Shouko'nun bahsettiği geleceğin gelmesine sadece iki gün kalmıştı. Sakuta'nın zihni, o süre boyunca aynı dileği tekrarlayıp durdu.
Sabah güneşine dilek diledi.
Öğle gökyüzüne dilek diledi.
Gece yıldızlara dilek diledi.
Küçük Shouko'nun kurtarılmasını diledi.
Sakuta, Shichirigahama sularına, mahallesinden geçen nehre, sahildeki deniz kabuklarına ve kaldırım çatlaklarından fışkıran kimliği belirsiz otlara dileklerini fısıldadı.
Lütfen, küçük Shouko'yu kurtarın.
Ateşli bir dilekti bu.
Sakuta, onun durumunu kendi başına iyileştiremezdi.
Yapabileceği tek şey dilemekti.
***
Bu sırada, büyük Shouko'da ne bir endişe, ne bir korku belirtisi vardı. Tamamen sakindi. Sakuta'nın yaşama arzusunu kabullenmiş, onunla kalmış ve tüm bu süre boyunca o yaramaz sırıtışıyla gülümsüyordu.
Eğer Sakuta bir arabanın çarpmasına uğramazsa, küçük Shouko kalp nakli olamazdı. Bu, büyük Shouko'nun geldiği geleceğin asla gerçekleşmeyebileceği anlamına geliyordu. En azından, Sakuta'nın kalbi nakledilmediği an, onun alınyazısı değişecekti.
Bu, korkunç bir düşünce olmalıydı. Ama Shouko, hiçbir endişe ya da korku belirtisi göstermiyordu. Yemek yaparken, temizlik yaparken, çamaşır yıkarken, duş alırken kendi kendine mırıldanıyordu…
İki kez "Günaydın," iki kez de "İyi geceler" dediler.
Ve böylece, iki gün geçti.
***
Güneş doğdu ve zaten 24 Aralık olmuştu.
Alınyazısı günü. Bunun verdiği gerilim, Sakuta'nın kendi kendine uyanmasına yardımcı olmuş olabilirdi. Doğrulup saate baktı. Sabah yediydi. Yirmi dördü. Noel arifesi.
Esneyerek banyoya yöneldi. Yüzünü yıkadı ve ağzını çalkaladı. Oturma odasından sesler duydu ve tam köşeden başını uzattığında, Shouko'yu önlükle kahvaltıyı masaya koyarken gördü.
"Günaydın, Sakuta."
"Günaydın, Shouko."
"Hadi, otur."
Önlüğünü çıkardı ve kendisi de oturdu. Masada iki Amerikan servis ve iki kişilik yemek vardı. Tost, jambon, yumurta ve dilimlenmiş domatesler.
Kaede dışarıdaydı, büyükanneleriyle kalıyordu. Babaları, onu almak için dün öğleden sonra uğramıştı.
"Teşekkürler."
"Rica ederim."
"İyi uyudun mu?" diye sordu Shouko, tostuna reçel sürerken.
"Evet… Sen?"
"Bebek gibi."
"Senden de bu beklenirdi."
"Kesinlikle!"
Sakuta bunu alaycı bir şekilde söylemişti ama Shouko buna karşı bağışıktı. Ne demek istediğini çok iyi biliyordu ama onun sözlerini inatla olumluya yoruyordu.
O taşındığından beri her sabah böyle geçiyordu. Neredeyse yemekleri bitene kadar hiçbir şey değişmedi.
"Bugün, birlikte yaşadığımız son gün. Tüm o gülüşlerin ve utangaçlıkların sonu."
Yine duygusallaşmaya başlamıştı.
"Shouko…"
"Bana zaten yeterince teşekkür ettin."
Sakuta başını salladı. Elbette, ona yeterince teşekkür edebileceğini düşünmüyordu ama burada söylemek istediği bu değildi. Ona başka bir şey söylemesi gerekiyordu.
"Senin gibi olmak istedim, Shouko."
"……"
"İki yıl önce dibe vurmuştum ve sen çıkıp gelip beni yeniden ayağa kaldırdın. Ben de böyle rastgele iyilikler yapabilmek istedim."
"Olacaksın, Sakuta."
"Telaşlı inkarlar yok mu?"
"Eğer bunun için bana hayranlık duyuyorsan, bunu sahiplenmemek kabalık olur."
Bu, tam da Shouko'ya özgü bir düşünce tarzıydı. Çevresindekilere olan inancının bir kanıtıydı.
"Soya sosu."
"Ha?"
"Şuraya uzatır mısın?" Çatalıyla işaret etti. Pek de iyi bir sofra adabı değildi bu.
Sakuta soya sosunu alıp ona uzattı.
"Teşekkür ederim," dedi.
"Rica ederim."
Yumurta sarısının üzerine az damla soya sosu gezdirdi, sonra jambon ve yumurtayı birlikte büyük bir lokmada yedi. Ağzı dolu bir şekilde, birkaç an çiğnedi, mutlulukla gülümsüyordu.
"Ne?" diye sordu.
"Hiç."
"Gülüyorsun."
"İnsanlar eğlendiklerinde gülerler."
Bu cevabı beğenmiş olmalıydı, çünkü o da güldü.
Belki de başka hiç kimse bunu komik bulmazdı. Ama ikisi için, çok eğlenceliydi.
Ne yazık ki, sonsuza dek böyle kalamazlardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.