Kissing’in gözleri askerlerin önünde adeta ışıl ışıl parıldıyordu.
“Oha. Şimdi anladım. Giysilerin parçalandığı halde neden yıldız işaretini göremediğimi merak ediyordum. Demek senin işaretin gözlerindeymiş.”
Yıldız işareti gözlerinin hemen ardında parıldıyordu. Kissing ilk ortaya çıktığında gözlerini bir bantla kapatmıştı. İmparatorluk dahi yıldız işaretinin böyle bir yerde bulunabileceğine dair en ufak bilgiye sahip değildi. Safkanlar arasında bile eşine az rastlanır bir örnek olmalıydı.
“İşte bu ilgimi çekti. Seni bir numune olarak ele geçirmeyi şimdi her zamankinden çok istiyorum.”
Kissing bir an hiçbir şey söylemeden doğruldu, yanağındaki kesiğe dokundu. Parmak uçlarındaki kırmızı damlalara baktı. “Bir şeyin farkına vardım. Savaş hiç iyi bir şey değil, hem de hiç. Buna devam etmek sadece zaman kaybı. Özellikle de bu kadar acı veriyorken.”
“Öyle mi? Fikir değişikliği mi yaşandı?” diye laf attı Mei.
“Evet. Bu savaşı bitirelim.” Parçalanmış elbisesi içindeki kız, kollarını arkasında uzanan gökyüzüne doğru açtı. Gözlerinden öfke ve cinayet hırsı saçılıyordu. “Bütün İmparatorluk kuvvetlerinin kökünü kazıyarak!”
Hava inlemeye başladı.
Birkaç salise içinde gökyüzünde beliren dikenler ışığı kesti. Bu bir diken yürüyüşüydü; Yıkımın Bütünü.
Yüz binlerce diken… Bir hava gemisini, hatta belki Ay Kulesi’ni bile haritadan silmeye yetecek kadardı. Mei’nin ve askerlerin üstünde dönerek bir an içinde her yanı sardılar.
“…Hmm. Suratındaki ifade de epey iddialıymış.”
Kız öfkeden çılgına dönmüştü.
Kontrolünü kaybetmişti. Ne Ay Kulesi’ni yıkmaktan çekiniyor ne de ölümden korkuyordu.
Kissing bir safkandı. İmparatorluk’un tarihi boyunca bir kez olsun ele geçirmeyi başaramadığı canavarlardan birinin formuna bürünmüştü.
“Komutanım! Yıldız saldırısıyla etrafımızı sardı!”
“Gözlerim var, görüyorum. Poponu kımıldat Yüzbaşı. Ya öldüreceksin ya da öleceksin.”
“Beni öldürebileceğini mi sanıyorsun? Size tek bir zerre merhamet göstermeyeceğim,” diye uyardı Kissing.
Dikenlerin tamamı yayılarak bir bariyer oluşturmuştu. Sayıları o kadar çoktu ki Mei, Yıkık Kral Kasırgası’ndan yağdıracağı mermilerle bile hepsinin kökünü kazıyamazdı.
Ancak Aziz Mürit canavarca gülümsedi.
“‘Merhamet’ mi dedin? Hâlâ dersini almadın mı?”
“Tek bir darbeden sağ kurtuldun diye hemen gaza gelme.”
Yıkık Kral Kasırgası hâlâ yerde duruyordu. Aziz Mürit parmak uçlarını silahın yüzeyinde gezdirdi.
“Sana geleceği tahmin etmemi ister misin? Bir daha silah sesi duyduğunda, bu sonuncusu olacak.”
“Evet, sizin için sonuncusu olacak İmparatorluk askerleri.” Kissing, dikenlerini havaya dikerken kendinden son derece emindi.
Mei, zafere olan inancıyla yüzüne bir kez daha vahşi bir tebessüm oturttu.
Kim blöf yapıyordu? İkisi de yapmıyordu. Aziz Mürit de safkan da kazanacağından adı gibi emindi.
İkisi de aynı anda harekete geçti… Kissing var olan bütün dikenleri Mei’nin üzerine saldı, Mei ise Yıkık Kral Kasırgası’nı mermileriyle hedef aldı.
Fakat ikisinin de ateş etmeye fırsatı olmadı.
