Bu talihsiz hapsimin öncesindeki olaylar zincirini bir araya getirmeye çalışayım. Her şeyi netleştirmek adına, sanırım 29 Temmuz sabahından başlamam en doğrusu olacak.
Yaz tatili olmasına rağmen, üzerimdeki eziklik pelerinini atıp üniversite giriş sınavlarına girmeye kararlıydım, bu yüzden oyalanacak vaktim yoktu. Sınıfımızın en iyi notlarından bazılarına sahip Senjogahara ve en iyisi olan Hanekawa, her gün dönüşümlü olarak bana özel ders veriyorlardı. Her gün ders çalışmak benim için zordu ama düşündüğümde, daha iyi bir düzenleme isteyemezdim.
Bu ikisi özel ders verdiğinde, herkesin gelişmemesi imkânsızdı. Adeta havuç ve sopa yönteminin mükemmel bir birleşimiydiler.
Ya da bal ve kırbaç mı demeliydim?
Çift günlerde Senjogahara, tek günlerde ise Hanekawa ders veriyordu (Pazar günleri koşulsuz izinliydik). Ama elbette onların da kendi planları vardı ve bu durumlarda o planlar öncelik kazanıyordu. 29 Temmuz da Hanekawa’nın ders günüydü ve bana, “Araragi, çok üzgünüm! Kaçamayacağım bir işim çıktı! Söz veriyorum, bir dahaki sefere telafi edeceğiz! Tam olarak yarından sonraki gün!” dedi.
Böylece ben de boşta kalmış oldum.
Özel ders isteyen bendim, bu yüzden bu kadar özür dilemesine gerek yoktu… Her zamanki gibi, Hanekawa iyilikseverliği yüzünden kendi başına iş açıyordu.
Kaçamadığı işin yine ailesiyle ilgili olduğunu varsaydım. Burnumu sokmak bana düşmezdi, bu yüzden fazla soru sormadım. Hanekawa hatırına her şeyi yapabilirdim ama ‘her şey’ bazen, duruma göre, ‘hiçbir şey’ anlamına gelmeliydi.
Neyse. Kısacası, o gün yapacak hiçbir şeyim yoktu.
Elbette kendi başıma ders çalışabilirdim ama Hanekawa’ya göre ara sıra mola vermek önemliydi. Senjogahara uzaktan yakından benzer bir tavsiye vermezdi ama bu konularda Hanekawa’nın sözünü dinlemeye meyilliydim.
Kim beni suçlayabilirdi ki?
Üst üste iki gün izin!
Böyle söylüyorum ama Pazar günü için zaten bir planım vardı. Uzun zamandır ertelediğim kitapçı ziyaretini yapabileceğimi düşünerek, yine de bazı şeyleri gözden geçirdim ve oturma odasına indim. Anne babam zaten evden gitmişti (Cumartesi günleri bile ikisi de çalışır), Tsukihi ise bir yukata giymiş, kanepede sırtüstü uzanmış, baş aşağı televizyon izliyordu. Kıyafeti ve duruşu göz önüne alındığında, neredeyse çıplak gibiydi, göğüs bölgesi bir felaketti ama umursamıyor gibiydi. Gerçi görünüş hakkında konuşacak kişi ben değildim ve dışarıda düzgün giyindiği sürece sorun yoktu.
“Ah. Ders çalışmayı bitirdin mi?” Tsukihi televizyonu kapattı (pek ilgiyle izlemiyor gibiydi) ve bana döndü. Düşük göz kapakları onu uykulu gösteriyordu ama saatin erkenliğini düşününce bu pek olası değildi. “Özel öğretmenin bugün izinli, değil mi?”
“Evet.”
Aslında, Senjogahara’nın ders günlerinde onun evine gidiyordum, Hanekawa’nın günlerinde ise kütüphaneye. Bu yüzden “özel öğretmen” ifadesi pek doğru değildi.
Dershaneye gitmek veya sınav hazırlık kurslarına katılmak bir seçenekti ama ne yazık ki anne babam ikna olmamıştı. Diyelim ki o zamana kadarki davranışlarımın bedeliydi bu. Telafi etmem gereken çok şey vardı.
