Çelişkiler Diyarı ve Sisli Sırlar

Birleşik kale bölgesi. İlahi İmparatorluk.

Daha yaygın adıyla İmparatorluk.

Sahip olduğu ileri derecede makineleşmiş medeniyet sayesinde bu ülke, eşi benzeri görülmemiş bir ihtişama ulaşmıştı. İnsanlar, yüzyıl öncesinden beri burayı mekanik bir ütopya olarak adlandırıyordu.

Kurucu Nebulis’in isyanı sonucunda başkent bir zamanlar yerle bir olup küle dönmüştü.

Ancak...

İmparatorluk’u yöneten Lord’un adını taşıyan başkent Yunmelngen, adeta çelikten bir metropol olarak yeniden doğmuştu. O günden sonra ulus, ufukta beliren cadılar ve büyücülere karşı verilecek nihai savaşa hazırlanmak için teknolojik atılımlarını kararlılıkla sürdürdü.

Daha doğrusu...

Orayı daha önce hiç görmemiş birinin zihnindeki İmparatorluk imajı muhtemelen buydu.

“...Burası hiç de anlatıldığı gibi değil.”

Sesine belirgin bir öfke ve bıkkınlık sinmişti.

Otoyolda süzülen geniş aracın arka koltuğunda oturan Rin, daha önce defalarca kurduğu o cümleyi bir kez daha tekrarladı.

“Hiç de anlatıldığı gibi değil. Burası da neyin nesi? Cevap ver bana, İmparatorluk kılıç ustası.”

“Kesinlikle İmparatorluk topraklarındayız.”

“O zaman bunu açıkla!” Rin, ardına kadar açık pencereyi işaret etti. Otoyolun ilerisinde uzanan koyu gri bina denizi yerine, uçsuz bucaksız yeşil ovalar ve huzur dolu meralar uzanıyordu. Sıcak güneşin altında tembelce otlayan inekleri gösterdi.

“Böyle bir kırsal nasıl İmparatorluk olabilir?!”

“Burası gayet tabii İmparatorluk.”

“Yalancı. Ülkeniz hakkında hiçbir şey bilmediğimi sanıyorsan yanılıyorsun.” Rin durmaya niyetli değildi. “İmparatorluk yollarının tamamen mekanize olması, gideceğiniz yere sizi ulaştıran platformlardan oluşması gerekirdi. Gökyüzünde kuşlar yerine insansız hava araçları süzülmeli, aşağıdaki halkı gözetlemeliydi. Şüpheli görülen her kim varsa keskin nişancı tüfekli otonom robotlar tarafından anında vurulmalıydı...”

“Bunların tek bir kelimesi bile doğru değil!”

“O zaman burası neresi?! İmparatorluk’un üzerinde dağlar gibi yükselen o binalar nerede?!”

Iska söze başladı. “Onlar...”

“Bunun sebebi şehrin dış kısımlarında olmamız... Sanırım.”

Ses arka koltuktan gelmişti. Rin’in yanında oturan Komutan Mismis çekinerek araya girdi: “Anlattığın gibi büyük şehirlerimiz çoktur Rin Hanım ama şu an bulunduğumuz bölgenin hiç değişmediğini söyleyebilirim. Muhtemelen İmparatorluk çevre ulusları bünyesine katmadan önceki atmosferini hâlâ koruyor.”

Mera gözün alabildiğine uzanıyordu. Arabada geçirdikleri bir saat boyunca yer yer yollara rastlamışlardı ama görünürde tek bir gökdelen bile yoktu.

İmparatorluk bölgesi. En doğudaki Altoria yetki alanı.

İmparatorluk’un doğu ucuna yakın bir yerlerdeydiler.

“Şimdi düşününce; Jhin, Nene ve ben başkentliyiz ama siz doğulusunuz, değil mi Komutan Mismis?”

“Öyle. Ama bu kadar kırsalda yaşamıyordum.”

“Hmm.” Bu sırada Rin, meralardaki sığırları izlemeyi bırakıp bakışlarını doğrudan Komutan Mismis’in boyun hizasının altına dikti. “...Demek bu yüzden o ineklerinkiler kadar büyükler.”

“Rin Hanım! Bunu söylerken nereye baktığınızı sanıyorsunuz?!” Rin’in bakışlarını fark eden Mismis, elleriyle göğsünü gizledi.

“Şimdi mantıklı gelmeye başladı!”

“Sen de mi Nene?!” diye bağırdı Mismis.

“Yanlış kıyaslama yapıyorsun. Asıl kafasının içine bakmalısın. Herhangi bir inekten çok daha gamsız ve başına buyruk.”

“Sen de mi Jhin?! ...Çok kötüsün Iska! Sırf herkes benimle dalga geçsin diye mi konuyu memleketime getirdin?!”

