Bir Kaplana Kanat Takmak

Tsukihi yardım isteyen bir mesaj atmıştı. Başka bir deyişle, başı dertteydi.

Hemen eve yöneldim. Bu arada, bisikletime ne olduğunu Senjogahara'ya sorduğumda, yakınlarda bir çöp toplama alanı olduğunu ve oraya park ettiğini söylemişti.

Ne kadar da kalpsizce bir hareketti. Valhalla İkilisi bisiklet imha işine mi girmişti ne?

Toplama noktasının nerede olduğunu sordum ve eve dönerken oraya uğramak zorunda kaldım. Epey yolumdan saptırdı ama koşmaktan yine de hızlıydı.

Elbette, önce Senjogahara'yı evine bırakmayı ihmal etmedim. Kavga ediyor olsak bile, o benim kız arkadaşımdı.

Gece Yarısıydı. Şafak hâlâ çok uzaktı.

Öğleden sonra Tsukihi'ye yakalanmamak için bisikletime gizlice gitmem gerekmişti ama bu saatte, ailemin fark etmemesi için içeri süzülmeliydim… Gerçi bana pek karışmazlardı, belki de endişelenmeme gerek yoktu.

Ama rol yapmalıydım. En azından, formalite icabı suçlu görünmeliydim… Kahretsın, ne kadar da önemsiz geliyor kulağa.

Neyse, ön kapıdan gizlice süzülüp koridordan geçtim ve merdivenlerden kız kardeşlerimin yatak odasına çıktım.

Orayı Karen ve Tsukihi paylaşıyordu.

—Ben yanlış bir şey yapmadım, oldu Araragi Karen'ın ilk söylediği şey.

Alt ranzada somurtarak oturuyordu, yanakları şişmiş, dudakları bükülmüştü; sanki işlemediği bir suç yüzünden cezalandırılıyormuş gibiydi.

Yüzü hafifçe kızarmıştı. Daha çok gücenmiş görünüyordu.

—Bana ne yaptım da kızdın? diye sordu. —Tsukihi hiçbir şey söylememeliydi. Zaten seninle alakası yok, o yüzden beni rahat bırak.

—……

Ah, abi kardeş işte.

Senjogahara bile en azından teşekkür ederdi.

Eve gelebilmek için ne tür bir tehlikeden kurtulduğumu biliyor musun sen, Kuyruk Kafa?

Dışarıdaki formasını ev formasını değiştirmişti. Hachikuji gibi bir 'forma ineği' olabilirdi. Ama yıllardır bu konuda ona takılıyordum ve şimdi zamanı değildi, o yüzden bunu es geçtim.

—Karen… diye endişeyle mırıldandı Tsukihi.

Tsukihi, anladığım kadarıyla oldukça çekingen davranıyordu; Karen, benden yardım istediği için ona fırça atmış olmalıydı. Neredeyse hiç anlaşmazlığa düşmezlerdi ama nadiren çatıştıklarında, beklendiği gibi, genellikle küçük olan Tsukihi geri adım atardı. Sanırım kıdem kuralı işliyordu ve iş ciddiye bindiğinde, kimin uygulayıcı ya da stratejist olduğunun bir önemi kalmazdı.

Neyse, bunu bir kenara bırakalım.

—Önce, bana neler olduğunu anlatın, diye talep ettim. —Ben gittikten sonra dünyada neler oldu? Bana kahramanlıklarınızı anlatacaktınız sanıyordum?

Tsukihi'nin mesajının geri kalanını okumuştum ama hâlâ hiçbir şey anlamamıştım. Sadece Karen'ın başının belaya girdiğini biliyordum.

Anladığım kadarıyla yaralanmamıştı. Ama bu kızlarla, bu durum rahatlayabileceğim anlamına gelmiyordu.

Israr ettim; Karen beni görmezden geldi. Kahretsin, boğazlamak istiyordum onu.

—Sana tekrar soruyorum, abla. Ne oldu?

