Gece Yarısı Yıldızları Altında Bir Veda

Koshi Sarayı, imparatorluk arazisinin bir köşesinde öylece duruyordu. İmparatorun şahsi ikametgâhı olmasına rağmen küçük ve pek de şatafatlı sayılmayacak bir yapıydı. Buranın, imparatorun inzivaya çekilip vakit geçirmesine olanak sağlayan bir tür gizli sığınak olduğu düşünülürdü.

Bir gün, Jusetsu’ya Koshi Sarayı’na gelmesini söyleyen bir haberci ve beraberinde bir tahtırevan çıkageldi. Kuşkusuz bu mesaj Koshun’dan gelmişti.

Jusetsu o rahatsız tahtırevandan indiğinde, kiremit çatılı kapının üzerindeki Koshi Sarayı yazılı levhayı gördü. Kapıdan geçtiğinde, parke taşlı yolun sonunda duran küçük bir saray binasıyla karşılaştı. Bahçesi bile yoktu. Etrafı açık ve ferahtı ama yine de insanın içini ürperten o yalnızlık hissinden kurtulmak mümkün değildi. Saray binasının sütunlarında kırmızı lake yoktu; çıplak tahtadan ibarettiler. Çatının kenarlarında dev bir kaplumbağaya binen yaşlı bir adam figürünün olduğu süslemeli kiremitler göze çarpıyordu. Saçaklardan aşağı dökme demirden asma fenerler dizilmişti.

Bir hadım kapıları onun için açtı. Jusetsu rüzgârda hafifçe hışırdayan bir ses duydu. Bu ses de ne? diye düşündü. Gürültünün odanın etrafındaki bakır levha sancaklardan geldiğini fark etti. Birbirlerine sürterek gıcırdıyorlardı. Ne tuhaf bir oda. Ayaklarının altına baktığında, taş zemini kaplayan altın kakmaları gördü; birbirine bağlı daireler ve çizgiler. Bir takımyıldız tasviri gibi görünüyordu. Jusetsu ileriye doğru yürürken gözlerini bu desene dikmişti. Derken odanın arka tarafında bir divan fark etti. Koshun orada keyifli bir tavırla oturuyordu.

Jusetsu aklına gelen ilk şeyi söyledi. “Benden ne istiyorsun?”

Koshun, yanındaki boşluğu işaret ederek ona oturmasını işaret etti. Başka sandalye olmadığı için Jusetsu divanın kenarına ilişmekten başka çare bulamadı. Normalde imparatorun yanına oturmaya kimsenin izni olmazdı ama Koshun, baş başa kaldıklarında ona Kış Hükümdarı olarak davranacağına dair verdiği sözü tutuyordu.

“Yeni bir Kış Bakanımız var. Seni selamlamak istedi, ben de buraya gelip seninle tanışmasını söyledim.”

“Gyoei emekli mi oldu?” diye sordu Jusetsu, biraz hayal kırıklığıyla. Bir süredir emekli olmak istediğini söyleyip duruyordu ama Jusetsu’nun haberi olmadan çekip gideceğini hiç düşünmemişti.

“Evet,” dedi Koshun, cevabını kısa tutarak.

Emekli olmadan önce bana söylemeliydi, diye düşündü Jusetsu; ancak ne Gyoei’nin ne de Koshun’un ona haber verme yükümlülüğü vardı. Yine de bunu duymak içini biraz burktu.

“İmparatorluk arazisinin yakınlarında kardeşi ve yengesiyle yaşayacağını söylemişti, değil mi? Oraya mı gitti?”

“Evet,” dedi Koshun.

“Onu bir daha göremeyeceğim o halde.”

Jusetsu’nun imparatorluk arazisinden ayrılmasına izin yoktu. Gyoei içeri gelmediği sürece onu bir daha görmesi imkânsızdı.

Koshun hiçbir şey demedi, sadece yerdeki yıldızları seyretti.

