“Shi-Shinobu!”
Düşünmeme bile gerek kalmadan yanına koştum. Onu görür görmez ileri atıldım. Neden burada olduğunu, bahar tatilindeki o karşılaşmamızın neden cehennemde yeniden sahnelendiğini düşünecek ne vaktim ne de sükunetim vardı; sadece yanına koştum.
Geriye dönüp baktığımda, acaba ne yapmayı planlıyordum diye merak ediyorum.
Her halükarda, her ne olursa olsun, ona doğru koştum ve tam yanına vardığımda ne yapacağımı bilemez halde kalakaldım. Aklım başımda mıydı?
Geçmişteki o eylemlerimden dolayı pişmanlık duymuyor muydun? Güzelliğine kapılıp düşüncesizce onu kurtardığımı ve bunun sonucunda başıma gelen o trajediyi unutmuş olamazdım.
Ama tek yapabildiğim oraya atılmaktı; daha doğrusu, atılmaya yeltenmekti.
Göz göze geldik.
Ya da bana öyle geldi ama tam o an, Kissshot Acerolaorion Heartunderblade’in yüzünde, o perişan halinden bile daha korkunç bir gülümseme yayıldı ve aniden yok oldu.
Sırra kadem bastı.
O gittiğinde karanlık da dağıldı; aniden değişen gökyüzü aynı hızla eski haline döndü. Sanki onun için özel olarak ayarlanmış o uğursuz gece sokağı, yeniden sıradan, her günkü bir yola dönüştü.
“...”
Bir halüsinasyon mu? Bir illüzyon mu? Yoksa bir serap mı?
Şüpheli; cehennemde bunlara kimin ihtiyacı olurdu ki?
Hele ki bir vampirin hayaletine.
Acaba Bayan Gaen, Shinobu’yu bu hale getirmek için efsunlu kılıç Kokorowatari’yi mi kullanmıştı? Fakat gerçek vampirler cehenneme düşmezdi. Belki lanetlilere eziyet eden bir iblis olarak bulunabilirlerdi ama...
Öyleyse o gördüğüm neydi?
Az önce ne izlemiştim ben?
“Vücudunuz yine kendi kendine mi hareket etti, Araragi Bey?”
Hachikuji bana yetişmek için yanıma koşarak geldi.
Bu tuhaf olay karşısında pek şaşırmış görünmüyordu; sanki bunu önceden görmüş gibiydi.
Öngörmüş gibi.
Daha doğrusu, biliyor muydu?
Ona söylenmiş miydi?
“Tuhaf. Bahar tatilinde Bayan Shinobu’yu kurtarma şeklinizden ne kadar pişman olduğunuzu söylemiştiniz. Neden tıpatıp aynı durumda yine aynı şeyi yapıyorsunuz?”
“Çünkü... şey, hmm, vücudum kendi kendine hareket etti?” Hachikuji açıkça eleştirmese de verdiğim cevap bir mazeret gibi duyuluyordu. “O-Oraya koşmam, ille de bahar tatilindeki gibi onu kurtaracağım anlamına gelmez. Kim bilir, belki de işini bitirmeye çalışıyordum?”
“Bu yalana çocuklar bile inanmaz. Lütfen cehennemde olduğumuzu unutmayın. Buralarda yalan söyleyenlerin dilini koparırlar,” diye uyardı Hachikuji muzipçe ve yeniden önüme geçip bana yol göstermeye başladı. Ben de sersemlemiş bir halde peşine takıldım.
“Yani, işini bitirmeyecek olsam bile...” Belki de bunu yapmak, o intihara meyilli soylu vampire yardım etmek anlamına geliyordu ama niyetim bu olmasa bile... “Shinobu’yu görmezden gelseydim neler olurdu diye merak ediyorum... Kanlar içinde kalmış güzel bir kadından korkup kaçsaydım ne olurdu? Bunu rüyalarımda görüyorum zaten.”
Yine de bunun cehennemde karşıma çıkacağını hiç beklemezdim.
İmkansız gibiydi ama tam da imkansızlıkların ortasında ona rastlamıştım.
“Düşününce, o noktada Shinobu’nun ilk hizmetkarı benim kasabamda küle dönüşmüş halde toplanmıştı; kim bilir, belki de o üç avcı onu öldürmeye çalışırken, o zırhlı savaşçı efendisini kurtarmak için ayaklanırdı. Dört yüz yıl sonra ilk kez bir araya gelen Shinobu ve İlk Hizmetkar... ilişkileri hala harabe halindeyken ayrılan o ikili, belki de barışabilirdi.”
“Buna ancak hayal kurmak denir.”
“Evet. Ve buna engel olduğumu düşünmek... katlanılmaz bir fikir.”
“Bu taraftan.”
Hachikuji sadece yürümeye devam ediyordu. Benim bu sızlanmalarımı duyup duymadığını anlamak zordu; karakterinin kökeni düşünülünce pek de iyi bir rehber sayılmazdı. Tabii ki hayata döneceksem bir ördek yavrusu gibi peşinden tıpış tıpış giderdim ama yol gösterirken biraz daha nazik olmasa yönümü nasıl bulacaktım?
Rehberliğe ne kadar uygunsuz olduğunun kanıtı olarak, beni kasabanın içinden geçirip neredeyse imkansız bir yere sokmuştu: Naoetsu Lisesi’nin binasına.
Bir kaldırımdan doğrudan bir okul koridoruna nasıl geçilirdi? Ve bir dakika; burada açıkça tuhaf bir şeyler vardı.
Bu kaybolmaktan çok daha öte bir şeydi.
Gündüzün aniden geceye dönmesi zaten garipti ama...
“Evet, Araragi Bey, derslere girdiğiniz okul; yani teknik olarak bir kopyası. Bu kasabanın her yerini gezmiş olsam da bu kampüs kutsal topraklar gibidir. Bir lisede bulunmak benim için bir ilk. Öğretmenler beni yakalarsa kızarlar mı?”
“Beni on yaşında bir çocukla buralarda dolaşırken görürlerse asıl dert benim başıma açılır... O zaman sınavlar en son tasam olur.”
Sınav yerine sorgu sualle uğraşmak zorunda kalırdım.
Allah korusun.
Yine de bu Avīci cehenneminde ne bir günahkara ne de bir infazcıya rastlamıştım; o yüzden öğretmen görme ihtimalim daha da düşüktü... Ama terk edilmiş bir cehennem mi?
Sistem mi değişmişti? Avīci artık bir hücre hapsi cehennemi miydi? Normalde berbat bir durumdu ama Hachikuji’nin beni karşılaması burayı bir nevi cennete çevirmişti...
Benim sevimli celladım mı demeliydim?
“Ama neden sokak doğrudan okul koridoruna bağlandı? Arkamızda geldiğimiz yolu da göremiyorum. Sadece bildiğimiz okul binası var...”
“Eh, her yere çıkmıyorsa ona yol denmez.”
