Ağzından tek bir çığlık bile çıkamadı.
Kraliçe Odası'nı dolduran tek şey, Elletear'ın göğsünden omzuna kadar uzanan o derin yaradan fışkıran al kan oldu.
"…An…ne… kaç……"
Ağzından kanlar saçılan Elletear, ipleri kesilmiş bir kukla gibi yere yığıldı. Kraliçe Mirabella da hemen arkasında yere devrildi; ikisi de hareketsizce yatıyordu.
"…Elletear? …Anne? ……"
Gerçek olamazdı.
Alice bir an kendi akıl sağlığından şüphe etti. En korkunç kâbuslarında bile böyle bir dehşet görmemişti. Kraliçe Odası'nda, canından çok sevdiği ailesinin katledilişine tanıklık ediyordu.
"Kimsin bilmiyorum ama geç kaldın sanırım. Bu ülke artık düştü."
Elindek kanlı kılıcı tutan kılıç ustası ona döndü. Yüzünü tanımıyordu ama İmparatorluk saldırganlarından biri olduğu kesindi. Belki de bir Müttefik Havarisi'ydi. Şuan bunun bir önemi yoktu. Bildiği tek bir şey vardı: Bu adam bağışlanamaz bir suç işlemişti ve kendisi derin bir pişmanlığın altında eziliyordu.
Çok saftı. Kraliçe'yi ve ablasını koruyamayışının tek sebebi buydu.
Bu yaşananlar sadece haklılığını kanıtlıyordu. İmparatorluk'un yerle bir edilmesi gerektiğini kanıtlıyordu.
"Sıra sende sanırım," dedi adam.
"Nasıl cüret edersin, seni lanet İmparatorluk köpeği!"
Hayatında ilk kez gözünü bürüyen öfkeyle kükredi.
Attığı çığlığın bir prensese yakışmadığını biliyordu ama onu kim durdurabilirdi ki?
…Şimdiye kadar darbenin arkasında ablamın olduğundan şüphelenmiştim.
…Sisbell'i malikâneye götürmesinin sebebinin de bu olduğunu sanmıştım.
Ama öyle değildi. Ablası masumdu. Telafisi imkânsız büyük bir yanlış anlaşılmaydı bu.
Ne de olsa… Kraliçe'nin tahtını ele geçirmeye çalışan biri asla Kraliçe'yi korumaya çalışmazdı. Ablası Elletear, Lou Hanesi'nin haini değildi.
"—Seni İmparatorluk pisliği, seni asla affetmeyeceğim!"
Yıldız gücünü kontrol edemiyordu. Bütün sınırlarını zorlayan bu enerji, sırtındaki damgadan sızarak arkasında iki mavi kanat gibi tezahür eden bir buz tabakasına dönüştü.
"Buz demek? Yani şu Buz Felaketi Cadısı sensin."
"Doğru. Sizin için bir cadıyım ben."
Eliyle doğrudan ailesine indirilen o kılıcı işaret etti. İntikamını almak anlamına gelecekse, İmparatorluk'u yıkıma sürüklemek için seve seve bir cadıya dönüşürdü.
"İmparatorluk şehirlerini buzla kaplayacağım. Ve seni!"
Kükreyen buz kütleleri, Müttefik Havarisi'nin üzerine mermi gibi yağacak buz bıçaklarına dönüştü. Ancak…
"Anlaşılan durumu hâlâ kavrayamamışsın." Joheim elinde bir kalkan tutuyordu; canlı bir kalkan. Göğsündeki yaradan oluk oluk kan akan büyük prensesi siper etmişti kendisine.
"Leydi Alice, yapmayın!"
Rin'in bağırmasıyla Alice kendine geldi. Tam saldıracağı sırada duraksadı. Havadaki buzlar eriyip gitti. Eğer durmasaydı, bıçakları asıl hedefi yerine rehine tutulan ablasına saplanacaktı.