—Git… cehenneme! —Nyah, diye dil çıkardı bana. İşaret parmaklarıyla gözlerinin altındaki deriyi aşağı çekmeyi de unutmadı. Ortaokulun üçüncü sınıfına gelmiş bir kızdı üstelik!

O kadar sinirlenmiştim ki düşünmeden elimi kaldırdım—

—Araragi.

Beni durduran kişi pencerenin kenarında durmuş, duvara yaslanıyordu. Hanekawa'ydı.

Hanekawa Tsubasa. Tek bir sözle beni durdurmuştu.

—Araragi, dedi, —Babam bana vurduğunda benim adıma çok sinirlenmiştin. Aynı adam neden kız kardeşine vurmak istesin ki?

—……

Cevap veremedim. Heykel gibi hareketsiz durdum.

—Fiziksel cezanın yeri olduğuna inanıyorum, diye itiraf etti. —Eğer Karen'ı tatmin edecek bir açıklaman varsa, lütfen devam et.

—Üzgünüm.

—Bana neden özür diliyorsun?

Sözlerinin yönlendirmesiyle Karen'a döndüm. —Üzgünüm. Kendimi kaybettim. Başımı eğdim.

Önce Senjogahara, şimdi de Hanekawa tarafından özür dilemek zorunda bırakılmıştım… Bu bir kıdem meselesi değildi ama güç ilişkisi de bir o kadar netti.

Yine de Senjogahara'nın Hanekawa'ya boyun eğmesi beni şaşırtmıştı. Kız arkadaşımın sınıf başkanıyla rahat olmadığını biliyordum ama bunun sadece kişilik farklılıklarından kaynaklandığını sanmıştım.

Ancak Senjogahara'nın, kendini hatalı bulmadığı halde, isteği dışında kekeleyerek bile olsa özür dilemesini sağlamak, herhangi bir garipliğin ötesindeydi.

Hanekawa Tsubasa, inanılmaz derecede zeki sınıf arkadaşımız, sadece sınıfımızın en iyi notlarına sahip olmakla kalmıyor, bir keresinde ulusal deneme sınavlarında da birinci olmuştu.

Senjogahara bir keresinde Hanekawa'dan gerçek bir işinin ehli—ve bir canavar—olarak bahsetmişti. Eklemeye şiddetle itiraz etsem de, onun gerçekten işinin ehli olduğu konusunda tüm kalbimle hemfikirim.

O, tek başına—en ufak bir sahtelik kokusu barındırmıyordu.

Hanekawa bahar tatilinde beni gerçekten kurtarmıştı. Onun olmasa ölmüş olurdum derken abartmıyorum. Fiziksel olarak yaşıyor olabilirdim ama ruhsal olarak kesinlikle ölmüş olurdum.

Ona kurtarıcım demek bile yetersiz kalır.

İkinci annem gibiydi. Çünkü benim görüşüme göre, ölümü atlatmamış, onun sayesinde yeniden doğmuştum.

Açıkçası, Hanekawa sınıf başkanımızdı (bu arada ben de başkan yardımcısıyım—beni zorla sokmuştu bu işe) ve sınıf başkanları arasında bir sınıf başkanıydı. Gözlükleri, örgülü saçları ve düzgün kakülleriyle, kültür festivaline kadar tam bir örnek öğrenci gibi görünürdü.

Sonrasında… saçlarını kestirdi.

Omuz hizasında, kakülleri de katlı kesimdi.

Gözlüklerini de lenslerle değiştirmişti ve üniformasına dokunmasa da, okulun verdiği çantası aksesuarlarla süslenmişti. Ne olmuş yani? diyebilirsiniz ama bu, sanki güneş bir gün aniden batıdan doğmuş gibi büyük bir olaydı.

Naoetsu Lisesi tarihindeki en parlak yıldızın bu dönüşümü sayesinde, sınıf öğretmenimiz bayılmış, sınıfımızın rehber öğretmeni hastaneye kaldırılmış ve müdür istifa mektubu yazmıştı, insanlar ciddiyetle böyle söylentiler yayıyordu.