“Hm... Ama—”
“Aman, Araragi Bey. Bir sapık. Dikkatli olun.”
“Sapık mı? Eyvah, Hachikuji. Çabuk giysilerimin içine, yani arkama saklan.”
“Bunun pek bir düzeltme olduğundan emin değilim.”
Hachikuji’nin fark ettiği bu sapıkla karşılaşmamak için aceleyle yakındaki bir sınıfa daldık ama gelen kişi, boş olduğunu sandığım okul binasında aylak aylak dolaşan benden başkası değildi.
Koyomi Araragi.
Yakışıklı bir genç, sapık falan değil.
Hachikuji beni başkasıyla karıştırmıştı.
Bu saçma düşünce aklımdan geçerken, diğer bendenizin yanında yürüyen başka birini gördüm: Tsubasa Hanekawa.
Hem de ilk haliyle. Gözlüklü ve örgülü saçlı Tsubasa Hanekawa.
Sadece tek örgü; olabilecek en klasik hali. Bildiğim kadarıyla tek örgülü Hanekawa ile benim Naoetsu Lisesi’nde yan yana yürüdüğümüz bir an gerçek hayatta hiç yaşanmamıştı.
Bahar tatilinden sonra saçlarını iki örgü yapmış, sonra gözlükleri bırakıp saçlarını kısa kestirmişti. Dahası, şu an saçları kaplan desenli, siyah-beyaz bir renkteydi ama o olduğuna şüphe yoktu.
...Ve bir dakika, dur biraz.
Gülümseyen Koyomi Araragi, Tsubasa Hanekawa ile konuşurken bu kadar şapşal mı görünüyordu? Daha vakur bir duruş sergilediğimi söylemek isterdim ama hayır.
Bunu düşünürken gözden kayboldular; belki de başkan-başkan yardımcısı toplantısı için bir sınıfa gidiyorlardı. Kültür festivali ya da onun gibi bir şeyi konuşmak için.
“Bayan Shinobu’yu kurtardıktan sonra çalkantılı bir hayat sürdüğünüz doğru ama ondan hemen önce Bayan Hanekawa ile tanışmanız da çok önemliydi. Sizin üzerinizde devasa bir etkisi oldu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” diye sordu Hachikuji aniden.
Soru o kadar zamansız geldi ki bir an idrak edemedim. Affedersiniz? Yani Hanekawa ile hiç tanışmasaydım daha mı iyi olurdu demek istiyorsun?
“Geriye bakınca, Bayan Shinobu ile olan o durumu karman çorman eden oydu, değil mi? Ve Siyah Hanekawa ile olan iki karşılaşmanız boyunca başınıza oldukça korkunç şeyler geldi.”
“...”
“Onunla hiç arkadaş olmasaydınız, o uzun bela silsilesinin içine çekilmezdiniz; böyle hissettiğiniz için kimse sizi suçlayamazdı.”
“Pek çok şeyin sorumlusu olduğunu inkar etmeyeceğim. Her şeyi bilmeyen, sadece bildiğini bilen o kız; gizli kalabilecek pek çok gerçeği açığa çıkardı, hatırlanması gereken pek çok gerçeği unuttu ve beni düşüncesizce kestirmelere, imkansız dolambaçlara sürükledi... Ama.”
Bu soru Hachikuji dışında biri tarafından sorulsaydı bir gazap nöbetine girmeme neden olabilirdi ama soran o olduğu için, tuhaf bir şekilde huzurlu ve net bir cevap verebildim.
Hiçbir yere sürüklenmemiştim. Şu anın ve buranın gerçekliğine tutunarak cevap verdim:
“Onunla arkadaş olduğum için hala gerçekten mutluyum.”
“...”
“Bu yan yana yürüme meselesini hayal meyal anlamaya başlıyorum... Ne yani, onları takip mi etmemiz gerekiyor?”
“Hmm. Kesin bir rota yok ama evet, lütfen bu taraftan. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında masalındaki gibi; ben sizin Beyaz Tavşanınızım.”
“Harikalar Diyarı, ha...”
Şu an için burası cehennemden çok bir harikalar diyarı gibi hissettiriyordu; gerçi orijinal hikayeyi pek iyi hatırladığımı söyleyemezdim.
Hachikuji buraya bir kopya, bir yeniden yaratım demişti.
Park ve bu Naoetsu Lisesi.
Bir temsil ve dolaylı bir deneyim.
Bahar tatilinden buraya kadar... Sınıftan çıkıp Hachikuji’nin peşine takıldım ama Koyomi Araragi ve Tsubasa Hanekawa ortalıkta yoktu.
Eğer peşlerinden gideceksek yukarı çıkmamız gerekiyordu. Toplantı ne hakkında olursa olsun, bizim üçüncü sınıf dersliklerine doğru gidiyorlardı diye düşündüm ve merdivenlere doğru baktım.
Sonra.
Havada asılı kalmış bir kız gördüm; sanki uçuyormuş gibi bir poz vermişti ama kuşkusuz bu, o dondurulmuş karede duran, çok iyi tanıdığım kız arkadaşımdı.
“Senjogahara...”
“Ayağı kaydıktan sonra onu tutmaya çalışmayabilirdiniz; bu seçim, sokakta yere yığılmış ölmek üzere olan güzel bir kadını kurtarmak kadar ağır bir karar değildi. Düşen birini yakalamak başlı başına tehlikelidir; nasıl tuttuğunuza bağlı olarak hem siz hem de düşen kişi yaralanabilir. Bayan Senjogahara o zamanlar neredeyse hiçbir ağırlığa sahip değildi, bu yüzden onu kendi haline bıraksaydınız bir zarar göreceğini sanmıyorum. Bilirsiniz, küçük ve hafif hayvanlar veya böcekler yüksek yerlerden düşüp bir şekilde sağ kurtulabilirler ya, onun gibi.”
“...”
“Ama siz, Araragi Bey.”
“Senjogahara bana doğru düşseydi? Onu yakalardım; her seferinde.”
Bana söylemişti.
Onu yakalayanın ben olduğum için mutlu olduğunu söylemişti ve ben de aynı şeyi hissediyordum.
Onu yakalayan kişi olduğum için mutluydum; sadece bir tesadüf, tamamen bir rastlantıydı ama bu tesadüflere aynı zamanda kader denmez miydi?
Hatta bir görev?
“Farz edelim ki,” dedi Hachikuji merdivenleri tırmanırken ve yan gözle, düşmekte olan ya da o tuhaf hareketsizlik içinde havada duran Senjogahara’ya bakarak. Sanki kelimelerin özel bir anlamı yokmuş gibi konuşuyordu. “Bayan Senjogahara’yı yakalamasaydınız; belki hafif yaralanırdı ama ciddi bir şey olacağını sanmıyorum. O dikbaşlı ve küçümseyici hayatına devam ederdi. O dolandırıcı adam bu kasabaya biraz daha geç gelirdi, doğru mu?”
