Samon Sarayı’na yaptığı ziyaretin ertesi günü, Kajo ansızın Yamei Sarayı’nda bitiverdi. Jusetsu, onun yine okuyacak yeni bir şeyler getirdiğini sanmıştı ama asıl meselesi akıl danışmaktı.
Kajo’nun o her zamanki neşeli ve sevecen yüzüne derin bir keder çökmüştü. İçini çekerek, "Ne yapacağımı bilemiyorum," dedi. "Senin bilgeliğine ihtiyacım var, amei."
Jusetsu merakla sordu: "Sorun nedir?"
"Siyah Cübbeli Niangniang tabirini hiç duydun mu?"
Jusetsu şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Duydum."
Duymak ne kelime, Siyah Cübbeli Niangniang’ın ta kendisiydi. Kajo’nun bundan haberi olmadığını sanıyordu ama durum pek de öyle görünmüyordu.
Kajo yüzünde acı bir tebessümle devam etti: "Bak, seninle o bahsedilen Siyah Cübbeli Niangniang’ın aynı kişi olduğuna inanmıyorum. Kuzgun Eş’i olduğundan çok daha gizemli ve kutsal bir figür gibi göstermeye çalışıyorlar; onu kendi acılarını dindirecek, dualarını iletecek bir aracı olarak kullanıyorlar. Burada atılacak yanlış bir adım seni ciddi bir tehlikeye atabilir."
Kajo, Ay’ın Hakiki Öğretileri tarikatıyla yaşadığı tecrübelerden dolayı, dinin ne denli korkunç boyutlara ulaşabileceğini iyi biliyordu. Yüzündeki keder daha da derinleşti.
"Bu Siyah Cübbeli Niangniang’a bel bağlayanların çoğu seni ömründe bir kez bile görmemiş insanlar. Zihinlerindeki suretin bir puta dönüştü, senden bağımsız bir hayat sürüp adeta tanrılaştırıldı... Hatta bu imajı kullanarak dolandırıcılık yapanlar bile var."
"Uğurlu tılsımlardan mı bahsediyorsun?" diye sordu Jusetsu.
"Evet. Haber baş mıydı?"
"Onları kimin sattığını da, bu işin arkasındaki asıl ismi de tahmin edebiliyorum."
Tankai satılan tılsımlardan birini ele geçirmişti; bunları hazırlayanın Hakurai olduğu gün gibi ortadaydı. Tılsımın üzerindeki yazı, Jusetsu’nun daha önce gördüğü bir başka tılsımdaki el yazısıyla birebir aynıydı.
Hakurai’nin Hakkaku Sarayı’nda iş birlikçileri vardı. Jiujiu’nun dediğine göre Jusetsu’yu Samon Sarayı’na çağıran saray hanımı orada çalışıyordu ama kimliği henüz netleşmemişti.
Tankai’nin araştırmaları, sahte tılsımların kaynağının da Hakkaku Sarayı’nın içinden bir yer olduğunu işaret ediyordu. Başta, tılsım sahipleriyle konuşarak kaynağa ulaşmanın kolay olacağını düşünmüşlerdi ancak herkes beklenmedik şekilde ağız birliği etmişçesine susuyordu. Belli ki onlara sessiz kalmaları söylenmişti. Her birinin bir bahanesi vardı; güya Kuzgun Eş bu tılsımları sadece onlar için özel olarak yazmıştı ve eğer duyulursa başı belaya girerdi. Tılsımların sahte olduğu söylendiğinde bile inanmayı reddediyorlardı. Yine de Tankai bir şekilde—nasıl yaptığını tam anlatmasa da—gerçeği söyletmeyi başarmıştı. Tılsımlar Hakkaku Sarayı’ndaki bir harem ağasından satın alınmıştı. Bahsi geçen harem ağasının kimliği ise hâlâ araştırılıyordu.
Bu histeriyi körükleyen ve Onkei’nin peşine düştüğü kişi de yine Hakkaku Sarayı’na dayanıyordu. Saray hanımlarının ve harem ağalarının diğer saraylarla pek çok bağlantısı vardı; Onkei de bu karmaşık ilişkiler ağını ilmek ilmek incelemişti.
Jusetsu, masanın üzerine bir kâğıt açarak Kajo’ya durumu açıkladı: "Harem ağalarım meseleyi araştırıyor. Saray hanımları ve harem ağaları arasında bu kadar çok bağ olduğunu ben de bilmiyordum."
Kâğıtta her sarayda çalışan görevlilerin isimleri yazılıydı ve birbirleriyle yakın olanların arasına çizgiler çekilmişti. Bu şema, iç saraydaki yapıların birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu açıkça gösteriyordu.
"Öncelikle sınıfsal kökenlerden gelen bağlar var; mesela tüccar ailelerden gelenler veya zengin çiftçi kızları gibi. Sonra memleket meselesi devreye giriyor. Çoğu başkentli olsa da, şehrin doğusundan mı batısından mı oldukları ya da saraya ne kadar yakın oturdukları arkadaşlıklarını belirliyor. Saray yetkililerinin kızları kendi aralarında gruplaşıp başkalarını dışlıyorlar. Harem ağalarına gelince, onların memleketleri çok daha çeşitli, bu yüzden aynı köyden veya kasabadan olanlar birbirine sıkıca tutunuyor. Örneğin..." Jusetsu, Hakkaku Sarayı’ndaki bir harem ağasının ismini işaret etti. "Bu adam Yoku eyaletinden, Hien Sarayı’ndaki bir başka harem ağası da öyle. Farklı saraylarda olsalar da bu yüzden dostlar. Kendi saraylarındaki diğer arkadaşları da işin içine girince dolaylı yoldan devasa bir ağ oluşuyor. İşte Siyah Cübbeli Niangniang inancı, Hakkaku Sarayı’ndaki bir harem ağasından başlayarak bu yolla yayıldı."
