"Üzgünüm. O kadar şok oldum ki, biraz tuhaflaştım."
Çünkü kurabiyelerdi, anladınız mı? Gerçi önümüzdeki şeylere kurabiye denebilir miydi, ondan pek emin değildim.
"Sizin göreviniz tadım yapmaktı, çöp atmak değil. Üstelik onun ricasını ben kabul ettim. Bunun sorumluluğunu da ben üstleneceğim," dedi Yukinoshita, tabağı kendi tarafına çekerken.
"Sorunun tam olarak ne olduğunu anlamadan bunları düzgünce imha edemem. Ve bunu öğrenmek için kendimi tehlikeye atmaktan başka çarem yok."
Yukinoshita kararmış nesnelerden birini aldı. Bana bunların demir cevheri olduğu söylense inanabilirdim. Bana baktı, gözleri hafifçe dolmuştu.
"Bu beni öldürecek mi?"
"Ben de onu merak ediyorum," dedim, bize sanki aralarına katılmak istiyormuş gibi bakan Yuigahama'ya şöyle bir göz atarak. Hadi bakalım. Senin de bir tane var. Acımızı anla.
Yuigahama'nın kurabiyelerini bir şekilde öğütmeyi başardım.
Manga'larda olduğu gibi, bir tane yer yemez kusup devrilmedim. Sadece bilincimi kaybetmenin bir lütuf olacağı kadar yoğun, acı bir iğrençlik tattım. Keşke bayılabilseydim de daha fazla yemek zorunda kalmasaydım. O kurabiyelerdeki işçilik seviyesi, içine ne halt ettiğini merak ettirdi bana – uskumru bağırsağı mı? Ölçekte aşağı yukarı oradaydılar, ama en azından onları yemek anlık ölüm anlamına gelmiyordu. Yine de, bu maddeyi yutmanın uzun vadede kanser riskimi artırdığını ve birkaç yıl içinde semptomlar görmeye başlayacağımı öğrensem şaşırmazdım.
"Öğğ! Bunlar ne kadar acı! Ve iğrenç!" diye inledi Yuigahama, gözyaşları içinde kurabiyeleri çiğnerken.
Yukinoshita hemen ona bir çay fincanı uzattı. "Mümkün olduğunca çiğnemekten kaçınıp hızlıca yutmak daha iyi. Dilinize değmemesine dikkat edin. Tıpkı iğrenç bir ilaç içmek gibi."
En acımasız şeyleri söylemekten hiç çekinmiyordu doğrusu.
Çaydanlık fokurdayarak kaynamış, Yukinoshita bize biraz siyah çay doldurmuştu. Hepimiz bize düşen kotayı tükettikten sonra, çayla birlikte midemize indirdik. Nihayet rahatlayabildiğimde, içimi çektim.
Yukinoshita, o anlık soluklanmamızı bölmek için ağzını açtı. "Pekala, şimdi bunları nasıl geliştirebileceğimizi düşünelim."
"Yuigahama'nın bir daha asla yemek yapmaması."
"O kadar kötü mü diyorsun yani?!"
"Hikigaya, bu bizim nihai çözümümüz."
"Bu mu çözüm?!" Yuigahama şaşkınlıktan hayal kırıklığına geçti. Omuzları düştü ve derin bir iç çekti. "Sanırım ben yemek yapmaya hiç uygun değilim… Hiçbir… yeteneğim yok, ya da her neyse adı."
Yukinoshita da derin bir iç çekti. "Anladım. Bir cevap buldum."
"Ne yapmalıyım?" diye sordu Yuigahama, Yukinoshita ise sakin bir şekilde yanıtladı:
"Sadece çaba göstermen gerekiyor."
"Cevabın bu mu?"
Benim naçizane fikrime göre, çaba en kötü çözümdür.
Sadece çok çalışman gerektiğini ve başka hiçbir faktörün önemli olmadığını söylemek, "Şimdi yapabileceğin başka hiçbir şey yok" demenin başka bir yoluydu. Açıkçası, hiç plan yapmadan ilerlemekten farksızdı. "Hiç şansın yok, o yüzden vazgeç" demek çok daha iyi olurdu. Boşa harcanan çabadan daha anlamsız bir şey yoktur. Birine yol vermek, zamanını ve emeğini başka bir şeye ayırmasını sağlamak daha iyidir.