“Deishu Kaiki’yi kastediyorsun.”
“Evet, onunla kader bağları olan adam. Belki de o kaçınılmaz hesaplaşmalarını yaşarlardı. Mevcut durumda, yaz tatilinde buna engel oldunuz... Ama merak ediyorum, siz araya girmeseydiniz, erkek arkadaşı olaya maydanoz olmasaydı neler olurdu?”
“Ne olurdu?”
“Acaba yeniden bir araya gelirler miydi?”
Senjogahara her ne kadar gizlemeye çalışsa da, bir zamanlar aralarında bir şeyler geçtiğini sen bile anlamış olmalısın dedi Hachikuji.
Onun arkasından ilerlerken Senjogahara’nın yanından geçip gittim.
Kıpırtısız duruyordu ama duruşu o kadar tekinsizdi ki, sanki onu tutup yere sabitleme isteği uyandırıyordu içimde. Fakat kim bilir, dokunduğum an dengesini bozup devrilmesine de sebep olabilirdim.
Hachikuji, Eski aşkları o an yeniden alevlenmiş olabilir; hayat da, aşk da nasıl idare edileceğini bilmek için fazla ağır konular diye yorum yaptı.
Sen mi aşktan bahsediyorsun? Seni kim ciddiye alır ki?
Aa? Yoksa romantik geçmişimi mi merak ettiniz? Şimdiki ilkokul çocuklarının ne kadar erken olgunlaştığından haberiniz var mı sizin?
Bilmek falan istemiyorum. Hele senin romantik geçmişini asla.
Peki ya Araragi Bey, Senjogahara Hanım’ın dolandırıcı adamla yaşadığı aşka engel olduğunuz fikrine ne diyorsunuz?
Ne mi diyorum? Ne denir ki... Hah, iyi olmuş, müstahaktır ona.
Kaiki ile olan durum, o ilkiyle olandan biraz farklıydı.
Bunu Senjogahara ile tartışabileceğimden değildi de...
Kabul ediyorum, Kaiki bana Sengoku konusunda yardım etti... Ama bu bambaşka bir şey. Tamamen ayrı. Onunla hiç tanışmamış olmayı dilerdim, bunu dürüstçe söyleyebilirim.
Ah, doğru. İnsanın hayatında böyleleri de olur; herkesle sonuna kadar iyi geçinemezsin. Neyse, az önce adını andığınız Sengoku Hanım’ın üzerinden geçerek bitirelim bari. Hadi, yolcu yolunda gerek.
Yolcu yolunda gerek de... Ne demek istediğini anlıyorum ama nereden başlasam ki... Hmm? Bekle, ya Kanbaru ne olacak?
Efendim?
Kanbaru diyorum. Kanbaru Suruga.
Bir parktan başlayıp Allah bilir nereye varacak olan bu sıkışık programın, bir tür cehennem sınavı olduğuna kendimi ikna etmiştim; ruhum, aleyhimdeki kanıtlara karşı bir terazide tartılıyordu sanki.
Ya da Hanekawa Tsubasa’nın deyimiyle, kanıtlar değil de kuş tüyleri.
Bahar tatilinden beri sergilediğim tüm tavırların, başıma gelen her şeyin, o günden beri üzerime çullanan her hadisenin üzerinden bir tür hac yolculuğu gibi geçeceğimizi sanmıştım.
Bahar tatilindeki Kissshot Acerolaorion Heartunderblade, Altın Hafta’daki Hanekawa Tsubasa, tatil sonrasındaki Senjogahara Hitagi...
Hachikuji yanımda olduğu için onun sırasını atlamamızı anlayabiliyordum ama kronolojik olarak Kanbaru Suruga, Sengoku Nadeko’dan önce geliyordu.
Bu cehennem şimdilik sessizdi çünkü günahlarım hâlâ yargılanıyordu; cezam henüz kesinleşmediği ya da davam sürdüğü için de Avici’yi dolduran o yakıcı azaplara henüz çarptırılmamıştım. En azından benim keyfi yorumum bu yöndeydi.
Eğer bu doğruysa, bu yolculuktan sonra iki bin yıl boyunca alevlerin arasından düşecektim; değilse de benim için hiç sorun yoktu.
Ah, evet. Kanbaru Hanım. O özel bir durum.
Özel bir durum mu?
Onu pas geçiyoruz, yani sırasını atlıyoruz. Onun meselesi diğerlerininkinden biraz farklı.
Öyle mi?
Bu dediğin, bir sonraki durak olarak önerdiğin Sengoku Nadeko için daha geçerli değil miydi?
Kanbaru ve o tuhaf sol kolu, gariplikler dünyasının standartları dahilindeydi sonuçta.
Hayır, hayır, mesele garip doğaüstü olaylar değil Araragi Bey. Mesele onun sizinle olan ilişkisi. Kanbaru Hanım’ın durumunda, olaya müdahil olmaktan başka çareniz yoktu.
...Ne demek istiyorsun?
Kanbaru Hanım, o kendine has girişkenliğiyle sizi gizlice takip etmeye karar verdi ve tamamen kendi inisiyatifiyle sizi öldürmeye kalkıştı. Bu durumla bin kez de karşılaşsanız, elinizdeki tek seçenek uygun önlemleri almaktan ibaret olurdu.
Hachikuji, sanki "Yoksa öylece oturup seni öldürmesine izin mi verecektin?" der gibi şaşkın bir ses tonuyla konuşuyordu.
Hmm, haklıydı aslında.
Beni takip etmesi ya da öldürmeye gelmesi onun davranışlarını tam olarak özetlemese de, Kanbaru gibi doğrudan üzerinize gelen güçlü iletişim kuran karakterlerle olan ilişkilerde, başlangıçtaki ufak seçimler ileride muhtemelen hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Dizginler onun elindeydi.
Elbette, Senjogahara ile çıkmaya başlamasaydım beni takip etmezdi. Kız arkadaşımı her sendelediğinde ne pahasına olursa olsun tutmaya yemin ettiğim için, Kanbaru ile bir şekilde bağ kurmam da aile bağları kadar kaçınılmazdı.
Bu açıdan bakınca, Sengoku ile bitirmeyi anlayabiliyordum; Karen veya Tsukihi’yi ziyaret etmenin bir anlamı yoktu.
Yine de onca tantanadan sonra Kanbaru’yu atlamak bir şekilde içime sinmiyordu; tam olarak aynı şey olmasa da, önemli bir arkadaşı istemeden dışlıyormuşum gibi hissettiriyordu.
Yine de Kanbaru Hanım’ın kişiliği Araragi hareminde eşsizdir. Aslına bakarsanız, bu kadar iyi anlaşıyor olmanız hayret verici. İnsanlarla arasına mesafe koyma politikası güden siz ve adeta bir insanlık cenneti olan Kanbaru Hanım... Sizi birbirinize bağlayan şey ne olabilir ki?
Vergi cenneti gibi bir yer yani...
