Durağın Ateşi

Anlaşılan Karen gerçekten de otobüse binmeye çalışıyormuş; muhtemelen gittiği Tsuganoki İkinci Ortaokulu'na gitmeyi planlıyordu. Onu, evimize en yakın, her zamanki otobüs durağındaki kulübenin içinde bir bankta otururken buldum.

Hayır, oturur vaziyette değil, banka yayılmıştı. Otobüse binmeye fırsat bulamadan gücü tükenmişti.

Pazar günü, öğleden sonraya yaklaşıyordu. Bizim gibi taşra kasabalarında böyle bir saatte otobüse binmek isteyen pek kimse olmazdı. Kulübe tamamen Karen'a kalmıştı.

Formasıyla banka yığılmıştı. Nefes alışı düzenliydi. Dinleniyordu, ama uyumuyordu.

Shinobu'nun ısrarıyla üç dakika boyunca durmadan koştuğum için kendimi budala gibi hissettim. Gerçi kulübenin içi kör noktaydı. O olmasa, belki de hiç fark etmezdim. Karen'ın zayıf düşmüş olabileceğini hesaba katmadan, durağa uzaktan bir göz atar ve yoluma devam ederdim.

"Ne haber, öpücük canavarı..."

Karen cansızca bana baktı, sonra kendini sürükleyerek oturur pozisyona geldi. Yine epey terlemiş görünüyordu. Ateşini düşürmek için onca uğraşmışken, dışarıda dolanarak ateşi tekrar yükseltmişti sanki.

Cinderswarm Arısı olsun ya da olmasın, ateşi evden çıkamayacak kadar yüksekti. Aklı başında olsa bile, vücudu ona ayak uyduramıyordu. Normal bir sersemlik içinde gibiydi.

"Hadi eve gidelim," dedim.

"Sen eve git. Beni yalnız bırak."

"Zorluk çıkarmaya devam edersen, seni tekrar öpmek zorunda kalabilirim."

"Anlamıyor musun? Değerli namusum gitti artık... Korkacak hiçbir şeyim kalmadı."

"O kadar emin olma. Gerçek korkunun ne olduğunu bilmiyorsun."

"Gerçek korkuyu yaşayacak tek kişi sensin." Karen yavaşça ayaklandı. "Beni durdurmaya kalkışmayı aklından bile geçirme."

"Seni durdurup durdurmamam... Yani, durduracağım. Ama nereye gittiğini sanıyorsun? Kaiki'nin nerede olduğunu bile bilmiyorsun, değil mi?"

"Ama gidip öğreneceğim. Öylece oturup bekleyemem!"

Karen'ın saçları hala açıktı. Bileğindeki lastik tokayla ustaca bir hareketle saçlarını tek bir at kuyruğu haline getirdi. Her zaman taktığı at kuyruğuydu. Gereğinden havalı görünüyordu.

"Peki, öylece oturmayacaksan ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordum.

"Arayıp bulmayı ve pataklamayı planlıyorum."

"Hristiyanlık çağdan önce doğmuş gibi konuşuyorsun."

"Göze yumruk, dişe yumruk."

"Konuştukça daha budala geliyorsun kulağa."

"O adamın bana ne yaptığını zaten anlattım sana. Bunun ne kadar cesaret kırıcı bir his olduğunu biliyor musun?"

"Ben de sana, gerisini bana bırak, dedim zaten."

"Ama ben asla kabul etmedim."

"Hadi ama. Şimdi evde dinleniyor olmalısın."

"Bu, tamamen yabancı birinin söyleyeceği türden bir şey. Sen benim abimsin. 'Sakın pes etme, git onları yakala, başarabilirsin,' gibi şeyler söylemelisin."

"Gerçekten bu kadar sorumsuz bir şey söyleyeceğimi mi sanıyorsun? Annemle babamın, benden farklı olarak, senin için gerçek umutları var. Sen iyi çocuk olmalısın. Normal yaramazlıklarla yetinemez misin? Çoğu şeyi görmezden gelirler. Bu yüzden sınırı aşma."

"Şimdi kendini toparlıyorsun, o yüzden sorun yok."

"Beni dershane'ye bile göndermiyorlar."

"Ama sen aslında..." Karen konuşmaya başladı, sonra ayakları takıldı. Ayakta dik durmakta zorlanıyor muydu?

Onu ayakta tutan çoğunlukla irade gücüydü. Hayır, hatta bu noktada irade gücü bile tükenmişti muhtemelen. Peki neydi o zaman?

Görev bilinci miydi? İnatçılığı mı? Gururu mu? Yoksa belki de...

İnançtı.

......

Ne olursa olsun, eğer ayakta duramıyorsa, onu sırtımda eve taşırdım. Bu sefer kaçamasın diye yatağa bağlardım.

