BAŞLIK: Alacakaranlıkta Kovalamaca
İmparatorluk sokakları kızıla boyanmıştı.
Vakit alacakaranlıktı.
Günün yorgunluğuyla üstleri başları kirlenmiş olan Crossweil ve diğer madenciler tam eve dönmek üzereyken Lavitch onları durdurdu. Ustabaşının bizzat onları geri çağırması pek rastlanan bir durum değildi.
"Ha?! Hepimize özel ikramiye mi veriliyor?!"
"Aynen öyle. Veliaht Prens Yunmelngen'in bir hediyesi. Hepinizin bu iyi çalışmaya devam etmenizi istiyor," dedi Lavitch.
"Ah, kesinlikle devam edeceğiz! Çok teşekkürler Veliaht Prens hazretleri! Ay, bayılıyorum bu adama!" Eve, ikramiyesinin içinde olduğu zarfı göğsüne bastırarak sevinçle zıpladı.
Daha önce hiç böyle özel bir muamele görmemişlerdi.
"Ah, Veliaht Prens ne kadar da harika," dedi Eve. "Yüzündeki o asaleti ilk bakışta anlamıştım zaten. Acaba yarın tekrar teftişe gelir mi? Belki o zaman bir ikramiye daha verir."
Alicerose, ablasına bakarak, "Gerçekten çok safsın Eve," diye mırıldandı.
"Söylesene Alice, bu gece mükellef bir sofra kurmaya ne dersin?"
"Ne? Parayı biriktirmeyecek miyiz Eve?"
"Neden öyle bir şey yapayım be aptal? Yarını planlamamak benim hayat felsefem. Hey Crow, sen eve erken gidip çamaşırları topla. Alice ve ben markete gidiyoruz!"
"Tamam, dikkatli... Hey, çoktan gitmişler."
İki kız kardeş daha ne olduğunu anlamadan gözden kaybolmuştu. Crossweil, talimat verildiği gibi doğruca evin yolunu tuttu.
İkramiye zarfını elinde sıkıca tutarak eve doğru yürürken...
"Hm?"
Arkadan birinin koşarak geldiğini duydu. Kız kardeşleri mi dönmüştü? Onları göreceğini umarak arkasını döndüğü anda elindeki zarf kapılıp gitti.
"Ne?!"
Zarfı cebine koymalıydı.
Tepki verecek vakti bile olmamıştı. Zarfı alan çocuk, Crossweil’in yanından hızla geçip gitti. Kalabalık, çocuk için bir yol açmış gibiydi; çocuk göz açıp kapayıncaya dek ortadan kayboldu.
"D-dur!"
Hırsız küçük bir çocuktu. Gömleği ve pantolonu sıradan olsa da kafasında belirgin bir şapka vardı. Muhtemelen yüzünü Crossweil’den gizlemek için takmıştı ama kalabalığın içinde onu takip etmek için de kusursuz bir işaretti.
"Hey! Eğer onu çalarsan başım belaya girer!"
İkramiyesini kaybettiği için canı sıkılmıştı ama kız kardeşlerinin gazabından daha çok korkuyordu.
Başkent sokaklarında tüm hızıyla koşmaya başladı. Hırsızın reşit olmadığı belliydi. Crossweil hem hız hem de kondisyon açısından çocuğu alt edebileceğini biliyordu ama... Bu ancak ideal şartlarda geçerliydi. Bütün gün çalışıp kan ter içinde kaldıktan sonra durum pek de öyle sayılmazdı. Bitkin düştüğü için her zamanki hızıyla koşamıyordu.
"Kahretsin. Tam da en yorgun olduğum ana denk geldi...!"
Aradaki mesafeyi kapatamasa da çocuğu gözden kaçırmıyordu. Kovalamaca devam etti ve sonunda pes eden taraf hırsız oldu. Bir köşeyi dönüp arka sokaklardan birine daldı.
"Ha? Bu çocuk..."
Hırsız buralı olamazdı. İlerisi çıkmaz sokaktı. Bunu Crossweil bile biliyorsa, başkentte yaşayan diğer herkes zaten biliyor olmalıydı.
"Hah!"
Tam da Crossweil’in tahmin ettiği gibi, şapkalı çocuk aniden durdu. Üç tarafı duvarlarla çevriliydi. Gidecek yeri kalmamıştı.
"Seni yakaladım işte, aptal!"
"Oha, kaybettik. Resmen fark attın! Teslim oluyoruz!"