Bunların hangisi doğruydu bilinmez ama sınıfımıza bir eşek arısı yuvası düşmüş gibiydi. Saçını yeşile boyamamış ya da dövme yaptırmamıştı ama Hanekawa bir gecede serseriye dönmüş gibi bir kargaşa yaşanıyordu.

—İmajımı değiştirmek istedim.

Kıyamet kopmasına rağmen söylediği tek şey buydu. Onlara söylemişti ve iyi de söylemişti. Ek sorular sorulmayacaktı.

Aslında, o “imaj değişikliğinin” nedenini biliyordum—daha doğrusu, sadece bir fikrim vardı, fazlası değil, tam da bu yüzden ona bunu soramazdım.

Geçen gün, Hanekawa Tsubasa'nın kalbi kırılmıştı.

Aşk talihsizliği yüzünden saç kesmek artık moda değildi—ama Hanekawa bu konuda anakronik bir kadın olabilirdi. Bir saç kesiminin kalp kırıklığını gidereceğinden şüpheliydim ama o böyle bir hesaplaşmaya ihtiyaç duyuyor gibiydi.

Örgüyü atmış, gözlüklerinden kurtulmuştu.

Artık “bariz bir sınıf başkanı” gibi değil, sıradan bir kız gibi görünüyordu.

Bu iyiydi. Gayet iyiydi.

Her zaman umduğu şey buydu—sonuçta o gerçekten “sıradan bir kızdı,” gerçi ben neredeyse bir şeytan çıkarma ayini geçirmiş gibi hissetmiştim.

Hayır, şeytan çıkarma değildi…

Belki de ona musallat olanı evcilleştirmişti.

Benim izlenimim buydu. Her halükarda, asıl soru, bu yeni Hanekawa'nın (yeni diyorum ama imaj değişikliğinin üzerinden bir ay geçtiği için artık epey alışmıştım) kız kardeşlerimin odasında ne işi olduğuydu.

Gerçi, orada olmasaydı, o an beni aramazdı. Kişiliği değişmiş değildi. Her zamanki gibi ciddiydi, gecenin bir yarısı bir erkeği arayacak tipte biri değildi—yani.

Hanekawa'ya nedenini sormak üzereydim.

—Tsubasa. İşte o zaman, Hanekawa'nın az önce araya girdiği Karen lafa daldı. —Abimi azarlama… Az önce benim hatamdı ve eğer bana tokat atsaydı, ben de ona geri atardım.

—Gerçekten mi? Hanekawa omuzlarını silkti, şaka yapar gibiydi. —O zaman ben araya girmiş oldum.

—Evet, öyle oldun.

—Yine de ona geri tokat atabileceğini sanmıyorum.

—O zaman onu ısırırdım. Bilmiş ol, Tsubasa, çelik gibi dişlerim var.

Of be… Eski koruyucusuna laf yetiştirmek tam Karen'lıktı ama Hanekawa'ya ne ara adıyla hitap etmeye başlamıştı ki?

Tsukihi'ye döndüm.

—Bana bakma, ben ona soyadıyla hitap ediyorum, diye kendini savunmaya çalıştı Tsukihi.

Mesele o değildi.

Hangi ismi kullanacağınız bile değil, diye düşündüm, ona “hanımefendi” diye hitap etmeye başlasanız iyi edersiniz! Ama mesele o da değildi.

Kısmen Hanekawa'nın bana özel ders vermesi yüzünden, o ve kız kardeşlerim zaten tanışıyorlardı—ama ne ara bu kadar yakınlaşmışlardı?

—Koyomi, sadece dinle ve sinirlenme. Abimin böyle bir şeye sinirlenmeyeceğini biliyorum, diye söze girdi Tsukihi. —Bak, bu sefer, Ateş Kız Kardeşler, Hanekawa Hanım'ı kaydettirdi—

—Ne yaptınız siz?! Anında bağırdım.

Ne düşünüyorlardı?! Hanekawa'yı işe karıştırmışlardı!

