Kahve kokusuyla gözlerimi açtım. Yumuşak bir sabah güneşi pencereden içeri süzülüyordu.
Kosaka yatakta uzandığı yerden bakışlarını yavaşça etrafta gezdirdi. Masanın üzerinde yan yana duran iki kupadan buharların yükseldiğini gördü. Mutfaktan tereyağı sürülmüş tost ve nar gibi kızarmış pastırma kokusu geliyordu.
Kulak kabartınca sabah kuşlarının cıvıltısına karışan Sanagi'nin boğuk ıslığı duyuluyordu.
İşte öyle bir sabahtı.
İki büyük karton kutuyu yan yana dizip masa niyetine kullanarak kahvaltı ettiler. Beyaz karton kutular uzaktan bakınca beyaz boyalı bir masayı andırmıyor da değildi.
Aralarında neredeyse hiç konuşma geçmedi. Masanın üzerindeki radyo kesik kesik bir müzik çalıyordu. Ne şarkısı olduğunu anlayamadı ama bir piyano sesi olduğu kesindi. Arada bir nostaljik bir melodi parçası duyulsa da, ayrıntıları yakalamak için kulak kesildiğinde melodi kaçarcasına küçülüp kayboluyordu.
Kahvaltı bitince duş alıp dışarı çıkmak için hazırlandılar. Sanagi'nin yanında pijama dışında sadece üniforması olduğu için onu giydi. Kosaka gardıroptan sıradan bir gömlek ve chino pantolon çıkarıp giyinmeye yeltenince, Sanagi "Bir dakika bekle," diyerek onu durdurdu.
"Bir şey mi oldu?"
"Şey, ilk tanıştığımızda Kosaka-san, işin olmadığı halde takım elbise giyiyordun ya? Onu bir kez daha görmek istiyorum."
"Olur ama neden?"
"Kosaka-san'ın takım elbiseli halini seviyorum. Olmaz mı?"
Kosaka başını salladı. "Olmaz olur mu. Şimdi en azından bir çalışan olduğum için o kadar da suçlu hissetmem zaten. Ama takım elbiseli ben ve üniformalı Sanagi'nin yan yana yürümesi dışarıdan nasıl görünür biraz endişeliyim."
"Bir şey olmaz. Birisi sorarsa kardeşiz der geçiştiririz."
Elden bir şey gelmez diye düşünen Kosaka hemen ikna oldu.
Hazırlandıktan sonra lüks daireden çıkıp yürüyüşe gittiler. Pazar gününe yakışır huzurlu, yumuşak bir gün ışığı yerleşim bölgesini aydınlatıyordu. Kiraz çiçekleri dökülmeye başlamış olmalıydı ki yol kenarlarında pembe taç yaprakları birikmişti. Gökyüzü, kiraz çiçeklerinin soluk rengine saygı duyarmışçasına mütevazı bir açık maviye bürünmüştü. O maviliğin içinde toz yumaklarını andıran küçük bulutlar tek tük yüzüyordu.
Hangisinin başlattığı belli olmadan el ele tutuştular.
İstasyonun önündeki çarşının ara sokaklarını geçtikten sonra bir sahafçıya girip orada biraz vakit öldürdüler. İçerisi basıktı ve eski kitapların o küf kokusu duyuluyordu.
Kosaka'nın gözüne ilginç bir ansiklopedi takıldı ve hoşuna gitti, biraz tereddüt ettikten sonra satın aldı. Dünya üzerindeki tüm ansiklopedi türlerini kapsayan, tabiri caizse bir "ansiklopedilerin ansiklopedisiydi".
Sonra caddenin köşesindeki fırından sandviç alıp yiyerek yürüdüler. Bol malzemeli bir sandviçti; her ısırıkta marullar, soğanlar pıtır pıtır dökülüyordu. Ağzının kenarına bulaşan sosu parmağıyla silen Kosaka'yı görünce Sanagi kıkırdadı.
"Eski Kosaka-san olsaydı böyle bir şey hayal bile edilemezdi."
"Haklısın. Bir şeyler yiyerek yürüyebilmek de, eski kitaplara dokunabilmek de son üç ayın meselesi." Elindeki ekmek kırıntılarını silkeleyen Kosaka devam etti. "Ama Izumi-san'ın dediğine göre, 'böcek' canlanırsa temizlik takıntısı nüksedebilirmiş. Öyle olursa şirketteki işime devam edebilir miyim meçhul."