"Sözler bizi bir yere götürmeyecek," Karen, ben konuşmayı bitirmek üzereyken lafı ağzıma tıkadı. "Zaten benim söyleyecek hiçbir şeyimle ilgilenmiyorsun."

"Sonra dinlerim. Belki başucunda oturup sana elma soyarken."

"Hıh."

Karen kollarını kaldırdı ve ellerini yumruk yaptı. Kalçalarını düşürdü ve dizlerini hafifçe büktü.

Bir an öncesine kadar dengesizce sallanıyordu ama bir anda kendine geldi; sırtı çelik bir sütun gibi dimdikti.

Kendini savunmuyordu.

Karen bana doğru döndü, saldırgan bir şekilde.

"Şimdi düşününce, ciddi bir kavga edeli epey oldu."

"Kendini beğenme. Kavgalarımızın hiçbirini ciddiye almadım. Sen sadece küçük kız kardeşimsin," diye karşılık verdim, hala dövüş pozisyonu almadan. Yine de tetikteydim. "Demek güçlendin, ne olmuş yani? Bunun sana şimdi ne faydası olacak? Burası bir dojo değil. Ayrıca şu an normal halinde değilsin."

"Hâlim mi? Ah, evet, hâlim normal değil," Karen başını sallayarak onayladı. "Kafam bulanık. Ve her yerim yanıyor sanki, vücudum alev almış gibi. Sanki kıyafetlerim sıcaktan tutuşacak. Eklemlerim ağır, her adım attığımda düşecek gibi oluyorum. Seni bile doğru düzgün göremiyorum, gözlerim kurumuş gibi. Bir kez gözümü kırpsam, bir daha açılmayacaklarmış gibi."

......

"Başka bir deyişle, en iyi hâlimdeyim."

Bana doğru yaklaştı, hala dövüş pozisyonundaydı. Ne olduğunu anlamadan, aramızdaki mesafeyi bir yumruk atabilecek kadar kapatmıştı.

"Biliyor musun, epey kurnazsın," dedim. "Kız kardeşim olmasan, sana aşık olabilirdim."

"Sen de abim olmasan, sana karşı nazik olabilirdim."

Ne yazık ki, Karen bir yumruk savurdu.

Yumruğun geldiğini görmek zor değildi. Hastalığından yeni çıkmış bile değildi, hala çok hastaydı. Blokladım, sonra bileğini büktüm.

Geriye ve yukarıya.

Bir sonraki an, boşlukta süzülüyordum.

!

Şaşkınlığımı idrak etmeye bile vaktim olmadı. Çığlık atmayı bırak, en fazla bir ünlem işareti çıkarabildim; sırtüstü asfalta çakılmadan önce.

Asfalt. İnsan sırtı için pek de konforlu bir yüzey değildir.

Şimdi çığlık atmaya hazırdım.

"A-ahhh!"

"Ne yazık ki burası bir dojo değil, Koyomi. Minderlerde bu kadar acımazdı. Bizim stilimizde, ilk kuşaktan sonra fırlatma tekniklerini öğrenmeye başlarız. Bunu söylemeyi mi unuttum?"

"......nkk!"

Şaka yapıyor olmalısın. Karatede fırlatma teknikleri ne zamandan beri vardı? Anlaşılan bu dünyada bilmediğim çok şey vardı.

Ve Karen gayet iyi hareket edebiliyordu. Bunu beklemiyordum.

"Teşekkürler, bu gerçekten gözlerimi açtı," dedi.

Bununla, hatalarını anlayıp pişman olduğunu kastetmiyordu herhalde. Hareket etmek onu kelimenin tam anlamıyla uyandırmış ve beynindeki örümcek ağlarını temizlemişti. Yavaşça gerindi.

"Bakalım... Bir sonraki otobüse yirmi dakika var. Bu arada sana ambulans çağırmamı ister misin?"

"Beni güldürme. Ambulansa binecek tek kişi sensin," diye karşılık verdim, zorlukla ayağa kalkarken.

Yere düştüğümde nefesim kesilmişti, bu yüzden ağır ağır soluyordum. Ama bunun önemi yoktu. Nefesimi toplamama gerek yoktu.

Dosdoğru ileriye baka kal.

Kız kardeşine.

Hasta olan küçük kız kardeşine.

"Şaka yapıyorsun," diye hayret etti. "Nasıl ayakta duruyorsun? O fırlatma seni öldürebilirdi. Hatta eğitmen, o tekniği dojo dışında, hiçbir koşulda kullanmamamı söylemişti."

"O zaman umarım seni atarlar."

"Sadece yolumdan çekil!"

Bir sonraki yumruğun geldiğini görmedim. Yumruğun kendisi daha hızlı değildi. Önceki saldırısını fırlatmayı hazırlamak için bilerek yavaşlatmamıştı.

Bu sefer ise... bir feyk eklemişti. Bu büyük bir fark yarattı.

İlk darbe tam güçtü.

Ama ikinci darbe... tam bir felaketti.

