Dünyanın en büyük şehri, İmparatorluğun kalbi: Yunmelngen.
Metropol üç ana bölgeye ayrılmıştı. İlk bölge, hükümet binalarının ve araştırma tesislerinin toplandığı yerdi. Meclis burada toplanır, İmparatorluğun tüm siyasi kararlarını vermek için sahip olduğu mutlak yetkiyi kullanırdı.
İkinci bölge yerleşim alanıydı. Başkent nüfusunun yüzde yetmişi burada ikamet ediyordu. Hemen yanı başında ise dünyanın dört bir yanından gelen turistlerin akın ettiği, küresel ticarete yön veren iş merkezi uzanıyordu.
Ve bir de üçüncü bölge vardı...
İmparatorluk ordusunun daimi karargâhı burasıydı; içinde irili ufaklı sayısız, ihtişamlı eğitim alanı barındırırdı.
"Sonunda başkente vardık demek..."
İkinci Bölge'deki boş bir arazinin önünde duruyorlardı. Sisbell araçtan indikten sonra başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gece yarılanmıştı. Güneş ufkun ötesinde kaybolmuş, bulutların hafif kasveti göğe yayılmıştı.
Yine de etraf zifiri karanlık sayılmazdı. Gecenin bir yarısı olmasına rağmen başkentin üzerindeki kubbe ışıl ışıldı.
"Gece için fazla aydınlık... İnsanın içini huzursuz ediyor." Sisbell derinden bir iç çekerek hoşnutsuzluğunu dile getirdi. "İş bölgesindeki binaların ışığı öyle parıldıyor ki yıldızların parıltısını görmek imkânsız. Egemenlik'te yaşayan biri görse gözlerine inanamazdı."
Yüzbaşı Mismis panik içinde, fısıltıyla araya girdi. "Şşt, duyacaklar Sisbell Hanım!"
Burası bir cadı için yeryüzündeki en tehlikeli yerdi. Sisbell'in dediklerini biri duyacak olsa, askeri polis anında bitiverirdi tepelerinde.
"Hey, Jhin Abi, sonunda evimize döndük, değil mi?"
"Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, ev evdir."
Nene kararsızca mırıldandı. "Ama pek sevinebildim mi bilmiyorum... Sanırım daha çok gerginim."
"Önümüzde devasa bir iş olduğu kesin."
Jhin ve Nene, ilerideki kayıt noktasına bakıyorlardı.
"Tamam, herkes arabaya binsin. Direksiyona sen geçiyorsun Nene." Risya aracın içinden onlara el salladı.
Yüzü sargılar içindeydi; uyluğunda da son derece acı verici görünen bir yarayı kapatan bandajlar sarılıydı. Sekiz Büyük Havari'den Luclezeus ile girdikleri o amansız dövüşün bakiyesiydi bunlar.
Başkente gelirken Lord Yunmelngen'i bulmayı umuyorlardı fakat Havariler'in kurduğu bir tuzağa düşmüşlerdi. İmparatorluk tek bir vücuttan ibaret değildi. Havariler, Lord Yunmelngen'e darbe vurmak için tetikte bekliyordu.
Luclezeus'un siber beyni artık yoktu.
O savaştan sonra Havariler ile ipler tamamen kopmuştu.
Başkentte olsalar bile gardlarını düşüremezlerdi. Havariler'in emrindeki suikastçılar her an, her yerden saldırabilirdi.
"Minik Nene, Kale Kulesi'nin yerini biliyorsun, değil mi?"
Nene, "E-evet..." diye kekeledi.
"O zaman yola koyulalım!" Risya neşeyle ilan etti. "Hazretlerini daha fazla bekletemeyiz."
Araç hareket etti. 907. Birlik, Sisbell ve Lord'un kurmay subayı Risya, malikâneye doğru ilerliyordu.
Iska'nın karşısında oturan Risya gözlerini ona dikti. "Hey, Isk? Ne oldu? Yüzün neden böyle asık?"
Iska, "Tahmin edebileceğini sanıyordum," diye yanıtladı.
"Havariler'e kafa tutmanın getireceği belalar yüzünden mi?"
"O da var tabii."
"O zaman Hazretleri'nin huzuruna çıkacak olmanın verdiği bir gerginlik mi?"
"Nedenlerden biri de bu."
Ancak her iki duruma da zihnen hazırlıklıydı. Aslında içten içe kabullenmekte zorlandığı, bambaşka bir şeydi...
"Başkente dönmüş olmama gerçekten bu kadar şaşırdın mı?"
Ustasıydı bu... Siyahlar içinde, siyah saçlı adam. O silueti bir türlü zihninden silemiyordu.
Iska, "Onunla bu kadar çabuk karşılaşmayı beklemiyordum," dedi.
"Hizmet ettiğin adamı mı kastediyorsun, Isk?"
"Ona hizmet etmedim, o benim ustamdı."
Siyah Çelik Gladius, Crossweil.
Lord'un eski koruması ve astral kılıçların ilk sahibiydi. İmparatorluk'u karış karış gezmiş, gelecek vaat eden gençleri bulup eğitmişti. Iska ve Jhin, onun akılalmaz ağır antrenmanlarına sonuna kadar dayanabilen tek öğrencilerdi. Jhin'e özel bir keskin nişancı tüfeği, Iska'ya ise astral kılıçları verdikten sonra ustaları aniden ortadan kaybolmuştu.
"Bizi bırakıp gitti," dedi Iska. "Şans eseri karşılaşmamızı anlayabilirim. Ama böyle bir zamanda karşıma çıkacağını hiç düşünmemiştim..."
"Yunmelngen'i görmeye gidecekseniz acele etseniz iyi olur."
Her şey çok ani olmuştu.
Karşılaştıkları an, onlara doğrudan Lord'un yanına gitmelerini söylemişti. Üstelik ustasının İmparatorluk'un hükümdarından bu kadar sıradan bir dille bahsetmesi Iska'yı şaşkına çevirmişti.
Kurmay subayı olan Risya bile ondan 'Hazretleri' diye bahsediyordu.
Ama ustası öyle yapmamıştı.
Doğrudan Yunmelngen demişti. Sanki hükümdar onun eski bir tanıdığıymış gibi.
"Bu konuda bir bilgin var mı Risya?"
"Hmm... Aralarının biraz karmaşık olduğunu biliyorum sadece," diye yanıtladı Risya. "Meseleyi bu kadar merak ediyorsan neden doğrudan Hazretleri'ne sormuyorsun?"
Risya sanki son derece doğal bir şeyden bahsediyormuş gibi rahat konuşuyordu. Aklına aniden bir şey gelmiş gibi başını çevirip arabanın penceresinden dışarı baktı.
"Tam zamanı. Nene, şuradan dön ve sağa çek."
Çevresindeki her şeye tepeden bakan, gökdelen misali devasa bir binanın önüne varmışlardı. Zaman zaman "pencersiz bina" olarak da anılan Kale Kulesi'nin tam karşısındaydılar.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.