzgun'un kayıp diğer yarısı bulunur ve Kuzgun özgürlüğüne kavuşursa bir anlam ifade edecekti. Önlerindeki süreç son derece zorlu ve meşakkatliydi.
Ama ya her şey planlandığı gibi giderse...
Bu düşünce Jusetsu’nun zihninden geçer geçmez içini ürperten bir soğukluk hissetti; fakat bu korku dolu hissi hemen zihninden uzaklaştırarak kendi kendine aptallık etmemesini söyledi.
Koshun onun kafasını iki yana salladığını fark ederek, "Bir sorun mu var?" diye sordu.
"Yok bir şey," diye yanıtladı Jusetsu ama göğsündeki o kaygılı, puslu his yatışacak gibi durmuyordu.
O zaman, ben...
Kuzgun’u özgürlüğüne kavuşturmak Jusetsu’nun yegane kurtuluş yolu olmalıydı ama yine de... içi içini yiyordu.
Saray topraklarından bir kez ayrıldıktan sonra, muhtemelen Kajo’yu ve diğerlerini bir daha asla göremeyecekti. Üstelik Yamei Sarayı’ndaki hizmetkarlarını yanına alıp alamayacağı da belirsizdi; ne de olsa onların evi sarayın haremindeydi. Senri’yi de bir daha göremeyecekti. Ve Koshun’u da.
Jusetsu şimdi sahip olduğu her şeyi elinin tersiyle itmek zorunda kalacaktı.
Her şey yolunda giderse, her şeyimi kaybedeceğim.
Bu gerçeği fark etmek içini titretti, göğsünden başlayıp tüm vücuduna yayılan amansız bir donma hissiyle sarsıldı.
Koshun yavaşça ayağa kalkarken kıyafetlerinin birbirine sürtünmesinden çıkan hafif hışırtı dışında çıt çıkmıyordu. "...Jusetsu," diye söze başladı. "Benimle dışarı çıkar mısın?"
Bunu sorduğunda zaten kapı eşiğine doğru yönelmişti bile.
Jusetsu aceleyle doğruldu. "B-bekle beni," diye seslendi.
Koshun ara sıra böyle hiç haber vermeden, son derece sakin bir tavırla aklına eseni yapıveriyordu. Bu huyu Jusetsu’yu her seferinde telaşlandırıyordu.
Dışarısı soğuk ve sessizdi. Yılın bu zamanlarında, güneş tepedeyken hava güzel oluyordu ama akşamları giysilerinin içine kalın astarlar koyup sıkıca sarınmazsan ya da üstüne kalın bir hırka almazsan donma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdın. Koshun saray binasından uzaklaşıp göletin kıyısı boyunca yürümeye başladı. Suyun kenarı daha da ayaz olurdu ama Koshun hiç üşümüş gibi görünmüyordu; aksine, sırtı dümdüz ayakta duruyordu. Yarım ayın gölgesi suyun yüzeyine vuruyor, göletteki hafif dalgalanmalar ayın görüntüsünü titretiyordu. Koshun gözlerini dikmiş aya bakıyor gibiydi.
"O şarkıda, ay ışığının denize yansıyarak iki tanrıya dönüştüğü söyleniyordu..." Koshun başını kaldırıp gökteki aya baktı. "Şimdi bunu görebiliyorum. Ayın hem aydınlık hem de karanlık bir tarafı var."
Jusetsu de başını kaldırıp yukarı baktı. Yarısı ışıldıyor, berrak ve beyaz bir ışık saçıyordu; diğer yarısı ise kapkara bir gölgenin altında gizlenmişti. Bu gölge, lacivert gece gökyüzünün geri kalanına kıyasla bile çarpıcı derecede karanlıktı.
Biri karanlığın tanrısıydı. Diğeri ise aydınlığın.