“Yeni Kış Bakanı nasıl biri?” diye sordu Jusetsu. “Onunla daha önce tanıştım mı?”

“Sanmıyorum,” diye yanıtladı Koshun. “Şimdiye kadar daha çok idari işlerle ilgilenmiş. Seiu Tapınağı’nı o kısıtlı bütçeye ve personel eksikliğine rağmen ayakta tutan kişi o. Henüz genç sayılır, sanırım kırkını yeni geçmiş.” Koshun daha sonra Gyoei’nin onu uzun zamandır varis olarak hazırladığını açıkladı.

“Eğer Kış Bakanı ise… o zaman Shisetsu’nun ne olduğunu da biliyor demektir, değil mi?”

“Evet,” dedi Koshun, yine kısa ve öz bir cevap vererek.

“…Gerçekte ne kadarını biliyor acaba,” diye mırıldandı Jusetsu.

Şimdiye kadar Kış Bakanı ve Shisetsu’nun aynı sırlara vakıf olduğunu düşünüyordu ancak Gyoei, Jusetsu’nun içinde bir canavar —daha doğrusu Uren Niangniang— taşıdığını bildiğini çıtlatmıştı. Bu, Jusetsu’nun daha önce hiç bilmediği bir şeydi. Muhtemelen Jusetsu’nun farkında olmadığı başka şeyler de vardı. Kış Bakanı hepsini biliyor muydu?

“Usta,” diye seslendi Eisei saray binasına girerken. Sessiz, süzülür gibi adımlarla Koshun’un yanına gitti. “Kış Bakanı geldi.”

Bu duyurunun ardından başka bir hadım, bir adamı odaya buyur etti. Üzerinde koyu, grimsi yeşil bir cübbe ve içinde kuzey kılkuyruk ördeğinin kuyruk tüyleri olan koyu sıçan rengi bir başlık vardı. Son derece uzun boylu, zayıf bir adamdı. Avurtları çökmüş, teni solgun ve bakışları keskindi. Hastalıklı bir hâli vardı.

Adam Koshun ve Jusetsu’nun yanına gelip önlerinde diz çöktü.

“Ben Token. Nezaket adım Senri. Kış Bakanı unvanını devralma onuruna nail oldum.”

Sesi derindi ama şaşırtıcı derecede yumuşak ve nazik bir insana benziyordu. İlk bakışta gergin görünüyordu ama belki de sanıldığı kadar huzursuz değildi.

“Yıllardır hastalıklara yatkınım, bu yüzden pek de sağlıklı sayılmam. Yine de bu makamdaki görevlerimi yerine getirmek için sabırsızlanıyorum. Hem de bana bunca zaman nezaketle destek olan Gyoei adına,” dedi Senri gözlerini yere indirerek. Öyle yaptığında bakışları o kadar da keskin gelmiyordu.

“Gyoei’nin emekliliği iyi geçiyor mu?” diye sordu Jusetsu.

Senri bir an için Koshun’a baktı. Bakışlarını hemen Jusetsu’ya çevirdi. “Evet,” dedi. “Öyle olduğuna inanıyorum.”

“Anlıyorum,” dedi Jusetsu. Şu anda küçük kardeşiyle Go oynadığını hayal etti. “Bir gün onunla Go oynamak isterdim. Pek iyi değilim ama onun da Koshun kadar maharetli olduğundan şüpheliyim.”

Koshun’un yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayıldı. Jusetsu, onun da Gyoei’nin emekli olmasına üzüldüğünü düşündü.

“Ben biraz Go oynayabilirim,” dedi Senri. “Eğer bana karşı oynamak isterseniz, ne zaman isterseniz sizinle bir el oynamaktan memnuniyet duyarım.”

“Eminim oldukça iyisinizdir. Yüzünüzden belli oluyor. Ayrıca, ‘biraz Go oynayabilirim’ demek tam da usta bir oyuncunun söyleyeceği türden bir şey,” diye karşılık verdi Jusetsu kaşlarını çatarak.

