Yerin Kalbindeki Sır

İmparatorluk’un en derin noktası; Gezegenin Göbeği.

Crossweil, ne ara geçtiğini anlamadığı on bir koca gün boyunca, insanın içini bayıltacak kadar derinde, yerin tam dört bin metre altında çalışıyordu. İşine alıştıkça, etrafındaki her şey de yavaş yavaş değişmeye başlamıştı.

Mesai arkadaşlarıyla dost olmuştu.

“Günaydın Crow! Daha güne yeni başlıyoruz ama sen şimdiden ölü gibi bakıyorsun!”

“Sabah sabah kız kardeşlerimin dırdırıyla uğraşmaktan canım çıktı da…”

Musha adındaki kahverengi saçlı kız, yanından hızla geçip gitti. Maden ocağındaki en ufak tefek kızdı; bu konuda Eve ile yarışabilirdi. Henüz on dördündeydi ve grubun en küçüğüydü. Kendi anlattığına göre anne babasıyla kavga edip evden kaçmış, İmparatorluk’ta çalışıp kendi ayakları üzerinde durmaya karar vermişti.

Başına gelenleri sanki başkasının hikayesiymiş gibi neşeyle anlatan, hayata hep pozitif bakan bir çocuktu.

Onun hemen ardından Eve göründü.

“Gözünü dört aç Crow. Bu kız, kim olduğuna bakmadan buradaki bütün erkeklere böyle iyi davranır,” diyerek uyardı onu Eve.

“Hı? Ben sadece erkeklere değil, herkese nazik davranıyorum bir kere,” diye çıkıştı Musha. “Bir tek seninle anlaşamıyoruz, bücür!”

“Ne?! Sen bana mı bücür diyorsun? Benden kat kat küçüksün be!”

Crossweil, aralarındaki bu atışmayı keyifle izliyordu.

“Dünyanın en iyi dostları değiller mi ama?” Alicerose kısık sesle güldü. “Burada çalışan çocukların hepsi böyledir. Hepimiz aynı yaşlarda olduğumuz için iletişim kurmak kolay oluyor. Birlikte yemek yiyoruz, bu yüzden bir aile gibiyiz. Artık buna sen de dahilsin Crow.”

“...Alice, onları durdurmayacak mısın?”

“Drake halleder,” dedi Alicerose. Sanki sözleşmişler gibi, tam o anda ortamda yankılanan güçlü bir el çırpma sesi duyuldu.

“Sabah toplantısı vakti! Bugün hepinize özel bir duyurum var,” dedi Drake. Kahverengi saçlı bu çocuk, üç yıldır madenlerde çalışıyordu. Onların lideriydi ve bu yıl on dokuzuna basacaktı.

“Öğleden sonra bir misafirimiz olabilir. Madenleri teftiş etmeye gelecekler.”

“Misafir mi?” Eve gözlerini kocaman açarak şaşkınlıkla sordu. “Niye geliyorlarmış? Kimmiş bu?”

“Özel bir gözlem ekibi. Duyduğuma göre İmparatorluk’un en üst kademelerinden biriymiş, o yüzden Lavitch bile sabahtan beri panik halinde. Bayağı önemli biri olmalı.”

“Hıh… En nefret ettiğim insan tipi desene.”

“Öğleden sonrası için emir aldık,” diye devam etti Drake. “Çağrıldığımız an herkes işi gücü bırakıp burada toplanacak.”

Ardından dağıldılar. Düzineye yakın madenci görev yerlerine dönerken, Crossweil her zamanki gibi parçaları oradan oraya taşıma işine koyuldu.

“...”

Görkemli bir bariyerle ayrılmış olan devasa matkaba dikti gözlerini. Madenci olarak çalıştığı şu iki hafta içinde makinenin genel yapısını az çok kavramaya başlamıştı. Ve hissettiği şuydu…

“Burada kesinlikle ters giden bir şeyler var,” diye mırıldandı kendi kendine.

“Hey Crow, ne dikiliyorsun orada öyle?” Eve, arkasından gelip dirseğiyle onu dürttü. “Liderimiz iyidir hoştur ama şu dırdırcı ustabaşı seni böyle görürse canını okur. Zaten öğleden sonraki teftiş yüzünden burnundan soluyor.”

“Şey, Eve, düşünüyordum da…”

“Kimse ne düşündüğünü merak etmiyor,” dedi kız. “Ama hadi anlat bakalım, neymiş?”

“Burası gerçekten bir maden tesisi mi?”

Demir cevheri çıkarıyorlardı. En azından yerin bu kadar dibinde toplanmalarının bahanesi buydu.