Cennet ha?
Aslında özünde Kanbaru o kadar da iflah olmaz bir iyimser değil; kendi yükleri var. Onları her gittiği yere yanında taşıyor.
Öyle olmasaydı neden bir maymun elinden dilek dilesin ki?
Onun da kendine has bir yetişme tarzı vardı diye belirttim.
Öyle miydi?
Evet. Sana anlatmamış mıydım? Ailesi kaçarak evlenmiş ve o sırada...
Kanbaru küçük bir çocukken ne bir Kanbaru ne de bir Gaen olarak yetiştirilmişti; geniş anlamda ailenin ne demek olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden aslında teyzesi olan Gaen Hanım’a karşı böyle bir yabancılık hissediyordu.
Gaen Hanım, geçen Ağustos ayında ablasının kızını kendi işlerine alet ederken bile kimliğini açıklamak için hiçbir çaba sarf etmemişti.
Hmm, ne kadar üzücü. Kanbaru Hanım’ın o zihinsel ve fiziksel gücüne sahip olup da hayatın istediğin gibi gitmemesi... Acaba bu dünyada kaç kişi gerçekten dilediği gibi bir hayat sürüyor.
Kim bilir... Konuyu bu kadar büyüttüğümüzde bir lise öğrencisi için fazla ağır kaçıyor. Ama eminim herkesin kendine göre bir derdi, bir stresi vardır.
Tabii bu düşüncemde, "kazananların" da paylarına düşen acıyı tatmasını isteyen kıskançlık benzeri bir arzu da yok değildi.
Yine de, "Eyvah, bir on milyar yen daha kazanmam lazım ama işler yürümüyor. Ne kadar zalimce! Çok stres oluyorum!" diyen birine nasıl sempati duyarsınız ki?
Peki, sizin çektiğiniz dertler de bir hayli lüks sayılmaz mı? Üniversite sınavına çalışan her çocuk, sizin sahip olduğunuz o şanslı ya da istisnai muameleyi görmüyor sonuçta.
Haklısın. Buna verecek bir cevabım yok.
Yine de bunu hayata döndüğünde düşünürsün. Bolca vaktin olacak.
Hachikuji sahanlıkta kendi etrafında dönüp bir üst kata doğru ilerledi. Ya da ben öyle sandım ama birden merdivenler Naoetsu Lisesi’nin merdivenleri olmaktan çıktı ve...
Sarp bir dağda, doğayla çevrili, son zamanlarda okulunkilerden bile daha sık tırmandığım basamaklara dönüştü.
Kita-Shirahebi Tapınağı’na doğru kıvrılarak uzanan o uzun yol.
Bu ışınlanmaktan ziyade uzay-zamanın bükülmesi gibi hissettiriyordu; sanki mekânın kendisi eğrilmişti. Sahne değişimi geleneksel bir fantezi öğesi gibi değil, tamamen hayali ve akışkan bir şekilde gerçekleşmişti ama artık bu bana garip gelmiyordu.
Artık hissizleşmiştim ya da duruma alışmıştım.
Cehenneme alışmak tuhaf bir fikir, kabul ediyorum; ama Haziran ayında bu merdivenlerde Sengoku Nadeko ile karşılaştığım da bir gerçekti... Eğer bu ruhumun kozmik bir sınavı değilse, Gaen Hanım beni biçtikten sonra son anlarımda hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyordu.
Belki de sadece pişmanlıkla geriye bakıyordum.
...Evet.
İster Shinobu, ister Hanekawa, ister Senjogahara, hatta Hachikuji olsun; kendimi aynı durumda kaç kez bulursam bulayım yine aynı kararları verirdim. Ama belki bazı şeyleri daha iyi yapabileceğimi de inkar edemezdim.
Bence gayet iyi iş çıkardınız Araragi Bey. En azından benim durumumda.
Bunu duymak rahatlatıcı, teşekkürler; ama Sengoku meselesinde başarısız oldum.
Oldunuz. Ezeli düşmanınızın, o dolandırıcı adamın gelip sizin arkanızı toplaması ne kadar aşağılayıcı, değil mi?
Evet, o yüzden...
O yüzden.
Konuşurken merdivenleri tırmanmaya devam ettim ve tam da beklediğim gibi ya da önceden garantilenmiş olduğu üzere, Sengoku zirveden aşağı doğru inmeye başladı.
Şapkası gözlerine kadar inmiş, bel çantası takmış minyon bir ortaokul kızı. Dağdan aşağı sanki kaçıyormuş gibi telaşlı adımlarla iniyordu; aslında o anki ruh hali tam olarak buydu zaten.
Kaçmak.
Bunu her şeyden çok istemiş olmalıydı.
Tabii merdivenlerde Sengoku Nadeko ile karşılaştığımda; yani bu canlandırmada değil de gerçekte, onu tanıyamamıştım.
Acısını da hissedememiştim.
Sengoku ile ilgili daha iyi yapmış olmayı dilediğim bir şey varsa, o da muhtemelen buydu...
Emin değilim. Bence kendiniz için belirlediğiniz çıta biraz fazla yüksek. Her şeye gücü yeten bir varlık değilsiniz sonuçta. Hanekawa Hanım gibi biraz daha mütevazı olun.
Onun kadar yetenekli olsaydım, her daim alçakgönüllü olmayı becerebilirdim; benim gibi bir adam ise hep daha fazlasını istemeye mahkûm.
Sengoku Hanım o zamanlar bir arkadaşıyla sorun yaşıyordu, değil mi?
Evet, öyle duymuştum. O dolandırıcının sürümden sattığı muskalar işin temelinde yatsa da...
Hayır... Muskalar sadece ufak bir ayrıntıydı. Kökler çok daha derine iniyordu.
"Aslında," diye devam ettim, "size yılan laneti okuyan birine arkadaş diyebilirseniz tabii. Kim söylemişti hatırlamıyorum, belki Oshino’ydu: 'İşte bu yüzden arkadaş edinmiyorum.'"
Bu da kendine has bir görüş tabii. Sengoku Hanım’ın durumu başarısızlıkla sonuçlanmış olabilir ama ilkokul ve ortaokul dertleri yetişkin olduğunuzda genellikle güzel birer anıya dönüşmez mi?
Pek sanmıyorum. Bence insanın üzerine bir yetişkin yükü olarak çöken şeylerden ilki çocukluk anılarıdır. Belki henüz yetişkin olmadığım içindir ama en azından... İlkokul ve ortaokulda Oikura için daha fazlasını yapamamış olmanın hatırası benim için sadece acı verici.
Oikura Hanım.
Ah... Doğru, yollarımız ayrıldıktan sonra Oikura okula gelmeye başlamıştı. Duymadın mı? "Ondan"?
Yani bir dereceye kadar evet ama Oikura Hanım ile hiç tanışmadım. Kulaktan kulağa yayılan bir hikâyeye dayanarak durumu tam olarak anladığımı söyleyemem.