Bu geniş ağ, hikâyenin hızla kulaktan kulağa yayılmasını sağlamıştı.
Kajo hayretle şemayı inceledi. "Bu kadar bilgiyi toplamak muazzam bir emek ister... Harem ağaların gerçekten harikaymış."
"Öyledirler." Jusetsu hem gurur duydu hem de hafifçe utandı. Kendisi övüldüğünde böyle hissetmezdi.
"Bu şemaya bakılırsa, her şeyin fitili Hakkaku Sarayı’nda ateşlenmiş."
Jusetsu, "Belki de Banka’yı... yani Turna Eş’i kurtardığımda başladı," diye mırıldandı.
Ama belki de daha öncesi vardı. Yamei Sarayı’ndan daha sık çıkmaya başladığından beri pek çok kişinin ricasını dinlemişti... Hatta belki de her şey Koshun’un o ilk isteğiyle başlamıştı.
Kajo, "Peki bu işin arkasındaki beyin kim?" diye sordu.
"Şey..."
Hakkaku Sarayı’ndaki hangi saray hanımı bu hareketi yönetiyor olabilirdi? Arka planda ipleri elinde tutan Hakurai’ydi, onun arkasında da Choyo vardı. Bu ikisi arasındaki bağ artık kesinleşmişti. Acaba Jusetsu’yu daha rahat tehdit edebilmek için mi bu bağın ortaya çıkmasına izin vermişlerdi?
Jusetsu, hayatta kalmak istiyorsa Yamei Sarayı’nda sessizce oturması gerektiği konusunda tehdit edilmişti. Eğer saraydaki bu kargaşa daha da büyürse veya bir ayaklanmaya dönüşürse, sonu Ay’ın Hakiki Öğretileri meselesi gibi olurdu. Jusetsu da bundan nasibini alırdı.
Hakurai, Uren Niangniang’dan nefret ediyordu ama Choyo onun hakkında ne düşünüyordu? Jusetsu—veya Uren Niangniang—Turna Eş’in babası olan Choyo için bir engel miydi?
Jusetsu sessizliğe gömüldü.
Kajo, onu gerçek dünyaya döndürerek, "Amei?" diye seslendi.
"Ah, evet," diyerek toparlandı. "...Hakkaku Sarayı’ndaki hanımları inceliyoruz. Aradığımız cevapları orada bulacağız."
"Anlıyorum. Öyleyse her yol o saraya çıkıyor. Bu durumu çözmesi için Turna Eş ile konuşmam gerekecek," dedi Kajo. Üzgün bir tavırla içini çekti.
"Öyle mi? Gerçekten bununla uğraşmana gerek var mı?"
"İmparator Hazretleri’ni böyle şeylerle huzursuz etmek istemeyiz."
En yüksek rütbeli eş olarak iç sarayın düzeni onun sorumluluğundaydı. Sahte tılsım meselesi henüz Muhafız Birliği’ni ilgilendirecek kadar büyük bir olay değildi; sadece tuhaf bir dini karmaşaydı. Kajo, iç sarayın hamisi olarak, olay kontrolden çıkıp büyük bir kaosa dönüşmeden müdahale etmek zorunda hissediyordu.
"Turna Eş ile bizzat konuşacağım," dedi Kajo. "Genç olabilir ama çok aklı başında biridir, her ne kadar bunu pek belli etmese de."
"Doğru..."
Jusetsu onunla ilk tanıştığında, kızı mesafeli ve ne düşündüğü belli olmayan biri olarak görmüştü. Oysa Banka aslında içine kapanık, derin düşünen biriydi. Başkalarına karşı düşünceliydi ve konumunun gerektirdiği sorumlulukların bilincindeydi. Saf bir çocuk değildi.
Belki de Banka durumun farkındaydı.
Yine de Choyo ile aynı safta olması pek muhtemel değildi. Banka, Hakurai’den ruhunun derinliklerinden gelen bir nefretle iğreniyordu; öyle ki o lanetin pençesinde sayıklarken bile bu nefreti haykırmıştı. O haldeyken yalan söylüyor olamazdı.
Jusetsu; Banka, Hakurai ve Choyo’nun gerçek yüzlerinin yavaş yavaş, parça parça aydınlandığını hissediyordu.
"Seninle konuştuğuma çok memnun oldum amei. Çok teşekkür ederim."
Kajo’nun yüzündeki o kasvetli bulutlar biraz olsun dağılmıştı. Jusetsu’ya ışıl ışıl bir gülümseme bahşedip oradan ayrıldı.
Akşam olduğunda Koshun, Yamei Sarayı’na geldi.
İçeri girer girmez, hesap sorar gibi bir tonla sordu: "Samon Sarayı’na gittiğin doğru mu?"
Jusetsu şaşıp kalmıştı. "Ah... Dünkü meseleden bahsediyorsun sanırım."
"Kendi başına neden oraya gittin? Neyse, onu geçtim—bir zarar görmedin ya? Gerçi aksi bir haber gelmedi ama..."
Gergin görünüyordu. Yüzü her zamanki gibi sakin ve ifadesizdi fakat alışılmışın dışında bir şekilde sadede gelmekten kaçınıyordu.