"Ah... Ng-nghh!"

Karen, ben tekrar asfalta düşmeden önce gövdeme beş yumruk indirdi. Tek birini bile bloklayamamıştım.

Tam bir saldırıydı, yumruk yağmuru.

"Bu arada, Koyomi. 'Vücudum yanıyor' ifadesi biraz müstehcen gelmiyor mu kulağa?!"

"Hayır, gelmiyor!"

"Neredeyse 'vücudum kiralık' gibi geliyor."

"Okuldaki bir arkadaşıma benziyorsun!"

"Arkadaş mı?! Kim?!"

"Tanıdığım en büyük sapık'tan bahsediyorum!" diye bağırdım öfkeyle.

Kanbaru beni duysa havalara uçardı. Ben hala bağırırken, Karen bir tekme atmaya çalıştı. Bu sefer ayak bileğinden yakaladım, evet! Hala daha güçlü olan bendim, bileği başka bir şeydi ama ayak bileğini tutarken beni fırlatmasının imkanı yoktu!

Ne yazık ki.

Karen'ın iki bacağı vardı.

Bunu hiç beklemiyordum. Tuttuğum ayak bileğini bir dayanak noktası olarak kullanarak, diğer bacağını yukarı savurup böğrüme sertçe vurdu.

Bu acıttı.

Sonuçta benden uzundu ve tüm ağırlığını tekmesine vermişti. Sanırım organlarımın ezildiğini hissettim. Ama bırakmadım; en azından aynı şeytani saldırıyı üç kez daha indirmeden.

Olmaz, bu dayağa daha fazla dayanamayacaktım.

Artık bir vampirin bünyesine sahip değildim. Dürüst olmak gerekirse, bana hissettirdiği kadarıyla Karen, Giyotin Kesici gibilerden bir tık üstündeydi.

"Ehem, Usta..."

Karen'ın bacağını bıraktığımda, yerden bir ses geldiğini duydum. Hayır, yerden değil. Yere düşen gölgemden.

Başka bir deyişle... Shinobu Oshino'dan.

Sadece sesiydi. Ve onu duyabilen tek kişi benmişim gibiydi; Karen tepki vermedi.

"Sana daha önce söylemiş miydim? Nasıl ki sıkıntın ve paniğin bana en doğrudan şekilde, aynı yoğunlukla iletiliyorsa, acın da öyle."

"Biraz daha dayanmaya çalış," diye gölgeme seslendim.

Yere konuşuyordum, bu yüzden Karen'ın bakış açısından, uzak durulması gereken biriydim. Tabii tüm bu acıdan dolayı sayıklamaya başladığımı düşünmüyorsa.

"Emret, hemen müdahale edeyim."

"İyiyim, yardımına ihtiyacım yok."

"Bu gidişle, emretsen de emretmesen de müdahale edebilirim."

"O zaman emrim, bu işe karışmaman."

"Sabrımı zorluyorsun."

"Söz veriyorum, sonra başını okşarım."

Başını okşamak, mutlak itaat yemini etme ayiniydi. Dün saçlarını yıkadığımda, niyetim kısmen sembolikti.

"Baş yeterli değil," dedi Shinobu. "Daha güçlü bir ayin talep ediyorum."

"Daha güçlü bir ayin mi?"

"Evet, daha büyük bir bağlılığı kanıtlayan bir şey."

"Ha, bilmiyordum. Bu nasıl bir ayin böyle?"

"Başımı okşamak yerine, göğsümü okşarsın."

"Hâlâ yetişkin formundayken neden söylemedin?!"

Zorlukla ayağa kalktım, gözyaşlarıma boğulmak üzereydim; üçüncü saldırıya sözler eşlik etmiyordu.

Karen'ın yumruğu dosdoğru üzerime geldi.

Sadece biraz daha dayan. Shinobu'ya söylediğim buydu, ama "biraz daha" oldukça belirsizdi. Şimdilik, dayanması gereken on yumruk daha vardı.

Ben de dayandım tabii ki.

Dayanılmaz olana dayandım, çekilmez olana katlandım.

Karen gerçekten güçlenmişti. Olduğum halimle ona karşı neredeyse hiç şansım yoktu. Vampir olsam da olmasam da, savaşırsak onu kazara öldürebileceğimi düşünecek kadar kibirli olduğuma inanamıyorum. Bizim atışmalarımızdan kaçınırken o kadar ilerlemiş miydi? Sadece birkaç ay içinde nasıl bu kadar güçlenebilmişti?

Bu eğitmeni kimdi, Yüce Kıdemli Goro mu? Ultra İlahi Su falan mı içmişti?

İnanın bana, havalı olmaya çalışmıyordum. Onun beni dövmesine izin vermiyordum çünkü o bir kızdı, ya da kız kardeşim, ya da her neyse; gerçi o kadar kötü durumdaydım ki bir bahane işe yarayabilirdi. Kontratak başlatmak için bir boşluk bile yoktu. Haksızlık da bu kadarı... Animeye yeni eklenmiş orijinal bir karakter miydi, neydi? Bu bambaşka bir dünya görüşüydü.