İmparatorluk askerlerinin daha önce hiç görmediği koyu mor renkteki yaratıklar zemini yararak ortaya çıktı ve Kissing’in dikenlerinin darbesini göğüsledi.
Altı bacaklı bu canavarlar, Kissing’in dikenleriyle kaplandıklarında bile yok olup gitmedi. İmparatorluk’a ait değildiler. Ağızları çenelerine kadar yırtılan yaratıklar, yıldız gücü gibi parıldayan salyalarını akıtarak hem Mei’ye hem de Kissing’e dişlerini geçirmek için öne atıldı. Yere damlayan salyalar cızırdayarak zemini eritiyordu.
Titrer. Mei’nin onu ölümün eşiğinden kurtaran altı hissi, tarif edemediği bir tehlikeyi sezdi.
Bu bir kin miydi? Ona çok nadir görülen lanet türü yıldız gücünü anımsatıyordu ama emin olamıyordu. Bu şeylerin Kissing’in dikenlerini yiyip de hiç zarar görmeden durabilmesi işin en tuhaf yanıydı.
“İşler tehlikeli bir hal almaya başladı. Acaba topuklasak mı?”
Mei geriye doğru sıçradı. Dört asker de onunla tartışmaya yeltenmedi.
“Hey, küçük hanım, bu şey…”
“Yoksa bu… Growley Dede’nin yıldız gücü mü!” Kissing arkasını döndü, yüzündeki bütün kan çekilmişti.
Öfkeyle yıldız gücünü serbest bırakan safkan, şimdi o canavarlarla yüz yüzeydi.
“Durun, Dede, bu İmparatorluk askerleri benim—”
Hiçbir yerden gelmiyormuşçasına canavarların uğursuz uğultusu yükseldi.
Soylarının simgesi sayıldıkları için üç soylu hanenin liderleri en güvenilir figürlerdi.
Peki onları bu kadar güvenilir kılan neydi?
“En güçlü büyücü olmak. Üstün bir zekaya sahip olmak. Çokça ömür tüketmek. Şartlar son derece açık.”
“Peki kraliçe olmak ne anlama geliyor?”
“Hane lideri olmaktan pek farkı yok. İlla bir şey söylememi istersen, halkın gözündeki popülerlik de ayrı bir etken sanırım.” Tekerlekli sandalyedeki yaşlı adam boğuk bir sesle kıkırdadı.
Zoa Hanesi’nin lideri Growley. Yüzü kırışıklıklar ve yaşlılığın izleriyle kaplıydı. Yetmişini devirmiş bir adam olmasına rağmen sesi şaşırtıcı derecede gür, gözleri çakmak çakmaktı.
“Güçlü yıldız güçlerine sahip güzel ve genç bir kız kraliçe olursa, bu halka umut vermeye yeter.”
“Memnun değilmiş gibisin. Asla kraliçe olamayacak bir adam olduğun için öfkeli misin yoksa?”
“Saçmalık. Mevcut kraliçemizin yetenekleriyle bir alıp veremediğimiz yok. Otuz yıl önce hiçbir işe yaramayan savaş otomatlarının bugün nasıl bu kadar insansı hale geldiğine hayranım sadece.”
Nebulis Egemenliği’ndeki Ay Kulesi… Dolunay model alınarak aydınlatılmış, devasa üç katlı bir alan ve etkinlikler için kullanılan çok amaçlı bir salon.
Bu akşam, İmparatorluk’un gurur duyduğu suikastçılardan biri burayı ziyaret etmişti.
“Doğru. O da sana benziyordu: Kana susamış bir kılıcın soğuk keskinliği gibiydi, kimsenin yaklaşmasına izin vermeyen bir bariyerdi. Savaş için bir kuklaydı.”
“Kraliçeniz mi? Bana mı benziyordu? Ha! Beni bir cadıyla aynı kefeye koymazsan sevinirim. Ben bile insan olmamla gurur duyuyorum. Biz sizden farklıyız.” İmparatorluk mensubu burnundan soludu. Sekizinci koltuğun Aziz Müriti, Tanrı’nın Görünmez Eli, İsimsiz’di bu.