“Neden böyle bir şey yapayım ki?!”

Bu saçma ve asılsız bir suçlamaydı.

Masumiyetini kanıtlaması gerekiyordu. Tam bir yolunu bulmaya çalışırken birisi sözünü kesti.

“Pekala. Bu kadar şamata yeter.” Pencereden dışarı bakan Rin, yüksek sesle iç çeker koltuğuna yaslandı. “Yani başkent gibi büyük bir şehre gitmiyoruz. Öyle mi Komutan Mismis?”

“H-hayır. Tabii arada büyük şehirlerden geçeceğiz ama.”

“Neden oraya değil?” diye sordu Rin. Sorusu 907. Birim’den herhangi birine hitaben değildi. Elindeki güneş küpesine baktığına göre, muhtemelen kendi kendine soruyordu.

“Sadece bu sinyale güvenebiliriz... Ama neden Leydi Sisbell’i bir şehre götürmesinler ki?”

Haklıydı.

Iska ve diğerleri, İmparatorluk’un o mekanik ütopya şöhretinden fersah fersah uzak, doğu kırsalındaki en uç noktaya doğru yol alıyorlardı.

“Eğer Leydi Sisbell’i bir savaş esiri olarak almış olsalardı, onu İmparatorluk karargahına götürürlerdi. Karargah da şehrin göbeğindedir. Öyle değil mi?”

“Tam olarak söyledikleri yerde. Ben de senin bildiğinden fazlasını bilmiyorum,” dedi Iska, kendisine dik dik bakan Rin’e hiç tereddüt etmeden. “İmparatorluk meclisi ve karargahın ikisi de başkenttedir. Hatta İmparatorluk’un tek astral güç araştırma enstitüsü olan Omen’in ana merkezi bile orada.”

Tüm yetki tek bir merkezde toplanmıştı. İmparatorluk’un yapısı buydu. Iska ona fazladan bilgi vermemeye dikkat etmeliydi ama bu zaten dünya çapında bilinen bir gerçekti.

...Ama Rin şüphelenmekte haklı.

...Sisbell bir asilzade. Hem karargah hem de meclis, bir asilzadeyi ele geçirmek için can atıyordu.

Iska da onun başkente götürüldüğünü varsaymıştı.

Ancak sinyal İmparatorluk’un en doğusundan, topraklarının en uç sınırından, yani tam olarak buradan geliyordu.

“Hey, Jhin abi, sen ne düşünüyorsun?”

Nene şoför koltuğundan seslenince, keskin nişancı başını kaldırdı. “Hmm? Yer mi değiştirmek istiyorsun?” diye sordu.

“O değil. Sence neden Sisbell Hanım’ı başkent yerine bu kıra bayıra götürdüler, merak ediyorum.”

“Anlaşmamızın bir parçası değil bu.” Jhin başını iki yana salladı.

Elini başına dayamış, pencereye yaslanmıştı.

“Sadece başkente dönüyoruz. Yol üstünde, tamamen tesadüfen Sisbell’in tutulduğu yere uğrayacağız. Ondan sonrası bizi ilgilendirmeyen, karışmayacağımız bir iş. Ayrıca hiçbir şeyi özel olarak araştırmayacağız.”

“...Yani, evet, biliyorum ama...” Nene tereddüt ediyordu. Bu pek ona göre bir davranış değildi.

“Biz İmparatorluk askeriyiz,” dedi. “Merak etmiyor musun? İmparatorluk ordusunun bir üyesi olarak yani? Sisbell Hanım’ın bir asilzade olması gerekiyordu, o çok nadir bulunan biri. Onu başkentten başka bir yere götürdülerse, ondan tam anlamıyla faydalanmalarının imkanı yok.”

“Hayır, eminim ondan tam anlamıyla faydalanmak istedikleri için buraya getirdiler.”

“Ne?”

“...” Jhin soluna bir göz attı.

Gözlerini üzerine diken Rin ile bakışları kesişti. Derin bir iç çekti.

“...Aman, tamam. Bak, bu sadece benim şahsi fikrim, tamam mı?” diye söze başladı. “Hani şu tekinsiz tip vardı ya. Hidra’nın başı mıdır nedir.”

Jhin arabanın tavanına baktı. Sanki Lou’nun villasına yapılan saldırı sırasında Hidra’nın lideri Tılsım olduğunu iddia eden adamın yüzünü hatırlamaya çalışıyordu.

“O adamın İmparatorluk ile bağlantısı olduğu şüphe götürmez. Ama bağlantısı olması, asıl rakibimizin o olduğu anlamına gelmez.”

“...Ne demek istiyorsun?”

“Sisbell’i İmparatorluk’tan birine teslim etmiş olmalı. Bu ortağının karargahtan veya meclisten biri olmama ihtimali sence de makul değil mi? Bu durumda, onu başkentten uzağa, burası gibi bir yere getirmeleri gayet doğal.”

