Kita-Shirahebi Tapınağı... Kasabamızdaki küçük bir dağın tepesinde yer alan, harabeye dönmüş o Şinto tapınağı. Daha önce pek çok kez yolumuzun düştüğü bu yer; yıkılan yapıları ve çürümeye yüz tutmuş giriş toriisiyle, sanki birileri tarafından temizlenip kaldırılmak yerine inatla olduğu gibi bırakılmış, paradoksal bir şekilde hala birileri tarafından "yönetiliyormuş" hissi veriyordu. Ancak benim görebildiğim kadarıyla, tek bir ziyaretçisi bile olmayan, tamamen unutulmuş bir yerdi.
Oshino’nun bir işi için oraya gitmiş olmasam, muhtemelen varlığından bile haberim olmazdı. Bu yüzden Gaen Hanım’ın buluşma yeri olarak burayı seçmesi, onun her şeyi bilen o gizemli kadın imajını daha da pekiştiriyordu.
Aslında Shinobu ile burayı daha çok yakın bir zamanda, yaz tatilinin son gününde ziyaret etmiştik. Yani aradan çok geçmeden tekrar buraya dönüyorduk.
Gece vakti bir dağ, gece vakti bir tapınak.
Arkadaşlarınıza cesaret testi yapmak isteyeceğiniz ya da en azından ziyaret etmek için can atmayacağınız türden yerlerdi buralar. Ama artık çok geçti, ok yaydan çıkmıştı bir kere. Zaten oraya vardığımızda gün ağarmış olacaktı.
Ben Koyomi Araragi; yanımda küçük bir kız, Shinobu Oshino ve bir sapık, Suruga Kanbaru ile birlikte, ismini bile okuyamadığım bir parktan bir sonraki durağımıza doğru ilerlerken bunları düşünüyordum.
Kanbaru’nun yine sırtıma binmek isteyip istemeyeceğini merak ediyordum ama ya Shinobu’ya hürmetinden ya tamamen iyileşmiş olmasından ya da beklenmedik bir unutkanlık eseri olarak böyle bir talepte bulunmadı. Shinobu’ya gelince; o ne omuzlarıma binmek istedi ne de her zamanki gibi gölgeme sığındı.
Gölgeme giremiyordu çünkü bağımız henüz yenilenme aşamasına gelmemişti. Omuzlarıma binmek istememesinin sebebi ise Kanbaru’nun yanında çekinmesi falan değildi. Shinobu, bir grup olarak ilerlememize rağmen onu neredeyse hiç takmıyordu; görse bile umurunda olmazdı.
Asıl sebep, parktan ayrılırken söylediklerimdi. Gerçi o bunu inkar edecektir ama ben böyle düşünüyorum.
Söylediğim şey, yani ilettiğim mesaj...
Dürüst olmak gerekirse, o ana gelene kadar ona söyleyip söylememe konusunda tereddüt etmiştim. Ancak tüm bu yaşananların sadece benimle Shinobu arasındaki bir meseleyi aştığı ortadaydı, bu yüzden anlatmak zorundaydım.
O zırhlı savaşçının oyununa geliyor olma düşüncesi içimi kemirse de terk edilmiş dershane binasının yanıp kül oluşunu izledikten, kaybolduktan, bir maymun, bir yengeç ve bir yılanın saldırısına uğradıktan sonra, onun varlığını ve mesajını artık Shinobu’dan saklayamazdım.
"Biraz daha yenilenme sürecinden geçtikten sonra kıymetli tılsımlı kılıcım Kokorowatari’yi geri almaya geleceğim... Onu ödünç vereli dört yüz yıl olmuş, bu yüzden gecikme bedeline hazırlıklı olmasını söyle."
Shinobu sözlerimi duyunca bir an duraksadı, sanki kelimeleri zihninde tartıyor gibiydi.
"O samuray gerçekten böyle mi dedi?"
"Evet... Sonra da kahkahalar atarak gitti."
"Nasıl bir kahkaha?"
"Ha?"
"Nasıl güldüğünü sordum sana. Taklidini yap."
"..."
Taklidini mi yapayım? Bu biraz fazlaydı sanki...