Tepeden tırnağa koyu gri bir paltoya büründüğü için silüeti bir görünüp bir kayboluyordu. Aktif kamuflajla kendini tamamen görünmez kılabiliyordu; ateşli silahlar kullanmadan sessizce öldürme sanatının ustasıydı.
“Eski günlerde demek istedim. Senin henüz doğduğun ya da bu dünyada olmadığın zamanlarda.”
Gıcırtı. Yaşlı adam tekerlekli sandalyesini hafifçe döndürdü.
“O daha on dört, on beş yaşlarındayken. En parlak dönemiydi; sessiz, kana susamış bir katildi. O iki yıl boyunca tüm tarihin en güçlü kraliçe adayıydı… Şimdiyse dişleri köreldi. Belki de kraliçe ya da anne olduktan sonra savaş meydanlarından uzaklaşmasının bir sonucudur bu.”
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“Hanedan değiştirme vakti geldi.” Growley’nin sözlerinde ezici bir güç vardı. “İmparatorluk kuvvetlerine müteşekkirim. Tüm suç, kaosu ülkeye davet eden kraliçenin üzerine kalacak. Yaklaşan mecliste Lou Hanesi devrilecek—geriye sadece Güneş ve Ay kalacak.”
Işığa gömülmüş Aziz Mürit’i işaret etti.
“Yani İmparatorluk kuvvetleri amacına hizmet etti. Şimdi geberin.”
Yaşlı adamın ayaklarının dibinden gölgeler fışkırdı. Feryat eden altı bacaklı tazılara dönüşüp yoğunlaşmadan önce salonu mor ışık hüzmeleri kapladı.
“Yıldız enerjisini somutlaştırdın mı?”
“Bunlar birer avatardır. Zaten bir suç işledin. O suç artık senin cezan oldu.”
Yaşlı adam omuzuna saplanmış olan demir çubuğu çekip çıkardı; buz kıracağı ucunu andıran bir suikast silahıydı bu. Birkaç dakika önce karşılaştıklarında, yaşlı adam İsimsiz’in bu silahı fırlatıp kendisini vurmasına bilerek izin vermişti.
“Bana saldırdığın an düşmanım oldun. Kendi Günah’ından kaçabileceğini mi sanıyorsun?”
“Günah mı? Bir şeyin kefaretini ödemeye niyetim yok.” İsimsiz elini yukarı savurdu. Aşağıdan bir hamleyle başka bir demir çubuk fırlattı. Çubuk tavana değdiği an Growley’nin başının üzerinde kıvılcımlar saçıldı.
Çubuğun içine gizlenmiş küçük bir bomba patlamıştı. Tavandan kopan bir panel gürültüyle aşağı düşerek hemen altındaki avatarları ezdi.
“Boşuna.”
Panelin altında ezilen yaratıklar hiçbir şey olmamış gibi sürünerek dışarı çıktı.
“Fiziksel hiçbir şey bu avatarlara işlemez. İmparatorluk füzeleri bile onları yenemezdi. Sol kolun bunun kanıtı değil mi?”
“Bunlar karşı saldırı odaklı yıldız güçleri mi?” İsimsiz, hareketsiz kalan sol kolunu koruyarak geriye sıçradı.
Bu durum iki dakika önceki çatışmanın eseriydi.
Üzerine gelen bir avatara sol yumruğuyla vurmaya çalışmış ancak yaratık doğrudan bedeninin içinden geçerek kolunu ele geçirmişti. Kolunu içten içe eriten bir lanete dönüşmüştü.
Günah da neydi?
Bu büyücü nasıl bir yıldız gücüne sahipti böyle?
“Yıldız enerjisi düşmanlarına tepki veriyor ve evrimleşiyor. Belirli bir noktayı geçtikten sonra saldırmak için bir canavar formunu alıyor. Evrimleşmek için düşmanın ona zarar vermesine ihtiyaç duyuyor… Hayır, tek koşul bu olamaz. Gelişimini tetikleyen birden fazla şey olmalı. Demek Günah dedikleri şey bu?”
“Hilelerimi açık etmeye niyetim yok. Yine de doğru yolda olduğun için seni tebrik ederim.” Growley hırlarmış gibi gülümsedi. “Seninle tek bir sır paylaşmaya ne dersin? Bu yaratıklar sonsuza kadar büyür.”