Sadece bildiğim şeyleri bilirim dedi Hachikuji soğuk bir tavırla. Hanekawa gibi biri söylese tam yerine oturacak bir cümleydi bu; ne yazık ki Hachikuji’nin ağzından dökülünce sadece gösterişçi tınlıyordu.
Yine de, kulaktan kulağa ha...
Eğer bunu doğrudan Gaen Hanım’dan duymuş olsaydı böyle mi ifade ederdi? Sanki bu zincirde başka biri daha varmış gibi hissettiriyordu. Yoksa satır aralarını fazla mı kurcalıyordum?
“Aslına bakarsan senin ev yaşantın da oldukça sıra dışı. Bunu duymuştum. Anne ve baban talihsiz çocuklara kucak açıp onları himaye edermiş; sen de ilkokuldayken onlarla epey vakit geçirmişsin falan filan. Belki de hem Ateş Kız Kardeşler'in hem de senin adalet duygunu bu ortam beslemiştir.”
“Biliyor musun, Sengoku’nun Tsukihi’nin hayatında böyle bir rol oynadığını düşünmeye başladım. Sengoku’nun aile ortamında bir sorun vardı demiyorum ama…”
“Hangi aile sorunsuzdur ki, bilemem. Evlerinin içini ancak kendileri bilir. Şunu söylemeliyim ki, dışarıdan bakan herhangi biri, sen ve kız kardeşlerinin halinden fena halde işkillenirdi.”
“Hayatımı bağımsız denetime tabi tutmasan olmaz mı? Şuna 'objektif bir bakış açısıyla' desek?”
Biz böyle atışırken Sengoku yanımızdan geçip gitti ama bizi fark ettiğine dair en ufak bir emare göstermedi. Tabii bu bir yeniden canlandırmaydı, belki de bizi göremiyordu. Sahi, gerçekte karşılaştığımızda beni fark etmiş miydi? Hatırlayamıyordum. Fark etmiş olsa bile, durumun vahameti yüzünden bana tek kelime etmezdi. Hele ki yanımda Kanbaru varken…
Her neyse.
Sengoku’ya bir şey dememek, eylemlerimi bir kez daha tekrarladığım anlamına geliyordu. Daha sonra (ertesi gün müydü?), onu bir kitapçıda görecek, peşinden koşacak ve sonra…
“Belki onun konusunda başarısız oldum ama daha iyi bir yol izleyebilir miydim, kestiremiyorum. Doğrudan bir zarar görmemiş olsam da, tam bir acil durum söz konusuydu.”
“Öyleydi. İnsanlar hayatlarına en baştan başlayabilselerdi, muhtemelen aynı davranışları tekrar tekrar sergileyip dururlardı. Şansımız yaver giderse, şu aralar pek moda olan zaman döngüsü hikayelerinin furyasına katılırız diye düşünmüştüm.”
“O furya çoktan geçti bence.”
“Akımlar döngüseldir. Eğer bir döngüden bahsedilecekse, o da budur zaten. Ne derler bilirsin, tarih tekerrürden ibarettir.”
“Deminden beri benim hakkımda konuşuyoruz, ya sen? Senin durumunda, eğer hayatına yeniden başlayabilseydin, nereden başlardın?”
“Söylemesi zor. Bir zamanlar annemle babamın arasını düzeltmek istediğimi inkar edemem. Ama düşününce, araları bozuk olan iki insanı barıştırmak ne kadar doğru olurdu, emin değilim. Bir hevesle ayrılmak üzücü ama bir hevesle barışmak da öyle.”
“Olaylara bu açıdan bakarsan hiçbir ilişki kuramazsın sanırım…”
“Kızları olarak, madem boşanacaktınız neden evlendiniz diye onlara çıkışmak istiyorum ama o zaman da ben var olmazdım. Uç bir örnek olduğunu kabul ediyorum.”
“…”
“Sanırım insan sadece elindeki orduyla savaşa girebilir. Ya sen, Araragi Bey? O anki şartlar altında elinden gelen her şeyle mücadele ettin. Belki de her şey başa sarsaydı, geriye dönüp baktığında bile yine aynı şeyi yapardın.”
Her seferinde en ideal olanı yapmasan bile, elinden gelenin en iyisini yaptığın kesin, dedi.
“Ve… Sengoku Hanım'ın meselesine gelirsek, dış müdahalenin burada önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Bir tür tepki dalgası mı desek acaba?”
“Ne? Dış müdahale mi? Tepki dalgası mı?”
“Boş ver. O kısmı pek kavrayamıyorsun. Üzerinde çok durma o zaman. Sadece uç eylemlerin tepki doğurduğunu söylüyorum.”
Meraklanarak sormaya yeltendim. “Bir saniye bekle. Neden hala bu dağı tırmanıyoruz? Sengoku’nun son durağımız olduğunu ve onunla karşılaştığımızı söylemiştin. Bu yan yana yürüyüşün artık sona ermesi gerekmez mi? Kabe'mize ulaşmadık mı?”
“Aman, hayır. Sana söylemedim mi? Mayoi Hachikuji’nin Devasa Cehennem Gezisi'nin amacı seni hayata döndürmek. Burada duramayız; aksine, şu ana kadar yoldan sapmıştık.”
“Yoldan sapmak mı?”
“Kayıp gitmiştik diyelim, istersen.”
“…”
“Endişelenme. Bu, gerçekleştirmemiz gereken bir tören gibi. Belki de erginleme demek daha doğru olur.”
“Beni hayata döndürmek… Bunun sadece Kokorowatari’nin eş kılıcı Yumewatari ile yapılabilecek bir şey olduğunu sanıyordum… Yanılıyor muyum?”
Kokorowatari; Gaen Hanım'ın beni parça parça etmek için kullandığı efsunlu kılıç.
Sadece gariplikleri öldüren, bir gariplik avcısı ustasının elinde hayat bulan bir kılıç. Var olmaması gereken, varlığına izin verilmeyecek gariplikleri kesip atmak için.
Onunla eşleşen bir diğer efsunlu kılıç ise Yumewatari’ydi.
Gariplik Kurtaran; gerçi bu tabir biraz abartı kaçıyor olabilir.
Shinobu’nun bana anlattığına göre, Kokorowatari tarafından katledilen bir garipliği diriltme gücüne sahip ikinci bir efsunlu kılıçtı bu.
Eğer Gaen Hanım’ın planı, o alışılmadık vahşetinin ardındaki asıl niyet, beni öldürdükten sonra geri getirmekse, tek yolun Gariplik Kurtaran olduğunu varsaymıştım.
Tahminim o çok önemli soruyu yanıtlamıyordu: Dört yüz yıl önce Karanlık tarafından yutulduğu söylenen bir kılıcı nasıl savuracaktı? Hmm, birisi bu konuda bir şey mi demişti?
Hafızam çok bulanıktı…
“Hayır, haklısın. Ama o yaşayanlar dünyasına ait bir tören. Cehennemin ise kendi işleyiş biçimi vardır.”