"Bu ay bana seni ve beni hatırlatıyor," dedi Koshun fısıldar gibi bir sesle. Jusetsu bakışlarını gökyüzünden çekip ona çevirdi. "Birimiz karanlık, diğerimiz aydınlık demiyorum. İkimiz de hem karanlığız hem de aydınlık. Seni kendimin bir parçası olarak görüyorum."
"Kendinin bir parçası mı...?" diye sordu genç kız.
"Ben Yaz İmparatoru olduğum için sen Kış İmparatoriçesi değilsin... Hayır, aslında bu da doğru olabilir ama yine de sen benim ayrılmaz bir parçamsın."
Koshun ardından dönüp Jusetsu’ya baktı, ay ışığı yüzündeki sakin ifadeyi aydınlatıyordu.
"Bazen bana aynaya bakıyormuşum gibi hissettiriyorsun. Sen mutluysan ben de mutluyum. Sen acı çekiyorsan ben de huzur bulamıyorum. Bu yüzden, seni kurtarmayı ne kadar çok istiyorsam, seni çok uzaklara göndermek zorunda kalacağımı düşünmek de benden bir parça koparılıyormuş gibi hissettiriyor. Canımı yakıyor."
Ses tonu her zamanki gibi sarsıntısız, yumuşak ve kısıktı; ama gözlerinde dingin ve güçlü bir duygu dalgalanıyordu. Ay ışığı etraflarındaki karanlığı arındırıyor, onun içine hapsettiği hisleri gün yüzüne çıkararak Jusetsu’nun görmesini sağlıyordu.
Genç kız kendi gözlerinde de benzer bir duygunun titreştiğini hissetmekten kendini alamadı.
"Ben de... aynı şeyleri hissediyorum," diye itiraf ederken buldu kendini. Kurtulmak istiyordu ama bu uğurda kaybedeceği şeyleri düşünmek korkutucu ve acı vericiydi.
Kurtulmak demek, Koshun’dan ayrılmak demekti.
Göğsünün derinliklerinde, sanki içine sessizce kar yağıyormuş gibi bir soğukluk vardı.
Yüzüne dokunan sıcak bir temasla irkildi. Koshun elini uzatmış, parmaklarını yanağına koymuştu.
Koshun parmak uçlarıyla sanki yüzünün hatlarını inceliyormuş gibi yanağını usulca okşadı. Jusetsu’ya bu dokunuş, kalbinin en gizli köşelerini aralıyor gibi hissettirdi.
Ah...
Onun parmak uçları, kalbinin derinliklerinde biriken tüm duyguları deşip yüzeye çıkarıyordu.
Koshun’un gözleri şaşkınlıkla irileşti.
Jusetsu ne ara olduğunu anlamadan kendi eli kendiliğinden hareket etmiş, onun eline dokunmuştu. Koshun’un eli o kadar sıcaktı ki kendi parmak uçlarının ne kadar buz kestiğini acı verici bir şekilde hissettirdi.
Koshun tek bir kelime bile etmeden yanağını okşamayı bıraktı ve elinin üzerine koyduğu parmaklarını iki eliyle birden şefkatle kavradı. Onun sıcaklığı, kızın buz tutmuş ellerine yayıldı.
Koshun orada öylece durup sessizce önündeki Jusetsu’ya baktı ve sonunda ellerini bıraktı. Hiç ses çıkarmadan arkasını döndü ve geldiği yoldan geri yürümeye başladı. Jusetsu onu takip etmedi, sadece arkasından gidişini izledi.
Saray binasının önünde beklemekte olan Eisei hemen imparatorun yanına yaklaştı. Göz ucuyla arkasına, Jusetsu’ya doğru baktı. Koshun ise arkasına dönmedi. Eisei elindeki mumu yakarak önünden yürümeye başladı. Titreşen küçük mum ışığı ve iki adamın sırtı yavaş yavaş karanlıkta süzülerek gözden kaybolmaya başladı.
Koshun bir an için aniden durup arkasına döndü ama Jusetsu mesafeden dolayı yüzündeki ifadeyi seçemedi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.