“Ben de üniversite giriş sınavlarına çalışmak zorunda kalacak mıyım?” diye yüksek sesle merak etti kız kardeşim. “Öğğ.”
“Doğru, siz lise için sınava girmenize gerek yok.”
Birleşik ortaöğretim okulunun nimetleri… İki kız kardeşim de ortaokul giriş sınavlarını ders bile çalışmadan geçmişti. Ne kadar da zekilerdi.
“Karar versen bile henüz bir süre olmayacak,” diye hatırlattım Tsukihi’ye. “Bunu düşünmek için biraz erken değil mi?”
“Evet, sanırım öyle ama birdenbire bu kadar ciddileşmen beni endişelendiriyor.”
“İçtenlikle özür dilerim… Hey, o kimdi, nerede?”
“O kimdi?”
“Büyük abla.”
“Karen dışarıda.”
“Bu garip.”
Garip olan Karen’ın dışarıda olması değil, Karen evden ayrılmışken Tsukihi’nin kanepede yayılmış yatmasıydı. Ateş Kardeşler genellikle bir ekip olarak çalışırdı. Ve ayrı çalıştıkları her zaman, muhtemelen başlarını belaya sokuyorlardı.
“İkiniz de umarım ortalığı karıştırmıyorsunuzdur.”
“Hiçbir şeyi karıştırmıyoruz, çok teşekkür ederiz,” dedi Tsukihi. “Hep böylesin; beni ve Karen’ı çocuk gibi görüyorsun. Çok endişeleniyorsun.”
“Endişeli değilim. Sadece size güvenmiyorum, hepsi bu.”
“Aynı şey değil mi?”
“Hayır, biri endişe, diğeri güven. İkisi arasında oldukça net bir fark var.”
“Bu sadece kelime oyunu yapm—oh be…”
“Bari cümleyi bitir!”
Ne kadar aptalca bir diyalog. Gerçi bu kadar aptalcaysa, cümleyi bitirmeye ne gerek vardı ki? Konumuza geri dönelim.
“Peki,” diye sordum, “büyük abla nereye gitti?”
“Sana söylediğim gibi, başını belaya sokmuyor. Hatta bir belayı temizliyor.”
“Ben de buna bela diyorum zaten.”
“Gerçekten mi?”
“Bela travmaya dönüşmeden önce bana ne olduğunu anlat. İtiraf et de hainlik nişanını şerefle takın. Ne yaşanmış olursa olsun, henüz bir şeyler yapmak için erken olabilir.”
“İğrenç. Ortaokul kavgalarına burnunu sokma, çok sıkıcı. Kavga etmek, bilmelisin ki, çok önemli bir iletişim biçimidir. Bu günlerde yapıcı bir şekilde kavga etmeyi bilmeyen çok fazla insan var, sence de öyle değil mi?”
“Şimdi böyle söyleyince, neredeyse doğru geliyor—”
“Sorun kavga etmekte değil. Doğru şekilde kavga etmeyi bilmemekte,” Tsukihi kendini kaptırmış, havalı havalı konuşmaya başlamıştı. Kendinden emin görünüyordu.
“Öyle diyorsun ama ikiniz kavga ettiğinizde, neredeyse her zaman şiddetle birlikte gelir. Buna nasıl doğru yol diyebilirsin anlamıyorum…”
“Göze göz, dişe diş.”
“Bu Milattan önceki düşünce. Yirminci yüzyılda olduğumuzu biliyor musun?”
Aslında, yirmi birinci.
“O zaman,” diye karşılık verdi Tsukihi, “göze diş, dişe künt travma nasıl olur?”
“Üç katına mı çıkarırsın?!”
“Ah, sus artık!” diye patladı ani bir öfke nöbetiyle.
Birkaç an önceki kendinden emin ifade görünürde yoktu.
“Beni rahat bırak! Hiçbir şey bilmiyorum! Büyük mü küçük mü orta mı!”
“Ne zamandan beri üçünüz oldunuz ki…”
Cık, endişelenmeye değmezler derken tam da bunu kastetmiştim.
