Lou Erz lüks dairesi. Üçüncü kat.
“Leydi Sisbell, size yeni bir havlu getirdim.”
“...Teşekkürler. Oraya bırakabilirsin. Üzerimi değiştirmem gerekiyor.”
Hizmetçi odadan çıktı. Kapı arkasından kapandığı anda Sisbell soğuk suyla susuzluğunu giderdi, bir yandan da havluyla boynundan süzülen terleri sildi. Gömleğini çıkarıp iç çamaşırlarıyla kaldı.
“...Gerçekten az önce bunu mu yaptım?”
Boy aynasına yansıyan yüzü, oynadıkları golf yüzünden hafifçe kızarmıştı. Aslında sadece anlık bir hevesle başlamıştı her şey.
...Villada kapalı kaldığımız sürece sadece vakit geçirmek için bir yol bu.
...Yoksa kayıp yardımcım için endişelenmekten kalbim duracak.
Daha önce hiç oynamadıkları için İmparatorluk askerlerine oyunun temellerini öğretmişti ve bu... eğlenceliydi. Başta sadece izlemeyi planlamıştı ama kendini onlara ders verirken bulmuş, iş bir gösteriye dönüşmüş ve sonunda dört İmparatorluk askeriyle kaynaşıp keyif aldığı bir noktaya gelmişti.
...Bu kötü. Onlar düşman askerleri.
...Sadece korumalarım olmaktan çıkıyorlar.
Öyle terlemişti ki kıyafetlerini değiştirmesi gerekiyordu. Kendini oyuna fena kaptırmıştı.
Rüzgar hafifçe esti. Pencereden içeri süzülen yaz esintisi yapış yapış olmuş tenine iyi geliyordu. Bir an için üstünü değiştirmeyi unuttu ve rüzgarın tenini gıdıklamasına izin verdi.
“Sisbell, daha öğle bile olmadı. Şimdiden yoruldun mu?”
O anda tenindeki o hoş sıcaklık bir anda milyonlarca derece düştü. Sisbell sanki buz gibi bir okyanusa fırlatılmış gibi hissetti.
“Sen misin, abla?!”
“Kapıyı çaldım ama cevap vermeyince kendim girdim.”
Ses tam arkasından gelmişti.
Sisbell daha arkasına dönmeye vakit bulamadan, Elletear onu arkadan sımsıkı sardı. Hareket edemiyordu. Ablası onu, avını kıskıvrak yakalayan bir yırtıcı gibi kavramıştı.
“N... Ne istiyorsun...?” Sisbell zorlukla fısıldayabildi.
Onda farklı bir şeyler var.
Sanki ablam dün gecekiyle aynı kişi değilmiş gibi.
Sisbell bunu anlayabiliyordu çünkü o, onun kız kardeşiydi. Ablasının yumuşak kelimelerinde mekanik bir ton vardı. Sesi, sanki Sisbell ile değil de yol kenarındaki alelade bir taşla konuşuyormuşçasına ilgisizdi.
“Üzerimi değiştiriyorum... Hem ben senin saraya döndüğünü sanıyordum...”
“Veda etmeye geldim,” diye mırıldandı Elletear. “Çok eğlendim Sisbell. Benimle hiç vakit geçirmiyorsun. Kendini odaya kapatıyorsun, yemeğini bile buraya getirtiyorsun. Her anını yardımcınla geçiriyorsun, değil mi?”
“B-ben...”
“Ah, evet, evet. Yardımcın meselesi...” Büyük abla bıyık altından güldü.
Göğsünü, sanki Sisbell’in üzerine biniyormuş gibi kardeşinin sırtına bastırdı.
“Shuvalts’ın kaçırıldığını tahmin ediyorum. Çok zor zamanlar geçirdin.”
“Ha?!”
Yardımcısı kaçırılmış mıydı? Elletear bunu nasıl bu kadar emin bir şekilde söyleyebiliyordu?
Shuvalts’ın nerede olduğu bilinmiyordu. Merkez eyalete girdiğinden beri irtibat kesilmişti... Ama henüz kaçırıldığına dair kesin bir karara varmamışlardı.
...Bir trafik kazası geçirmediğini ya da bir hastalık yüzünden hastaneye yatmadığını iddia edemem.
...Ben bile Shuvalts’ın neden ortadan kaybolduğunu henüz çözemedim!
Gerçeği sadece ona saldıran kişi bilebilirdi.
Yani...
“...I-ıh... ah...”
Ses telleri ona ihanet ediyordu. Fail tam buradaydı.
“Neyse Sisbell. Görünen o ki yeni elemanlar bulmak için elinden geleni yapıyorsun.”
“Efendi Maske mi?! O-onun burada ne işi var...?”
Efendi Maske’ye Alsamira’daki görevi hakkında istihbarat uçuran kişi.
Yardımcısı Shuvalts’ı kaçıran sorumlu.
...Lou ailesinin haini.
...Demek sendin abla!
Sisbell o kadar korkmuştu ki bunu dile getiremiyordu. Dişleri birbirine vuruyor, sinirden dudakları kuruyordu.
“Aman tanrım... Sana ne oldu böyle? Titriyorsun. Rüzgar mı çarptı? Neredeyse çıplaksın. Narin vücudun buna dayanamaz.”
Elletear’ın elleri Sisbell’i daha da sert sıkmak için gerildi.
“Eğer canını sıkan bir şey varsa, ablan seni dinlemeye hazır.”
“A-abla...”
“Her şey düzelecek.”