Jusetsu, "Ne demeye çalıştığını anlamıyorum," diye karşılık verdi. "Sakinleşmeni öneririm. Biraz çay iç."
Koshun’a sakin olmasını söyleyeceği bir günün geleceği hiç aklına gelmezdi.
Genç adam denileni yaptı ve uysalca çayından bir yudum aldı. "...Özür dilerim. Sadece endişelendim."
"Anlıyorum." Jusetsu bu kadar içten bir itiraf karşısında ne diyeceğini bilemedi.
"Saname Choyo konusunda dikkatli olman için uyarılmalıydın. Seni Samon Sarayı’na davet edeceği hiç aklıma gelmemişti."
Jusetsu, Banka’nın kendisine "Babama karşı dikkatli ol," dediğini hatırladı.
"Başka bir yerden uyarı almıştım zaten. Merak etme."
"Başka bir yerden mi?"
"Banka’dan," diye yanıtladı Jusetsu.
"Banka mı...?"
"Sanırım açıklamam gerekecek," diye söze başladı. "Choyo ve Hakurai arasında bir bağ var ama Banka bunun ne kadarına hâkim bilemiyorum. Hakurai’den nefret ediyor ama iş babasına gelince, hissettiği şey hem saygı hem de korku."
Jusetsu, Choyo ile daha önce hiç karşılaşmamış olsa da ondan nefret ediyordu. Banka babasını her ne kadar sevse de, kızını böylesine bir seçim yapmaya zorlayan hiçbir babanın gözünde zerre kadar değeri yoktu.
İmparator Koshun sakin bir sesle, "Choyo senin sırrını biliyor. Muhtemelen Gecekuşu Eşi olmanın ardındaki sırra da hâkim," dediğinde Jusetsu kaşlarını çattı. "Bu bilgiyi nereden bulduğunu bilmiyorum ama seni açıkça bir düşman olarak görüyor. Daha önce seni dikkatli olman konusunda uyarmalıydım; yine de şu an için sana doğrudan bir zarar verecekmiş gibi görünmüyor."
"Bana zarar falan... veremedi. Sonunda işleri lehime çevirmeyi bildim."
Koshun merakla, "Öyle mi?" diye sordu.
"Choyo mesajını Hakurai aracılığıyla gönderip beni sarayıma kapanmaya, sessiz sedasız oturmaya zorladı. Henüz kendisiyle yüz yüze gelmiş değilim." Jusetsu o an başka bir ayrıntıyı hatırladı. "Ha, bir de Banka’nın ağabeyleri olduğunu düşündüğüm iki kişiyle karşılaştım."
"Choyo’nun en büyük ve en küçük oğlu şu an onunla birlikte burada. Karşılaştıkların onlar olmalı."
Jusetsu, "Peki ya ortanca oğul?" diye sordu.
"Görünüşe göre o Ga Eyaleti’nde kalmış. Choyo’nun en çok güvendiği kişi de oymuş."
"Büyük oğul için zor bir durum olsa gerek."
Koshun, "Eh, yine de babasının yerini alacak olan o," diyerek cümlesini yarım bıraktı. "Saname ailesinin iç meselelerini bir kenara bırakırsak, sana bir şey dediler mi ya da bir şey yaptılar mı?"
"Hayır, hiçbir şey. Sadece bakıştık. Kim olduğumu anladıklarını sanmıyorum, ayrıca Hakurai’den doğal olarak nefret ediyorlardı."
"Bunu duyduğuma sevindim."
"Tavırlarına bakılırsa Choyo oğullarını bu işe karıştırmamış. Bela çıkarmak için sadece Hakurai ile ayrı bir koldan iletişim kuruyor olmalı."
"Hmm..." Koshun kollarını kavuşturup derin bir düşünceye daldı. "Anlıyorum. Demek tek başına hareket ediyor..."
Jusetsu kendi kendine, "Meseleleri kendi başına ölçüp biçmenden bazen nefret ediyorum," diye mırıldandı.
Koshun başını kaldırıp şaşkınlıkla sordu: "Efendim?"
"...Bir daha söylemeyeceğim."
"Tamam, duydum seni zaten. Gerçekten böyle mi hissediyorsun? Tüm düşüncelerimi ulu orta söylemenin pek akıllıca olacağını sanmıyorum..."
Jusetsu, "Sana her şeyi anlat demiyorum," dedi. "Duruma göre değişir."
"...Şu an ne düşündüğümü söyleyeyim mi o zaman?"
Jusetsu başını salladı.
"Peki. Saname klanının belirgin özellikleri üzerine kafa yoruyordum. Onlar için klan liderinin kararı mutlak bir yasadır. Sanırım sana daha önce de söylemiştim; büyüklerine aşırı derecede saygı duyma, onlara neredeyse tapma gibi bir gelenekleri var. Bunun madalyonun diğer yüzü ise liderin omuzlarındaki ağır sorumluluktur. Aile reisi asla hata yapmamalı ve klanın güvenine ihanet etmemelidir. Dahası, alt kademedekilerin fikrine asla danışmaz. Choyo’nun babası da muhtemelen tıpkı onun gibiydi. Bu yüzden Choyo oğullarıyla hiçbir şeyi tartışmaz; kararları sadece kendisine aittir. Şu an yaşananların temelinde de bu yatıyor sanırım."
"Anlıyorum..."
"Saname klanının iyiliği için hareket ediyor. Eğer tüm klanın çıkarına olacaksa bana ihanet etmeye bile cüret edebilir. Şimdilik, klanının güvenliğini sağlamak adına bana hizmet edeceğini söyledi."