“Kulağa bayağı havalı gelmesini sağlıyorsun…”
Sadece yürüyorduk.
Birlikte gezintiye çıkmıştık, hepsi buydu.
Hachikuji ile yürümek o kadar güzel anıları canlandırıyordu ki, sanki bulutların üzerinde, başka bir dünyada yürüyor gibiydim. Gerçi cehennemde olduğumuza göre zaten öyleydik.
Yine de burası hiç de cehennem gibi hissettirmiyordu.
“Sorun yok, merak etme Araragi Bey. Hayata dönmen için aşman gereken bir imtihan ya da yıkman gereken bir bariyer yok. Arkana bakmaman gerektiği gibi o klasik numaralar da olmayacak. Diriltilmen garanti, bu yüzden rahatla ve gitmeye hazır ol.”
“…”
“Hmm. Bir sorun mu var? Memnuniyetsiz görünüyorsun.”
“Memnuniyetsiz mi?”
Daha ziyade kederli.
Gerçi memnuniyetsiz de yanlış sayılmazdı; ben de öyle hissediyordum.
Çünkü biz Kuzey Beyaz Yılan Tapınağı'nın merdivenlerini tırmanırken, sönük ve bulanık anılarım birleşmeye başlamıştı. On üç Mart sabahının erken saatlerine, Gaen Hanım'ın beni doğradığı o anlara dönüyordum.
İşlerin gidişatına bakılırsa, tapınağa tırmanacak, Gaen Hanım'ı beni beklerken bulacak ve bu sefer diriltilmek için efsunlu kılıç Yumewatari ile tekrar paramparça mı edilecektim? Evet, yeniden doğranma düşüncesi pek de heyecan verici değildi.
Cehennemin şu meşhur işleyiş biçimini sorgulamadan edemiyordum.
Hachikuji aniden, “Lafı açılmışken,” dedi. “Ononoki Hanım iyi mi?”
“Hmm.”
“Meslektaş oldukları için mi acaba? O kişi Ononoki Hanım'ı pek övmedi ama Karanlık ile olan o meselede, Ononoki Hanım bana çok yardım etmişti. Sonunda karşılaştığımızda seni ona sormayı umuyordum.”
“Ononoki mi…”
Doğru ya, Hachikuji hatırlatınca aklıma geldi.
Karanlık ile yüzleştiğimiz o birkaç gün boyunca iletişim halindeydiler ama belki de bu tarz yolculuklar insanları birbirine bağlıyordu. Ya da belki de benzer yaşlardaki gariplikler oldukları için frekansları tutmuştu. Her halükarda, bende bıraktıkları izlenim oldukça iyi anlaştıkları yönündeydi.
Shinobu ve Ononoki’nin arasındaki o berbat ilişkinin aksine.
O şikigami oldukça gizemli hareket ediyor, bu yüzden arkadaşsınız diye ona karşı gardınızı düşüremezsiniz. Beni defalarca kurtardığı için hep unutuyorum ama ilk tanıştığımızda tamamen birbirimize zıttık.
Shinobu’nun süregelen düşmanlığı aslında en doğru tavırdı.
Tuhaf olan bendim; geçmişimize rağmen aynı çatı altında yaşıyordum, bu normal değildi.
Aslında azarlanmam gerekirdi.
“Şey, bayağı canlıydı; gerçi ölü sayılır herhalde. Belki doğru terim bu değildir ama her neyse, iyi durumda.”
“Öyle mi? Onu varisim ilan ettiğim için bunu duymak beni rahatlattı.”
“Ononoki senin varisin mi?”
“Evet. Resmen onaylandı.”
Hachikuji, “Eminim aranızda epey nükteli sohbetler geçiyordur,” dedi; belki de gerçekten öyle düşünüyordu.
“O tehlikeli yolculuğumuz sırasında, başıma akla gelmedik bir şey gelirse benim yerime sana bakmasını rica etmiştim.”
“Bu büyük sürpriz oldu…”
Ononoki onun bu ricasını dinlemek zorunda değildi ama eğer dinlediyse, bu şikigami işini Hachikuji’nin hayal ettiğinden daha iyi yapıyordu.
Sadece atışmalarımız konusunda da değil üstelik.
“Peki Ononoki senin şu Devasa Cehennem Gezisi'ne dahil değil mi?”
“Burada zaman kısıtlamaları söz konusu.”
“O yüzden mi?”
“Evet. Yapımcı kararı diyelim, zor bir seçimdi. Bence bir sorun olmaz. Anime kısmında zaten yeterince ilgi gördü.”
“Dengeleri gerçekten bu şekilde mi kuruyorsun?”
Denge. Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz zihnime takılıp kaldı.
Hayır, belki de takılmak değildi bu. Daha çok bir ilham patlamasıydı.
Hachikuji bana geri dönmekten bahsettiğinden beri içimde barınan bir karanlığı aydınlatıyordu. Hacca gidişimizin sonuna yaklaşırken, yeni bir günün şafağına, yani dirilişime adım adım ilerlerken bile bu karanlık görüşümü ve duyularımı bulandırıyordu. Kelime ağzımdan döküldüğünde, bir fark yaratmak için çok geç olsa da her şey berraklaştı.
Ah. Demek aklımı kurcalayan buydu: Denge.
“Düşününce Araragi Bey, gerçekten çok şanslısın. Sadece güzel bir kız arkadaşın, nazik ve bilge bir dostun, yetenekli bir küçüğün ve iki enerjik kız kardeşin yok; şimdi bir de güvenilir bir ergenle aynı evde yaşıyorsun.”
“…”
“Herkesin imreneceği bir hayat. Tam bir lüks içinde yaşıyorsun. Senin konumundaki biri bu kadar kendini yerip durmamalı; biliyorsun, aşırı mütevazılık bir yerden sonra iğnelemeye dönüşür. On milyar yen kazanamadığın için ölmek istediğini söylemek gibi bir şey bu.”
Ononoki ile yaşamak bu kadar imrenilecek bir şey miydi? Ama pek çok açıdan kutsanmış olduğum bir gerçekti.
Tam da bu yüzden işte.
Dengeyi arıyordum.
Duygusal dengeyi.
Dengeli tasarımlar hakkında ilk kim konuşup durmuştu; Meme Oshino muydu? O ihtiyar piçin, dünyayı gezmeyi planlayan Hanekawa üzerindeki olumsuz etkisi beni endişelendiriyordu ama belki de onun ideolojisi beni de zehirlemişti.
“Doğru olan şey…”
“Efendim? Bir şey mi dedin Araragi Bey?”
“Yok, sadece Ateş Kız Kardeşler'le o adalet üzerine yaptığımız tartışmayı hatırladım da; birdenbire aklıma geldi. Belki de cehennemde olduğum içindir, kaçınmayı tercih ettiğim bir konuyu düşünüyorum.”