"Çaba, doğru yapıldığı takdirde harika bir çözümdür," diye ilan etti Yukinoshita, sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi. Sen bir espr misin, nesin?
"Yuigahama. Daha önce yeteneğin olmadığını söylemiştin, değil mi?"
"Ha? Aa, evet."
"Bu düşünce tarzını değiştirmelisin. Asgari miktarda çaba göstermeyen insanların, yetenekli insanları kıskanmaya hakları yoktur. Başarısız olanlar, hedeflerine ulaşmak için gereken çabayı hayal edemedikleri için başarısız olurlar." Yukinoshita'nın sözleri hem keskin hem de o kadar doğruydu ki, hiçbir karşı argümana yer bırakmıyordu.
Yuigahama'nın sesi boğazında düğümlendi. Muhtemelen daha önce böyle sağlam bir gerekçeyle yüzleşmek zorunda kalmamıştı. Yüzünde kafa karışıklığı ve korku belirdi. Bunları umursamaz bir gülümsemeyle gizledi. "A-ama, şey, son zamanlarda herkes böyle şeyler yapmadığını söylüyor. Şu an böyle şeyler yapmak pek moda değil." Yuigahama utangaçça gülümsedi ve gülümsemesinin bir kıkırdamayla kaybolacak gibi olduğu o an, masada bir fincanın şıngırdama sesi odada yankılandı. Çok küçük ve sessiz bir sesti ama berrak bir buz gibi yankılandı. Ses, dikkatleri zorla kaynağına, keskin bir zeka aurası yayan Yukinoshita'ya çekti.
"Çevrene uyum sağlamaya çalışmayı bırakır mısın? Son derece nahoş bir durum. Kendi sakarlığının, beceriksizliğinin ve aptallığının kökeni olarak başkalarını göstermekten utanmıyor musun?"
Yukinoshita'nın tonu sertti. Açıkça nefret akıyordu sesinden ve bu beni o kadar irkiltti ki fısıltıyla "O-oha!" diye mırıldandım.
Yuigahama sessizliğe büründü, sözleri kesilmişti. Yüzü yere dönük olduğu için tam anlayamadım ama eteğinin ucunu sıkan elleri hislerini göstermeye yetiyordu.
İletişim becerilerinin güçlü olduğuna emindim. Sonuçta A listesinin bir üyesi olacak kadar güçlüydü, ki bu sadece güzel bir yüzden daha fazlasını gerektiriyordu – başkalarıyla iyi geçinmeyi bilmesi lazımdı. Ama başka bir açıdan bakıldığında, bu aslında sadece kendini iyi entegre edebildiği anlamına geliyordu. Başka bir deyişle, kendisi olmak için yalnızlığı göze alma cesaretinden yoksundu.
Öte yandan, tam bir "ya benim yolum ya da hiç" kişiliği olan Yukinoshita vardı. Onun küstah karakteri gerçekti. Sanki yalnız olmaktan gurur duyuyormuş gibi davranıyordu. Tamamen farklı iki kız tipiydiler. Güç ölçeğinde, Yukinoshita açıkça daha güçlüydü. Sonuçta haklıydı.
Yuigahama'nın gözleri doldu. "Sen çok..." "Çok kötüsün," diyeceğini varsaydım. Sesi zayıftı, sanki gözyaşlarına boğulmak üzereydi. Omuzları kontrolsüzce titriyordu ve sesi de onlarla birlikte güvenilmez bir şekilde titredi: "...çok havalısın..."
""Ne?!"", dedik Yukinoshita ve ben aynı anda. Bu da neydi böyle? İkimiz bakıştık.
"Sen her zaman çok gerçeksin… Bu, şey… gerçekten havalı." Yuigahama, yüzünde hayranlık belirmiş bir şekilde Yukinoshita'ya gözlerini dikti.
Yukinoshita ise aksine kaskatı kesildi ve birkaç adım geri çekildi. "B-bu kız da neyden bahsediyor böyle? Beni dinliyor muydun? Oldukça sert konuştuğumu sanıyordum."