"Anladım," dedi Sanagi biraz üzgün bir sesle. "O zaman hazır fırsatın varken şu kirli şeylerin tadını doya doya çıkarman lazım."
Kosaka acı acı gülümsedi. Sonra tekrar Sanagi'nin elini tuttu.
Zaman biraz geriye akar.
Dün gece yatakta uyuyan Sanagi'yi bulduğunda Kosaka, ilk başta bunun kendi yarattığı bir halüsinasyon olduğundan şüphelenmişti. Gözünü kırptığı an kızın yok olacağından emindi.
Bu yüzden gözlerini ardına kadar açmış, öylece bakmıştı. Bu hayali mümkün olduğunca uzun süre zihnine kazımak istiyordu. Nihayetinde gözleri kuruyup sızlamaya ve gözyaşları süzülmeye başlayınca istemsizce göz kapaklarını kapattı. Gözlerini tekrar açtığında Sanagi'nin hayali hâlâ oradaydı.
Kosaka tekrar gözlerini kapattı, on saniye kadar göz kapaklarını ovuşturdu ve yeniden açtı.
Sanagi gerçekten oradaydı.
"Sanagi," diye seslendi.
O an Sanagi'nin vücudu hafifçe ürperdi. Çok geçmeden yatakta doğrulup Kosaka ile göz göze geldi. Sonra ondan saklanmak ister gibi battaniyeyi göğsüne kadar çekti ve mahcup bir şekilde yüzünü yere eğdi.
Kosaka yaşadığı şokun etkisiyle bir an için duygularını yitirmişti; ne şaşırabiliyor ne de sevinebiliyordu.
"Hayalet değilsin, değil mi?" diye sordu.
"Kim bilir," dedi kız, alttan bir bakış atarak. "Kontrol etmek ister misin?"
Kosaka tereddütle yaklaştı, elini uzatıp kızın yanağına dokundu. Orada gerçek bir insan teninin dokusu ve sıcaklığı vardı. Sanagi, durumu kesinleştirmek istercesine sağ elini Kosaka'nın elinin üzerine koydu. Orada da aynı sıcaklık vardı. Kız gerçekten oradaydı.
Kosaka kollarını Sanagi'nin sırtına dolayıp onu kendine çekti. Sanagi sessizce buna izin verdi.
"Nasıl..." Duyguları o kadar yoğundu ki kelimeleri düzgünce bir araya getiremiyordu. "Nasıl buradasın? Sağlığın yerinde mi? Böcek ölmemiş miydi?"
"Hepsini birden sorma," dedi Sanagi mahcup bir gülümsemeyle. "Teker teker sor."
Kosaka yavaşça ondan ayrılıp sordu: "Sağlığın yerinde mi?"
"Hayır. Doğrusunu istersen hâlâ pek iyi hissetmiyim," diye cevap verdi Sanagi. "Ama o zaman içtiğim ilaç miktarını düşünürsek, bu kadarla kurtulmuş olmam bir mucize."
Parmağıyla midesinin olduğu yere hafifçe vurdu.
"Koma halindeyken hafızamda boşluklar oluşmuş, intihar etmeye karar verdiğim anlara dair pek bir şey hatırlamıyorum. Sadece kendi isteğimle ilaçları kustuğumu hayal meyal hatırlıyorum. Muhtemelen son anda aklım başıma geldi. Doktorun dediğine göre, ilaçları kusmakta biraz daha gecikseydim elden bir şey gelmezmiş."
"Demek öyle oldu..." Kosaka derin bir nefes verdi. "Peki, hastaneden kaçtıktan sonra şimdiye kadar neredeydin, ne yapıyordun? En başta neden ortadan kayboldun?"
"Yapmam gereken bir şeyler vardı, o yüzden bizim klinikte saklandım. Eskiden de okula gitmek istemediğimde hep oraya sığınırdım; sadece benim bildiğim bir sığınağım var." Bunu söyledikten sonra Sanagi omuzlarını silkti. "Ama bu konuları pek konuşmak istemiyorum. Sorman gereken daha önemli şeyler yok mu?"
"...Böcek ne oldu? İlaçlarla kökü kazınmamış mıydı?"
"Evet. İçimdeki böceklerin hepsi ölmüş gibi görünüyor."
"O zaman neden—"
Sanagi hafifçe gülümsedi.
"Şu an içimde olan şey, senin vücudundaki böcek, Kosaka-san."
"Benim böceğim mi?"