"Sana hizmet mi edecek?"
Koshun, "Bu, diğer bir deyişle, seni ortadan kaldırmak anlamına gelebilir," dedi.
İşte bu her şeyi açıklıyordu. Jusetsu’nun zihnindeki taşlar yerine oturdu.
"Ve buna rağmen sessiz kalmamı mı istiyor?"
"Tıpkı bu olayda olduğu gibi, hareketlerinde anlaşılması imkansız noktalar var. Gözden ırak durmanı tavsiye ederim."
Jusetsu biraz alınarak, "Sen de mi bana sinmemi söylüyorsun?" diye çıkıştı.
"Hayır," diye yanıtladı Koshun. "Sadece onun dikkatini çekecek herhangi bir şeyden kaçınman gerektiğini söylüyorum..."
"Neden onun gönlünü hoş tutmaya çalışayım ki?"
Jusetsu yüzünü başka yöne çevirdi. Koshun’un ne demek istediğini bal gibi anlıyordu ama bu durum yine de canını sıkıyordu. Mantığını kavrayabiliyordu fakat duygularına engel olamıyordu. Hiçbir akılcı açıklama hissettiklerinin önüne geçemiyordu.
Koshun’un sesinde hem bir bıkkınlık hem de huzursuzluk vardı. "Ben sadece... senin için endişeleniyorum." Sesindeki bu huzursuzluğun sebebi Jusetsu’nun konuşma tarzı mıydı yoksa kendi çaresizliği mi, belli değildi.
Jusetsu imparatora döndü. Yüzündeki ifadeyi görünce sebebin ikincisi olduğunu anladı. Genç kadına kızgın gibi görünmüyordu. Aksine, ne yapacağını bilemez bir halde, sıkıntılı bir bakış atıyordu. Onu asıl zorlayan Jusetsu değil, içinden çıkılmaz hale gelen durumun ta kendisiydi. Jusetsu onun ne hissettiğini çok iyi biliyordu çünkü kendisi de aynı durumdaydı. Duygularının neden bu kadar ağır bastığını anlamıyordu. Jusetsu’yu aynı anda hem bu kadar sinirlendiren hem de bu kadar tereddütte bırakan tek kişi Koshun’du.
Sonunda, "...Anlıyorum," dedi. "Zaten en başından beri sessiz kalmam gerekiyordu."
"Hayır, öyle demek istemedim..." Koshun söze başlayıp duraksadı, dilini ısırdı. "Samon Sarayı’ndaki hareketliliği yakından takip edeceğim. Yaklaşık iki hafta içinde başkentten ayrılacaklar. Choyo, Ga Eyaleti’ne döndüğünde bu kadar saldırgan bir tutum sergileyemez."
Koshun, her zamankinden daha telaşlı bir tavırla bu sözleri söyleyip Yamei Sarayı’ndan ayrıldı.
Jusetsu o gece "Siyah Cübbeli Niangniang" meselesinden bahsetmedi; zaten Koshun’a bu konuda çoktan rapor gittiğini tahmin ediyordu. Hem yanında Kajo olmadan bu konu üzerinde spekülasyon yapmak istemiyordu. Durum hakkında biraz daha bilgi sahibi olduğunda onunla konuşurum, diye düşündü.
Bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu ise ancak ileride anlayacaktı.
Kajo, yanına nedimelerini ve haremağalarını alarak Hakkaku Sarayı’na doğru yola çıktı. Sarayın etrafı, onu korurcasına sarmalayan ardıç çitlerle çevriliydi. İğne gibi ince yaprakların arasından küçük meyveler baş gösteriyordu. Çitlerin ötesinde, ıslakmışçasına parıldayan mavi sırlı kiremitleriyle saray binası yükseliyordu. Çatının süslemelerinde kanatlarını açmış bir turna tasviri vardı; saçakların altındaki fenerlerin oymalarında da aynı turna motifi göze çarpıyordu. Sarayı çevreleyen kerpiç duvarlar mika ile kaplanmış, ona beyaz bir ışıltı katmıştı. Kapıdan geçtiklerinde, saray nedimeleri ve haremağaları sıraya dizilmiş halde, ellerini birleştirip eğilerek Kajo’yu büyük bir hürmetle selamladılar.
Onların arasında, ziyaretçisini dizlerinin üzerinde bekleyen Turna Eşi ve hemen arkasındaki nedimeleri duruyordu. Turna Eşi’nin yüzü alışılmadık derecede solgundu; yanaklarına ve dudaklarına bu solgunluğu gizlemek için sürülen ağır kırmızı makyaj, aksine hastalıklı halini daha da belirginleştiriyordu.
Banka onları, açık kapısından bahçenin göründüğü geniş ana salona buyur etti. Burası, Koshun’un annesini hatırlattığı gerekçesiyle şakayıklar yerine yaseminler diktirdiği bahçeydi. Yaseminlerin tombul, oval meyveleri kızıla çalmaya başlamıştı.
Kajo o meyveleri görünce, bir daha asla çocuk sahibi olamayacağı gerçeğini bir kez daha hatırladı. Bu his, göğsünün içinden geçen soğuk bir rüzgar gibi esti. Ne bir hoşnutsuzluktu bu, ne de tam anlamıyla bir umutsuzluk; sadece vücudunu yalayıp geçen sessiz bir sonbahar esintisi gibi gelip geçti.