Ablasını böyle aşağılamaya nasıl cüret ederdi? Yaşadığı tüm o şeylerden sonra Elletear canlı bir kalkana dönüştürülmüştü. Bu barbarca hareket kelimelerle tarif edilemezdi.
"Safkan birini ele geçirdim. Ülkeme dönüyorum."
"Kes sesini! …Seni… asla affetmeyeceğim. İmparatorluk'a tek parça halinde dönebileceğini sanma!"
"Görürüz." Kılıç ustası, hâlâ sol kolunun altında tuttuğu ablasıyla birlikte yönünü değiştirdi. Alice'e arkasını döner dönmez Kraliçe Odası'nın derinliklerine doğru koşmaya başladı.
…Kaçmaya mı çalışıyor?
…Ama orası sadece bir duvar. Tek kapı benim arkamda.
Bir kapı daha vardı; sadece kraliyet ailesinin ve en yakınlarının bildigi acil durum koridoru. Ancak Kurucu'nun bir soyundan biri dokunmadığı sürece açılmazdı.
"Anahtar bende."
Kucağındaki Elletear'dı. Kızın hareketsiz elini tutup duvara dokundurdu. Yıldız gücü Lou Hanesi'nin büyük prensesini hissettiği anda duvar yarıldı ve bir geçit açıldı.
"Ablamı nasıl bir araç gibi kullanırsın?!"
"Onun tüm potansiyelinden yararlanıyorum." Ardından Kraliçe Odası'ndan fırlayıp gitti.
Gizli geçit doğrudan bahçeye çıkıyordu. Planı, diğer İmparatorluk güçleriyle buluşup büyük prenses Elletear'ı İmparatorluk bölgesine götürmekti.
"Rin! Kraliçe nasıl?!" Hizmetkârına döndü.
Rin ve ona eşlik eden üç muhafız, yere yığılan kraliçenin etrafını sarmıştı. İkisi iletişim cihazlarından takviye ekip istemekle meşguldü.
"Yaşıyor. Ama sol kolundaki yarık kemiğe kadar inmiş… Hâlâ yerinde duruyor olması bir mucize." Rin, acı çekiyor gibi görünen baygın liderinin yanında dudaklarını ısırdı. Omzundaki atardamara ince bir ip bağlayarak kanamayı durdurmuştu.
"Kolu için acilen ameliyata alınması lazım. Sıhhiye ekipleri geldiğinde onu tıp odasına götürmeliyiz, hemen müdahaleye başlamalılar…"
"Sana güveniyorum. Ne gerekiyorsa yap."
"…Leydi Alice." Rin nefesini tuttu. "Peşinden gitmeyeceksiniz, değil mi?"
"Hayır. Elletear'ın peşinden gideceğim."
Öncelik büyük prensesi kurtarmaktı. İkinci işi ise o adamı uzuvlarına ayırmak ve İmparatorluk'u yok etmekti.
"Bir şey olursa Rin, bana hemen haber ver!"
Alice cevabı bile beklemeden koşmaya başladı ve gizli kapıdan süzülerek Kraliçe Sarayı'ndan çıktı.
"Nerede?! O adam nerede…?"
Ablasını taşıyan Müttefik Havarisi'nin sadece on saniye önce burada durduğundan emindi. Çok uzaklaşmış olamazlardı. Zayıf ışığın altında Alice, kaldırımdaki siyah lekeleri zar zor seçebildi.
Elletear'ın kanı.
Zamanla yarışıyordu. Ablasının yarası Kraliçe'ninkiyle kıyaslanamazdı bile. Eğer ablası hemen tıbbi yardım almazsa bu bir ölüm kalım meselesine dönüşecekti.
"Kaçmana izin vermeyeceğim. Ablama istediğini yapmana izin vermeyeceğim…!"
Kan izi bahçedeki meydana kadar uzanıyordu. İleride, park halindeki sıradan bir araba hareket etmeye başladı.