"O gün, konteynerin içinde seni zorla öpmüştüm ya?" Sanagi utanarak bakışlarını kaçırdı. "O sırada senin böceğinin bir kısmı bana geçti ve benim böceğimle çiftleşerek dirençli bir parazit doğurdu. Son anda hayatta kalabilmem onun sayesindeydi. Senin böceğin benim hayatımı kurtardı."
Kosaka gözlerini kapatıp derin düşüncelere daldı, sonra iç çekerek konuştu.
"Sonuçta her konuda Sanagi haklıydı, yanılan ise bendim."
Sanagi başını iki yana salladı. "Elden bir şey gelmez. Benim de böceği el üstünde tutmamın arkasında somut bir dayanak yoktu ki. Bu seferlik sadece, benim arzumla gerçekler örtüştü o kadar. Senin verdiğin kararın makul olduğunu düşünüyorum Kosaka-san. Üstelik beni reddetmenin benim iyiliğim için olduğunu da biliyorum."
"Gözünde büyütüyorsun. Ben o kadar erdemli biri değilim."
Kosaka güçsüzce gülümsedikten sonra tekrar konuştu.
"Geri döndüğün için teşekkür ederim. Gerçekten çok mutluyum."
"Asıl ben teşekkür ederim. Dönecek bir yer bıraktığın için."
Sanagi başını hafifçe yana eğerek gülümsedi.
Parkın girişinde mavi bir otomobil duruyordu. Aracın kaputu ve ön camı kiraz çiçeği yapraklarıyla öyle bir kaplanmıştı ki, görüş açısı neredeyse tamamen kapanmıştı. Yolcu tarafındaki camdan içeri baktıklarında, sürücü koltuğundaki adamın huzur içinde uyuduğunu gördüler.
Kosaka etrafına bakındı ama yakında hiç kiraz ağacı göremedi. Herhalde parkın içindeki ağaçlardan rüzgarla buraya kadar taşınmışlardı. Gerçekten de rüzgarlı bir gündü. Buna rağmen, öylece dalgın yürürken rüzgarın varlığını unutacak gibi oluyordu. Muhtemelen esişindeki o değişmeyen ritim yüzündendi.
Mizushina Parkı'na girmelerinin üzerinden birkaç dakika geçmişti ki, iki yanı kiraz ağaçlarıyla çevrili bir yola girdiler ve biraz ilerledikten sonra durdular.
Görkemli bir manzaraydı.
Çiçek yaprakları, her yere kar gibi yağıyordu.
Rüzgarla savrulan dallar büyük hareketlerle aşağı yukarı sallanıyor, birbiri ardına göğe yükselen yapraklar öğleden sonra güneşinin altında şeffaflaşarak beyaz beyaz parlıyordu.
İkisi bir süre bu manzaranın karşısında büyülenmiş halde kaldı. Karşılarındaki kiraz çiçekleri, kar fırtınası benzetmesinin abartı kalmayacağı kadar şiddetli esiyordu. Bu baş döndürücü görüntünün aksine, parkın içi tuhaf bir sessizliğe gömülmüştü. Sadece beyaz gürültüyü andıran rüzgarın sesi ve ağaçların hışırtısı vardı. Çiçek izlemeye gelenler tek tük seçiliyordu, o göz tırmalayan mavi brandalardan da eser yoktu. Yakınlarda daha büyük bir park olduğu için herkes oraya gitmiş olmalıydı.
Kosaka geçmişi hatırladı. İlk karşılaştıklarında bu park karla kaplıydı. Sanagi göletin kenarında durmuş, kuğuları besliyordu. O zamanlar saçlarını sarıya boyatmıştı, kısa bir etek giyiyor ve sigara içiyordu.
Nedense bu ona çok eski bir hikaye gibi geldi. Halbuki üzerinden daha yarım yıl bile geçmemişti.
Yürümekten yorulunca çimenlik yamaca oturdular. Ağaç gölgesinde omuz omuza verip kiraz çiçeği fırtınasını izlediler, rüzgarın sesine kulak verdiler.
Yamacın aşağısında gölet görünüyordu. Su yüzeyi beyaz yapraklarla öyle sıkı kaplanmıştı ki, sanki donmuş bir gölün üzerine kar yağmış gibiydi; üzerine basıp karşıya yürüyerek geçilebilecekmiş hissi veriyordu.