"Hayır, hiç de değil! Ah, şey, evet, söylediklerin acımasızdı ve dürüst olmak gerekirse, duyunca biraz irkildim ama…" Evet, kulağa doğru geliyordu. Açıkçası Yukinoshita'nın bir kızı azarlarken bu kadar ileri gideceğini düşünmemiştim. Ben sadece irkilmekle kalmamış, neredeyse kapıdan dışarı çıkacak kadar sinmiştim. Ama görünüşe göre Yuigahama için o tirat sadece irkilmeye değerdi.
"Ama dürüst davrandığını hissettim. Ve Hikki ile konuştuğunda, birbirinize hep korkunç şeyler söylüyorsunuz ama… aslında konuşuyorsunuz. Ben hep herkesin yaptığını yaparım, bu yüzden böyle bir şeyi ilk kez görüyorum…" Yuigahama kaçmadı. "Üzgünüm. Bir dahaki sefere doğru yapacağım," diye özür diledi, doğrudan Yukinoshita'ya bakarak.
Bu kez Yukinoshita, Yuigahama'nın beklenmedik bakışı karşısında suskun kalmıştı. Bu muhtemelen onun için bir ilkti. Mantıklı ve rasyonel bir şekilde yanlış oldukları söylendikten sonra özür dileyen şaşırtıcı derecede az insan vardır. Çoğu insan kıpkırmızı kesilir ve patlardı.
Yukinoshita yana baktı ve eliyle saçlarını geriye doğru taradı. Doğru kelimeleri arıyor ama bulamıyor gibi bir hali vardı. Adamım, doğaçlama konusunda berbattı.
"Ona nasıl doğru yapılacağını öğret. Ve sen de onu dinle, Yuigahama," dedim, aralarındaki sessizliği bozarak, Yukinoshita da kısa bir iç çekti ve başını salladı.
"Önce sana nasıl yapılacağını göstereceğim, o yüzden tam benim yaptığım gibi yapmaya çalış." Bluzunun kollarını sıvadı, bir yumurta kırdı ve çırptı. Tam olarak ölçülmüş miktarda unu eledi ve topaklanmaması için iyice karıştırdı. Sonra diğer malzemeleri ekledi: şeker, tereyağı ve vanilya özütü.
Becerileri, Yuigahama'nın bir an önce gösterdikleriyle kıyaslanamazdı bile. Hamur bir çırpıda hazır oldu ve Yukinoshita kurabiye kalıplarıyla kalp, yıldız ve daire şekilleri kesmeye başladı. Kurabiye tepsisinde zaten bir yağlı kağıt vardı. Hamuru dikkatlice üzerine yerleştirdi ve tepsiyi önceden ısıtılmış fırına sürdü.
Kısa bir bekleyişin ardından, tarifsiz tatlı bir aroma yayılmaya başladı.
Hazırlık mükemmel olursa, sonuçlar da öyle olmalıydı. Ve nitekim, taze pişmiş kurabiyeler göz kamaştırıcıydı.
Onları bir tabağa aktaran Yukinoshita, hızla bize sundu. Güzelce kızarmış, altın rengi kurabiyelerin her biri şüphesiz kurabiye adını hak ediyordu. Tıpkı Aunt Stella marka kurabiyeler gibi çok iyi yapılmışlardı. Minnetle bir tane aldım.
Ağzıma attığımda, genişçe gülümsemekten kendimi alamadım. "Bunlar çok iyi! Pastanen ne renk?!" Dürüst fikrim ağzımdan kaçtı.
Ellerim durmuyordu. Bir tane daha ağzıma attım. Lezzetliydi tabii ki. Bir kızın el yapımı kurabiyelerini bir daha yeme fırsatım muhtemelen hiç olmayacaktı, bu yüzden fırsattan istifade edip bir tane daha mideye indirdim. Yuigahama'nın yaptıkları kurabiye sayılmazdı, o yüzden onlar geçerli değildi. "Bunlar çok güzel… Harikasın, Yukinoshita."
"Teşekkür ederim." Yukinoshita, en ufak bir alay izi bile olmadan gülümsedi. "Ama biliyorsun, ben sadece tarife sadık kaldım, bu yüzden eminim sen de benimkiler gibi yapabilirsin, Yuigahama. Eğer yapamazsan, sanırım sende bir sorun vardır."