—Araragi, bu kadar yüksek sesle konuşma, aileni uyandıracaksın… Ve kız kardeşlerini bağırarak korkutan biri olduğunu hiç bilmezdim.

—……nkk.

Ellerim bağlıydı! Hanekawa'nın beni iyi bir çocuk sanmasını istiyordum!

—Hanekawa Hanım, lütfen Koyomi'yi azarlamayın, diye yalvardı Tsukihi, hatta kendini benimle Hanekawa'nın arasına koyarak. —Sadece size zahmet verdiğimiz için endişeleniyor.

Kız kardeşlerimin beni kolladığı bu sahne de neydi? Çok haksızlık gibi geliyordu.

—Of be…

Biraz sakinleştikten sonra bir şey fark ettim.

Bu sabah—tarih açısından aslında dün sabah—Tsukihi bir şekilde özel dersimin iptal edildiğini biliyordu. Beni uyandırdığında ona söylemiş olmalıyım diye düşünüp üzerinde durmamıştım ama neden bu değildi. Hanekawa'nın planları olacağını ve dersin iptal edileceğini önceden biliyordu.

Tsukihi'nin bilmesine şaşmamalı. O ve Karen bu işin arkasındaydı.

—Araragi, Karen ve Tsukihi'ye yardım etmek tamamen benim kararımdı, o yüzden onlara kızma. Benim tanıdığım Araragi, bunu asla küçük kız kardeşlerinden çıkarmaz.

—Nrghh… Manipüle edildiğimi hissetmeye başlamıştım. Gerçi Hanekawa'ya asla karşı gelmezdim, manipülasyon olsun ya da olmasın.

Sıra Karen'daydı. —Şu sözü bilirsin, ‘kaplana kanat takmak’? Bu da ‘Tüyler ve Ateş Kız Kardeşler’ gibi bir şey.

Hanekawa Tsubasa'nın adına yapılan ne kadar da beceriksiz bir göndermeydi.

Bazen Karen'ın gerçekten kız kardeşim olup olmadığını merak ederdim.

"Pekâlâ, pekâlâ," dedim. "Söz veriyorum, sinirlenmeyeceğim."

"Anne babama da söylemeyeceksin, değil mi?" diye sordu Tsukihi, Hanekawa'nın onların tarafında olduğunu bilerek üsteliyordu…

Benimle yaptıkları herhangi bir sözü tutacağımı sanıyorlarsa yanılıyorlardı. O sözü, kırılgan bir cam parçası gibi paramparça ederdim.

"Bu bizim sırrımız," diye yalan söyledim. "Şimdi çabuk olun ve açıklayın. Ne oldu? Neler oluyor?"

"Gerçekten de. Neler oluyor?"

Karen'ın gırtlağını sıkmaya ramak kalmıştı. Belli ki bana bir şey anlatmaya niyeti yoktu.

Bu durumda ya Tsukihi'ye ya da Hanekawa'ya sormam gerekiyordu… Ama Hanekawa olsa olsa bir suç ortağıydı. Detayları öğrenmek istiyorsam, Tsukihi'den almam şarttı.

Evet…

Kız kardeşlerimden biriyle uğraşırken yine sakinliğimi kaybedeceğimi biliyordum. Şimdilik, en iyisi şununla başlamaktı—

"Hanekawa," dedim. Üçüyle de konuşmam gerekiyordu ama önce onunla. Başparmağımla duvara, odamın yönünü işaret ettim. "Bir dakika odama gelir misin?"

"Ooooh, Tsubasa'yı odasına atmak istiyor."

Karen keyiften dört köşeydi… Bir gün onu öldürecektim.

"Elbette." Hanekawa duvardan uzaklaştı. "Karen, Tsukihi, her şey yoluna girecek. Doğru olanı yaptınız. Araragi benim söyleyeceklerimi duyduğunda, eminim anlayacaktır. Merak etmeyin, her şeyi açıklayacağım."