Derken Kosaka, göletin ortasında tek başına süzülen bir kuğuyu fark etti. Kaç kez bakarsa baksın, bu bir ördek değil kuğuydu. Sürüden mi geri kalmıştı acaba? Fakat kuğu hiç de mahzun bir tavır sergilemiyor, çiçeklerden oluşan salın içinde zarafetle yüzmeye devam ediyordu.
Bu gerçeküstü manzara, bir çocuğun oyuncaklarla kurduğu düzensiz bir minyatür bahçeyi anımsatıyordu. Kendi içinde tutarsız, rüya gibi bir görüntü.
"Hey, Kosaka-san."
Başını Kosaka'nın omzuna yaslamış olan Sanagi seslendi.
"Ben, seninle burada ilk karşılaştığımız andan beri işlerin buraya varacağını biliyordum."
"Gerçekten mi?"
"Evet... Bana ilk seslendiğin anı hatırlıyor musun?"
"Çok iyi hatırlıyorum." Kosaka o günün etkisine kapılarak gözlerini kıstı. "Çok suratsız bir kız olduğunu düşünmüştüm."
"Elden bir şey gelmezdi ki. Yabancılara karşı hep çekingenimdir."
Sanagi dudaklarını büzdü, sonra boynunu hafifçe bükerek yukarı baktı.
"O zaman karşılaştığımızda tam şu ökse otunun altındaydık."
"Ökse otu mu?"
Kosaka bakışlarını yukarı kaldırdı. Kiraz ağacı dallarının ucuna yakın bir yerde, açıkça farklı türden olan bir bitkinin araya karıştığını gördü. Kışın bakıldığında kuş yuvasından ayırt edilemeyecek kadar cılız görünen ökse otu, şimdi gür ve yemyeşil yapraklarla donanmıştı.
Sanagi devam etti.
"Noel zamanı ökse otu altında karşılaşan kadın ve erkek öpüşmek zorundadır. Bunu biliyor muydun?"
Kosaka başını iki yana salladı. Muhtemelen Batı'da böyle bir gelenek vardı.
"Ben de ilk öpücüğümü sevdiğim kişiye vermeye karar vermiştim. Bu yüzden sana aşık olmam kaçınılmazdı."
"Amma saçma bir mantık," dedi Kosaka acı acı gülümseyerek.
"Ben de ne dediğimi pek bilmiyorum aslında." Sanagi de omuzlarını sarsarak güldü. "Demek istediğim şu; aşkımız sadece parazit hayvanlar tarafından değil, parazit bitkiler tarafından da destekleniyordu. Birçok farklı parazit canlı, hayatlarımıza derinlemesine müdahil olmuş durumda. Galiba söylemek istediğim buydu."
"Anlıyorum..."
"İlahi, parazitlere sığınmadan aşık bile olamıyoruz, bu durumda hangimiz parazit belli değil," dedi Sanagi ve tekrar güldü.
Sessizlik
Bir süre sessizlik oldu. İkisi de parazitlerin getirdiği bu mutlu tesadüfü kendi içlerinde düşündüler.
Bir süre sonra Kosaka sessizliği bozdu.
"Az önce söylemiştin ya. Ökse otunun altında olunca öpüşmek gerekiyormuş diye."
"Evet. Ama Noel zamanı için geçerli."
"Şuraya bak." Kosaka işaret parmağını kaldırıp karşıyı gösterdi. "Kuğu burada. Kar fırtınası esiyor. Su yüzeyi de donmuş."
"Haklısın." Sanagi kıkırdar. "O zaman elden bir şey gelmez."
Sanagi, Kosaka'ya doğru döndü ve usulca gözlerini kapattı.
Kosaka, dudaklarının kenarına kısa bir öpücük kondurdu.
Çok geçmeden Sanagi, Kosaka'nın dizinde uyuyakaldı. Yorulmuş olmalıydı. Belki de onun böceği hala iyileşme sürecindeydi ve içinden yükselen o ıstırabı henüz tam olarak dizginleyemiyordu.
Kosaka, Sanagi'nin yumuşak saçlarını eliyle usulca taradı. Saçların altında gizlenen kulağı gün ışığına çıktı ve mavi küpesi parladı. Saçlarını tekrar siyaha boyadıktan sonra bile küpesini çıkarmamış gibi görünüyordu.
Düşününce, onu ilk kez bu kadar ince kıyafetlerle görüyordu. Kışlık kıyafetler varken fark etmemişti ama yakından vücuduna baktığında, sadece uyku hapı değil, başka yöntemler de denediğine dair izleri görebiliyordu. Bazı izler çok eskiye dayanıyor, bazıları ise henüz çok yeni duruyordu. Bu izlerin her biri Kosaka'nın içine bir kasvet çökertti.