“Aşağılık bir yıldız gücü. Maddenin içinden geçebiliyorken bunun seni kısıtlaması biraz tezat değil mi?”
Sessiz katil yerden güç alıp fırladı, koridorun en arkasındaki bariyerden destek alıp duvardan duvara sıçradı. Peşinden koşan avatarların başının üzerinden geçen İsimsiz, sağ elini kaldırdı.
Elinde seramik bir bıçak vardı.
Tam hızındayken bir mermi kadar hızlı bıçak fırlatabilirdi. İlk seferinde ne olacağını görmek için yaşlı adamın omzunu hedef almıştı. Bu kez ise doğrudan göğsünü hedefledi.
Avatarlar fiziksel hiçbir şeyden etkilenmiyordu. Yani bıçak içlerinden geçip gidecek, ilerleyişlerini durdurmak için hiçbir şey yapamayacaktı.
“Yok ol büyücü, yıldız gücünle birlikte geber gitsin.”
“Çiçeklerin açmasıyla fırtınanın kopması birdir… İşlerin senin istediğin gibi gitmesine fırsat kalmadan, mutlaka bir şey yoluna taş koyar delikanlı.”
Bıçak durdu.
Tekerlekli sandalyenin altından fırlayan bir avatar eli, İsimsiz'in fırlattığı bıçağı havada yakaladı. Tipik bir insan eline benziyordu.
"Fiziksel müdahaleyle onlara zarar veremezsin. Ama onlar maddeyle etkileşime girebilir. Bunun ne anlama geldiğini anlıyor musun delikanlı?"
İmparatorluk kutsal havarisi yere sağlamca bastı. "Yenilmez olduğunu iddia ediyorsun yani."
"Tam olarak bunu söylüyorum."
Avatarlar yenilemezdi. Sürü halinde saldırmalarının yanı sıra, yaşlı adamı her türlü fiziksel saldırıdan koruyan kusursuz bir kalkana dönüşüyorlardı. İşte Günah'ın yıldız gücü buydu.
Growley’nin koruduğu bu karşı saldırı gücü, gerekli koşullar sağlandığında akılalmaz bir boyuta ulaşıyordu.
"Yani özetle, sen ve yaratıkların düşman saldırılarından asla zarar görmüyorsunuz. Sadece sen rakiplerine saldırabiliyorsun."
"Bu kadarı da fazla saçma. Bence kesin bir açığı vardır."
"Hiçbir açığı yok. Tam da bu yüzden yenilmezim. İmparatorluk bombaları, zehirli gazlar, füzeler... Hiçbiri beni deviremez. Yetmiş yıllık ömrüm bunun en büyük kanıtıdır."
"Büyük bir hanenin lideri olmak sadece lafta kalmaz, biliyorsun."
Growley, Zoa’yı yönetiyordu.
Geçmişteki hiçbir bombalama bu yaşlı adamı alt etmeye yaklaşamamıştı bile. Mask Efendi ile Kissing'in ona ilah gibi tapmasının nedeni de tam olarak buydu.
"Bacaklarım tutsaydı, elli yıl önce İmparatorluk başkentini küle çevirirdim."
"Genç neslin önünde hürmetle eğilmek gerekir. Ne planladıklarını nereden bilebiliriz ki?" diye mırıldandı İmparatorluk neferi.
"...Ne?" Yaşlı adam şaşırmıştı. Şüpheyle gözlerini süzdü. Bu çok eski bir deyişti. Şimdinin gençliği, geçmişin büyük adamlarına ait bu sözleri nereden biliyordu?
Geçmişteki her türlü zafer, gelecekte silinip gitmeye mahkûmdu. Bu özdeyiş, yetmiş yıllık savaş tecrübesiyle övünen yaşlı adamla alay ediyordu. Growley’nin az önce söylediği "Çiçeklerin açmasıyla fırtınanın kopması birdir," sözünün tam aksi bir anlam taşıyordu.
"Bacakların tutsaydı öyle mi olacaktı? Geçmişteki zaferlerini gözünde büyütüyorsun. Zaten artık kocadın, büyücü."
İsimsiz’in avatar tarafından lanetlenen sol kolu hâlâ pelteden farksızdı, seğiremiyordu bile. Sekizinci koltuğun kutsal havarisi bir kez daha yerden sıçradı. Yan tarafa doğru öyle bir hızla atıldı ki arkasında bir gölge bıraktı. Sessizce kendisini arkadan takip eden avatarı kıl payı farkla atlattı.