“Hmm. Yakında zirvede olacağız, o yüzden söyleyecek bir şeyin varsa kısa kes. Ne de olsa bu son konuşmamız olabilir.”
“Ne…”
O zaman başka bir şeyden konuşmayı tercih ederdim.
Ama konu tam da cehennemde olduğum için zihnime üşüşmüştü. Hachikuji’nin fikrini sormak istemiştim ve devam etmeye karar verdim.
“Doğru olanı yapmak gerçekten çok zor.”
"Zor mu? Hangi anlamda peki? Doğruyu ve yanlışı belirleyebilecek pek çok farklı ölçüt var sonuçta."
"Buradaki durum, üzerine ölçütler koyup düşünmeyi bile gerektirmeyecek kadar basit bir doğruluk. Öyle bir hakikat ki, kimse buna itiraz edemez; ama şaşırtıcı bir şekilde bazen bunu gerçekleştirmeyi veya idrak etmeyi başaramıyorum. Mevzuyu göreceli hale getirmeye gerek yok─"
"Aha. İnsanın özünde kötü olduğuna dair yapılan o tartışmalar gibi desene. Bu tarz konular üzerine konuşmayı severim."
"Hayır, ergenlik döneminde saplanıp kalınan o diyaloglardan birine girmeye çalışmıyorum... Nasıl desem... Mesele kötülük değil, sadece henüz olgunlaşmamış olmamız."
"Olgunlaşmamış olmak demek."
"Belki de bu yüzden insanlar enerjilerinin çoğunu Ateş Kardeşler'in yaptığı türden işlere harcıyor. Tamam, benim kız kardeşlerim bir uçtan diğerine savrulup duruyorlar ama çoğu insan, doğru olanı yapmaktan ziyade yanlışları düzeltmek için daha çok paralamıyor mu kendini?"
"Yanlışları düzeltmek, doğru olanı yapmak değil midir?"
"Görünüşte benzerler, hatta birbirlerine yakınlar ama tam olarak aynı şey değiller─kendi hatamı düzeltecek olursam, belki de buradaki kelime 'doğru' değil, 'cezalandırmak' olmalı."
"..."
Hachikuji, müphem bir ifadeyle bunun sesli telaffuz edildiğinde kafa karıştırıcı olduğunu belirtti; haklıydı, bakışları gibi söylediklerimi çözümlemek de zordu.
Sadece ifade biçimim değil, asıl mesele de öyleydi; adalet, kötülük ve doğruluk hakkında pek de derin sayılmayacak bir tonda konuşuyordum. Belki de sığ sularda çırpınmak işleri sadece daha da zorlaştırıyordu.
"Yani insanların, doğru olanı yapmaya çalışan başkalarının sözlerini ve eylemlerini eleştirmeyi, sadece kusur bulmayı tercih ettiklerini mi söylüyorsun?"
"Hmm, sanırım?"
Tam olarak bu değildi.
Yine de büyük ölçüde haklı sayılardı.
Asıl vurgulamak istediğim nokta şuydu: Yanlışları düzeltmek, insanlara doğru şeyi yapıyorlarmış hissi verirdi; işte bu yüzden ikisi arasındaki ayrımı yapmak bu kadar güç olabiliyordu.
Sadece söz konusu kişi için değil, herkes için böyleydi. Bağımsız bir merciinin hükmü bile bu ayrımı yapmakta yetersiz kalabilirdi...
"Sen ne düşünüyorsun, Hachikuji?"
"Ben ne mi düşünüyorum? 'Vay canına, Bay Araragi böyle insan sevmez cümleler kuralı epey olmuştu. Her zamanki programına geri döndü demek? İyi olduğuna sevindim,' diye düşünüyorum, hepsi bu."
"Zihnindeki imajım beni biraz endişelendirmeye başladı..."
"Eğer eleştirel yaklaşacaksan, şu çelişkiye dikkat çekmeme izin ver o halde. İnsanları 'yanlışları düzeltmek' ile 'doğru olanı yapmak' kavramlarını birbirine karıştırmakla suçlamak, aslında aynı durumun bir başka örneğinden ibaret."
İşleri karmaşıklaştırmıştı.
Ne kördüğüm ama.
Eğer haklıysa, kendi kendimle devasa bir çelişkiye düşüyordum. Neyse ki asıl anlatmak istediğim bu değildi.
Eleştirel yaklaşmıyordum.
Aksine, bir nevi destek oluyordum.
"Eğer her yanlışı düzeltmeye devam eder ve her bir hatayı kökünden kazırsan, elinde saf ve parlak bir doğruluk mu kalır? Belki de saf ve karanlık bir doğruluk olur bu; ama ne olursa olsun, meseleyi özüne indirgediğimizde bilmek istediğim şey tam olarak bu."
"..."
"Yaşayanların dünyasında kaldığın süre boyunca Hachikuji, yanlış bir şey yapıyordun... Ya da en azından yapmaman gereken bir şeyi. Ve sonra doğanın kanunu gelip çattı─"
Karanlık.
"Yandın─neredeyse cennete veya cehenneme gidemeyen, başıboş bir ruha dönüşmek üzereydin."
"Neredeyse tamamen yok olacaktım. Evet, büyük bir tehlike altındaydım."
Sesi duygusuz geliyordu ama durum dehşet vericiydi; öyle ki kendisini Ononoki'ye borçlu hissediyordu.
"Hayır, hayır; asıl minnettar olma sebebim, seni öpebilmem için beni omuzlarına almasına izin vermesiydi."
"Biraz daha düşünceli davranamaz mısın?!"
Konudan kaçmaya çalışıyordum! Bu meseleyi öylece geçiştireceğimize dair aramızda sessiz bir anlaşma olduğunu sanıyordum!
"Biliyor musun? Başarılı olmaktansa hata yapmamanın başarı basamaklarını tırmanmak için daha kolay bir yol olduğunu düşünmek, tam da Japonlara özgü bir düşünce tarzı."
"..."
Bence bu şaşırtıcı derecede küresel bir bakış açısıydı.
"Kaç soruyu yanlış yaptığına göre notlandırıldığın üniversite sınavlarına hazırlanıyorsun. Bu fikirlere neden kapıldığını anlayabiliyorum ve şahsen ben de bunları tamamen reddetmiyorum. Sadece hayatını bu şekilde yaşamak, gerçekten istediğin şeye asla ulaşamaman anlamına gelir."
"Gerçekten istediğim şeye... asla ulaşamamak mı?"
"Birinin seni değerlendireceğini varsayıyorsun. Bu durumda sadece başkalarının sana verdiklerini alabilirsin. Bu kötü bir şey değil elbette─fakat hayatı bu şekilde idame ettirirsen, o arzuladığın şeyi, yani kendini ve sınırlarını aşmayı asla başaramazsın."
Pek çok hata yapman gerekir.
Defalarca kez başarısız olmalısın.
Tekrar, tekrar ve tekrar denemelisin.