"Hanekawa Hanım…"

"Tsubasa…"

Kız kardeşlerim gözlerinde pırıltılarla Hanekawa'nın yüzüne baka kaldılar.

Ona çok güveniyor gibiydiler.

Belki de Hanekawa'ya karşı doğal tepki buydu.

"Ama, Tsubasa, Koyomi ile yalnız kalacaksın…"

Karen, çeneni kapa.

Şimdi olanları boş ver, ben senin geleceğin için endişeleniyorum.

"Onu da dert etme. Abine güvenebileceğimi biliyorum," diye güvence verdi Hanekawa, yatağında oturan Karen'ın başını okşadıktan sonra odadan ilk çıkan o oldu.

Cidden… onun örneğine yetişmek imkânsızdı.

Derin bir iç çektim ve Karen'a seslendim, "Hey, kocakafa."

"Ne istiyorsun, cüce?" diye surat asarak karşılık verdi.

Tuhaftı… Karen hakaretime karşılık vermişti ama sanki gönülden yapmamıştı. Her zamanki ateşi eksikti. Ona öyle seslendiğimde, durum ne olursa olsun gazapla üzerime atılmaya meyilli olurdu. Ama şimdi yerinden bile kıpırdamadı, sadece bacak bacak üstüne atmış oturuyordu.

"Ne var? Git başkasına baka kal," dedi.

……

Bir kez daha iç çektim ve ona dedim ki, "Eminim doğru olanı yaptın. Sen her zaman haklısın. Bunu inkâr etmeyeceğim. Ama sen sadece bu kadarsın. Her zaman güçlü değilsin."

……

……

"Güçlü olmadıkça kaybedersin," diye devam ettim. "Dövüş sanatları yapıyorsun, bunu anlamalısın." Tsukihi'ye de baktım. "Adaletin ilk şartı haklı olmak değil, güçlü olmaktır. Bu yüzden adalet her zaman üstün gelir. Bunu görmenin zamanı geldi. Bunu yapana kadar asla değişmeyeceksin—her zaman sözde adalet savunucuları olacaksın—"

Sahtekârlar.

Kız kardeşlerimin cevap vermesini beklemeden çıktım—koridora adım atıp kapıyı arkamdan kapattım.

Hanekawa orada durmuş bekliyordu. Sanki yapacak hiçbir şeyi yokmuş gibi. Ama aynı zamanda keyiflenmiş görünüyordu.

"Bunu söylememem gerektiğini biliyorum," dedi hafif bir gülümsemeyle, "ama kız kardeşlerinle seni izlemek eğlenceli."

"Yeter artık…"

"Bence onlar iyi çocuklar."

"Bence onlar veletler."

Hanekawa'yı odama götürdüm. Kanbaru'nun aksine, odamı oldukça düzenli tutardım, bu yüzden beklenmedik misafirlere hazırdım.

"Yatağa oturabilirsin," diye teklif ettim.

"Kızlardan oturmalarını isteyecek doğru yer olduğundan emin değilim."

"Ha? Neden olmasın?"

Sengoku'nun benden oturmamı istediği yer orasıydı—hatta başka hiçbir yere oturmamam söylenmişti. O anı hatırlayarak sandalyeme oturdum.

"Bu arada, Hanekawa, gece yarısı olmasına rağmen neden okul üniformanı giyiyorsun?" Evet, üzerinde o vardı. Bunu dile getirmek istiyordum ama fırsat bulamamıştım. "Yaz tatilinde bile üniformanı giydiğini biliyorum ama bunu bir kenara bırakırsak… hiç normal kıyafetin var mı? Seni hiç günlük kıyafetlerle gördüğümü sanmıyorum."

"Beni daha önce pijamalarımla gördün."

"Pijamalar günlük kıyafet değildir."

Eğer gerçekten kılı kırk yaran biri olursak, onu iç çamaşırlarıyla da görmüştüm ama o başkaydı ve yine günlük kıyafet değildi. Görmek istediğim, Hanekawa'nın kendi seçtiği rahat bir kıyafet içinde olmasıydı! Acaba beni hiç kırmayacak mıydı?!