"Onu kaçırmaya mı çalışıyorsunuz?!"
Demek Müttefik Havarisi'nin amacı İmparatorluk ordusuyla buluşmak değildi. Safkanı hemen İmparatorluk'a götürecekti.
Alice kendi bacaklarıyla asla onlara yetişemezdi. Ne yapabilirdi? Birliklere onları takip etmelerini ve sınırları kapatmalarını mı emretmeliydi?
"Leydi Alice, buraya!"
Arkasında beyaz bir devlet aracı acı bir fren sesiyle durdu. Kraliçe Odası'ndaki kraliyet muhafızlarından biri sürücü koltuğundaydı.
"Leydi Rin bana bir emir verdi: Leydi Elletear'ı kaçıran İmparatorluk güçlerinin peşine düşmek için bir araç hazırlamamı söyledi."
"Mükemmel bir karar. Bas gaza!"
Alice ön yolcu koltuğuna atladı. Emniyet kemerini takmaya bile vakit bulamadan araç, diğer aracı takip etmek üzere hızlandı ve saray bahçesinden çıktı.
"Yerleşim alanına doğru mu gidiyorlar?"
"Otoyola çıkmayı planlıyor olmalılar. Merkez Eyalet Yolu doğrudan sınıra bağlanıyor." Direksiyonu tutan muhafız, diğer elinde bir iletişim cihazı tutuyordu.
"Kayıt Noktası'na bildiri. Kraliyet ailesini taşıyan araç. Prenses Elletear, otoyola çıkmaya çalışan düşman tarafından kaçırıldı. Tüm sınırları kapatın."
Gecenin bir yarısı kasabanın içinden hızla geçtiler, düşman aracı trafik ışıklarını hiçe sayıyordu. Onlar da aynısını yaptı.
Etraftaki arabalar klakson çalıyordu ama yol hakkına dikkat edecek vakitleri yoktu.
"Çabuk ol! Ablam ölümün eşiğinde. Sınıra kadar onları takip edecek vaktimiz yok. Bu onun hayatına mal olur!"
"Anlıyorum ama—!"
Aradaki mesafeyi kapatamıyorlardı. Bu yüksek hızlı takipte iki araç arasında sadece beş saniyelik bir mesafe vardı. Elletear'ı taşıyan arabayı görebiliyorlardı ama bir türlü yetişemiyorlardı.
…Bu inanılmaz. Gecenin bu saatinde ve bu hızda nasıl bu kadar kusursuz sürebiliyorlar?!
…Tüm enerjilerini doğru rotada kaldıklarından emin olmak için harcayacaklarını sanıyordum.
Merkez eyaletin yollarına zaten aşina olduklarını varsaymak zorundaydı. Hiç şüphe yoktu ki Egemenlik'te bir hain vardı ve her kimse o arabanın içindeydi.
"Önceden söylemem gereken bir şey var," dedi yanındaki sürücüye. "Onları yakaladığımızda ne yapacağımızla ilgili. Eğer ablam güvendeyse, onu hemen en yakın hastaneye götürmeliyiz."
"Elbette."
"Ama… durumu iyi değilse… ya da onu kurtarmakta gecikirsek, hemen kraliyet sarayına dönmenizi istiyorum."
"E-evet efendim. Kraliçe'nin yanına dönmek için demek istiyorsunuz."
Bir sonraki sözleri, hayatında söyleyeceği en acımasız ifade olacaktı.
"Kalan İmparatorluk ordusunu ezmek için. Tek bir kişi bile memleketine geri adım atamayacak."
"Eğer ablam güvende değilse, duygularımı dizginleyebileceğimi sanmıyorum. Bu yüzden bunu size önceden söylüyorum. Sana güveniyorum."
"…Anlaşıldı."
Pencerenin dışındaki manzara, şehir merkezindeki gökdelenlerden şehir dışındaki varoşlara doğru değişti. Şirin kırsal bölgeye ve ormanlara uzanan yollara girdiler.