Her neyse, Ateş Kardeşler başkalarının sorunları ve endişeleriyle motive olsalar da, o anki meselelerinin ayrıntılarını dökmeye hevesli değillerdi. Ben de tamamen yabancı birinin mahremiyetine dalacak değildim.
Sanırım pek önemli değildi. İşler başlarını aştığında muhtemelen gelip benimle konuşurlardı. Yeter ki başka bir kaçırılma saçmalığı olmasın.
Mırıldandım: “Cidden ama… Büyüyün demeyeceğim ama belki biraz daha sessizleşin.”
“Sen de lafa bak!”
Tsukihi yanındaki uzaktan kumandayı kaptığı gibi bana fırlattı. Allah Allah. Çıldırmış mıydı? Öylece sıyrılamazdım, bu yüzden bir şekilde yakaladım ve geri masaya koydum.
Her şeyi düşündüğümde, sanırım “sessizleşmek” daha zor bir işti. Büyümek sadece yaşlanmanın bir parçasıydı.
Mesela Sengoku kadar sessiz olmak da kendi başına bir sorundu.
Eğer Karen ve Tsukihi, Sengoku’nun onda biri kadar sessiz, Sengoku da Karen ve Tsukihi’nin onda biri kadar aktif olabilseydi, o zaman her şey tam yerli yerine otururdu.
Ne yazık ki hayat o kadar kolay değil. İnsanları öyle bölüp çarpamazsın.
“Ah, doğru… Sengoku,” bugün ne yapmam gerektiğini düşündüm. Daha doğrusu, hatırladım.
Şimdi düşününce, onunla takılma sözümü erteliyordum. Kitapçı bekleyebilirdi.
Nadeko Sengoku.
Aslında Tsukihi’nin ilkokuldan sınıf arkadaşlarından biriydi. Kız kardeşimin evimize oynamaya davet ettiği arkadaşlardan biriydi. O zamanlar Tsukihi (ve Karen) ile aynı odayı paylaştığım için, farklı sınıflarda olsak da Sengoku benim de tanıdığım biri olmuştu. Tsukihi özel bir ortaokula başladıktan sonra onu görmeyi bırakmıştım ama geçen gün Sengoku ile beklenmedik koşullarda tekrar karşılaştım.
Çok beklenmedik.
Yani, anormalliklerle ilgiliydi.
Neyse, sorununu hallettikten sonra Sengoku bir gün takılmak için gelmişti. Bu benim arabuluculuğum sayesindeydi: Onu ve Tsukihi’yi tekrar bir araya getirmenin iyi olacağını düşünmüştüm.
Karen ve Tsukihi’nin abisi olarak karakterlerini oldukça şüpheli bulsam da, kendi yaşlarındaki çocuklar aynı özellikleri beğeniyor ve onlara akın ediyor gibiydi. ‘Cana yakın’ doğru kelime mi bilmiyorum ama benim takdir edemediğim gizemli bir karizma becerisine sahiplerdi. Her neyse, Tsukihi’nin uzun zamandır görmediği eski bir ilkokul arkadaşıyla işe yaramıştı ve o ve Sengoku kısa sürede eskisi gibi birlikte oynuyorlardı.
Çıkarken, misafirimiz “Bir dahaki sefere Nadeko’nun evine takılmaya gelin,” demişti ve ben de evet diye başımı sallamıştım.
Aslında epey zaman önceydi bu. Unuttuğumdan değil ama bu arada çok şey olmuştu ve ben de giriş sınavlarıma ciddi ciddi çalışmaya başlamıştım.
Belki de duyarsızca davranmıştım.
Şimdi tam zamanı gibiydi ama. Sengoku’yu aramaya karar verdim.
Taşradaki çoğu ortaokullu gibi onun da cep telefonu yoktu, bu yüzden ev telefonundan aramak zorundaydım. Numarası kayıtlı olan cihazımı cebimden çıkardım.
Bir süredir ondan çağrı almış ama onu aramamıştım. Henüz öğleden önceydi ama bu Sengoku olduğu için zaten uyanmış olurdu.
“M-merhaba?! Şengoku ikametgahı!”