Belki de hasta olması, Karen'ın frenlerinin de tutmamasına neden oluyordu, çünkü saldırısı yavaşlama belirtisi göstermiyordu.

Ancak...

"Bu saçmalık olmaya başladı," dedi, hâlâ yere yığılmadığımı görünce bir an duraksayarak. "Eminim benim elim seni yumruklamaktan daha çok acıyordur."

"Budala olma, vurulan benim. Açıkçası ben daha çok acı çekiyorum."

Hay Allah. Eğer hâlâ devam eden vampirliğimin iyileşme faktörü olmasaydı, şimdiye ölmüştüm, şaka değil.

"Beni yenemeyeceğini biliyorsun, Koyomi."

"Sen de beni yenemeyeceğini biliyorsun, Karen."

Her yerimden kan aktığını hissediyordum; sonra Shinobu'ya barış teklifi olarak içirirdim.

Aslında, eğer iyileşme becerimi bu şekilde artırmasaydım, hastaneye yatmak zorunda kalırdım.

"Eğer pes etmek istiyorsan, şimdi yapsan iyi edersin, Koyomi."

"Bu replik için biraz geç değil mi?"

"Ellerim acıdı."

"Yumruk atmayı bitirdim," dedi Karen, tekrar üzerime gelmeden önce. Bu kez bacak süpürmesiyle geldi.

Sıra bacaklarına gelmesini bekliyordum, bu yüzden geriye sıçrayarak kaçınabildim; ama takip eden saldırıdan sıyrılamadım.

Diğer bacağını havaya kaldırdı ve topuğuyla yere indirdi.

Anaeryeo chagi.

Bu karate dojosuna ne oluyordu böyle?!

"Nrrgh...kk!"

İki elimi de başımın üzerinde çapraz yaparak bloklamak için kaldırdım; ama kız kardeşim kas yığınıydı. Tekmesi durdurmaya yetmeyecekti.

Aslında, kollarımın kemikleri parçalanmak üzereydi.

Amatöre karşı kullanılacak teknik miydi bu, diye düşündüm. Ama garip bir şekilde, kuvvet beni tonlarca tuğla gibi çarpsa da ve gücün altında ezilecek gibi hissetsem de, beni devirmedi.

Ne? Kendini mi tutuyordu?

Yoksa...

"Hıh! Fena değil! Ama... o da sadece başka bir feykti!"

O konuşurken bile, balta vuruşundan alçaktan sallanan bacağı şimdi yukarı doğru keskin bir şekilde geliyordu, parmak uçları çenemi hedef alıyordu. Ama böyle gösterişli bir hareketin isabet edeceğini düşünüyorsa yanılıyordu. Üst bedenimi, sıyrılmak için yeterince geriye doğru salladım. Ama o hareketi bir vuruş olarak düşünmemişti.

Karen diğer bacağını ilkini kovalar gibi yukarı kaldırdı, tüm vücudunu havaya fırlatarak.

Avuç içleriyle kendini destekledi.

Amuda kalktı.

"Hop!"

Bacakları bambu helikopteri gibi dümdüz açılmış bir şekilde dönmeye başladı.

"Ngh...rrk!"

Bir şekilde kollarımla bloklamayı başardım, eğer buna bloklama denebilirse. Kendimi korumuyordum, kollarım paramparça ediliyordu.

Sanki beyzbol sopasıyla dövülüyormuşum gibiydi.

Sanırım beş kez döndü; yani kollarımı on kez tekmeledi. Artık onları hissedemiyordum bile. Amuda kalkmış halde nasıl bu kadar güç üretebiliyordu?

Bu saldırıyı bir dövüş oyunundan tanımıyor muydum?

Bu karate değil, capoeira'ydı!

"S-Sen..."

Tekrar tekrar tekmelendikten sonra, Karen'ın bacaklarından birini yakalamaya çalıştım. Bu kez hata yapmıştı; böyle akrobatik bir manevranın beni bitireceğini düşünüyorsa beni hafife almıştı. Şimdi kontratak yapma şansımdı, sadece...

Sanki uzanmamı bekliyormuş ve silkelemek ister gibi yere doğru çöktü.

Çökerek ve amuda kalkmış pozisyonundan bir anlığına yere uzanarak, hiç hız kaybetmeden, sanki asfalt kaygan bir buzmuş gibi sırtüstü breakdance yapar gibi dönmeye devam etti; hatta hızlanarak bacaklarımı tekrar süpürdü. Tekmeleri o kadar keskinlerdi ki tırpan gibiydiler.

Dairesel hareket. Tork.