'Umarım kötü rüyalar görmüyordur,' diye dua etti Kosaka.
Kiraz çiçeği yaprakları, parkın içine hiç durmadan yağmaya devam ediyordu. Ağaç gölgesinde öylece dururlarken, yapraklar ikisinin üzerine yavaş yavaş birikmeye başladı.
Bir süre sonra güneş hafifçe eğildi ve ağaçların arasından süzülen bulanık bir ışık ikisini aydınlattı. Kosaka, Sanagi'yi uyandırmamak için usulca uzanıp gözlerini kapattı; çimenlerin ve kiraz çiçeklerinin kokusunu taşıyan o bereketli bahar rüzgarını ciğerlerine doldurdu.
Doğayla bu kadar masumca temas kurabildiği anlar muhtemelen sayılıydı. Çok geçmeden temizlik takıntısı (misofobi) nüksedecek ve muhtemelen tekrar odaya kapanacaktı. Bunu düşününce morali biraz bozuldu. Fakat Sanagi'nin yanındayken hissettiği bu sevecen duygunun böcek tarafından verildiğini düşündüğünde, bu aşık parazitten nefret edemiyordu.
Sonuçta, böceğe güvenmeden birbirimizi sevip sevemeyeceğimiz konusu havada kaldı. Ama şu an için bunun pek de büyük bir sorun olmadığını hissediyordu.
Çünkü o böcek bizim vücudumuzun vazgeçilmez bir parçasıydı. Onu kendimizden ayırıp bir şeyler düşünmemiz mümkün değildi. Ben denilen insan, ancak o böceği de kapsadığında ilk kez kendime "ben" diyebilirdim.
İnsan sadece aklıyla aşık olmaz. Gözleriyle aşık olur, kulaklarıyla aşık olur, parmak uçlarıyla aşık olur. Öyleyse, bir böcek aracılığıyla aşık olmamda da yadırganacak hiçbir şey yoktu.
Kimsenin buna itiraz etmesine izin vermeyecektim.
Gökyüzü mavimsi gri bir renge bürünmeye başladığında ikisi Mizushina Parkı’ndan ayrıldı. Süpermarketten yiyecek bir şeyler alıp lüks daireye döndüler; bu sefer mutfağa Kohsaka geçti ve basit bir yemek hazırladı. Biraz gecikmiş bir öğle yemeğiydi ve yemek sonrası kahveler bittiğinde vakit öğleden sonra dördü çoktan geçmişti.
Terledikleri için sırayla duş aldılar. Ev kıyafetlerini giydikten sonra yatağa yan yana oturdular ve sahaftan aldıkları ansiklopediyi inceleyerek vakit geçirdiler. Masanın üzerindeki kısa dalga radyodan yabancı bir haber kanalı yayını geliyordu ama ses kısık olduğu için ne dendiği anlaşılmıyordu.
Perdelerin arasından soluk, mavimsi bir ışık sızıyordu. Işıkları yakmadıkları için oda ormanın derinlikleri gibi loştu. Kulak kabarttıklarında, çok uzaklardan çocukların neşeli bağırışları duyuluyordu.
Ansiklopediyi bitirip kapağını kapattıklarında Sanagi konuştu.
"Bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ama şimdi ne olduğunu anladım."
"Neyden bahsediyorsun?"
"Dezenfektan kokusu yok."
Kohsaka gözlerini kırpıştırdı.
"Ah, haklısın. Son zamanlarda o kadar titiz bir temizlik yapmıyordum."
"Benim gözümde, Kohsaka-san'ın odası denince akla gelen ilk şey o kokuydu."
"Dezenfektan kokusunu mu özledin?"
Sanagi başıyla onayladı.
Bunun üzerine Kohsaka karton kutudan dezenfektan spreyini çıkardı ve birkaç ay öncesine kadar her gün yaptığı gibi, odanın her yerine dezenfektan sıktı. Sanagi yatağa oturmuş, sanki önünde Noel süslemeleri yapılıyormuşçasına büyük bir keyifle onu izliyordu.
Sonunda oda etanolün keskin kokusuyla dolduğunda, Sanagi tatmin olmuş bir ifadeyle yatağa uzandı.
"Hah, işte şimdi Kohsaka-san'ın odası oldu."