Ev telefonuna anne babasının çıkmasını beklemiştim ama telefonu açan Sengoku’ydu. Üstelik Hachikuji gibi peltek konuşuyordu.
Hmm? Onu uyandırmış mıydım? Bunu beklemiyordum.
Sengoku, sırf yaz tatili diye bütün sabah uyuyacak biri gibi görünmüyordu.
“Koyomi Abi, uzun zamandır sesin çıkmıyordu… Ne oldu?”
Bu sefer net konuşmuştu. Ha, ama ben henüz hiçbir şey söylememiştim ki. Nasıl yani—ah, tabii ki, bu günlerde arayan kimliği için cep telefonuna gerek yoktu.
"Durup dururken rahatsız ettiğim için kusura bakma," dedim. "Ama hani senin evde takılmaktan bahsetmiştik ya, bugün ne dersin diye düşünüyordum?"
"N-Neee?!"
Şaşırmıştı. Hem de fazlasıyla.
Tuhaf. Oysa sözleştiğimize yemin edebilirdim.
Belki de unutmuştu.
"Çok mu ani oldu? Eğer bugün olmazsa—"
"E-Evet! Bugün, bugün, bugün! Bugün dışında neredeyse her günüm dolu!"
Sengoku'nun bu kadar direttiğini hatırlamıyordum. Böyle bağırmayı bildiğini de. "Anladım. Madem bu kadar yoğunsun, o zaman bugün olması şart sanırım... Şimdi hemen gelebilir miyim?"
"Evet! Şu an dışında neredeyse hiçbir zaman olmaz!"
Vay canına. Ölümcül bir programdan bahsediyoruz resmen.
Şimdiki ortaokul çocukları zor zamanlar geçiriyor... Keşke kız kardeşlerim de değerli gençliklerini adalet savaşçısı oynamakla heba etmek yerine biraz ders çıkarsa. Öyle az buz değil, hatırı sayılır bir ders hem de.
"Yakında orada olurum," dedim ve telefonu kapattım.
Sonra Tsukihi'ye baktım.
Televizyonu tekrar açmış, son magazin dedikodularını yakalamak için bir sabah programına (Cumartesi özel) denk gelmişti; bu sefer ilgili görünüyordu. Böyle şeylerden üstünmüş gibi davranmayı severdi ama temelde bir hayrandı. Keşke karizma becerisini bana karşı da kullansa.
"Pekala, beni duydun," dedim.
"Ha? Ne dedin?"
"Dinlemiyor muydun?"
"İnsanların telefon görüşmelerini dinlemediğim için mi azar işitiyorum?"
"Ahh..." Haklıydı. "Az önce Sengoku ile konuşuyordum."
"Sen'e gidiyorsun, değil mi?"
"Demek dinliyordun."
"İyi eğlenceler." Tsukihi, konuşurken başını bile kaldırmadan isteksizce el salladı. "Ben buraya bakarım."
"O kadar hızlı değil. Sen de geliyorsun."
"Affedersiniz?" Tsukihi şaşırmış gibi arkasını döndü.
"Sengoku'nun evine gidiyorsam, tabii ki sen de benimle geliyorsun."
"Dinlediğim kadarıyla, tek başına gideceğini sanmıştım. Hem eminim Sen de böyle bekliyordur."
"Gerçekten mi? Hiç sanmıyorum."
Telefonda Tsukihi'nin benimle geleceğini varsaymıştım. Bunu söylemeyi mi unuttum acaba?
"Her neyse, umrumda değil," dedi kız kardeşim. "Ama eminim ben sadece ayak bağı olurum, bu yüzden neden tek başına gitmiyorsun? Sen de muhtemelen bunu tercih eder."
"Bu da ne şimdi. Sengoku'yu görmeye gidersek neden ayak bağı olasın ki? Hem ne kadar meşgul olabilirsin ki?"
"Ne kadar meşgul olabilirsin ki arı?"
"Bu yazılı olmadıkça hiçbir anlam ifade etmiyor!"
"Ah, az kalsın unutuyordum. Bugün kulüp aktivitelerim var."
"Çay seremonisi kulübünün bütün yaz askıya alındığını hatırlıyorum sanki."