Hastalığı yüzünden tüm gücünü kullanamadığı için, stratejisi atalet ve merkezkaç kuvveti yasalarından faydalanmak gibi görünüyordu ve bu son derece etkili oluyordu.

Üst bedenimi korumaya o kadar odaklanmıştım ki kaval kemiklerim tamamen açıktaydı. Dizlerim tekmelerden büküldü; ki bu, başından beri Karen'ın amacı gibi görünüyordu.

Avuç içlerini tekrar asfalta yapıştırdı.

Tekrar amuda kalktı.

Sonra iterek, sadece kollarını kullanarak havaya sıçradı.

Bok! Amuda kalkarak antrenman yapmak için harcadığı tüm o zaman işe yarıyordu!

Ben aval aval bakarken, Karen'ın az önce tırpan gibi kullandığı uzun bacakları, etli uyluklarının birleştiği yerde başımı kavrayan bir makasa dönüştü. Hemen bir dizini büktü, başımı yerine kilitledi.

Yüzüm formasının ağ kısmına yapışmış halde nefes alamıyordum. Ama bu sadece bir an sürdü.

Karen kollarını havada, sertçe, bir vida gibi döndürdü; ivme tüm vücudunu savurdu.

Dönüşü beni yerden kopardı.

Salt güçle beni kökümden söktü.

B-Başka bir fırlatma mı?

Boyun fırlatması, bacaklarını kullanarak mı?!

Karen benimkileri önceden etkisiz hale getirmişti ve tamamen beklenmedik manevraya direnecek gücüm yoktu. İmkansız demeye kalmadan, dünya bulanıklaştı.

Bir kez daha uzayda süzülüyordum.

Karen bacak kancasını başımdan yarı yolda bıraktı, bir şekilde başımın üstüne düşmekten kaçınmamı sağlayarak (Oldukça eminim ki bu, "dojo dışında hiçbir koşulda kullanılmaz" tekniklerinden biriydi. Bana Güçlü Adam güreşinden bir şeyi hatırlatıyordu ama muhtemelen eski bir dövüş sanatı hareketiydi.); ama düzgün bir iniş yapmamın imkanı yoktu.

Yere sertçe çarptım, kalçalarımı kaldırıma vurarak.

Kaslarım kasıldı; beyaz bir acı vücudumu kavuruyordu.

Karen ise beklendiği gibi mükemmel bir iniş yapmıştı. Zaten bir takip saldırısı başlatıyordu; bacaklarını tırpan ve makas gibi kullanmıştı ve bu kez bir kırbaç gibi savruluyorlardı.

Anlık bir refleksle bir taş kaptım ve Karen'a fırlattım; üstelik sadece bir tane de değil. İki elimle de birer tane fırlattım!

Ortaokul çağındaki bir kıza taş atan koca bir oğlan.

Benden başkası değildi.

"Hiç sanmıyorum!"

Bağırarak, Karen füzeler yaklaşırken yavaşlamadı bile; tekmesinin yayını saptırdı ve kendisine doğru hızla gelen iki taşı savurdu.

Hayır, savurmadı. Onları paramparça etti.

T-Tekmeleri havada taşı parçalayabiliyor muydu?!

Salladığı şey metal bir sopaydı!

"Hay Allah, ne kadar antrenman yaptın sen, Kız Kardeş Prenses 1/12 Ölçekli Model?!"

"O zaman normal bir kız kardeş olurdu!"

Lanetime uygun bir karşılık vermeyi başararak, esprili sözlerinin dikkatini dağıtmasına izin vermeden, sanırım benden farklı özelliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz; tekrar kafamı hedef aldı.

Koşarak yapılan, uçan bir geri tekme; ve biliyorsunuz, kafam tam da oradaydı!

İster inanın ister inanmayın, ne kadar korkunç olsa da... tek vuruşla bitmedi.

"Kaplana kanat takmak" demek istemem ama Karen yer çekimine meydan okuyor gibiydi; hâlâ havada asılı kalmışken, diğer bacağıyla kafama bir hassas vuruş daha yaptı.

Ama iki vuruşla da bitmedi.

Hâlâ sıçramanın ortasındayken, Karen dönüşün onu sürüklemesine izin verdi, beni toplamda üç kez kafamdan tekmeleyerek.

Amca Jam'den yeni bir yüz alan Anpanman gibi hissettim (Bu metafor işe yarayacak mı?! Yani: Kafamın uçtuğunu düşündüm!).

İlk tekme o kadar güçlüydü ki eğer ayakta olsaydım, muhtemelen beni anında yere sererdi. Ama kıçım zaten yerde olduğu için, üç vuruşu da art arda aldım; cidden, oldukça yıkıcıydı.

Beynim bu noktada muhtemelen fasulye ezmesi olmuştu, abartısız.

"Sen neydin, tavan vantilatörü mü?! Bu gidişle uzaylı gibi konuşmaya başlayacağım, sen Futakoi 1/6 Ölçekli Model!"