"Leydi Alice, düşman aracı durdu… H-hayır, durmadı!"
Araç gerçekten de fren yaparak durmuştu.
Ama sadece bir an için. Ön camlarından görünen araba geri vitese takıp üzerlerine doğru hızla gelmeye başladı.
"Yapmış olamazlar, değil mi—?!"
Başka bir şey söyleyemeden Alice'in görüş alanı alevler içinde kaldı.
Araba patlamıştı.
Yıldız gücü insan tehditlerine karşı otomatik savunmasını anında devreye soksa da, mekanik tehditlere reaksiyon vermekte yavaş kalıyordu. Bombanın bu kadar yakın olması, Alice'in bile doğru düzgün tepki vermesini zorlaştırmıştı.
…Demek bu bir tuzaktı.
…Elletear'ın götürüldüğünü sanmamı sağladılar ama araba boştu.
Bilincini kaybetmeye başlıyordu. Alevlerin sıcaklığını hissettiği anda Alice'in içinde bulunduğu araba patlamanın şiddetiyle havaya uçtu.
"Leydi… Al…ice… lütfen… kendinizi tutun…"
Gözlerini açtı. Alice yan yatmış arabanın içindeki metalin soğukluğunu hissetti.
Çeliğin astral gücü. Muhafız, metale hükmedip arabanın bir kısmını sökmüş, onu patlamanın doğrudan ısısından koruyan derme çatma bir kalkan haline getirmişti.
Fakat ne yazık ki sadece tek bir kalkan yapabilmişti.
“Peki ya sen?!”
“Güvende olmana… sevindim…” Sürücü, sırtını ön cama dönerek Alice’in kucağına yığıldı. Üniforması sırtında yanıp kül olmuştu. Cildi kıpkırmızı, feci durumdaydı.
“Beni korudun…”
Hiçbir cevap alamadı. Onu koruduktan sonra bilincini kaybetmişti.
“Lütfen uyan. Hemen yardım çağıracağım!”
Dayanabilmesi için elini adamın yanık sırtına koydu, üzerini hafif bir buz tabakasıyla kapladı. Araba penceresinden dışarı tırmandı ve adamı yakalayıp var gücüyle dışarı çekti.
Ardından telsizine bağırdı: “Rin, lütfen, sana ihtiyacım var!” Cevap bekleyecek vakti yoktu. “Hemen buraya bir sağlık ekibi gönder. Acil durum!”
“Leydi Alice?! Leydi Elletear nasıl?!”
“Kaçtılar. Düşman arabası bile bir tuzakmış. Şimdi bunun sırası değil. Lütfen buraya bir sağlık ekibi yönlendir. Yaralı biri var. Beni korurken… yandı…”
“Hemen organize ediyorum!”
Rin, Alice’in nerede olduğunu sormadı. Telsiz ve kraliyet sarayının iletişim merkezi sayesinde konumunu tespit edebilirdi. Alice yerinden kıpırdamadığı sürece, hekimler on dakikadan biraz fazla bir süre içinde yanına varmış olurdu.
“…Sana güveniyorum.” Telsizi kapatıp başını kaldırdı.
Yolun ortasında patlayan araba, alevler içinde kükremeye devam ediyordu. Közler, Alice’in omuzlarına kar gibi uçuşuyordu.
Ayaklarının dibinde baygın yatan muhafız.
Arkasında ise patlamadan hurdaya dönmüş araba.
Bütün bunlar tam karşısındayken…
“Neden?!” Alice dudaklarını öyle sert ısırdı ki kanattı.
Hissettiği öfke miydi?
Hayır. Bu kelime duygularını anlatmaya yetmezdi. Kraliçe, ablası ve şimdi de kendi adamlarından biri… İnsanlar gözlerinin önünde devriliyor, yaşam ellerinden süzülen su gibi akıp gidiyordu.