Sırtındaki baskı aniden kesildi.
“Lüks daire içinde uslu durduğun sürece, yardımcın sana geri dönecektir... İçgüdü bana öyle söylüyor.”
“Öğğ!”
Sisbell sanki bir yaydan fırlamış gibi arkasına döndü.
Ancak ablası Elletear çoktan odadan çıkıp gitmişti.
Lou Erz lüks dairesi. Doğu kanadı.
“Güzel. Sadece on sekiz tane kaldı, on yedi, on altı... Patron, her zamankinden daha ağır kanlısınız.”
“Ç-çünkü... az önce golf oynuyorduk! Kımıldayacak halim kalmadı!”
Iska’nın misafir süitindeki koridordaydılar.
Komutan Mismis, omuzlarında Nene’yi taşıyarak squat yapıyordu. Jhin ve Iska antrenmanlarını çoktan bitirmiş, kenarda dinleniyorlardı.
“Golf mü? Yaptığınız tek şey sopayı boşa sallamaktı patron.”
“S-size söyledim. El-göz koordinasyonum bozuk olduğu için değil. Diyorum ya, top sürekli sopamdan kaçıyordu!”
“Böyle bir doğa olayının bilimsel bir kanıtı yok.”
“Ama var! Yemin ederim! ...Öğğ. Bağırmak her şeyi daha da beter ediyor...!” Minyon komutan ter içinde kalarak sendeledi. “N-Nene... Kaç tane kaldı?”
“Yirmi beş tane.”
“Daha az kalmıştı sanıyordum! Üzerine ekledin, değil mi?!”
Can çekişme feryatları mekanda yankılanıyordu.
Oturma odasında Iska, Jhin’in bir kez olsun hiçbir şey yapmadan masanın başındaki sandalyede oturduğunu fark etti.
“Jhin, silahlarını kontrol etmeyecek misin? Ah, doğru ya.”
“El koydular. Senin astral kılıçların gibi.” Jhin arkasına yaslandı.
İşte bu yüzden bir şeyler eksikmiş gibi hissettiriyordu. Jhin, günlük rutininin bir parçası olarak her zaman silahlarına bakım yapardı. İmparatorluk başkentinde, bağımsız eyalet Alsamira’da ve Egemenlik’te bunu her gün sektirmeden yapmıştı.
...Çünkü keskin nişancı olmak, en küçük ayrıntıya bile dikkat etmeyi gerektirirdi.
...Jhin, bu kadar uzun süre silahlarına dokunamadığı için huzursuz hissediyor olmalı.
Elbette Iska da aynı durumdaydı. Astral kılıçların ağırlığını neredeyse ellerinde hissedebiliyordu; zihninde canlandırma yapmak günlük pratiğinin bir parçasıydı. El konulan silahlarının nasıl muhafaza edildiği konusunda endişeliydi.
“Iska.”
“Hmm?”
“O sahtekar kadın silahlarımıza ve iletişim cihazlarımıza el koydu ama sabah evine doğru yola çıktığını söylüyorlar.”
Iska, ismi zikredilmese de Jhin’in kimden bahsettiğini biliyordu.
Büyük prenses Elletear. Çift taraflı ajan olarak İmparatorluk ile bağlantıları olduğunu iddia etmişti ama bu iddiaları doğrulamanın hiçbir yolu yoktu.
“Ekipmanlarımız ne olacak? Eğer onları da yanında götürdüyse yapabileceğimiz bir şey yok.”
“...Bunu yapmış olacağını pek sanmıyorum.”
Belki hizmetçilere sorabilirlerdi? Gerçi onlardan dürüst bir cevap almaları zordu... En azından diğer prenseslerden emir gelmedikçe konuşmazlardı.
...Alice’e soramam. İlişkimizi hâlâ diğerlerinden gizlememiz gerekiyor.
...Sisbell’e sorarsam da sonra ona garip bir minnet borcum kalacak...
Odanın dışından kararsız bir tıkırtı duyuldu. Nene ve Komutan Mismis kapının önündeki antrenmanlarını durdurup kapıyı açtılar.
İkisinin de yutkunduğunu Iska bile duyabiliyordu.
“Sisbell?”
Çilek sarısı saçlı kız koridorda onlara doğru yürüdü.
Bu da ne demekti?
Daha az önce golf oynarken çok neşeliydi. Şimdi ise sanki gözlerinin feri sönmüş gibi bembeyaz kesilmişti.
“”
Küçük prenses önlerinde yere yığıldı, halının üzerine diz çöktü. Tam yüzüstü çat diye yere kapaklanacakken Iska onu yakaladı.
“Sorun ne?” diye sordu Jhin.
“Bayan Sisbell? İyi misiniz?!” diye bağırdı Mismis.
Bu durum hiç normal değildi.
Jhin koltuğundan kalktı. Komutan Mismis kızın yanına koştu. Dört İmparatorluk askeri de onun etrafını sarmıştı.
“...Iska...” Sisbell başını kaldırıp ona baktı.
Iska istemsizce nefesini tuttu. Prenses Sisbell’in dudaklarını ısırdığını, gözyaşlarını tutmak için debelendiğini gördü.
“Şimdi... anladım...”
Neyi anlamıştı?
Iska daha soramadan, Sisbell onun kolunu sımsıkı kavradı. Tüm gücüyle ona tutunuyordu.
“Ablam Elletear hainin teki... Eminim perde arkasında kraliçeye ihanet etmeye çalışıyor!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.