"Ben ve Tsukihi ikiz değiliz!"

"Orijinal kurguda öyleydiniz!"

"Öyle miydik?!"

Evet, gerçekten de. Yeterince arasanız, hâlâ birkaç ipucu bulabilirdiniz.

Bir buçuk devirden sonra, Karen tek ayağının üzerine indi; ama Karen, Karen olduğu için, nefes almak için durmadı elbette. Bu kez diğer yöne doğru döndü ve kafamın diğer tarafından tekmelemek için tekrar havaya sıçradı.

Ama görünüşe göre ergonomi ona karşıydı. Yapar yapmaz, kendi tekmesinin gücüyle etrafında döndürüldü, formunu tamamen bozarak; ama dur!

Yanılmıştım, bu başka bir feykti. Sadece merkezkaç ivmesi topluyordu.

Tekmesine yaslandı ve gözlerimin önünde muhteşem bir takla attı; kalçalarım yere sağlamca basılıyken üzerime indi.

Omzuma kondu; sonra beni sıçrama tahtası olarak kullanarak dosdoğru havaya sıçradı. Tam kafamın üzerine.

"N-Ne... Sen!"

Refleks olarak yukarı baktım; sadece Karen'ın iki bacağını da katlamış halini görmek için. Beni kişisel sıçrama tahtası olarak kullandığı kemiklerin üzerine tüm ağırlığını bir diz darbesiyle indirmeye hazırdı.

"Ş-şaka yapıyorsun, omzumu yerinden sökersin! Anpanman'ı falan boş ver, sen tam bir Happy Lesson 1/5 Ölçekli Modeli'sin!"

"O, kız kardeşlerle ilgili değil, annelerle ilgili!"

Doğru. Sanırım kendimi fazla kaptırdım. Zaten hangi kitleye hitap ediyorduk ki?

Bir an bile kaybetmeden, sırtımdaki yakıcı acıyı görmezden gelerek, bir şekilde kıvranıp uzaklaştım. Temas noktası tek bir yere odaklandığı için, darbeden kaçınmak için biraz yer değiştirmem yetti.

Kendi zıplama gücün olacak senin sonun, kızım!

Omzum yerine asfaltı dizlemenin tadını çıkar! Birkaç küçük taş bir şey, ama asfalt yüzeyi parçalamak o kadar da kolay olmamalı!

Bu sefer dizlerin paramparça olacak!

Ne var ki, göz ucuyla şaşırtıcı bir manzara gördüm.

Saldırısından son anda sıyrılmıştım ama Karen buna karşılık, yerden sadece kırk beş santim kadar yüksekte üst bedenini döndürdü. Yaklaşık yüz yetmiş santimlik boyuyla bir spiral oluşturarak, zarif olmasa da oldukça etkileyici bir iniş yaptı.

Özellikle de benim ellerim ve dizlerim üzerinde zar zor kenara sürünmemle kıyaslandığında.

***

Hâlâ bir savaşın ortasında olmamıza rağmen, Karen'ın akıcı manevrasına hayranlıkla bakmaktan kendimi alamadım. Bu da ona kusursuz bir açık vermiş oldu.

Tereddüt etmeden davrandı, arkama geçti, kollarımı hızla arkaya büküp dizleriyle sabitledi. Ardından, iki koluyla beni bir kez daha boğdu.

Yaka kilidi... hayır, bayıltma kilidi mi? Bacakları kollarıma dolanmış haliyle alışılmadık bir varyasyondu, ama bu karate de değildi. Açıkça bir judo hamlesiydi!

"Judo çalışmadığına emin misin... ya da belki Jeet Kune Do?"

"Hayır, karate... Bu tekniğin adı Boğma Bayıltma X!"

"Ne zamandan beri güreş hareketleri gibi adlandırılıyor bunlar?!"

Eyvah. Kız kardeşim yanlış reklama kurban gitmişti.

Gerçi, onun seviyesi göz önüne alındığında, hangi ekolü ya da stili takip ettiği pek de önemli değildi.

Her halükarda, büyük beladaydım.

Yumruklarına ve tekmelerine dayanabilirdim belki, ama vampir iyileşmesiyle bile bir boğma kilidine karşı koymam imkânsızdı. Solunum sistemine doğrudan saldırmak şaşırtıcı derecede etkili bir taktiktir. Karen'ın ilk fırlatışından sonra bu kadar uzun süre toparlanmamın nedeni de tam olarak ciğerlerimdeki havayı boşaltmış olmasıydı.

Karen yumruk atmayı bıraktığını söylediğinde, bacak ağırlıklı bir stile geçtiğini sanmıştım. Ama eğer amaç, fırlatma ve boğma gibi kollarını kullanarak başka varyasyonlar denemekse, o zaman işim bitmişti!

"Boğulmak bir nevi zevkli olabilir, tecrübeyle sabittir. Umarım sen de tadını çıkarırsın!" dedi kız kardeşim.