Turna Eşi’nin nedimeleri çay ikram ettiler. Etrafa yayılan aromadan, bunun tıpkı imparatora sunulanlar gibi en üst kalite olduğu anlaşılıyordu. Nedimelerin tavırları ve hareketleri öylesine vakur ve zarifti ki kusur bulmak imkansızdı. Kajo’nun tek dikkatini çeken, kuşaklarından sarkan siyah süs kordonlarıydı. Onlara kısa bir bakış atıp salonun köşesinde bekleyen diğer nedimelere göz gezdirdi. Her birinin belinde aynı siyah kordon asılıydı. Hatta bir tanesinde, tıpkı Jusetsu’da olanın aynısı, balık şeklinde bir süsleme vardı.
Tam karşısında oturan Turna Eşi’nin kuşağında ise siyah kordon yoktu, sadece gümüş bir işleme asılıydı. Üzerinde birbirine bakan kuş motifleriyle bezeli koyu yeşil bir üstlük ve turkuaz ile koyu mor çizgili bir etek vardı. İkisinin de o meşhur Saname ipeğinden yapıldığı belliydi; yumuşak ve göz alıcı bir parıltıları vardı.
Banka hiçbir şey söylemedi; ne de olsa nezaket kuralları gereği sohbeti her zaman rütbesi yüksek olan eş başlatırdı.
Kajo, risk taşımayan bir konuyla lafa girdi. "Çay harikaymış. Bu eyaletinden mi?"
Banka, rütbece üstte olanlara hitap ederken kullanılan o saygılı ifadeyle, "Evet, ablacığım," diye kısa bir yanıt verdi. Kendini iyi hissetmediği için çay yerine sadece ılık su içiyordu.
Kajo, "Zayıflamış mısın sen?" diye sordu.
"Biraz... İştahım pek yok. Muhtemelen yaz yorgunluğundandır." Banka, sanki içinde bir şey görecekmiş gibi iki eliyle tuttuğu sıcak su kupasına bakıyordu. Kajo, o suyun yansımasında ne gördüğünü merak etmeden edemedi. Genç kadının yüzü ve parmakları, zayıflamış olmasına rağmen şiş duruyordu. Boğum boğum bir şişlik vardı.
"Gecekuşu Eşi ile aranız nasıl? Yaşlarınız birbirine yakın sayılır."
Banka başını kaldırdı. Kajo’nun bu ani sorusu karşısında yüzünde şaşkın ve boş bir ifade belirdi. Bu haliyle olduğundan çok daha küçük görünüyordu.
"Eve... Hayır," dedi. "Yakın değiliz."
Kajo, "İyi geçinebilseydiniz ne güzel olurdu. O çok nazik biridir," diye belirtti.
"...Bunun farkındayım."
"Güzel. Öyleyse ona herhangi bir zorluk çıkarmamalısın."
Banka gözlerini dikip Kajo’nun yüzüne baktı. "Ona bir şey mi oldu?" diye sordu.
"Ona bir şey olmasına izin veremeyiz. Demek istediğim bu."
Banka’nın gözleri doldu, paniklemiş gibiydi. Yine de Kajo’nun ne anlatmaya çalıştığını anlamış gibi görünüyordu.
“Benden bir şey mi istiyorsun?” diye sordu.
“Hakkaku Sarayı’nda çalışanlara göz kulak olmanı istiyorum. Dizginleri eline al ve sakın bırakma. Kendi sarayı emanet edilen bir eşin görevi budur.”
Banka, Kajo’nun sözlerini dinlerken gözünü bile kırpmadı. Hafifçe başını salladı. “Anlıyorum,” dedi. “Demek öyle? Bu sarayda olup bitenlerin farkındaydım ama dışarı pek çıkmadığım için orada neler döndüğüne dair hiçbir fikrim yoktu. Bu kargaşa dışarıya da mı sıçradı?”
“Tüm iç saraya yayıldı,” dedi Kajo net bir tavırla.
Banka sessizliğe gömüldü. Gerçekten olan bitenden habersiz miydi, yoksa her şeyi bilip de sadece köşesine çekilip hiçbir şey yapmamış mıydı, kestirmek imkansızdı.
“Üzgünüm,” dedi Banka. “Burada çalışanlarla konuşacağım.”
“Anlamana sevindim. Bu konuda sana güveniyorum.”
İkili konuyu doğrudan açmamış olsa da Banka mesajı aldığı sürece gerisinin bir önemi yoktu.
Kajo gitmek üzere ayağa kalktı.
“...Lütfen bir an bekleyin, Mandarin Ördeği Eş Hazretleri.” birisi onu durdurmak için seslendi ama bu seslenen Banka değildi. Aksine, odanın köşesinde bekleyen saray hanımlarından biriydi. Genç görünüyordu, muhtemelen onlu yaşlarının sonlarındaydı. Solgun, yumurta biçimli bir yüzü, zarif hatları ve mütevazı bir görünüşü vardı.
Saray hanımı bir adım öne çıktı ve sanki bir itirazda bulunuyormuş gibi konuşmaya başladı.
“Kara Cübbeli Niangniang’a olan sevgimizi mi kınıyorsunuz, Mandarin Ördeği Eş Hazretleri?” Genç kadının kuşağından siyah dekoratif bir ip sarkıyordu. “Makamınız yüksek olabilir ama kalbimizdekileri eleştirmenin biraz ileri gitmek olduğunu düşünmüyor musunuz? İstediğimize inanmakta ve istediğimize tapmakta özgür değil miyiz?”