"Yıldız gücünün olağanüstü olduğunu kabul ediyorum. Fakat..."
Büyücü, kraliçenin dişlerinin köreldiğini iddia ediyor olabilirdi ancak kendisi de yaşlılığının esiri olmuştu.
"Yıldız gücün aynı kalmış olabilir. Ama onu kullanan beden yaşlanmadı mı?"
"Ha!" Growley kahkahayı bastı. Yaşlılık lekeleriyle dolu yüzü buruştu, dudakları küçümseyen bir tebessümle kıvrıldı. "Seni sıradan bir suikastçı sanıyordum ama daha fazlasıymışsın. Uzun zamandır senin gibisini görmemiştim. Aklı başında iki kelam edebilen biri he? Söyle bakalım, adın ne?"
"Bir canavara verecek adım yok. Bunu sana daha önce söylememiş miydim?"
"Adını bir kez daha soruyorum. Bu pek sık yaptığım bir şey değildir."
"Kulakların da mı ağır işitmeye başladı?"
"Ne kadar da nezaketsiz." Yaşlı adam keyifli tonunu gizlemedi. "Ama sadece azimle ölümün üstesinden gelemezsin."
İsimsiz’in arkasındaki avatarlar şişmeye başladı. Günah sonsuzca büyüyecekti. Bir zamanlar kalça hizasında, köpek boyutunda olan canavarlar şimdi üç baş çıkarıyor, öyle büyüyorlardı ki kutsal havari bile onlara bakmak için kafasını geriye atmak zorunda kalıyordu.
"Tıpkı Kerberos'a benziyor. Bu şeyler daha ne kadar büyüyecek?"
"Gücün tükenene kadar. Şimdiye kadarki en büyük rekor... Sanırım şu Ay Kulesi kadardı."
Kerberos, İsimsiz’i ezip geçecek kadar büyümüştü ve dehşet verici derecede çevik görünüyordu. Donmuş yıldız enerjisinden ibaret olduğu için çıt çıkarmıyordu. Ancak...
"Hmm..." Growley gözlerine inanamadı. Onu yakalayamıyorlardı. İsimsiz’i kovalamaya devam eden avatarlar bir kutsal havariyi, yani tek bir insanı bile yakalamayı başaramıyordu.
Growley nasıl İmparatorluk kuvvetleri için bir tehditse, bu adam da hiç şüphesiz her yerdeki yıldız büyücüleri için büyük bir tehlikeydi.
"Seni gebertirsem bütün bu günahların da ortadan kalkacak, değil mi?"
İsimsiz, yumruğunu hazırlamış halde yaşlı adama doğru yaklaşıyordu. Bastığı zemin adeta kauçuk bir top gibi esniyordu.
"Yani çoğalıyorlar ha?"
"Sadece büyümekle kalmıyorlar. Günahların türemeye devam edecek."
Growley’nin tekerlekli sandalyesinin altından aslan şeklinde yeni avatarlar sürünerek çıktı. Kerberos’tan bile daha büyüktüler. İsimsiz’in önünü aslanlar, arkasını ise Kerberos sarmıştı.
Kaçmasına imkân yoktu.
Düşmanın herhangi bir parçası İsimsiz’e temas ederse, lanet yüzünden çürüyüp gidecekti. Kafasına dokunursa bu anlık bir yenilgi anlamına gelirdi. Bunu fark ettiği an hızlıca harekete geçti, bir topaç gibi kendi etrafında döndü. Kazandığı ivme, felçli sol kolunu havaya kaldırdı; tam da ona dişlerini gösteren aslanın ağzına doğru.
"Kapağını yapın bakalım." Sol kolunu çiğnemelerine izin verdi.
Aslanın çenesini kapatmasını sağlayan İsimsiz, lanet bütün vücuduna yayılmadan önce sol kolunun omzundan sessizce kopup gitmesine izin verdi.
"...Demek onu feda ettin!"
"Zaten yapay bir koldu."
Onu belirli bir büyücüyle ölümüne dövüşürken kaybetmişti.