"Neden bunları o adama vermiyor ki?"
"Bunun bir anlamı olmazdı. Hadi, Yuigahama. Bunu bir deneyelim."
"T-tamam. Gerçekten başarabileceğimi düşünüyor musun? Senin gibi kurabiye yapabilir miyim gerçekten, Yukinoshita?"
"Yapabilirsin, eğer tarife sadık kalırsan." Yukinoshita bu uyarıyı eklemeyi ihmal etmedi.
Ve böylece Yuigahama'nın intikamı başladı.
Yuigahama, Yukinoshita'nın hamurla yaptığı tüm o işlemleri, her bir adımı harfiyen tekrarladı... Hani, hamur işi ya, baştan işi... Anladınız mı? Tatlı bir kelime oyunu oldu bu. Kurabiyeler de bitince tatlı olacaktı muhtemelen… Anladınız mı? Çünkü tatlı bir espri yaptım?
Ama...
“Yuigahama, öyle değil. Unu elerken elinle bir daire çiz. Bir daire. Anladın mı? İlkokulda doğru düzgün öğretmediler mi size?”
“Karıştırırken kaseyi sıkıca tut. Tüm kase dönüyor, bu yüzden hiç karışmıyor. Döndürme. Hamuru keser gibi hareket ettir.”
“Hayır, o değil! 'İnce aromayı' unut. Konserve şeftalileri falan başka zaman koyarsın. Bu kadar su eklersen hamurun canına okursun. Sıvılaşır gider!”
Yukinoshita, yani Yukino Yukinoshita, şaşkına dönmüştü. Bitkin düşmüştü. Hamuru bir şekilde fırına soktuklarında, omuzları ağır bir kederle çökmüştü. Her zamanki tavrından eser yoktu, alnında ter damlacıkları belirmişti.
Fırını açtıklarında, az önceki kokuya çok benzeyen hoş bir koku yayıldı. Ama...
“Tam olarak aynı değil...” Yuigahama'nın omuzları hayal kırıklığıyla çöktü.
Tattıklarında, Yukinoshita'nın az önce pişirdiklerinden bariz bir şekilde farklıydılar. Ama kurabiye denilebilecek kadar iyiydiler. Daha önce ürettiği briket benzeri nesnelerden çok daha iyiydiler. Ben normal kurabiye gibi seve seve yerdim.
Ama ne Yuigahama ne de Yukinoshita tatmin olmuş gibi görünüyordu.
“Sana nasıl öğretebilirim ki, anlayacağın bir şekilde?” Kendi kendine homurdanarak, Yukinoshita başını yana eğdi.
Onları izlerken, bunun ne anlama geldiğini aniden fark ettim. Yukinoshita kötü bir öğretmendi.
Basitçe söylemek gerekirse, Yukinoshita yetenekliydi, ama bu yeteneği yüzünden yeteneksizlerin ne hissettiğini en ufak bir şekilde bile anlamıyordu. Onların başarısızlıklarını kavrayamıyordu.
Sadece tarife uy demek, bir matematik öğrencisine "Sadece formülü kullanman yeterli" demek gibiydi. Matematikte kötü olan biri, formülün ne işe yaradığını bile anlamaz ki en başta. Formülün cevaba ulaşmalarına nasıl yardımcı olacağını kavrayamazlar. Yukinoshita, Yuigahama'nın neden anlamadığını anlayamıyordu. Böyle söyleyince Yukinoshita'nın suçu gibi duruyor, ama durum bu değildi. Yukinoshita elinden gelen her şeyi yapmıştı. Sorun diğer kızdaydı.
“Neden olmuyor? Tıpkı senin dediğin gibi yaptım!” Yüzünde samimi bir şaşkınlık ifadesiyle, Yuigahama bir kurabiye almak için uzandı.
Gerçekten zeki insanların her zaman iyi öğretmen olacağını ya da her aptalın anlayabileceği şekilde güvenilir bir biçimde açıklayabileceğini söylemek yalandır. Ne kadar öğretirsen öğret, bir hayal kırıklığı olan insan yine bir hayal kırıklığıdır, bu yüzden anlamayacaktır. Kaç kez baştan yaparsan yap, o eksikliği gideremezsin.