"Seni kim boğdu?! O piçi öldüreceğim!"

"Senden bahsediyorum!"

Ha, doğru...

Bir de dojo eğitiminin bir parçası olarak herhalde.

"Bu, bunca yıldır senin boyunduruğun altında kalmamın intikamı!" diye ilan etti Karen.

"Bekle... bunun için başka bir sebebimiz yok muydu?"

Ama Karen ne kadar kaslarını gerse ve boynumu sıksa da nefes alışım gayet normaldi. Sanırım iş ciddiye binince, hâlâ tam olarak iyi değildi.

Darbe etkisini kısa patlamalar halinde yoğunlaştırabildiği vuruş tekniklerinin aksine, bir boğma kilidi kollarında sürekli güç uygulamasını gerektiriyordu. Mevcut durumuyla, yeterli güç üretemiyordu.

Daha önce, havada bile olsa bacak kilidini bırakmış olması teorimi güçlendirdi. Çok geçmeden Karen da beni boğmaya çalışmanın bir hata olduğunu anladı.

***

Ama bu benim şansımdı. Hatasını anladığı anda, kollarını silkeledim, ayağa kalktım ve etrafımda döndüm.

Karen da tekrar ayağa kalkmıştı. Elimi göğsüne uzattım. Teknikte onu asla yenemezdim. Tek şansım, onu formasından yakalayıp çirkin bir serbest dövüşe sürüklemekti. Ne yazık ki...

"Nereye nişan alıyorsun, sapık!"

Karen kollarımı kolayca sıyrıldı. Ve sonra, tüm bunların üzerine, kafasını yüzüme geçirdi.

Kafa darbesi!

Kızlar kafa darbesi kullanmazdı ki!

Karşı saldırı zamanlaması harikaydı, burnumun köküne tam isabet edip beni geçici olarak sersemletti. Refleks olarak gözlerimi kapattım ve Karen'ı gözden kaybettim.

Karen da, Karen işte, bu fırsatı kaçırmadı.

Hemen kör noktama geçti, bir anlığına bana sırtını döndükten sonra 270 derecelik bir dönüşle tüm ağırlığını kullanarak şakağıma ters bir yumruk indirdi. Tam bir nokta atışı darbe!

Beynim kafatasımın içinde sarsıldı. Tek bir darbe beni tekrar asfalta sermeye yetti. Vücudum sürüklendi, giysilerim yırtılıp döküldü.

Ama bunu dert edecek zamanım yoktu. Hemen kalkmasaydım, devamını getirirdi.

"Öğğ, ellerim gerçekten acıdı," dedi Karen. Duruşuna geri dönmek için geri çekildi. "Dürüst olmak gerekirse, sana daha fazla vurmak istemiyorum. Bu sadece anlamsız bir şiddete dönüşüyor. Anladın artık, değil mi? Beni gerçekten yenemezsin."

"Hıh. Aptal olma. Seni alt etmek için en az beş fırsatı kaçırdığımı anlamıyor musun? Asıl uyanması gereken sensin. Beni yenemeyecek olan da sensin."

Açıkçası, gerçek şuydu ki o beni pataklıyordu. Ben sadece kötü bir kaybeden gibi ses çıkarıyordum.

Zafer ya da yenilgi.

Ya kazanırsın, ya kaybedersin.

***

"Adalet kazanmalı, değil mi?" Karen konuşurken bile bacakları tekrar titremeye başlamıştı, muhtemelen onca zıplamadan dolayı. Ama ben bir hamle yapmaya kalksam, şüphesiz hemen toparlanırdı. "Bu, güçlü olan haklıdır demek değil mi? Eğer seni yenersem, neden gitmeyeyim ki?"

"Dikkatli ol şimdi. Bu tür bir düşünce adaletten çok uzak."

"Ha?" Karen'ın yüzüne memnuniyetsiz bir ifade yayıldı. Zaten yukarı doğru çekik olan gözleri daha da kısıldı. Bana sertçe dik dik baktı. "Bu ne demek şimdi? Her şeyi biliyormuş gibi hep böyle konuşursun."

"Öyle mi? Ben mi demişim?"

"Benim ve Tsukihi hakkında. Haklı olduğumuzu ama güçlü olmadığımızı; adaletin her zaman kazandığını ve kaybetmenin bir seçenek olmadığını..."

"Benim ve kendisinin sahtekar olduğunu," diye ekledi Karen.

"Her şeyi biliyormuşsun gibi, Koyomi, her şeyi biliyormuşsun gibi! Bu yüzden ben de sadece kaybetmediğimden emin oluyorum ki..."

"Ha, o mu," dedim, ona doğru bir adım atarak.

Aslında hayır, zar zor hareket edebiliyordum.

Gidecekti. Onu durduramazdım. Bir sonraki otobüs yakında burada olurdu.