Bütün İmparatorluk askerleri canını ortaya koyardı. Her bir kutsal havari, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide en az bir kez yürümüştü. Safkan birine meydan okumak ancak böyle mümkündü.
Şimdi ise... İsimsiz, sol yapay kolunu kaybetme pahasına Growley’nin boğazına doğru bir adım attı.
Kutsal havarinin yumruğu Growley’ye geçmeye çalıştı.
Başka bir avatar bu yumruğu yakaladı. Tekerlekli sandalyenin altından, yürüyen bir ölü gibi insan formunda devasa bir yaratık çıktı.
"İkinci bir suç. Bana saldırmaya çalışarak iki kez suçlu durumuna düştün. Tekerrür eden suçların cezası daha ağır olur, bilirsin."
Yedi günah: Ani saldırılar, suçun tekerrürü, silah kullanımı, sayıca üstünlük kurma, yıkım, aldatma ve ihanet.
İsimsiz ilk ikisini işlemişti. Growley’nin omzuna saplanan demir çubukla yapılan ani saldırı ve suçun tekerrürü.
Bu yüzden Günah, tam o anda katlanarak büyüdü.
"Günahlarında boğul."
Beş dev, ellerini İsimsiz’e doğru uzattı. Kerberos ve aslan üzerine atıldı. Karşılarındaki kutsal havari sol kolunu kaybetmişti. Sağ yumruğu ise lanetle lekelenmiş, hareketsiz kalmıştı.
Giderek devleşen avatarlar onu ezmek üzereydi ama tam o anda... İmparatorluk’un en üst düzey savaşçısı sinirle cıkladı ve sağ bacağını havaya savurdu. Zemin üzerine sertçe indirdi.
"Seni budala. Avatarların bocalayacağını mı sanıyorsun—?"
"Bocalayacaklar."
İsimsiz’in topuğu yerdeki nesneyi hedefledi; kendi sol kolunu. Yapay kolunu oluşturan mekanizmaya basarak onu parçalara ayırdı.
Kör edici bir ışık patlaması gerçekleşti.
Yapay koluna yerleştirilmiş son numara infilak etmiş, bütün salonu ışığa boğmuştu.
"...Bu bir anti-yıldız gücü bombası mı?"
"Demek ki fiziksel müdahale işe yaramıyor. Ama yıldız gücünü engelleyen bir şey iş görebilir."
İsimsiz’in etrafındaki avatarların hareketi durdu.
Bomba, otuz metrelik bir yarıçap içindeki yıldız gücü dalga boylarını bozabiliyordu. Tek sıkıntısı, etkisinin tam olarak iki saniye sürmesiydi.
Kutsal havari, kendisini çevreleyen avatarların arasından saliseler içinde sıyrılıp büyük salonun arka tarafına doğru koştu.
"Yıldız gücünü gördüm. Bir dahaki karşılaşmamızda onu durduracağım."
"Kaçmana izin vereceğimi mi sanıyorsun?"
Kerberos öfkeyle atılarak İsimsiz’in peşine düştü. Devler kule duvarlarını ve tavanını yerle bir ederek kaçan adamın üzerine savruluyordu.
Mekânda tek başına kalan kişi hane lideri Growley’di.
Kutsal havarinin büyük salondan çıktığından emin olmak için etrafı kontrol etti.
"...Bunu elimden kaçırmayı planlamıyordum. Saygısızca bir davranıştı, İmparatorluk askeri."
Yaşlı adam tekerlekli sandalyesinden yuvarlanırken kan tükürdü.
Göğsüne inen yumruk kaburgalarını kırıp geçmişti. Hırıldayarak, sandalyesine geri tırmanmak için bedenindeki son güç kırıntısını kullandı.
"Kaçamazsın. Günah, Hükümranlık'ın öbür ucuna gitse bile peşini bırakmayacak."
Ancak Zoa hanesinin lideri Growley bile bilmiyordu ki... Hükümranlık, merkezindeki sarayla birlikte çoktan çökmeye başlamıştı.
Kraliçe Sarayı.
Yıldız, Ay ve Güneş Kuleleri'nden oluşan sarayın üzerinde yükselen tek bir merkezi kule vardı. Kraliçenin kalesi.