“Onları ben kurtaracaktım; kraliçeyi, ablamı, bu adamı! …Neden hiçbir şey yolunda gitmiyor?!”
Alice, savaşı değiştirecek güce sahip olduğuna yürekten inanmıştı. Saraya varır varmaz canını dişine takıp yangınları söndürmek için uğraşmıştı. Kraliçe Sarayı’na koşmuş, sevgili ablasını kurtarmak için ta buralara kadar gelmişti.
Ve hepsi boşa gitmişti.
En çok ihtiyaç duyduğu anda neden kimseyi kurtaramamıştı?
Kutsal Havari onu sakat bıraktıktan sonra ablası ölümün eşiğindeydi. Kraliçe acil ameliyata alınmalıydı. Yola yatırdığı bu adamın bile hemen bir hastaneye götürülmesi gerekiyordu. Aksi takdirde sonunun ne olacağını kim bilebilirdi?
…İmparatorluk güçleri—hayır, tüm İmparatorluk halkı!
…Eğer bu sizin planınızın bir parçasıysa, sizi asla affetmeyeceğim.
“Kendinizi hazırlayın… Öcümü alacağım…” Elini yumruk yaptı.
Tam o sırada ayak sesleri duydu… ve birinin yoldan aşağı koşarak geldiğini fark etti.
Başını kaldırdığında, nefes nefese kalmış, siyah saçlı bir çocukla karşılaştı.
Biri siyah, biri beyaz çift kılıçlı bir kılıç ustası.
“………İs…ka…?”
Tam da şimdi. İmparatorluk ve Egemenlik arasındaki ilişkilerin dibe vurduğu bu gecede…
Karakalem Varisi İska ile Buz Felaketi Cadısı Alice’in yolları kesişmişti.
Genç kız, istisnasız her İmparatorluk askerinin bir düşman olduğunu acı bir şekilde kavramıştı.
Ablası ve annesi bir İmparatorluk vatandaşı tarafından zarar görmüştü. Tek bir kişinin bile kaçmasına izin veremezdi. Kim olurlarsa olsunlar.
“…Alice?” Çocuk ona bakarken nefesini tuttu.
Bir şeylerin ters gittiğini hemen anlamış olmalıydı; kızın yüzündeki hiddet ve sırtındaki damgadan sızan astral öz… Her şey her zamankinden o kadar farklıydı ki.
…Evet. Doğru ya.
…Öyle ya da böyle anlardın zaten. Alice gözlerinin yaşardığını hissettiğinde İmparatorluk kılıç ustasını süzüyordu.
“…Neden tam da şimdi karşıma çıkmak zorundaydın?” Diş izlerinden yaralanmış dudakları titredi. Sesi bir inilti kadar zayıftı. “Biz… artık birbirimize rakip diyemeyiz. Artık basit bir ilişkimiz olamaz…”
“Alice? Ne diyorsun sen? Beni dinlemelisin, çok daha önemli bir şey var. Sisbell ile ilgili, o—”
“Sana malikanede kalmanı söylediğimi biliyorum,” diyerek sözünü kesti, başka bir açıklama dinlemeyi reddediyordu.
Akın haberini alır almaz, saraya koşmadan önce malikanenin koridorunda ona rastladığında bunu söylediğinden emindi.
“Bunun seninle bir ilgisi olmadığına inanmak istiyorum. Eğer durumun gerçekten böyle olduğunu kanıtlamak istiyorsan, lüks dairede kal.”
“Alice? N-neden bahsediyorsun—?”
“Hangi koşulda olursa olsun dışarı çıkma. İmparatorluk ordusuyla iş birliği yaptığına dair en ufak bir işaret görürsem seni affetmem!”
Onu uyardığını biliyordu.
Sözünü bozan taraf oydu.
“Beni dinle Alice! Sisbell kaçırıldı! Hydra Evi’nden Vichyssoise hapishaneden kaçtı ve malikaneyi yerle bir etti!”
“…Sisbell kaçırıldı mı?”