Tereddüt etmeli ve hayal kırıklığına uğramalısın.
Deneme yanılma döngülerinden defalarca geçmelisin.
Ve tüm o suçlamalardan, eleştirilerden sonra─
"Ancak o zaman başarılı olabilirsin, öyle değil mi?"
"Spot ışıklarını üzerime çekmeye... çalışmıyordum. Ama belki de öyledir─hayır, öyle olmalı."
"Eğer hayatını sadece yanlışları düzelterek yaşarsan, farkına bile varmadan diğer insanların ve dünyanın hatalı olmasına ihtiyaç duymaya başlarsın─ve dürüst olmak gerekirse, bu çok tehlikeli bir düşünce biçimi. Takdir edilecek bir yanı yok."
"Hmm..."
"Kendinden bahsetmediğini söyledin. Bu durumda, kimden bahsediyor olabilirsin?"
"..."
Buna cevap vermek zordu.
Şu adalet savunucuları Ateş Kardeşler'den mi? Hayır, bu tartışma onlara uymazdı bile; kafalarının içinden hiçbir düşünce geçmezdi ki onların.
Öyleyse Oshino'dan mı bahsediyordum?
Her zaman dengenin üzerinde duran, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, orası ile burası arasında arabuluculuk yapan o adamdan mı? İnsanların sadece kendi kendilerini kurtarabileceklerini ilan eden o heriften mi bahsediyordum?
Hayır, aklımdaki kişi.
Üzerine konuşmak istediğim─o kızdı.
Nakil gelen öğrenci, onun yeğeni.
Ogi Oshino─onun hakkında konuşmak istiyordum.
Hayatımın bu yılının ikinci yarısındaki en önemli kişinin adının zihnime gelmemesi, onu hatırlamamış olmam ne tuhaftı.
Bu hac yolculuğundaki bir başka istisna mıydı? Hachikuji onun adını anmaya niyetli görünmüyordu.
Elbette Ogi'nin bana karşı duruşu, Senjogahara veya Hanekawa'dan çok farklıydı. Kendini sürekli üzerime dayatırken bile bir şekilde mesafeli görünmenin yolunu bulurdu. Bu anlamda, belki de burası ona Kanbaru gibi davranıyordu.
Kanbaru'ya mı benziyordu?
Hiç bu açıdan düşünmemiştim... Demek aynı kategorideydiler... Ogi bunu duysa herhalde sevinirdi, ne de olsa kendisini Kanbaru'nun bir müridi olarak tanımlamıştı.
O nakil öğrencisinden bahsetmeyi ve bunu nasıl yapabileceğimi düşünüyordum ama doğru kelimeleri bulamadan vaktim tükendi.
Merdivenler bitti.
Kita-Shirahebi Tapınağı'nın torii kapısının altından geçtik.
Geçtiğimiz anda gözlerimizin önüne yeni bir sahne─serilmedi. Sadece Kita-Shirahebi Tapınağı vardı.
Yine de burası yeniden inşa edilmeden önceki haliydi.
Yıkılmaya terk edilmiş, bakımsız ve çürümeye yüz tutmuş─unutulmuş, acınası bir yer. Birisi söylemese buranın bir tapınak alanı olduğunu anlayamazdınız.
Kanbaru ile burayı ilk ziyaret ettiğimizdekiyle aynı durumdaydı; tek fark, etraftaki ağaçlara çivilenmiş yılanların olmamasıydı.
Sengoku'nun merdivenlerden aşağı inmiş olduğu düşünülürse, bu eksik detay bir kusur sayılabilirdi. Tabii çarmıha gerilmiş yılanlar pek de hoş bir manzara sayılmazdı, bu yüzden o detayın atlanmış olması bende sadece bir rahatlama hissi uyandırdı.
Bu eksiklik bile, tapınağın şu anki restore edilmiş─daha doğrusu temelden yeni inşa edilmiş─haline alıştığım için Kita-Shirahebi Tapınağı'nın bu köhne halinin yeterince tüyler ürpertici gelmesini engelleyemedi.
Hachikuji ile şakalaşırken gevşeyen gardım yeniden yükseldi. Başka bir mekana veya boyuta geçmemiş olmamız, parkta başlayan bu anlamsız rotanın sonuna geldiğimizi gösteriyor gibiydi.
Yerinde olmayan şeyi düzeltmek.
Hayır, Hachikuji bu konuda son derece kapalı kutuydu─bizi doğru konumdan söküp atacaktı. Ne demek istediğini nihayet açıklayacak mıydı?
Derken.
Tapınak yolunda, biraz ilerimizde.
Yıkılmış kutsal alanın önünde─bağış kutusunun civarında.
Biri bizi bekliyordu.
Diğerlerinin aksine─Shinobu ve Senjogahara, Hanekawa ve Sengoku─bu kişinin gözleri doğrudan benim üzerimdeydi; açıkça beni bekliyordu.
Tapınakta birini görmeyi bekliyordum aslında─gerçi bu beklentiden ziyade bir önseziydi.
Ya da bir deja vu vakası.
On üç Mart.
Merdivenleri tırmanmış ve pusuda bekleyen Bayan Gaen tarafından parçalara ayrılmıştım─ama hayır, içimden bir ses orada kimsenin olmayabileceğini de fısıldıyordu.
Çünkü bir ay önce Bayan Kagenui ile buluşmaya çalıştığımda─sözleştiğimiz gibi buluşma noktamız olan Kita-Shirahebi Tapınağı'na gittiğimde ekilmiştim.
Yozuru Kagenui.
O şiddet yanlısı onmyoji─hâlâ kayıptı.
Ononoki bu konuda hiçbir zaman kayda değer bir yorum yapmamıştı, ki onun kişiliği düşünüldüğünde─eğer bir kişiliği varsa tabii─bu normaldi. Ancak Bayan Kagenui tarafından ortada bırakılmış ve onun shikigamisini yanına almış biri olarak, güvenliği konusunda endişelenmeden edemiyordum.
İşte bu yüzden.
Cehennemde yer alan bir setten ibaret olsa bile tapınakta birinin pusuda beklediğine dair bir önseziye sahiptim; aynı zamanda kimsenin orada olmayacağına dair de bir his vardı içimde. İki önseziye birden sahip olmak, birinin mutlaka doğru çıkacağı anlamına geliyordu ama yine de.
Şok olmaktan kendimi alamadım─bizi bekleyen kişinin kimliğini görünce şaşkınlığımı gizleyemedim.
O her an paramparça olacakmış gibi gıcırdayan zarif bağış kutusunun üzerinde oturan kişi─ne Izuko Gaen ne de Yozuru Kagenui'ydi.
Onlar gibi bir uzmandı.
Ama onlara hiç benzemeyen bir uzman.
Ölü olan bir uzman.
Paramparça edilerek öldürülmüş bir kukla ustası.
Tadatsuru Teori.
"Selam─Araragi. Ben de seni bekliyordum."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.