Berrak, delici gözlere sahip bu saray hanımının ciddi kararlılığı karşısında Kajo irkilip bir adım geri çekildi. Dehşete düşmüştü. İşlerin bu noktaya geleceğini hiç tahmin etmemişti.
“Ne kadar kaba,” dedi genç kadın. “Lütfen gider misiniz?”
Kajo’nun saray hanımı kaşlarını çatıp öne atıldı. “Mandarin Ördeği Eş Hazretleri’nin ne kadar makul bir açıklama yaptığını görmüyor musun? Bu sarayı birbirine katıyorsunuz. Sahte uğur tılsımları dağıtmanın özgürlükle ne alakası var?”
“Bir yanlış anlaşılma olmalı. O tılsımlar sahte değil. İnancımızı bastırmak için bu yalanlara mı başvuruyorsunuz?”
“Ne kadar aptalca...”
“Kime aptal diyorsun sen?” diye bağırdı bir başka, daha yaşlıca olan saray hanımı. “Bu Kara Cübbeli Niangniang’ın kendisiyle alay etmekten farksız. Asıl kaba olan sensin!”
“Kesinlikle. Korkunç bir şey bu!”
Hakkaku Sarayı’ndaki diğer saray hanımları da eleştirilere katıldı. Heyecanlandıkça sesleri daha da yükseliyordu. Kajo’nun yanındaki hanımlar, havada asılı duran bu tuhaf öfkeyi hissederek geri çekildiler.
Bu hiç iyi değildi.
Buna izin verilemezdi. Kajo, Banka’ya doğru baktı. Turna Eş ayaktaydı ama öylece, boş bir dalgınlıkla saray hanımlarına bakıyordu. Bu durum artık onun da kontrol edebileceği bir şey olmaktan çıkmıştı.
Kajo geriye doğru hamle yaptı ama arkasında daha fazla insanın olduğunu fark edince irkildi. Arkasına döndüğünde, dış koridordan içeri süzülen daha fazla saray hanımı ve hadım olduğunu gördü. Onların da kuşaklarından siyah ipler sarkıyordu.
“K-Kajo...?”
Onların ötesinde, Kajo’nun yanında getirdiği hadımlar şaşkın görünüyordu. Kendi saray hanımları, gergin yüzlerle yanına gelip dikildiler.
“Mandarin Ördeği Eş Hazretleri, az önce söylediklerinizi geri alın.”
Turna Eş’in saray hanımları yavaşça ona doğru ilerlemeye başladılar.
Kajo’nun kalbi küt küt atıyordu.
Jusetsu, Ishiha’ya yazı yazmayı öğretirken, birisi panik içinde saray binasına daldı.
“K-Kara Kuzgun Eş Hazretleri!”
Bu, Hakkaku Sarayı’nın hanımlarından biri olan Ki Senjo’ydu. Yanında Onkei ve Tankai de vardı. Olan bitenin önemsiz bir mesele olmadığını sezen Jusetsu hemen ayağa fırladı.
“Ne oldu?”
“Niangniang, Hakkaku Sarayı’nda bir hadise çıktı,” dedi Onkei. “Mandarin Ördeği Eş Hazretleri’nin başına bir şey gelmiş gibi görünüyor ama hanım tam olarak anlatamadı.”
“Kajo’ya mı...? Ki Senjo, ne oldu?”
“Şey...”
Senjo’nun nefesi kesilmişti, bu yüzden Jiujiu ona biraz su içirdi.
Bu daha önce de olmuştu, diye hatırladı Jusetsu. En son Banka o acil durumu yaşadığında böyle olmuştu.
“Tehlikede olan Kajo mu, Banka değil mi? Kajo şu an Hakkaku Sarayı’nda mı?” diye sordu Jusetsu.
Senjo onaylayarak başını salladı. Kajo ve Hakkaku Sarayı... Jusetsu onun neden orada olabileceğini az çok tahmin ediyordu.
“Sanırım Kara Cübbeli Niangniang meselesini konuşmak için Banka’yı görmeye gitti.”
“Evet... Ve Hakkaku Sarayı’ndaki saray hanımları... çok öfkelendiler,” diye açıkladı Senjo, terini silerek.
“Öfkelendiler mi...? Mandarin Ördeği Eş Hazretleri’ne mi?”
“Evet. Çok tuhaf. Korktum ve olaylar hâlâ devam ederken oradan kaçıp buraya geldim. Mandarin Ördeği Eş Hazretleri’nin başına bir şey gelebileceğini düşündüm... ve bunu durdurabilecek tek kişinin siz olduğunuzu.”
“Ama Banka orada, değil mi?”
Senjo üzüntüyle başını salladı. “Artık kimse Banka’nın sözünü dinlemiyor. Kitsu Rokujo’yu bile dinlemiyorlar.”
Kitsu Rokujo, uzun zamandır Banka için çalışan bir saray hanımıydı. Bir zamanlar Sekiz Gerçek Öğreti’nin sadık bir müridiydi ve lanet yüzünden Banka yere yığıldığında en çok perişan olan oydu. Jusetsu onu kurtardığında minnettar kalmıştı.
“...Pekala. Gidiyorum. Hadi acele edelim.”
Jusetsu, endişeli görünen Jiujiu ve Ishiha’yı geride bırakarak Onkei ve Tankai ile birlikte Yamei Sarayı’ndan ayrıldı.
Jusetsu, Hakkaku Sarayı’na vardığında, saray binasının dışında hadımların kavga ettiğini gördü. Hepsi ya Hakkaku Sarayı’ndan ya da Eno Sarayı’ndandı. Şimdilik birbirlerine girmelerine ve küfürler savurmalarına aldırmadan merdivenleri tırmandı. Bir kabın parçalanma sesini duyunca aceleyle içeri daldı.