“Hmm… Gerçekten de Yukinoshita'nın yaptıklarından farklılar.” Yuigahama çöktü, Yukinoshita ise başını ellerinin arasına aldı.
Onları izlerken başka bir kurabiyeden bir ısırık aldım. “Bakın, başından beri merak ediyorum ama… neden bu kadar iyi kurabiyeler yapmaya çalışıyorsunuz?”
“Ne?” Yuigahama bana, 'Ne saçmalıyorsun sen, bakir?' der gibi bir bakış attı. O kadar küçümseyiciydi ki, biraz sinirimi bozdu.
“Sen bile anlamıyorsun, oysa bir sürtüksün. Ne kadar aptalsın?”
“Sürtük deme dedim!”
“Erkeklerden hiç anlamıyorsun.”
“B-buna yapabileceğim bir şey yok! Hiçbir erkekle çıkmadım ki! Y-yani çıkan bir sürü arkadaşım var… a-ama onları taklit etmek beni bu duruma soktu, bu yüzden…” Yuigahama'nın sesi gittikçe kısıldı, öyle ki artık hiç duyamıyordum. Net konuş. Net! Tıpkı benim derste söz hakkı aldığım zamanki halime benziyordu!
“Yuigahama'nın mahrem ilişkileri beni pek ilgilendirmiyor, ama en nihayetinde neye varmak istiyorsun, Hikigaya?”
Hadi canım, 'mahrem ilişkiler' mi? Son zamanlarda trenlerdeki asılı reklamlarda bile görmüyorum bu ifadeyi. Kaç yaşındasın sen?
Etkili bir duraklamanın ardından, zaferle gülümsedim. “Oh be, anlaşılan ikiniz de gerçek el yapımı kurabiye yememişsiniz. Lütfen on dakika sonra geri gelin. Size gerçeğini yedireceğim.”
“Ne dedin sen? Pekala! Merakla bekliyorum,” dedi Yuigahama ve kurabiyelerinin küçümsenmesine sinirlenmiş olacak ki, Yukinoshita'yı koridora sürükleyip gözden kayboldu.
Şimdi sıra bendeydi. Başka bir deyişle, bu, onun sorununa en üstün, en uç çözümü bulmak için verilen nihai savaştı.
Birkaç dakika sonra, ev ekonomisi sınıfını bir gerilim aurası sarmıştı.
***
“Bunlar mı gerçek el yapımı kurabiyeler? Yamuk yumuklar ve boyutları eşit değil. Üstelik bazıları yanmış. Bunlar…” Yukinoshita masadaki nesnelere şüpheyle baktı.
Yuigahama yandan bize göz attı.
“Bwa-ha! Büyük konuştun ama bunlar hiçbir şey! Ne gülünç! Yemeye bile değmezler!” Yuigahama alaycı bir kahkahayla patladı. Resmen kıkır kıkır gülüyordu. Bunu unutmayacağım, pislik.
“H-hadi ama, öyle söyleme. Sadece bir denesenize, lütfen.” Ağzımın kenarlarını çekiştiren seğirmeleri bastırdım ve dingin gülümsememin bozulmasına izin vermedim. Gülümsememle onlara her şeyi mükemmel bir şekilde ayarladığımı, durumu tersine çevirmeye hazır olduğumu ve kazanacağımdan emin olduğumu gösterecektim.
“Madem öyle diyorsun…” Yuigahama çekinerek bir kurabiyeyi ağzına attı. Yukinoshita ise tek kelime etmeden tabağın birinden bir tane aldı.
Hoş çıtırtı sesleri yankılandı, ardından bir anlık sessizlik oldu.
“Oh! V-vay canına.” Yuigahama'nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Lezzet beynine ulaşmış, onu tarif edecek uygun kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. “Yine de öyle özel bir şey değiller ve biraz da kumlu. Açıkçası, o kadar da iyi değiller!” Şoktan öfkeye doğru savruldu. Bir uçtan diğerine bu şiddetli geçiş, bana doğru yüzünü buruşturmasına neden oldu.
Yukinoshita hiçbir şey söylemedi, ama bana şüpheyle baktı. Anlaşılan fark etmişti.