"Şöyle bir koklayınca, aslında ne berbat bir kokuymuş."
"Öyle mi? Ben bu kokuyu revir kokusu gibi olduğu için seviyorum."
"Çoğu insan hastane gibi koktuğu için nefret ederdi oysa."
"Ama ben seviyorum işte."
Sanagi yastığı çenesinin altına sıkıştırdı, göz kapaklarını kapatıp derin bir nefes verdi.
"Sanırım böylece uyuyakalacağım."
"Hey, az önce öğle uykusuna yatmadın mı?"
"Öyle ama... Sanırım biraz yorgunum."
Bunu söyledikten beş dakika bile geçmeden uykuya daldı.
Kohsaka, Sanagi'nin üzerine battaniyeyi örttü ve kısa bir tereddütten sonra yanına sokuldu. Onun uyuyan yüzünü bıkmadan izlemeye devam etti. Bu mesafeden uzun kirpiklerinin her birini tek tek seçebiliyordu.
Huzursuz, her an uçup gidecekmiş gibi bir uyuyuşu vardı. Doğduğundan beri bir an bile rahatlamamış gibi bir yüz ifadesi... Öğleden sonranın loş ışığında uyuyan bu kız, her zamankinden daha kırılgan ve incinmeye açık görünüyordu.
Yarın sabah ilk iş nakliye şirketini arayıp taşınma işlemini iptal etmeliyim, diye düşündü Kohsaka.
Karton kutuları açıp, Sanagi ile birlikte odayı eski haline döndürmeliyiz.
Bu şehirde kalmalıyım.
Ve onunla birlikte yaşamaya devam etmeliyim.
Şehirde saat beşi haber veren anons yankılanırken, Kohsaka yavaşça gözlerini kapattı.
Sanagi uykusundan uyandığında, tam karşısında Kohsaka'nın uyuyan yüzünü buldu. Şaşkınlıkla refleks olarak yataktan fırladı, bir süre durumu idrak etmeye çalıştı ve iki üç derin nefesten sonra tekrar yanına uzandı. Kalp atışları bir süre daha dinecek gibi görünmüyordu.
Güneş neredeyse batmak üzereydi. Çocukların sesleri artık duyulmuyordu. Pencereden içeri ılık bir rüzgar esiyor, perdeleri dalgalandırıyordu. Dezenfektan kokusuna karışan, bir anlık da olsa insanın göğsünü sıkıştıran o nostaljik koku duyuldu. Sanagi bir süre bu tanıdık hissin peşine düştü ama ne olduğunu çözemeden koku uçup gitti.
Aman, neyse, diye mırıldandı Sanagi alçak sesle. Bilse ne değişecekti ki?
Elinin yavaşça uzattı, parmaklarını Kohsaka'nın eline hafifçe doladı.
Bu dokunuşu sonsuza dek hatırlayacağım, diye geçirdi içinden.
Kalan zamanının azlığını düşününce, bu pek de zor bir iş olmayacaktı.
Solgun gün batımı gökyüzüne bakarken düşündü Sanagi.
'Hayatım, sevdiğim adamla öpüşerek kurtuldu.'
—Keşke bu gerçek olsaydı, ne kadar harika olurdu.
Gerçekten de o an, Kohsaka-san'ın vücudundaki böceğin bir parçası benim vücuduma geçmiş ve benim böceğimle eşeyli üremişti. Onun vücudunda da aynısı olmuştu. Bunda şüphe yoktu.
Fakat sonuçta doğan yeni böcekler aynı değildi. İlaç direncine sahip parazit sadece Kohsaka-san'ın vücudunda doğmuştu.
Muhtemelen Kohsaka-san'ın içindeki böcek en baştan dirençli değildi. Benim böceğimle onun böceğinin genleri birbirine karıştığında, bir mucize eseri, onun vücudunda ilaca dirençli bir mutasyon gelişmişti. İşte o mutasyon onun hayatını kurtarmıştı.
Ancak benim vücudumda aynı mucize gerçekleşmemişti. İlaç direnci olmayan, savunmasız böceklerim parazit ilacıyla kolayca kökünden kazınmıştı. Böylece ben, acılarımı işleyecek olan organımı kaybetmiştim.
Şu anki ben sadece bir kabuktan ibaretim. Zaten yarı ölü sayılırım. Kafası kesildiği halde yürümeye devam eden bir tavuk gibiyim. İki ayağım da ölümün içine batmış, sadece tamamen batmayı bekliyorum.