"Ciddiydim," dedim ona. "Haklısın. Ama güçlü değilsin."

"Güçlüyüm. En azından senden daha güçlüyüm."

"Öyle mi? Benim durduğum yerden bakınca, oldukça zayıf görünüyorsun."

"Kim konuşuyor bak hele. Perişan haldesin."

"Fiziksel güç anlamsızdır. Asıl ihtiyacın olan şey, irade gücü."

Hanekawa'yı harika yapan da buydu. İrade gücü.

"Kaiki'yi affedemediğini söylüyorsun," diye devam ettim, "ama bu gerçekten kendi iraden mi? İkiniz de hep başkası adına hareket ediyorsunuz. Başkası uğruna. Bunda kendi iradenizi göremiyorum."

"Yanılıyorsun... Yaptığımızı doğru olduğuna inandığımız için yapıyoruz. Diğer insanlar bize sadece sebepler sunuyorlar."

"Gülünç olma. Ne zamandan beri adalet gerekçesini kendi dışında arar? Başkalarını kendine sebep kıldığında nasıl sorumluluk alabilirsin? İkiniz de adaletle, hatta adalet savunucularıyla uzaktan yakından alakanız yok. Siz sadece veletlersiniz; hayal ürünü oyunlar oynayan."

Sahtekar. Başka bir şey olamayacak sahtekarlar.

"Kötü adamın peşinden gitmiyorsunuz, sadece kötü rolü oynayanın peşindesiniz, yanılıyor muyum?"

"Yanılıyorsun! Ne hakkında konuştuğunu biliyormuş gibi davranma!" diye bağırdı Karen. Bir ara yumruklarını indirmişti. Hâlâ sıkılıydı ama aşağı inmişti. "Tsubasa anlardı, o her şeyi bilir!"

"Her şeyi değil, sadece bildiklerini bilir."

Hanekawa'nın sözüydü. Kendine karşı dürüst kalmak istercesine, hep söylediği şey.

"Eğer bunun sadece kendini tatmin etmek olabileceğini, fedakarlık olmadığını kabullenmeye hazır değilseniz, adalet gibi büyük lafları ağzınızda gevelemeyin," diye uyardım. "Hoş değil."

"Başkaları için bir şeyler yapmakta ne var ki? Kendini feda etmek kötü mü? Eğer biz... sahtekar olsak ne olur? Sanki sana bir sorun çıkarıyor!"

"Bana bir sürü sorun çıkarıyor, ama..." Aramızda hiç boşluk kalmamıştı. Kollarını hâlâ aşağıda tutan Karen'ı yakaladım. "Yanlış olduğunu hiç söylemedim."

"......"

"Eğer aşağılık duygusuyla boğuşarak bir ömür geçirmeye razıysanız, o zaman sahtekar olsanız bile, gerçeği kadar iyisinizdir."

***

Kavrama gücüm neredeyse bitmişti. Karen'ı yakalamıştım ama bunda neredeyse hiç güç yoktu. Beni savuşturmaya çalışmasa da, emin olmam gerekiyordu.

Onu kendime çekip sarıldım.

Vücudu sıcaktı, sanki yanıyordu. Ama zayıf olsa bile, iradesini hissedebiliyordum.

Her şey yoluna girecekti.

Veletlerdi, olgunlaşmamış, çocukçaydı.

Ama önlerinde güçlenecekleri koca bir gelecek vardı.

"Bir şey söylememe izin ver. Size, yani sana ve Tsukihi'ye gerçekten katlanamıyorum. Ama aynı zamanda sizinle gurur duyuyorum. Her zaman."

"K-Koyomi."

"Cesaret kırıcı olduğunu söyledin. Bunu söylediğini duyduğuma eminim. Ama benim için daha da cesaret kırıcı. O kadar gurur duyduğum kız kardeşimi kimsenin küçük düşürmesine izin vermem."

Ve böylece.

Ve işte...

"Gerisini bana bırak," dedim.

***

Daha fazla söze gerek yoktu.

Birkaç dakika önce katılaşmış olan Karen'ın vücudu aniden gevşedi.

"Cesaret kırıcı..." diye mırıldandı. "Daha çok acınası. Ağabeyimin kıçımı silmesine ihtiyaç duymak..."

"Kendi terini bile silemeyen kızdan duyuyoruz bunları. Eh, ağabeyin olarak küçük kız kardeşimin kıçını silmek benim için büyük bir onur."

Ona sıkıca sarılarak, uzun boylu vücudunu kendime yakın tutarak gülümsedim.

"Gösteriş yapma sırası bende," diye duyurdum. "Sakın bana aşık olma. Bu ensest olur."

"Çok geç," dedi Karen. Ve...

"Gerisini sana bırakıyorum."

Tıpkı didişen kardeşler olduğumuz gibi, kavga etmiştik.

Ama ne kadar da doğru, güzel ve tatmin edici bir kavgaydı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.