"Bugün sadece bir tesadüf, aslında… Bu akşamüstü kız kardeşlerinle buluştuğumda böyle giyinmiştim. Belki oradan başlamalıyım?"

"Lütfen."

"Biraz ferahlatıcı…"

"Hım?"

"Şey, kız kardeşlerin için endişelenme şeklin, benim için, ya da Senjogahara, ya da Mayoi, ya da Kanbaru, ya da Sengoku için endişelenme şeklinden bir şekilde farklı görünüyor. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Daha çaresizce."

"Çaresizce…"

"Karen-chan ve Tsukihi-chan söz konusu olduğunda bambaşka bir insansın," diye kız kardeşlerime küçültme ekiyle hitap etti Hanekawa, yaramazca kıkırdayarak. "Şimdi onlara karşı oldukça katıydın. Haklılar ama güçlü değiller mi? Emin misin ki bu kendine yönelik değildi?"

"Kendime benzeyen insanlardan mı nefret ediyorum?"

"Bunu duymak istediğini sanmıyorum. Ama ben öyle ifade etmezdim. Belki de düpedüz 'kendinden nefret'?"

Buna karşılık iç çektim. Hem insanların beni böyle gördüğü için, hem de bunun doğru olduğu için. Karmaşık bir iç çekişti.

Adalet Adamı, Senjogahara tarafından böyle çağrılmıştım.

"Hanekawa. Kız kardeşlerimi daha bir aydır tanıyorsun, o yüzden seni suçlamıyorum ama ben, Karen-chan ile on beş yıl, Tsukihi-chan ile on dört yıl yaşadım. Bu kadar zamandan sonra sana şunu söyleyebilirim ki—"

"Pfft… Ha ha."

Daha söyleyeceklerime giriş yapıyordum ki, Hanekawa'ya bir şey o kadar komik geldi ki kahkahalara boğuldu, ben de asıl konuya gelmeden sözümü kestim.

"H-Hanekawa?"

"Hayır, üzgünüm. Ama az önce onlara Karen-chan ve Tsukihi-chan dedin."

…!

Ne korkunç bir gaf! Az önce ne yaptım ben?!

Onlarla "chan" kullanmak, çocukluğumuzdan kalma eski bir alışkanlıktı. Bu yüzden onları isimleriyle çağırmamaya çalışıyordum! "Büyük olan" ve "küçük olan" gibi tabirler, durumu geçiştirme şeklimdi!

Herkesin içinde, özellikle de Hanekawa'nın önünde pot kırmıştım!

"Gah… Ah, ah, ah."

"Hadi ama, Araragi, önemli değil. Ben de onlarla bazen öyle yapıyorum."

"H-Hayır," diye kekeledim, "sadece seni taklit ediyordum. Onlara çocuk muamelesi yapıyordum, retorik olarak, ama normalde onlara sadece Karen ve Tsukihi derim…"

Hanekawa bana acıyarak baktı. Bu çok utanç vericiydi…

"Ş-Şunu bir kenara bırakırsak, asıl konumuza dönelim, Hanekawa. Bu biraz acil gibi görünüyor."

"Sorun değil," diye tatlılıkla onayladı.

Dur! Nezaketin canımı yakıyor!

"Her neyse," diye devam ettim, "arka planın bir kısmını zaten biliyorum. Ortaokul öğrencileri arasında dolaşan bu tılsımların kaynağını arıyorlardı, değil mi?"

"Oh. Bunu nereden biliyorsun?"

"Aslında Sengoku aracılığıyla. Ne yazık ki, küçük kız kardeşlerim—"

"Karen-chan ve Tsukihi-chan."

"…Küçük kız kardeşim—"

"Yani Karen-chan ve Tsukihi-chan."

Kötü kalpli Hanekawa. Belki de yanılıyordum ve kişiliği saç stiliyle birlikte değişmişti.