Bugüne kadar yaşayabilmemin tek sebebi, son bir kez Kohsaka-san'ı görmek olan o bitmek bilmez arzuydu. Ve bu arzum gerçekleştiğine göre, muhtemelen birkaç günden fazla dayanamam. "Mutluluğun zirvesindeyken ölümü kucaklamak" arzusuna karşı koyamayacak ve kendi canıma kıyacağım.
Şimdi Kohsaka-san'dan o böceği tekrar alırsam toparlanma ihtimalim olabilir ama ne yazık ki buna hiç niyetim yok. Vasiyetimi çoktan yazdım bile.
Böylece, sonuna kadar gideceğim.
Hep böyleydi zaten. Yaşamak beni ölesiye korkutuyordu. Bir şeye sahip olamazsam, ömür boyu ona ulaşamayacağım diye korkardım. Bir şeye sahip olursam da, bir gün onu kaybedeceğim diye korkardım.
En korkuncu da, ömrüm boyunca kimseyi sevmemek ve kimse tarafından sevilmemekti. Öyle bir hayat süreceğime erkenden ölmek daha iyiydi. Fakat şimdi sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmişken, bu sefer de bunu kaybetmekten her şeyden çok korkuyorum. Bu korkuyla titreyerek yaşamaya devam edeceksem, erkenden ölmek daha iyi.
Ölüme eğilim. Öz yıkım programı. Sonuçta hangi tarafa dönersem döneyim, varacağım yer aynıydı. Mutluluk ve mutsuzluk bir madalyonun iki yüzü gibidir; özellikle benim gibi korkaklar için neredeyse eş anlamlıdır. Her şey, kendini ölüme bırakmak için birer gerekçeye dönüşür. Ben böyle bir insanım işte.
Öyleyse hiç değilse madalyonun ön yüzü bana bakarken her şeyi bitirmek istiyorum. Zamanında gelen bir ölümden daha asil hiçbir şey yoktur. Ben artık üzülmekten ya da sevinmekten gerçekten çok yoruldum.
İşte bu yüzden, yakında bu hayata bir nokta koyacağım. Böylece benim insanlık tarihim orada sona erecek. Bir daha asla üzerine bir şey yazılmayacak. Bundan daha iyisi olamaz; bu, mükemmel bir galibiyetle kaçış olacak.
O an Sanagi hatırlar. İlk tanıştıkları günü. Ona ilk dokunulduğu günü. İlk öpüştükleri günü. İlk kez ona sarıldığı günü.
Geriye sadece Kousaka-san’ı bırakacak olmak, içindeki tek pişmanlıktır. Onun için gerçekten üzülüyor. Birazdan yapacağı şey, ona karşı bir ihanet sayılır. Ne kadar özür dilese az. Affedilmeyi beklemeye niyeti de yok. Eğer bu yüzden Kousaka-san ondan nefret ederse, onun öfkesine razı olup bunu kabullenmek zorundadır. Bu, yaptıklarının doğal bir bedeli olacaktır.
──Ama elinden gelse, Kousaka-san’ın şöyle düşünmesini isterdi:
Aslında ikisi de tanışmadan çok önce ölmüş olmalıydı. Hastalıklı ruhlarının peşinden gidip, kendi elleriyle hayatlarına son vermiş olmalıydılar. Ancak Mushi'nin gücü sayesinde ömürleri geçici olarak uzatılmış, birbirlerini sevme fırsatı bulmuşlardı; üstelik bir taraf mucize eseri hayatta kalmayı başarmıştı.
Olaylara bu pencereden bakarsa, bu sonun en iyisi olmasa bile kesinlikle en kötüsü olmadığını düşünebilir.
Mushi olmasaydı, tanışamazlardı bile.
Üstelik her şey sadece üzüntüden ibaret değil. Çünkü ölümüyle kanıtlayabileceği bir şey var. Sadece ölümüyle kanıtlayabileceği tek bir gerçek var.
Konakçının ölümü, Mushi'nin etkisinden kurtulup serbest kalmasıyla gerçekleşir. Ve Mushi denen o aşk tanrısının arabuluculuğuyla kurulan bu ilişki, taraflardan birinin üzerindeki Mushi etkisi kaybolduğu an çökmeliydi. Bu yüzden, ölümün eşiğine gelene kadar Sanagi'nin Kousaka-san’ı düşünmesi ve Kousaka-san’ın da onu sevmesi; aşklarının Mushi'nin etkisi aradan çekilse bile var olabildiğini kanıtlayacaktır.