Senri güldü. Gülümsemesi beklenmedik derecede içten ve savunmasızdı, bu da Jusetsu’yu şaşırttı. Belki de göründüğünden daha neşeli biriydi.

“Her neyse… Gyoei, Shisetsu üzerine araştırma yaparak uzun zaman geçirdi,” dedi Senri, yüzündeki o hafif gülümsemeyle. “Sanırım önceki Hakuen’in… yani önceki Kış Bakanı’nın farkında bile olmadığı şeylerin bilincindeydi.”

“Mesela?” diye sordu genç kız.

“Uren Niangniang’ın Shisetsu’nun içine mühürlendiği gerçeği bunlardan biri.”

Jusetsu kendini Senri’ye bakarken buldu. Adam ona küçük bir onay işareti vererek başını salladı.

“Kış Bakanlığı makamını devralanlara Tarih Ansiklopedisi verilir… Shisetsu’dakinin aynısı olan diğer versiyonu. Bize başka hiçbir şey aktarılmaz. Sonuç olarak, Kış Bakanlarının tek öğrendiği orada yazılanlardır. Ancak anlaşılan o ki Gyoei kendi başına daha derin araştırmalar yapmış. Bunu geride bıraktığı pek çok nottan anlıyorum; bu yüzden ‘anlaşılan’ diyorum. Henüz hepsini tasnif etmedim ama bu araştırma konusunda çok tutkulu olduğu görülüyor. Yine de önceki Shisetsu’nun ölümünden sonra bu araştırmaya bir son verdiği izlenimine kapıldım…”

Ah, anlıyorum.

Jusetsu için bu taşları yerine oturtmuştu. Gyoei o araştırmaları Reijo’ya yardım etmek için yapmış olmalıydı. Ama nafileydi. Onu özgürlüğüne kavuşturmayı başaramamıştı.

“Önce Gyoei’nin tüm araştırmalarını düzenlemeyi planlıyorum. Ondan sonra onun izinden gidip ara verdiği araştırmaya devam edeceğim. Ne de olsa bu tür işler her zaman en güçlü yanım olmuştur.”

“İşleri hakkında doğrudan Gyoei’ye sormak daha çabuk olmaz mıydı?” diye sordu Jusetsu.

“Bunu yaparsam beni azarlar. ‘Bunları anlamak için gerçekten benim gibi emekli bir budalanın ayağına mı gelmen gerekiyor?’ derdi kesin,” diye takıldı Senri alaycı bir gülümsemeyle. “Ben de buna can sıkıyorum ya. Bunu Gyoei’nin bana bıraktığı bir ödev olarak görüyorum.”

Jusetsu, yaşlı adamın bu kadar iğneleyici davrandığını kolayca hayal edebiliyordu. Senri’nin çökük yanaklarına kazınan gülümsemede hem bir özlem hem de hayranlık vardı. Gyoei ve Senri arasında karşılıklı güvene dayalı bir ilişki olduğu belliydi.

“Eğer bu sana yardımcı olabilirse, Jusetsu… Gyoei’nin halefi olarak görevimi yerine getirmiş sayılacağım,” dedi Senri, kelimelerini dikkatle seçerek.

Jusetsu başını hafifçe yana eğdi. Bana yardım etmesi neden görevini yerine getirdiği anlamına geliyordu ki?

“Görüyorsun ya, Kış Bakanı’nın asıl amacının Shisetsu’ya yardım etmek olduğuna inanıyorum,” diye devam etti adam.

“Öyle mi inanıyorsun…?”

“En azından sana destek olabilmeyi çok isterim.”

Jusetsu, Senri’nin yüzüne dik dik baktı. Tuhaf bir sebepten ötürü, bu adam —bu kadar hastalıklı solgun ve bir deri bir kemik olmasına rağmen— Jusetsu’ya kendini güvende hissettirmişti. Ona güvenebileceğini hissetti. Belki de bir babaya sahip olmak böyle bir şey olurdu, diye geçirdi içinden kısa bir an.