"Karen-chan ve Tsukihi-chan," diye pes ettim, "diğer ortaokul çocukları arasında ünlüler gibidir. Sengoku onların yaramazlık hikâyelerini duyar."

"Hıh—anladım." Hanekawa inanmış görünüyordu. "Hazır lafı açılmışken, Sengoku o tılsımlardan birinin kurbanı olmuştu, değil mi?"

"Tam olarak söylemek gerekirse, tek kurban oydu."

"Hayır, değildi. Sadece en kötü sonuçları yaşayan oydu… O tılsımlar aslında her türlü olumsuz etkiye sahip."

"Her türlü mü?"

"Çoğunlukla kişilerarası ilişkiler açısından."

………

Doğru. Sengoku'nun durumunda da—tek kurban o değildi. Çevresindeki bazı ilişkiler de zarar görmüştü.

"Bunu araştırdığımda," dedi Hanekawa, "popüler olan sözde tılsımların çoğu kötü niyetli—eğilim açıkça ortada. Karen ve Tsukihi'nin birinin bunları kasıtlı olarak yaydığı fikri, karanlığa atılan bir ok gibiydi ama hedeften çok da sapmadı."

Yaz tatili olmasaydı araştırma yapamayacağını da ekledi. Gerçekten de, böyle bir soruşturma için uzun bir tatil tek fırsattı.

"Bu arada, onlarla ne zaman çalışmaya başladın?" diye sordum.

"Onlarla çalıştığımı söyleyecek kadar ileri gitmezdim. Sadece ara sıra onlara yardım ettim. Ama ne kadar süredir dersen, sanırım yaz tatilinin başından beri."

"Ha, yani…" Asıl öğrenmek istediğimi hâlâ sormamıştım. "Onlara yardım ettin. O zaman suçluyu bulmuş olmalısın."

Başka bir deyişle… Karen'ın cep telefonu az önce çaldığında, arayan Tsubasa Hanekawa'nın ta kendisiydi. Küçük kız kardeşimin beni değil de o aramayı önceliklendirmesine şaşmamalı.

"Bunu benim hatammış gibi gösterdiğinde canım yanıyor," dedi Hanekawa.

Gerçekten de acı çekiyormuş gibi görünüyordu.

Ona acı çektirmek istemiyordum ama söylemek zorundaydım. "Biliyor musun, Oshino senin bu yanından çekiniyordu. Çok yeteneklisin ve cevaba ulaşmaktan asla vazgeçemiyorsun…"

Bu beni kurtarmıştı. Ama tersi de doğruydu. Örneğin—kendini kurtaramamıştı. Kendi yeteneği yoluna engel olmuştu.

"Doğru." Hanekawa bunu inkâr etmiyordu. Dudaklarında belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı. "Ama yarım yamalak da yapamazdım."

"Doğru. Tıpkı Karen-chan, Tsukihi-chan ve ben gibi…"

Neyse. O gemi çoktan kalkmıştı.

"Tıpkı Karen-chan, Tsukihi-chan ve benim kendi zayıflığımızı kabul etmemiz gerektiği gibi—sen de kendi gücünü kabul etmelisin."

Sahtekârlar sahtekâr olduklarını kabul etmek zorunda olduğu gibi, gerçek olanlar da gerçek olduklarını kabul etmeli. Cidden—kendimizi bir kenara atamayız ki.

"Peki," diye sordum, "Karen 'suçluyu' buldu, müzakere etmeye gitti—ve ona bir şey mi yapıldı?"

"Doğru. O sırada kendi başıma hareket ediyordum ve daha sonra ortaya çıktım, bu yüzden 'suçluyu' şahsen hiç görmedim… Kız kardeşlerine önce katılsaydım, belki yardım edebilirdim."

"Karen bu 'suçlunun' nasıl biri olduğu hakkında bir şey söyledi mi?"

"Bakalım…" Hanekawa ağırlığını değiştirdi ve yatak hafifçe gıcırdadı. "Adı Deishu Kaiki—uğursuz bir adammış, anlaşılan."


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.