"Ha! Ha! Haha! Hahaha! Hahahaha! Hahahahaha! Hahahaha! Hahahahahaha! Hahahahahaahhahahahahahahahahahahahaha... İşte aynen böyle."
"Hm."
Kendi kendime, mükemmel bir taklit olduğunu düşünmüştüm ama Shinobu’nun yüzünde tek bir tebessüm bile belirmedi. Aksine, kaşlarını çattı. Sonra da sustu. Konuyu açtığım için kendimi sorumlu hissetmeye başlamıştım.
Sessizliğe daha fazla dayanamayıp söze girdim.
"Shinobu. Sadece bir ihtimal olarak söylüyorum," diyerek o zayıf ama asıl ihtimalden bahsedecek oldum ama Shinobu beni durdurdu.
"Önemi yok. Bu imkansız. Yalan dolandan başka bir şey değil."
"Yalan mı? Ama..."
"O adam dört yüz yıl önce öldü. Kendi gözlerimle gördüm. Yerle gök yer değiştirse, geceyle gündüz birbirine karışsa bile bu gerçek asla değişmez. Üzerine konuşmaya bile değmeyecek bir saçmalık bu."
"Bekle ama Shinobu..."
"Safsata. Hatta zırvalık."
"Tamam, kelime dağarcığındaki tüm aşağılamaları kullanmaya kararlısın anladım ama... Neden bu kadar kesin konuştuğunu hala anlamıyorum."
"Eğer bu samuray onun kılığına giriyorsa, mutlaka bir bit yeniği vardır."
"..."
"Belki de bizi kışkırtmaya çalışıyordur, bu yüzden hiç oralı olmayacağız. Yorum yapmaya bile gerek yok. Niyeti ne olursa olsun, o tılsımlı kılıç..."
"Ucube Avcısı," dedi Shinobu ve gülümsedi.
Sonunda gülümsemişti.
"Onu kimseye bırakmam. Eğer bu figür şu maymunun ve diğerlerinin arkasındaki güçse, karşılaştığımızda onu bizzat ikiye böleceğim. Söylenecek başka bir şey yok."
Böylece konuşmamız bitti.
Ben biraz daha derinlemesine deşmek istiyordum ama Shinobu üstü kapalı bir şekilde bunu reddetti.
Daha spesifik olmak gerekirse, dikkatimi başka bir yöne çekerek yaptı bunu; kaburgalarına... Ne olduğunu anlayamadan kendimizi bu konu üzerine bir tartışmanın içinde bulduk ve bir daha zırhlı savaşçı meselesine dönemedim.
Yine de Shinobu, "Önemi yok," derken aslında pek de öyle rahat görünmüyordu. Sadece omuzlarıma binmek istemeyişinden değil, genel tavrından bunu hissedebiliyordum. Her zamankinden az konuşmuyor ya da garip davranmıyordu belki ama bahar tatilinden bu yana geçen o yarım senelik süreçte onun ruh eşi olduğum için, havadaki o gerginliği seziyordum.
Ama dürüst olmak gerekirse...
O zırhlı savaşçının da aynı şeyleri hissetmeye hakkı yok muydu? Ortada hiçbir sebep yokken bile böyle hissetme hakkı... Üstelik benden çok daha köklü bir hakka sahipti.
Şansımıza, parktan ayrılıp dağa tırmanırken ve Kita-Shirahebi Tapınağı’na ulaşana dek başka hiçbir ucube saldırısına uğramadık.
Bir salyangoz. Bir maymun. Bir yengeç. Bir yılan.
Gördüklerimizden sonra, yolumuza bir arı ya da anka kuşunun çıkmasına kendimi hazırlamıştım, hatta çıkmayınca biraz hayal kırıklığına uğradım bile denebilir. Ama her neyse, hiçbir şey yolumuza taş koymadı.
Bu durum, neler olup bittiği ve Gaen Hanım’ın bizden ne istediği konusundaki kuralları daha da kafa karıştırıcı hale getiriyordu.
Daha da geriye gidersek; Ononoki’nin tek başına yürüttüğü işin tam resmini de göremiyordum. Zaman geçtikçe hikaye genişliyor, kadro büyüyor ve gizemlerin sayısı katlanarak her şeyi daha da belirsiz kılıyordu.