“Şu ana kadar tek bir cevherin bile çıkarıldığını görmedim. Musha ve Drake’e de sordum, onlar da görmemiş. Üstelik Drake üç yıldır burada.”

“...”

“Cevheri gören tek bir kişi bile yok mu yani?” diye üsteledi Crossweil.

İmparatorluk başkentinin en derin noktasındalardı; Gezegenin Göbeği’nde. Buranın asıl amacı maden çıkarmak değil miydi?

“Acaba gerçekten başka bir şey mi kazıyoruz diye merak ediyorum,” dedi Crossweil.

“Ooo, küçük dedektifimiz iş başında demek, ha Crow?” Eve hıhlayarak güldü. “Bizim gibi ayak takımının böyle felsefi sorular sorması ne işe yarayacak ki?”

“Hiç mi merak etmiyorsun Eve?”

“Pek sayılmaz. Ne çıkardığımız umurumda değil. Petrol mü çıkarıyoruz yoksa dinozor kemiği mi, bilmem. Biz sadece kazıyoruz. Sonra da paramızı alıyoruz. Hepsi bu—” Eve birden sustu.

Tam o sırada asansörün orada bir hareketlilik oldu.

“Herkes toplansın! Sıraya geçin!” Lavitch’in sesi maden sahasında yankılandı.

“Hay aksi… Vakit geldi bile. Ne angarya iş ama,” diyen Eve, dilini şaklatarak ileri atıldı. Madenciler asansörün etrafında sıraya dizildiler. Crossweil vardığında herkes yerini almıştı bile.

“Burada bekleyin ve Veliaht Prens’i görünce alkışlamaya başlayın!”

“...Veliaht Prens mi?”

“Olamaz! Yani bizzat Efendimiz’in oğlu mu?”

Eve ve Alicerose birbirlerine bakakaldılar. Yanlarındaki Musha ve Drake de şaşkınlıktan donup kalmıştı; bu kadar önemli bir konuğun geleceğini hayal bile edemezlerdi.

Çınnn.

Başlarının üzerindeki asansör aşağı indi.

“Veliaht Prens hazretleri teşrif ettiler!”

“Ekselansları Yunmelngen, bizzat teftişte bulunmak üzere burada. Herkes alkışlasın, çabuk!”

Önce korumalar indi. Takım elbiseli, kalıplı on adam dışarı süzüldü. Onların arkasından ise parlak mavi saçları ve bembeyaz, tertemiz kıyafetleriyle Veliaht Prens göründü.

“Bu ne be?! Gerçek mi bu?!” Ağzından kaçıran Musha, panik içinde elleriyle ağzını kapattı. Veliaht Prens’in bunu fark edip etmediği belli değildi.

“Sizinle tanışmak bir zevk,” dedi Prens, huzur dolu bir gülümseme ve berrak bir sesle.

Sesi bir çocuk soprano gibiydi. Cinsiyetsiz bir tınısı vardı; henüz ergenliğe girmemiş bir oğlan mı yoksa bir kız mı olduğunu kestirmek neredeyse imkansızdı.

Yüz hatları da öyleydi. Gözleri bir kedininki kadar iri, burnu ve dudakları ise küçücüktü. Her ne kadar Efendimiz’in tek oğlu olarak takdim edilmiş olsa da, şu an karşılarında duran Veliaht Prens, narin ve tatlı bir kızı andırıyordu.

“Gerçekten çok zarif bir duruşu var.”

“Hıh, ondan pek emin değilim,” diye karşılık verdi Eve, Alicerose’un hayran dolu mırıltısına. “Neden bu kadar çıtkırıldım görünüyor ki? Alt tarafı bir erkek. Hayatında bir gün bile çalışmadığı yüzünden okunuyor.”

“Sence de öyle mi?”

“Besbelli,” dedi Eve. “O bir Veliaht Prens. Zarif falan değil; senin o gördüğün şey, suratına yapışmış olan kibirden başka bir şey değil.”

“Senden daha sevimli olduğu kesin ama Eve,” diye ekledi Alicerose.

“Aşk olsun Alice!”

Birbirleriyle didişen ikizlerden uzakta olan Crossweil, ustabaşı tarafından götürülen Veliaht Prens’in arkasından dalgın dalgın bakıyordu.

…Buraları mı teftiş ediyor yani?

…Ama daha tek bir parça cevher bile kazılmadı. O zaman neye bakmaya geldi?

İmparatorluk’un dört bir yanında onlarca maden ve kazı alanı vardı. Bütün o yerler dururken, neden burayı seçmişti?

“...”

Aradan bir saat geçti.

Veliaht Prens teftişini bitirip yeryüzüne döndükten sonra bile, bu soru Crossweil’ın zihnini kurcalamaya devam ediyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.