Senri bu vesileyle veda edip evine döndü. Jusetsu, onunla birlikte Kış Bakanlığı’nın emin ellerde olacağını düşündü.

“Gyoei’nin yerine geçecek iyi bir varis yetiştireceğini biliyordum,” diye yorum yaptı.

“Öyle yapmış,” dedi Koshun, yine o beklenen kısalıkta cevap vererek.

Jusetsu ona doğru baktı. “Kolun mu ağrıyor?”

Koshun bu soru karşısında şaşırmış göründü. “Hayır. Neden sordun?”

“Yüzünüzden belli oluyor,” diye cevap verdi genç kız, az önce Senri’ye söylediği sözün aynısını tekrarlayarak.

Koshun hafifçe güldü. “Öyle mi dersin?”

“Yorgunsan hemen dönüp dinlenmelisin.”

“Dinlenmeliyim,” dedi Koshun ama ayağa kalkmak için hiçbir hamle yapmadı. “Bir keresinde senin yatağında uyumuştum, değil mi?”

“Uyumuştun. Tam bir baş belasıydı.”

“Hayatımda çektiğim en güzel uykuydu. Sanki güzel bir rüya da görmüştüm,” diye devam etti adam, onun yorumunu görmezden gelerek.

“O benim yatağım, senin değil. Orada bir daha uyumana izin vermeyeceğim.”

“Belki de orada sen olduğun içindi,” diye ekledi Koshun.

“Ben senin yatağın da değilim.”

“Pekâlâ, bu konuda haksız sayılmazsın,” dedi Koshun. Bu kez ayağa kalktı. “Saçmaladığım için kusura bakma. Hiçbir şey söylememişim gibi davran.”

Jusetsu başını kaldırıp Koshun’un yüzüne baktı. “Uyumakta zorluk mu çekiyorsun?”

Genç adam ona bakıp duraksadı. “Biraz.”

Jusetsu, Koshun’un yanındaki boşluğu işaret ederek oturmasını istedi. Bu, Koshun’un az önce Jusetsu Kosho Sarayı’na vardığında ona yaptığı hareketin aynısıydı. Koshun itaatkâr bir tavırla yeniden yanına oturdu.

Jusetsu onun ellerini avuçlarının içine aldı. “Çok soğuksun. Üstelik dışarıda yaz sıcağı var. Düzgün besleniyor musun?”

“Yiyorum.”

“Yiyememek bir dert ama yemeği zorla mideye indirmek de iyi değildir. Mideni yormaktan başka bir işe yaramaz. Hava sıcak diye sürekli soğuk şeyler yiyip durma. Lapanın içine biraz taze soğan ve zencefil katmayı dene. Seni ısıtacaktır. Liçi meyvesi de iyi bir seçenektir, Qi akışını düzeltir,” diyerek Koshun’un eline masaj yapmaya başladı Jusetsu. “Ayrıca...”

Jusetsu yemesi gereken başka neler olduğunu düşünmeye çalışırken, Koshun’un yüzünde bir gülümseme belirdiğini hissetti.

“Ne oldu?” diye sordu.

“Hiç... Sadece, bunu da mı sana Reijo öğretti diye merak ettim.”

“Keishi öğretti. Yamei Sarayı’ndaki hizmetçi o. Beslenme mevzularında dırdırı hiç bitmez. Yamei Sarayı’na ilk geldiğimde bir dal gibi kupkuruydu vücudum, o yüzden benimle çok ilgilendi.”

Ancak el masajını ona Reijo öğretmişti. Jusetsu, annesinin kesik başının halka teşhir edildiği kabuslarla sıçrayarak uyandığında, küçük kız daha rahat uyuyabilsin diye Reijo sık sık ellerine masaj yapar ve onları ısıtırdı.

Bunu Koshun’a anlattıktan sonra ekledi: “Eğer uyuyamazsan, birine ellerine böyle masaj yaptırmalısın.”