Burası yıldız gücüyle inşa edilmiş canlı bir labirentti. Koridor çıkışları aya ve güne göre değişiyordu. Her katta sadece yıldız enerjisiyle çalışan bir asansör bulunuyordu. İmparatorluk ordusu işgal etse bile tek bir asansörü dahi kıpırdatamazdı.
Buraya baskın yapmak imkânsız olmalıydı.
Hükümranlık'taki herkes yüz yıldır Kraliçe Sarayı'na gözü kapalı güveniyordu.
Artık yüzyıllık inançlarını yıkma vakti gelmişti.
Kraliçe Makamı.
Bordo halılarla döşenmiş bu sessiz mekân, pencerelerin dışından gelen şiddetli rüzgâr patlamalarıyla sarsılıyordu. Görkemli günlerinden eser kalmamıştı. Dondurucu akşam rüzgârı ve havada uçuşan kıvılcımlar teni yakıyordu.
Bu karmaşanın ortasında...
"Ey Nebulis Kraliçesi," diye seslendi bir İmparatorluk suikastçısı. Sesi Kraliçe Makamı'nda yankılandı.
Aslında Efendi'nin muhafızlarından birine suikastçı demek pek doğru sayılmazdı.
"İşi uzatmaya niyetim yok. Zaten Büyücüler birkaç dakikaya burada olur. Acele etmek için bir sebep daha."
Birinci koltuğun kutsal havarisi. "Işık" Şövalyesi Joheim. Kızıl saçlı ve kalıplı bir adamdı, zırhla bütünleşmiş özel savaş paltosunu giymişti. Öne doğru bir adım attı.
Tek bir adım.
Kraliçe VIII. Nebulis bunu fark ettiği an, kâkülleri savruldu.
Rüzgâr basıncında bir değişim mi? Sadece tek bir adımla mı?
"Şimdi, tam da burada sonsuz uykuna yat."
İnce kılıcını aşağı indirdi.
Işınlanmış gibiydi; ya da şövalye onu kovalarken öyle görünüyordu. Sanırsın bir ilüzyondu.
Kraliçe gözlerini ardına kadar açtı ve bağırdı: "Ateş!"
Bu bir hava patlamasıydı.
Tavanda devasa bir hava kütlesi birikmişti. Sanki bir cadının büyü sözleriyle harekete geçmiş gibi hızla aşağı çakıldı, düştüğü yeri delip geçerek zeminde devasa bir oyuk açtı.
Şiddetli hava akımı, kraliçeyi koruyan görünmez bir bariyere dönüştü. Kraliçe vakit kaybetmeden ikinci katın sahanlığına doğru kaçtı. Odayı kasıp kavuran rüzgar, Kutsal Mürit’i Kraliçe Odası’nın kapılarına kadar geri püskürtmüştü.
"Mira, Sessiz Rüzgar... Bu lakaba göre güçlerin fazla vahşi."
"Sen onlarca yıl geride kalmışsın."
Kraliçe, sahanlıktan İmparatorluk kılıç ustasına tepeden baktı.
Kraliçe Mirabella Lou Nebulis VIII, dağılan kahküllerini eliyle düzeltti. Elini göğsüne koyup zayıflık vermemek için kendini zor tutuyordu. Kalbi deli gibi çarpıyor, zihnine alarm sinyalleri gönderiyordu. Kelimelere dökülmesine gerek yoktu; Kutsal Mürit’in tek bir adımla dibine kadar sokulabilmiş olması onu derinden sarsmıştı.
"Mirabella Lou Nebulis VIII... Atmosferi yönlendirebilen, rüzgar türü bir yıldız büyücüsü. Rüzgarı kontrol etmiyorsun, doğrudan havayı yönetiyorsun." İmparatorluk kılıç ustası, sanki elindeki bir raporu okuyormuşçasına duygusuzca konuşuyordu. "On bir yaşında savaş meydanına indin. Takip eden on yıl içinde İmparatorluk bölgesinin yüzde üçünü ele geçirdin. Soylu bir büyücüye göre bile savaş alanlarında çok sık boy gösterdin. Bir cadı için kusursuz fiziksel yeteneklere ve suikast becerilerine sahipsin. Hakimiyet'in tarihteki en büyük kraliçe adayı ve bir harika çocuk olarak gözler hep senin üzerindeydi."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.