“............” Rin sustu.

Jhin, onu görmezden gelerek bakışlarını tekrar pencereye çevirdi.

“Haberin olsun, bu anlaşmayı kiminle yapmış olabileceğine dair en ufak bir fikrim yok. Ama neyin peşinde olduklarını anlayabiliyorsun, değil mi? Nene aslında haklıydı. Sisbell değerli bir asilzade. Ve öyle olduğu için de birileri onu tekeline almak istiyor; karargahın veya meclisin ruhu bile duymadan.”

“...Yani bizi o insanların olduğu yere mi götürüyorsun?”

“Büyük ihtimalle,” diye mırıldandı Jhin. “Tekrar söylüyorum: Bu bizi ilgilendirmez. Seni Sisbell’i her nereye götürdülerse oraya bırakacağız ve sonra başkente döneceğiz. Bu işi kurcalamayacağız.”

“Bana uyar,” dedi Rin son derece ciddi bir tavırla.

O böyle söyleyince, bu sefer ona bakma sırası Jhin’e gelmişti.

“Böylesinin senin için daha rahat olduğunu söylemeyecek misin?”

“...Neyin?”

“Başkent senin için tam bir cehennem olurdu; malum Egemenlik’ten geliyorsun. Oranın her yerinde astral enerji dedektörleri var, askeri inzibatlar da cabası. Üstelik o kadar çok Aziz Mürit var ki, sokakta yürürken her an birine omuz atabilirsin.”

“Ne? Ne kadar saçma. Başkente gitmediğimiz için rahatladığımı mı sanıyorsun?” Rin gösterişli bir tavırla kollarını bağladı. “Aslında bu tam bir hayal kırıklığı. Leydi Sisbell’i kurtarma emrini aldığımdan beri oraya ayak basmaya kendimi hazırlamıştım. Ama vakti gelince kendimizi bu taşrada bulduk.”

“Kulağa fazla özgüvenli geliyorsun.”

“Abartmıyorum. Sahip olduğum tecrübenin farkında bile değilsindir.”

Araba yolculuğundan bıktım. Rin, sadece sert ses tonuyla bile bunu ima edercesine şoföre seslendi. “Nene mi neysen, bugün oraya varacak mıyız?”

“Belki yarına,” diye cevap verdi Nene. “Büyük bir kasabaya varmak üzereyiz, geceyi orada geçiririz. Ayrıca yakında arabayı şarj etmemiz gerekecek.”

“...Peki, fark etmez,” dedi Rin umursamaz, hatta küstah bir tavırla.

“Şoke edici manzaralar göreceğimi sanmıştım ama o, İmparatorluk’un bu ücra köşesi yerine başkente gittiğimize inandığım zamandı.”

İmparatorluk bölgesi. En doğudaki Altoria yetki alanı.

Nata Şehri.

Otoyolu kullanan yolcular bu kasabayı mola yeri olarak kullanırdı. Tıpkı Ain gibi, burası da büyüleyici tarihi yapılarla doluydu. Burada turistler, şehrin hengamesinden uzakta vakit geçirebilirdi.

Ancak şu anda, huzur bulmaktan fersah fersah uzak olan bir kişi vardı.

Rin Hanım! Sırtıma çok yapıştınız, hadi omuzlarıma asılmanıza bir şey demiyorum ama öyle bir sıkıyorsunuz ki canım yanıyor!

Elimde değil, ne yapayım!

Sıradan bir hafta içi akşamıydı. Kalabalığın ortasında 907. Birim fazlasıyla göze çarpıyordu. Daha doğrusu, Rin tek başına tüm dikkatleri üzerine çekiyordu.

Etrafı kollayabilmem için böyle yapmam lazım. Lütfen bana yardımcı olun, Komutan Mismis!

Rin, Mismis'ten daha uzun boylu olmasına rağmen kadının sırtına adeta türemiş, huzursuz gözlerle çevreyi gözetliyordu. Bir adım atıyor, duruyor, sonra bir adım daha atıp yeniden duraksıyordu. Üstelik yanlarından geçen iş insanlarına ve turistlere öyle bir dik dik bakıyordu ki, insanlar Iska ve beraberindekilerle aralarına her geçen an daha fazla mesafe koyuyordu.

Yani şimdi bu yolda yürüyen herkes İmparatorluk tebaasından, öyle mi? Kimliğimi onlardan kesinlikle gizlemeliyim!

Zaten böyle diken üstünde davrandığınız için herkes sizden şüpheleniyor!

Hı? Benden uzaklaşıyorlar mı? Bu da ne demek oluyor şimdi Komutan?

Çünkü gözlerinizi üzerlerine diktiniz, Rin Hanım!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.