Mushi gibi bir şeye muhtaç kalmadan da birbirimizi sevebildik.
Bu, Mushi'yi kaybetmediği sürece asla kanıtlayamayacağı bir şeydi.
Sanagi birbirine kenetlediği parmaklarını çözüp nazikçe Kousaka’nın yanağını okşadı.
Birkaç saniye sonra Kousaka yavaşça gözlerini açtı.
"Üzgünüm, seni uyandırdım mı?"
"Hayır." Kousaka başını iki yana salladı. Sonra bir şey fark etmiş gibi gözlerini kocaman açtı. "...Sanagi, ağlıyor muydun?"
Bu söylenene kadar Sanagi ağladığının farkında bile değildi. Telaşla elinin tersiyle gözlerini sildi ama gözyaşları birbiri ardına süzülmeye devam ediyor, duracak gibi görünmüyordu.
"Tuhaf..." Hafifçe hıçkırırken Sanagi kendini gülümsemeye zorladı. "Ağlamaya niyetim yoktu ama..."
"Üzgün müsün?"
"Hayır, ondan değil. Aksine, o kadar mutluyum ki anlatamam."
"Anladım. İçim rahatladı." Kousaka gözlerini kıstı. "O zaman bu döktüklerin kesinlikle doğru gözyaşları."
Sanagi, her zamanki gibi tuhaf bir teselli etme biçimi olduğunu düşünüp bu duruma güldü.
"...Hey, Kousaka-san. Sana güzel bir haber vereyim mi?"
"Güzel bir haber mi?" Kousaka’nın gözleri hafifçe açıldı.
"Evet, güzel bir haber." Sanagi onaylayarak başını salladı. Sonra yüzünde en içten gülümsemesiyle konuştu: "Biliyor musun, seni seviyorum Kousaka-san."
"Evet. Biliyorum."
"Öyle değil, gerçekten çok seviyorum."
"Hmm." Kousaka bir süre düşündükten sonra hafifçe kıkırdadı. "Nedenini pek anlamadım ama bu beni mutlu etti."
"Değil mi?"
Birlikte güldüler. Sanagi, çok geçmeden Kousaka-san’ın bu sözlerin altındaki gerçek anlamı fark edeceğini biliyordu. Tabii o vakit geldiğinde artık her şey için çok geç olacaktır.
Sonra aniden gözyaşlarının yastıkta lekeler bıraktığını fark etti ve eyvah dercesine bir yüz ifadesi takındı.
"Afedersin. Böyle giderse yastığı kirleteceğim."
Sanagi doğrulmaya çalışırken Kousaka’nın kolu buna engel oldu.
"O zaman şöyle yaparız."
Bunu söyler söylemez Kousaka, Sanagi’yi göğsüne doğru çekti.
Sanagi’nin gözyaşları, onun gömleğinin göğüs kısmına işliyordu.
"İstediğin kadar ağlayabilirsin. Muhtemelen şimdiye kadar kendin için yeterince ağlamadın."
"...Evet. Öyle yapacağım."
Sanagi onun kollarında ağlamaya devam etti. Hem geçmişin hem de geleceğin acısını çıkarırcasına.
Sonunda Sanagi ağlamaktan yorgun düşüp Kousaka’nın kollarında uyuyakaldı.
Derin, tarif edilemez kadar derin bir uykuydu bu.
Doğduğundan beri ilk kez bu kadar huzurlu ve tatmin olmuş bir şekilde uyuyordu.
Rüyasında bir kuğuya dönüşmüştü. Bahar güneşinin altında ışıldayan bir gölette, bir başına ve yalnız başına yüzüyordu. Kanadından yaralandığı için sürüsü onu terk edip gitmişti. Kuğu, "Bundan sonra bana ne olacak?" diye derin bir endişe içindeydi. Kendisini bırakan arkadaşlarına karşı hem kırgınlık hem de özlem duyuyordu. Aynı zamanda o güzelim kanatlarını sakatladığı için kendi dikkatsizliğine lanet okuyordu.
Fakat üzerine kiraz çiçeklerinin döküldüğü gölette yüzdükçe, yavaş yavaş her şeyi boş vermeye başladı. Kendi kendine, "Neyse, sonuçta bu muazzam manzarayı tek başıma doyasıya izleyebiliyorum, bu da bir şeydir," diye düşündü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.