"Neden bahsediyorsun sen? Burada 'biz' diye bir şey yok. Tek 'biz', işi bitmiş bir hırsızdan ibaret."
Çocuğun kollarını arkadan kavrayıp etkisiz hale getirdi.
...?
...Nesi vardı bu çocuğun?
Küçük olduğunu anlamıştı ama onu tuttuğunda, Crossweil çocuğun hayal ettiğinden bile daha cılız ve güçsüz olduğunu fark etti.
"B-bırakın bizi! Dur! Eğer çok sert davranırsan şapkamız— ah!"
Çocuk, Crossweil’in kollarında çırpınıyordu. Mücadele sırasında yüzüne kadar indirdiği şapkası uçup gitti.
...Ve şapkanın altından usulca dökülen, göz alıcı mavi saçlar ortaya çıktı. Crossweil, çocuğun narin yüz hatlarını da o an gördü. Akşam güneşinin aydınlattığı bu profile bakarken...
"Ha! Sensin!"
"...Ha-ha-ha. Yakaladın bizi."
Bu Veliaht Prens Yunmelngen’di. Teftiş sırasında kısa süreliğine göz göze geldiği Veliaht Prens, tam karşısında durmuş, mahcup bir tavırla gülümsüyordu.
Crossweil doğal olarak şaşkına dönmüştü.
...Bir saniye.
...Onun burada ne işi vardı? Neden hırsızlık yapıyordu? Neler oluyordu?
Çocuk, Crossweil’e her şeyi biliyormuş gibi bir bakış attı.
"K-kim olduğumuzu biliyorsun, değil mi? Bırak bizi."
"..." Crossweil bir süre sessizce düşündü. Sonunda prensi tanımıyormuş gibi yapmaya karar verdi. "Bence sen sadece ona benzeyen birisin."
"Ne?!"
"Kim olduğun hakkında hiçbir fikrim yok, seni bir yerde gördüğümü de hatırlamıyorum. Sen paramı çalan bir hırsızsın. Seni doğruca polise götürüyorum."
"Ha?!"
Prens bozmasının yüzündeki kan çekildi.
"D-dur bir dakika! Y-yapamazsın. Büyük bir tantana kopar!"
"Kendi çapında yeterince tantana kopardın zaten," diye cevap verdi Crossweil.
"Kötü bir niyetimiz yoktu!"
"Tam bir suçlunun söyleyeceği sözler. Bakayım, hatırladığım kadarıyla en yakın karakol..."
"D-dur! Tamam... O zaman bir anlaşma yapalım. Sana bu ikramiyenin on katı miktarını vereceğiz. O yüzden lütfen, bu iş burada kapansın."
"Ah, buralarda hiç polis yok mu acaba..."
"Bizi dinlesene!"
Suçlu debelenmeye başladı. Çok cılız ve küçük olduğu için ne kadar denerse denesin Crossweil’in tutuşundan kurtulamıyordu.
"Bana on katını mı vereceksin? Madem öyle, en başta neden çalmak için o kadar zahmete girdin?"
"Gerçekten vereceğiz! Kim olduğumuzu sanıyorsun sen?!"
"Hiçbir fikrim yok," diye tersledi Crossweil.
"Bak! Yüzümüze bak!"
Çocuk sadece bakmasını istediği için Crossweil ona döndü ve profiline yakından baktı.
Eve, onun yüzünü "zarif" olarak tanımlamıştı; uzun kirpikleri ve iri, kedi benzeri sevimli gözbebekleriyle gerçekten de kendine has bir cazibesi vardı. Tam olarak bir oğlan çocuğuna ya da kıza benzemiyordu; çift cinsiyetli bir havası vardı.
"Veliaht Prens Yunmelngen."
"Evet!"
"...Sana çok benziyor be sahtekâr. Suç listene dolandırıcılığı da ekleyelim o zaman."
"Hayır! Hayır!" Çocuk tekrar debelenmeye başladı. "Yüzümüzdeki, sesimizdeki o asaleti görmüyor musun?! Adeta tüm vücudumuzdan asalet fışkırıyor!"
"Kendini bu şekilde tanımlaman pek 'asil' durmuyor."
"...Seni uyarıyoruz. Bize daha fazla kaba davranırsan bunu muhafızlara söyleriz. Bunu mu istiyorsun?"
"...?" Crossweil hırsızın ne demeye çalıştığını anlayamıyordu. Bu çocuk, milyonda bir ihtimalle bile olsa önemli biri olsa, bu ülkede Veliaht Prens sadece tahtın varislerine verilen bir unvandı.