Ama... Şu an bunu düşünmeme gerek yoktu.
Tek yapmamız gereken bu dağa tırmanmaktı ve sonunda, bu kez, Gaen Hanım ile buluşup bir açıklama alabilecektik. Ve birkaç gündür ayrı kaldığım Shinobu ile o bağım tekrar kurulacaktı.
Tüm bu gizemlerin çözüleceği o sabah, nihayet gelecekti.
Ya da ben fazla iyimserdim; belki de bu gecenin kaderinde bir aksilik daha yaşamak, Gaen Hanım’ı yine yerinde bulamamak vardı...
Neyse ki, en azından Kita-Shirahebi Tapınağı’nın metruk arazisindeydi.
Izuko Gaen.
Kendi alanının zirvesindeki isim.
Meme Oshino, Deishu Kaiki ve Yozuru Kagenui gibi uzmanların kıdemli patronu, Suruga Kanbaru’nun teyzesi ve her şeyi bilen o kadın.
Izuko Gaen oradaydı.
Geçen gün bir köyde karşılaştığımızdan bu yana kıyafetlerini değiştirmiş olsa da XXL beden bol kıyafetleri ve düşük taktığı şapkası gibi kendine has tarzı, ilk bakışta onun olduğunu ele veriyordu.
Yıkık dökük tapınağın bağış kutusunun önündeki basamaklarda oturmuş, elindeki akıllı telefonla uğraşırken bizi karşıladı. Gerçi boyutuna bakılırsa o bir akıllı telefon değil, tabletti. Bizi fark edince geniş bir gülümsemeyle elini kaldırdı.
"Selam, Koyomin. Seni bekliyordum," dedi. "İyi akşamlar... Ya da gün yeterince ağardıysa günaydın mı demeliyim? Hoş geldiniz, sonunda buluşabildiğimize sevindim. Bir saniye bekle, şu oyunda iyi bir yere geleyim de bırakayım."
Gaen Hanım’ın yanına gittiğimde herhangi bir işle uğraşmadığını gördüm.
Mobil oyun oynuyordu.
...Bir krizle karşı karşıyayken oyun oynama be kadın.
Yine de o kadar becerikli oynuyordu ki, parmak hızı daha ne olduğunu anlamadan beni büyüledi; ağzımdan tek bir şikayet kelimesi bile çıkmasına izin vermedi.
"Oh be. Tamamdır, bitti."
Gaen Hanım, ne olduğunu veya nasıl bittiğini anlayamadan uygulamayı kapattı ve tableti yanına bırakırken pantolonundan başka bir cihaz çıkardı.
Bu sefer mesaj yazmaya başladı.
"Yotsugi’ye işle ilgili kısa bir mesaj... Seninle buluşabildiğimi haber veriyorum. Ona boşuna mı çocuk telefonu verdik? Heh, o oyuncak bebek sana karşı alışılmadık bir ilgi duyuyor gibi; yüzün bunun en büyük kanıtı."
"Yüzüm mü?"
Ne saçmalıyorsun diyecek oldum, sonra hatırladım. Dalgınlıkla unutmuştum ama Ononoki’nin ayak izi hala yüzümde damga gibi duruyordu.
Gaen Hanım bunu görüp Ononoki ile eğlendiğimizi falan mı sanmıştı? Gerçekte ise o shikigami sadece benimle dalga geçmiş ve bana ders vermişti.
"'Koyomin gayet iyi'... Tamam. Gönder. Pekala, beklettiğim için kusura bakmayın. Merhaba, Bayan Shinobu Oshino, Bayan Suruga Kanbaru."
Mesaj işini bitirip cep telefonunu kaldırdı ve sonunda bize döndü. Ellerini kalçalarına koyup derin bir reverans yaptı.
Bizi bu kadar resmi ve kibar bir şekilde selamlamak için biraz geç kalmış gibiydi... Söyleyecek kelime bulamıyordum ama asıl ondan sonra dökülen o akıl almaz sözler beni tamamen sessizliğe gömdü.
"Ben Izuko Oshino. Yakından tanıdığınız Meme Oshino’nun kız kardeşiyim."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.