Bir masa devrilmiş, çay takımı yerlere saçılmıştı. Hemen yanında, saray hanımları birbirlerinin saçına başına yapışmış, elbiselerini çekiştiriyorlardı. Saçları darmadağın olmuş, elbiseleri yırtılmıştı. Jusetsu’nun içeri girdiğini fark eden bile olmadı.
Aşağıdan gelen bir ağlama sesi duyan Jusetsu, başını eğip baktı. Kajo kapının eşiğine yakın bir yerde yere yığılmıştı ve saray hanımlarından biri yanında ağlıyordu.
“Kajo!” Jusetsu telaşla yanına diz çöktü.
“Amei...?” dedi Kajo, gözlerini ona dikerek.
Jusetsu kalkmasına yardım etti. “Yaralandın mı?”
“Hayır, sadece yanlışlıkla düştüm. Gayet iyiyim...” diye ısrar etti ama bacaklarını hareket ettirince yüzünü buruşturdu. Bir yerini incitmiş olmalıydı.
“Kajo dışarı çıkmaya çalışırken ona çelme taktılar,” dedi genç saray hanımı gözyaşları içinde. “Diğerleri öyle korkunç bakışlarla üzerine geliyorlardı ki.”
“Söyleyeceklerimi doğru dürüst ifade edemedim. Durumu yanlış yönettim. İşlerin bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştim...”
“Ama Kajo...” dedi saray hanımı.
“Bunu sonra konuşuruz. Buradan gidelim,” dedi Jusetsu. “Tankai?”
Arkasına baktı. Tankai ve Onkei orada bekliyordu.
“Kajo’yu Eno Sarayı’na götürün,” diye emretti.
“Anlaşıldı. Affedersiniz, Mandarin Ördeği Eş Hazretleri.”
Tankai, Kajo’yu zahmetsizce kucağına alıp odadan çıkardı. Jusetsu onların gidişini izledikten sonra daha da içeri ilerledi.
“Kesin şunu, hepiniz!” diye bağırdı ama nafileydi. Sesi, saray hanımlarının tiz çığlıkları ve kavga gürültüsü arasında boğulup gitti. Hiçbir ilerleme kaydedemiyordu.
Burada neredeyse on kişi kavga ediyordu. Jusetsu, en yakınındakilerden başlamaya karar vererek, birbirine girmiş iki saray hanımını ayırdı. Onkei’yi çağırıp ikisini de yakalattı.
“Ah, Kara Kuzgun Eş Hazretleri...”
Jusetsu’yu görünce şoke olan kadınlar, saygıyla boyun eğdiler. Fiziksel olarak ayrılmak sonunda akıllarını başlarına getirmiş gibiydi. Bu hızla gidersek her şeyi halledebiliriz diye düşündü Jusetsu; ama tam o anda, başka bir yerden kulak tırmalayıcı, keskin bir çığlık yükseldi.
“Bırak beni!” diye bağırdı biri; ya da en azından öyle demiş gibi geldi.
“Eyvah,” dedi Jusetsu, çığlığın geldiği yöne dönerken; ama tam o sırada üzerine bir gölge düştü.
Küt diye tok bir ses duyuldu; iki sert cismin birbirine çarpmasıyla çıkan o nahoş seslerden biri. Darbeyi alan Jusetsu değildi; bir başkası yanına çömelmişti. Kan yere damlıyordu.
Kavga eden saray hanımlarından biri Jusetsu’ya bir fincan fırlatmış, fincan havada süzülerek gelmişti. Onkei o an yakaladığı kadınları bırakıp ona kalkan olmak için atılmıştı ama birisi ondan önce davranmıştı.
“Emanetçi Ei...” dedi Onkei, donup kalarak. Gördüklerine inanamıyor gibiydi.
Eisei dizlerinin üzerine çökmüş, alnını tutuyordu. Ne olduğunu kavrayamayan Jusetsu, olduğu yerde donup kalmıştı.
Beni... korudu mu? diye düşündü Jusetsu. Beni mi? Eisei? Neden?
“Herkes olduğu yerde kalsın,” diye bir emir yükseldi; sakin ama sert ve gür bir sesti bu.
Koshun giriş kapısında duruyordu. Saray hanımları, yüzlerinde şaşkın bir ifadeyle alelacele yere kapandılar. Kargaşayı yatıştırmak için onun iki kelimesi yetmişti.
Koshun yavaşça yürüyüp Eisei’nin yanında durdu. Göğüs cebinden bir mendil çıkarıp ona uzattı.
“Yara derin mi?” diye sordu.
“Hayır.”
İkisi arasındaki bu kısa diyalogdan sonra Eisei, mendili alnına bastırarak ayağa kalktı ve Jusetsu’ya hiç pas vermedi.
Koshun odaya göz gezdirdi. Her yer berbat bir haldeydi; eşyalar hasar görmüş veya kırılmıştı, saray hanımları bile darmadağındı.
“Turna Eş,” diye seslendi Koshun, Banka’ya.
Şimdi düşününce, Jusetsu çevrede hiç Banka'yı görmediğini fark etti. Bu düşünceyle odayı tekrar gözden geçirdiğinde, köşeye büzülmüş genç bir kızın sendeleyerek ayağa kalktığını gördü. Banka’ydı bu. Beti benzi atmış, başını önüne eğmişti.