Çocuk, "Çok nezaketsizsin," diye devam etti.
Crossweil’in kollarında kıstırılmış olsa bile, çocuk ona tepeden bakıyor gibiydi.
"Bize bu kadar sert davranıp da hâlâ bir şey fark etmedin mi?"
"..."
Bu bir oğlanın söyleyeceği bir şeye benzemiyordu ama aynı zamanda Crossweil bir kıza dokunuyormuş gibi de hissetmiyordu. Neye inanacağını şaşırmıştı.
"......Peki, tamam. Zaten yorulmaya başladım," dedi Crossweil.
Çocuğu serbest bıraktı. Nasıl olsa çıkmaz sokaktaydılar. Onu tutmasa bile çocuğun kaçacak yeri yoktu.
"Hadi, dökül bakalım."
"Pekâlâ, madem öyle istiyorsun," dedi çocuk. "Ama bir daha çaldırmamaya dikkat etsen iyi olur."
"Hırsızlık yapan biri için fazla küstah konuşuyorsun."
"Biz hırsız değiliz. Biz Veliaht Prens'iz."
Veliaht Prens olduğu iddia edilen çocuk, usulca zarfı geri uzattı. Sonra yerdeki şapkayı alıp elleriyle tozunu sirkedi ve devam etti: "Maddi bağlılıklara merakımız yoktur. Sadece onu çalarsak ne olacağını merak ettik."
"Ne olacağı belli, bana yakalandın," diye cevap verdi Crossweil.
"İnsanların yanlarında taşıdıkları bir şey aniden çalındığında nasıl tepki vereceklerini bilmek istedik. Bağırıp çağıracaklar mı yoksa ortalığı mı ayağa kaldıracaklar mı? Ayrıca... Kim olduğumuzu anladıklarında nasıl davranacaklarını... Şok olacağını ve özür dileyeceğini düşünmüştük."
"...Ha?"
Veliaht Prens Yunmelngen, şapkasını göğsüne bastırarak, "Dünyevi arzularımız yok," dedi. "Bu şapka, bu giysiler; istediğimiz her şeyi elde edebiliriz. Ama dünyevi arzularımız olmadığı için, onun yerine bilgi edinmeye ilgi duyuyoruz."
"...Eee, yani? Bütün vaktini entelektüel merakını gidermek için mi harcıyorsun?"
Bu ancak bir Veliaht Prens'in sahip olabileceği felsefi bir sorun gibi görünüyordu. Eğer çocuk Eve ile karşı karşıya olsaydı, Eve bu cümleyi duyar duymaz hiç tereddüt etmeden ona bir uçan tekme atardı.
...Gerçekten o galiba.
...Beni soyma açıklaması uydurulamayacak kadar tuhaf.
Görünen o ki gerçekten de sahtekâr değildi. Bu, o öğleden sonra onları izlemeye gelen Veliaht Prens Yunmelngen’in ta kendisiydi.
"Hayır, dur bir dakika. Kim olduğun umurumda değil. Yine de paramı çaldın."
"Lütfen, bu hiç yaşanmamış gibi davran." Çocuk, yemek dilenen bir kedi yavrusu gibi ona baktı. "Evet, tam da ne yapacağımızı biliyoruz!"
Veliaht Prens, bir şeyi fark etmiş gibi ellerini çırptı.
"Eğer büyüklük gösterip geçmişi geçmişte bırakırsan, sana özel bir onur vereceğiz!"
"Ne onuruymuş bu?"
"Bizimle sohbet etme ayrıcalığına sahip olacaksın!" Veliaht Prens kollarını iki yana açtı. "Biz de tam bu rolü dolduracak birini arıyorduk. Babam her zaman çok meşgul. Bizim de canımız çok sıkılıyor ama halk hakkında daha fazla şey bilmek istiyoruz."
"Dur bir saniye. Bunun bana hiçbir faydası yok ki."
"Bizim sohbet ortağımız olacaksın diyoruz," dedi Veliaht Prens. "Bu seni dünyadaki diğer tüm insanlardan daha mutlu etmeli, değil mi?"
"..."
Çocuğun gözlerinde bir parıltı vardı. Ama Crossweil ona soğuk bir bakış attı.
"Pekâlâ." Crossweil prensin bileğini kavradı. "Sanırım seni gerçekten polise teslim edeceğim."
"Neden böyle bir şey yapasın ki?!"
Böylece Crossweil'in başkentteki hayatı, önce Nebulis ikizleri, şimdi de bu tuhaf tiple geçireceği günlerle başlamış oldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.