Kültür festivali için düzenledikleri bir Japon kıyafetleri defilesi yüzündendi bu. O şirin planın mucidi de tam karşımda duran ortaokul öğrencisi kızdı. Doğru, suçun büyük kısmı onun omuzlarındaydı ama şahsen, buna ikna olan kulüp üyelerinin (ve danışmanının) da kafalarını kontrol ettirmeleri gerektiğini düşünüyordum.
"Bağımsız çalışma. Bağımsız çalışma."
"Sus bakalım, kimono cosplay manyağı. Moda, bir şeyin içinde iyi görünmekten ibaret değildir."
"Moda anlayışı kot pantolon ve kapüşonlu sweatshirt olan birinden ders alacak değilim."
"Orası doğru... Yine de anlamıyorum. Benimle gelmek konusunda neden bu kadar tuhafsın?"
"N-E-Y-S-E..." Sinirleri bozulmak üzereyken gergin bir sesle, "Bir arkadaşımın hoşlandığı kişinin önüne geçecek kadar pislik biri değilim, kaderinde olmasa bile," dedi.
"Hoşlanmak mı? Ezmek gibi mi? Öyle bir şey yapacağımızı sanmıyorum. Sengoku hanım hanımcık bir kızdır. Kız kardeşlerimin aksine, anladın mı?"
"Aslında ilkokulda fark etmiştim ama yani, sadece birkaç kez görüştünüz, sadakate bak sen... Kaç yıl oldu ki zaten? Ben asla başaramazdım. İstediğimden değil gerçi."
"Ha?"
"Sana bir şey sorayım. Kızlarla erkeklerin sadece arkadaş olabileceğine inanıyor musun?"
"Elbette inanıyorum." Çok değil, kısa bir süre önce, hemcinsler arasında bile arkadaşlığa inanmadığımı söyleyerek karşılık verirdim muhtemelen ama cevabım anında geldi. "Bana ve Sengoku'ya bak, biz iyi arkadaşız."
"Anladım. Pekala o zaman. Tamam, iyi eğlenceler."
...
Hmm, geri adım atmıyordu. Daha fazla tartışmanın bir anlamı yoktu gibiydi.
"Pekala," diye geri adım attım. "Tek başıma giderim o zaman. Sen de buraya bak. Büyüğü eve gelince de onunla konuşmam gerektiğini söylersin."
Muhtemelen nafileydi ama Karen'la da şansımı deneyecektim.
"Pekala, görüşürüz," dedim.
"Bir şey daha..."
"Ha?"
"Son zamanlarda Karen'la ciddi kavgalara girmiyorsun. Neden böyle?"
Bu...
Bu açıdan sıkıştırılmayı tahmin etmemiştim.
Tsukihi'nin aklında mıydı acaba?
Tam o anda bunu açmasına şaşırmıştım ama belki de bir süredir sormak istiyordu.
"Hiçbir sebep yok..." İstemeden de olsa bir şeyler saklıyormuşum gibi gelmişti sesim. "Karen bugünlerde o kadar güçleniyor ki neredeyse bir seviye atlama sesi duymayı bekliyorum. Onunla gerçekten dövüşsem, kaybederim. Boyu beni geçmiş olsa da daha güçlü olmam gerektiğini düşünebilirsin ama gerçek bir dövüş sanatçısına denk değilim sanırım."
"Karen için doğru olabilir bu ama az önce ben histerikleşmeye başladığımda sen hemen geri adım attın. Sanki olgunlaşıyorsun gibi bir şey."
"Hm... Belki de..."
"Daha önce olsaydı, kesin boynumu sıkardın."
"O kadar ileri gitmedim hiç!"
Aslında... hiç gitmedim desem yalan olurdu. Bir iki kez... ya da belki üç dört kez.
"İstediğimizi elde etmemizi kolaylaştırıyor, yani bizim işimize geliyor," dedi Tsukihi, bana daha çok Karen'ı anımsatan umursamaz bir tonla. "Ama bilmiyorum. Yani, lütfen tek başına büyüme mi? Sıkıcı."
Büyümek sadece yaşlanmanın bir parçasıydı.
Bunu söylemek için doğru zaman gibi görünmüyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.