“Onların peşinden gidiyordum. Sonra bir patlama duydum ve yola geldim.”
Bu doğru mu? Ağzından kaçırmak üzere olduğu bu sözleri bastırmak için yüzünü buruşturdu.
…Bunu yapamayız. Artık seni dinleyemem.
…Sana inanmak istesem bile. Konumum yüzünden yapamam.
İmparatorluk ordusu düşmandı. Kendisi ise kraliçenin varisi olan prensesti.
“Ablamın kaçırıldığını mı söylüyorsun? Ve bunun arkasında İmparatorluk ordusunun değil, Vichyssoise’in olduğunu iddia ediyorsun öyle mi? Ya buna yardım eden sensen?”
“Alice! Sana ne oldu böyle?!”
İska’nın ona bu şekilde bakması canını yakıyordu.
İçinden bunları söylemek gelmese de kelimeler boğazından dökülüyordu. Egemenlik’i korumak için İmparatorluk’u yok etmesi gerekiyordu.
Kim olursa olsun hiçbir İmparatorluk vatandaşını bağışlayamazdı.
“Sana inanmıyorum! Söylediğin hiçbir şeye inanamam, seni İmparatorluk vatandaşı!”
“Sana güvenmemi istemen saçmalık! Ben… ablamın gözlerimin önünde katledilmesini izledim. Tıpkı senin gibi bir Kutsal Havari tarafından!”
Sesi aralarında yankılandı, gergin ve keder doluydu.
Yanaklarından süzülen gözyaşlarına engel olamıyordu.
“Ve sadece ablam da değil. Kraliçe de öyle. Artık geri dönüş yok. Aileme veya adamlarıma zarar veren kimseyi affedemem!”
Gözyaşlarını silemiyordu bile… çünkü neden ağladığını kendisi de anlamıyordu.
…Neden ağlıyorum? Neden üzgünüm?
Ailesi zarar gördüğü için mi? Yoksa…?
“Ben Nebulis Egemenliği’nin ortanca prensesi Aliceliese’im. İmparatorluk’u yıkmak zorundayım. Bu seni devirmek anlamına gelse bile.”
“…Alice.” İska’nın kafası hâlâ karışıktı. Doğrudan gözlerinin içine baktı.
Ama nafileydi.
Artık bunu durduramazdı.
“Neden?! Neden böyle oluyor?! Ben… seninle bu haldeyken asla savaşmak istememiştim!”
İşte buydu.
Ağlamamın, içimden avazım çıktığı kadar bağırmak gelmesinin en büyük sebebi buydu.
Seninle bir savaş alanında karşılaşmak istiyordum; sadece ikimize özel bir meydanda. İmparatorluk ile Egemenlik arasındaki husumeti unutmak istiyordum. Soylular arasındaki kanlı savaştan kaçmak istiyordum.
—Aramızdaki bu adanmışlığa değer veriyordum.
Ama rüya bitmişti.
Hem de olabilecek en kötü şekilde. Düşmanlıkla beslenen bir geleceğe evrilmişti.
“Ben…” Alice gözyaşlarını silmek yerine kollarını iki yana açtı. Avuç içlerindeki astral güç parıldadı, boşluktan buz sarkıtları yarattı. “Eski Kutsal Havari İska, bu sana resmi savaş ilanımdır. Mücadeleye hazırlan.”
“Alice?! Şimdi sırası de—”
“Artık geri dönüş yok!” Sesi kısılmıştı.
Alice karşısındaki İmparatorluk kılıç ustasını işaret etti.
“Seninle böyle bir karmaşanın ortasında savaşmak istememiştim! İşlerin bu noktaya gelmesini hiç istememiştim…!”
İşte o an, Karakalem Varisi İska ile Buz Felaketi Cadısı Alice arasındaki ikinci savaşın perdesi açıldı.
Parlak mavi astral güç.