“Öyle mi dersin...?” Koshun, sedire yaslanıp rahatlamış görünerek mırıldandı. “Saksağan Eş öldü,” dedi usulca.

Jusetsu elini çekip ona baktı.

“Ölmesine izin vermek istememiştim,” diye devam etti genç adam.

“Elbette istemezdin,” dedi Jusetsu.

“Ancak üzüntüm sadece onun ölümüyle ilgili değil. Babasının hatırına onu hayatta tutmam gerekiyordu.”

“Saksağan Eş’in babası... Yazı İşleri Bakan Yardımcısı ve Kış Ortası Fraksiyonu’nun bir üyesi değil miydi?”

“Doğru. Benden nefret ediyor olmalı.”

“Senden nefret ettiğini... sanmam. Saksağan Eş’in yaptıklarının seninle bir ilgisi yoktu. Bu öfke yanlış yere yönlendirilmiş olur.”

“Hayır, olmaz. Ya iç saraya hiç gelmeseydi? Ya onu ailesinin yanına daha erken gönderseydim? İnsan mantık süzgecinden geçirse bile, böyle bir hınç yüreğin en derinlerinde için için yanmaya devam eder. En nihayetinde o duyguların bıraktığı közler devasa bir yangına dönüşür,” dedi Koshun. “İmparariçe’yi affetmediğimde de aynısı olmuştu. Anneme ve Teiran’a yaptıklarını görmeseydim, tahta çıkma konusunda bu kadar hırslı olur muydum bilmiyorum. Yüreğimi duygularım yönetiyor. Herkes bir şekilde onların peşinden sürükleniyor.”

Jusetsu, Koshun’un elini tekrar sıktı. Artık ısınmıştı ama bu sıcaklığın onun kalbine henüz ulaşmadığından emindi.

“Saksağan Eş’in yasını layığıyla tutamadığım için kendimden tiksiniyorum,” dedi imparator. Sesi sakindi ama Jusetsu için bu ses, çatırdayan bir kalpten yükselen bir çığlık gibiydi.

“Onun için bir ipek tüy yak,” diye önerdi Jusetsu.

“İpek tüy mü?” diye tekrarladı Koshun.

“Kendi başına yas tutmak için biraz vakit ayır. Böylece başka hiçbir şeyi düşünmeden sadece kederine odaklanma şansın olur.”

Koshun, Jusetsu’nun yüzüne dik dik baktı. “Pekâlâ. Öyle yapacağım.”

“Onun için bir tane de ben yakacağım. Denizin ötesine sağ salim geçtiğinden emin olmak istiyorum.”

Koshun’un da yolunu kaybetmemesini istiyordu aslında.

Ve bu, onun için ilk kez dua edişiydi.

Yamei Sarayı’na döndüğünde Jusetsu dolabından bir ipek tüy çıkardı, üzerine Saksağan Eş’in adını yazdı ve ateşe verdi. Küçük, soluk kırmızı bir kuşun uçup gidişini izlerken Koshun’u düşündü. İlk defa, bu adam için yapabileceği bir şey olup olmadığını merak ediyordu. Onu korurken yaralandığı ya da kendisine yardım eli uzattığı için borç ödeme derdinde değildi.

Sadece içinden gelmişti bu düşünce.

Kuş artık gözden kaybolmuştu. Masmavi gökyüzü o kadar derindi ki, elini içine daldırsan parmakların maviye boyanacakmış gibi duruyordu. Beyaz bulutlar, sanki yoğurularak birer dağ haline getirilmişti. Gökyüzü göz kamaştıracak kadar parlaktı. Jusetsu ışıktan gözlerini kısarak göğe baktı ve sonra saray binasının içine çekildi. Tekrar dolabın yanına gidip biraz kenevir kâğıdı çıkardı. Mürekkep taşı ve fırçasının hazır durduğu masaya yerleştirip yerine oturdu. Bir an düşündükten sonra fırçayı eline aldı.

O gün, belli bir memura hitaben bir mektup gönderdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.