Her iki bakışı da bir anlığına sineye çektikten sonra, gözlerimi nazikçe yere indirdim. “Oh… İyi değiller, öyle mi? Elimden gelenin en iyisini yapmıştım oysa…”
“Oh… Üzgünüm.” Gözlerimi yere indirdiğimde, Yuigahama da beceriksizce gözlerini yere indirdi.
“Üzgünüm. Onları atacağım,” dedim, tabağı kapıp onlardan uzaklaşarak.
“B-bir saniye dur!”
“Ne?”
Yuigahama elimi tutarak beni durdurdu. Cevap vermek yerine, yamuk kurabiyelerden birini alıp ağzına attı. Çıtırtılı bir ses çıkararak o kumlu şeyi çiğnedi. “O k-kadar da kötü değiller ki atman gereksin… Kötü diyemem onlara.”
“Oh… Yani onlardan memnun kaldın mı?” Ona gülümsedim ve Yuigahama tek kelime etmeden başını salladı, ardından hemen arkasını dönüp başka tarafa baktı. Batan güneş pencerelerden içeri akıyor, yüzünü kızarmış gösteriyordu.
“Şey, onlar senin az önce yaptığın kurabiyeler.”
“Ne?”
Gerçeği ona pürüzsüz ve umursamaz bir şekilde açıkladım. Onları benim yaptığımı hiç söylememiştim, bu yüzden asla yalan söylememiştim.
“…Ehh?” Yuigahama aptalca tekrarladı. Gözleri nokta gibi olmuş, ağzı tamamen açık kalmıştı, aptallığının etkisini abartıyordu.
“Ha? Ha?” Gözlerini kırpıştırarak ve kocaman açarak, benden Yukinoshita'ya, oradan tekrar bana döndü. Az önce ne olduğunu uzaktan yakından anlamamıştı.
“Hikigaya, pek anlamadım. Bu saçmalığın amacı neydi?” Yukinoshita beni baştan aşağı süzdü, açıkça memnuniyetsizdi.
“Belli bir deyiş vardır… ‘Sevgin varsa… sevgi yeter!’” Yüzümde geniş bir sırıtışla ona başparmağımı kaldırdım.
“Bu çok eski!” Yuigahama sessizce tepki verdi. Eh, o dizi ben ilkokuldayken yayınlanmıştı. Yukinoshita anlamamış gibiydi ve başını yana eğerek 'Soru işareti?' der gibi baktı.
“Çıtayı çok yükselttiniz.” Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Ooo, bu neydi böyle? Bu üstünlük hissi mi? Sanki doğru cevabı bilen tek kişi benmişim gibi bir duygu mu? Fazlaydı. Kendimi tutamayıp gevezelik etmeye başladım. Kıkırdadım. “Engelli koşunun amacı engellerin üzerinden atlamak değildir. En iyi zamanla bitiş çizgisine ulaşmaktır. Oraya ulaşmak için atlamanız gerektiğini söyleyen bir kural yok. Öne—”
“Neye varmak istediğini anladım. Yeter.”
“—ngelleri devirmen, uçurman ya da altından sürünerek geçmen fark etmezdi. Tam bunu söyleyecektim ki Yukinoshita sözümü kesti.”
“Amacı araçlarla karıştırdığımızı mı söylüyorsun?” Pek ikna olmuş gibi görünmüyordu. Ama tam da bunu söyleyecektim, bu yüzden başımı sallayıp devam etmekten başka çarem yoktu.
“Onca zahmete girip el yapımı kurabiye yaptı. Eğer 'el yapımı' kısmını abartmazsan, hiçbir anlamı kalmaz. Bir erkek, ona mağazadan alınmışla birebir aynı şeyi verirsen mutlu olmaz. Aslında biraz kötü tatsa daha iyi,” dedim, ama Yukinoshita hala ikna olmuş gibi görünmüyordu.
“Kötü olmaları mı daha iyi?” diye sordu.
“Evet, aynen öyle. Eğer bunu vurgularsan, yani mükemmel yapamasan da elinden gelenin en iyisini yaptığını belirtirsen, o zaman o trajik bir şekilde yanlış izlenime kapılır: 'Ah, benim için ne kadar da uğraşmış!'”