Binlerce, hatta on binlerce parçacığa bölünüp havada süzüldü ve gözden kayboldu. Bu fantastik manzaraya tanıklık eden pek az kişi vardı. Silahsız siviller yeraltı sığınaklarına kaçmıştı. Tek istisna ise…
“Bu yoğun astral kıvılcım da ne? Kim olduğunu merak etmiştim. Demek ortanca prensesmiş. Mira’nın kızı.”
Kırsal bölgedeki hafif meyilli bir tepenin üzerindeydi.
Göklerin kutsamasını almışçasına, beyaz saçlı yakışıklı adam ay ışığıyla yıkanıyordu.
Salinger, doğaüstü büyücü. Otuz yıl önce eski kraliçeye saldırmak için saraya sızan o suçlu. Elli yaşını devirmiş olmasına rağmen, yirmili yaşlarının başındaki bir adamın fiziğine ve yüzüne sahipti. Kaslı vücudu çökmek bir yana, daha da sertleşmişti.
Tepenin birkaç kilometre altındaki bir noktaya bakıyordu. Başka biri olsa o sahneyi görmek için özel bir dürbüne ihtiyaç duyulurdu ama onun elinin altında bu işi gören astral güçleri vardı.
“Şu adama bak, İmparatorluk kılıç ustasının ta kendisi değil mi…?”
Sessizce dilini şaklattı. Salinger geçmişte bu rakibe yenilmişti.
“Savaş bitti büyücü.”
“Sözde kılıç ustası kılığına girmiş bir canavarsın sen!”
“Hiç mantıklı gelmiyor. Neden hâlâ Egemenlik topraklarında? Daha da önemlisi…”
Bu çocuk Aliceliese’in hizmetkarını korumuştu. Bu, İmparatorluk kılıç ustasının Aliceliese’in adamlarından biri olduğu anlamına mı geliyordu? Salinger bir zamanlar bundan şüphelenmişti ama şimdi…
“Anlıyorum. Kaderin ne talihsiz bir cilvesi.” Beyaz saçlı büyücü derin bir iç çekti.
Aşağıda bir savaş kızışıyordu. Alice’in astral gücü etraflarındaki yolu ve tarlaları parlak bir maviye boyuyor, her yeri buz tutturuyordu.
Hiç merhameti yoktu. Saldırılarına bakılırsa askere müsamaha göstermeyeceği açıktı ama yüzündeki ifade her şeyden daha korkunçtu.
Dişlerini gıcırdatıyordu. Astral gücüyle İmparatorluk kılıç ustasına saldırmaya devam ederken gözleri hiddetle açılmıştı.
"Prenses Aliceliese. Gerçekten de Mira'nın kızısın. Bütün bunların İmparatorluk tarafından planlanmış bir tuzak olduğuna inanıyorsun, değil mi?"
Üstün büyücü, İmparatorluk akınının aslında Hydra Hanedanı ile ortaklaşa yürütülen bir kumpas olduğunu gayet iyi biliyordu.
Tam otuz yıl önceydi.
Aşağıdaki o iki gencecik insan henüz dünyada yokken, kendisi bu gerçeklerle çoktan yüzleşmişti.
"Ne büyük bir ironi. Bu gezegende hiçbir şey değişmiyor. Mira, sana söylememiş miydim? Senden kraliçe falan olmaz."
Çok masumdular. Kraliçe Mirabella Lou Nebulis IIX ve kızı Aliceliese. Kurucu'nun soyundan gelmeye hiç ama hiç uygun değillerdi. Kendi kanlarından olanların taht kavgasını göğüsleyecek güce sahip değillerdi. Tıpkı şimdi olduğu gibi, eninde sonunda trajik birer kurbana dönüşeceklerini zaten biliyordu.
Bembeyaz saçlı, kusursuz yüzlü büyücü, nadiren de olsa öfkesini dışarı vurup dillendirdi.
"Demek geçmişteki aynı hatayı tekrarlayacaksınız."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.