"Yaralı mısın?" diye sordu Koshun.
"...Hayır," diye fısıldadı kız uysalca.
"Kendini savunmak için söyleyecek bir sözün var mı?"
Banka bitkin bir halde çenesini kaldırdı ve halsizce başını salladı. "Hayır... Benim beceriksizliğim, suç bende."
"O..." Jusetsu araya girmeye yeltendi ancak Koshun arkasını dönüp sert bakışlarıyla onu susturdu.
İmparator, "Mandalina Ördeği Eş'in hadımlarından biri neler olduğunu anlattı," dedi. "Mandalina Ördeği Eş'in ciddi bir yara almadığını duymak beni memnun etti ancak..."
Koshun sessizce odadaki saray hanımlarına dik dik baktı. Bu sessizlikte, insanı sindiren buz gibi bir öfke gizliydi. Odadaki hava kış ayazı kadar soğuk ve gergindi; baskıcıydı, insanın tenine iğne gibi batıyordu. Jusetsu bir an Koshun’un hala bir savaşçı olduğunu anımsadı. Ne de olsa bir zamanlar İmparatoriçe'nin tarafını devirmek için imparatorluk savunma ordusuna bizzat liderlik etmişti.
Saray hanımları titriyor, başlarını kaldırıp bakmaya cesaret edemiyorlardı.
"Hepinizin başını kaldırıp etrafına bakmasını istiyorum."
Saray hanımları tereddütle başlarını kaldırdılar ve söyleneni yaptılar. Odanın ve kendilerinin perişan halini gördükten sonra Jusetsu, bazılarının inlediğini duyabiliyordu.
Koshun’un sözleri kısa ve özdü: "Yaptıklarınızdan utanmalısınız."
Saray hanımları omuzlarını düşürüp başlarını eğdiler.
"Cezanızı daha sonra bildireceğim," diye ilan etti ve geldiği yöne doğru döndü.
Ardından Jusetsu’ya bir bakış attı. Yüzünden bir anlık endişe ve kasvet geçti ancak hemen kayboldu.
"Kuzgun Eş. Sen de bu suçtan payını almalısın," dedi yumuşak bir sesle, sesi sanki bir iç çeker gibi çıkmıştı. "Diğerleri gibi, sana da cezanı başka bir zaman bildireceğim."
Onu öylece bırakıp saray binasından çıktı. Eisei bir gölge gibi peşinden gitti. Jusetsu, onlar uzaklaşırken öylece kalakalmış, boş bakışlarla arkalarından bakıyordu; hissettikleri, onun Yamei Sarayı’ndan her zamanki ayrılışlarını izlerken hissettiklerinden çok farklıydı.
O günden sonra, iç sarayda siyah aksesuar ve kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı; tek bir istisna dışında: Kuzgun Eş.
Birkaç gün sonra bir akşam vakti, Jusetsu odasında yapayalnızken Eisei tek başına Yamei Sarayı'nı ziyaret etti. Alnına sarılı sargı, gecenin karanlığında bile bembeyaz parlıyordu. Canı yanıyor gibi görünüyordu.
"...Yaran nasıl?" diye sordu Jusetsu.
"Önemli bir şey değil," diye yanıtladı Eisei, sesi pürüzlü ve sertti. "Sana sadece ustam emrettiği için yardım ettim. Bunun için kendini yormana gerek yok."
Jusetsu, adamın doğruyu mu söylediğini yoksa kendisini rahatlatmak için mi böyle konuştuğunu anlayamadı. Hayır, Eisei dünyada bunu yapacak son kişi olurdu diye düşündü içinden. Yine de niyetinden emin olamıyordu.
Gece havasından bile daha soğuk bir ses tonuyla, "Ustamdan bir mesaj getirdim," dedi Eisei.
"Bir mesaj mı?"
Cezasını bildirmeye gelmişti. "Şimdilik Yamei Sarayı'ndan ayrılman yasaklandı."
Jusetsu'nun dili tutuldu.
"Elbette, Kuzgun Eş’in konumu iç saray kanunlarının dışındadır, bu yüzden ustamın emirlerine uyma zorunluluğun yok. Ancak..."
"Biliyorum. Bu kez ne ektiysem onu biçiyorum. Duruma daha erken müdahale etmeliydim ve Koshun'u bilgilendirmeliydim," dedi Jusetsu. "...Hayır, dahası da var. Kuzgun Eş’in asla adım atmaması gereken bir bölgeye girdim. Çok ileri gittim."
İnsanların ona güvenmesi o kadar iyi hissettirmişti ki, kendini bu duyguya kaptırmıştı. Zor durumdaki insanları kendi hallerine bırakamayacağını söyleyerek kendini avutmaya çalışmıştı. Sonunda, bunun ne kadar tehlikeli olduğundan bihaber, ihtiyaç duyulmanın verdiği sevinçle sarhoş olmuştu.
Sesi artık soğuktan ziyade kederli gelen Eisei, "...Bir süredir bu konuda endişeliydim zaten," dedi.
Jusetsu sessizce başını kaldırıp ona baktı.
"Lütfen göz önünde olmamaya çalış," dedi adam. "Bu senin iyiliğin için."
Eisei, onunla göz göze gelmekten kaçınır gibi kapıya doğru döndü. Geldiği gibi sessizce saraydan ayrıldı. Jusetsu onu yolcu etmek için dışarı çıkmadı.
Koshun'un artık beni her zamanki gibi ziyaret edeceğini sanmıyorum diye geçirdi içinden.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.