“Bu kadar basit olamaz…” Yuigahama bana, 'Ne saçmalıyorsun sen, bakir?' der gibi şüpheyle baktı.
İçimi çektim. Başka çarem yoktu. Onu ikna etmek için bir hikaye anlatmam gerekecekti.
“Bu hikaye, sekizinci sınıfa yeni başladığı zamanlardan, bir arkadaşımın bir arkadaşıyla ilgili. Yeni bir yılın başlangıcıydı, bu yüzden sınıf saatinde bir sınıf temsilcisi seçmeleri gerekiyordu. Ama sekizinci sınıf olduğu için erkek çocuklardan hiçbiri sınıf temsilcisi olmak istemiyordu. Bu yüzden tabii ki kura çekmeleri gerekti. Ve bu çocuk hiç şanssız doğmuştu, bu yüzden tabii ki sınıf temsilcisi olarak o seçildi. Öğretmen ona görevlerini verdi, sonra da kız sınıf temsilcisini seçmeleri gerekiyordu. Utangaç, çekingen ve ürkek bir çocuktu, bu yüzden bu durum onun için gerçekten zordu.”
“Tüm bu kelimeler aynı anlama geliyor. Ve konuya gelmek için çok fazla uzatıyorsun.”
“Sus da dinle. Tam o sırada bir kız aday oldu. Şirindi. Böylece, hayırlı bir şekilde, erkek ve kız sınıf temsilcileri belirlenmiş oldu. Kız utangaçça, ‘Bu yıl seninle çalışmayı dört gözle bekliyorum,’ dedi.”
“Bundan sonra, zaman zaman gelip onunla konuşurdu. Çocuk kendi kendine, ‘Ha? Benden mi hoşlanıyor? Şimdi düşününce, ben erkek temsilci seçildikten sonra gönüllü olmuştu. Benimle sık sık konuşmaya geliyor, kesin benden hoşlanıyor olmalı!’ diye düşünmeye başladı. Bu sonuca varması uzun sürmedi. Yaklaşık bir hafta.”
“Ne kadar da hızlı!” Başını sallayıp hmm’layan Yuigahama şaşkınlığını dile getirdi.
“Aptal. Zaman, yaş farkı ya da her neyse, bunların hiçbiri aşkla alakalı değildir. Neyse, bir gün okul çıkışı, öğretmenin dediği gibi kâğıtları dağıtırken, kıza olan hislerini itiraf etmeye karar verdi:
“‘Ş-şey, bak… Hoşlandığın biri var mı?’
“‘Ha? Yok!’
“‘Hadi canım, öyle diyorsan kesin var! Kim o?’
“‘Sence kim?’
“‘Bilmiyorum ki! Hadi ama! Bir ipucu ver!’
“‘Yapabilir miyim bilmiyorum…’
“‘Ah, o zaman baş harfleri! Baş harflerini söyle! Ya da sadece soyadının veya adının ilk harfi de olur, hadi!’
“‘Hmm, peki o zaman, sanırım bunu yapabilirim.’
“‘Gerçekten mi?! Evet! Peki ne harfi?’
“‘H.’
“‘Ha? O… ben miyim?’
“‘Ha? Ne saçmalıyorsun? Tabii ki hayır. Ne? Ha? Bu çok iğrenç. Kes şunu.’
“‘Ha-ha-ha. Tabii ki… Şaka yapıyordum sadece.’
“‘Kim aklı başında biri… İşimiz bitti burada, ben gidiyorum.’
“‘T-tamam…’ Sınıfta tek başıma kalmış, batan güneşi izlerken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Dahası, ertesi gün okula gittiğimde herkes olanları öğrenmişti.”
“Demek senmişsin, Hikki…,” diye mırıldandı Yuigahama, gözlerini kaçırarak.
“Hey! Aptallık etme. Kimse benimle ilgili olduğunu söylemedi! Birinci tekil şahıs sadece, bilirsin, bir hikâye anlatma biçimiydi.”
Açıklamamı görmezden gelen Yukinoshita, sinirle içini çekti. “Daha ‘bir arkadaşımın arkadaşı’ dediğin anda şüpheliydi. Senin hiç arkadaşın yok ki.”
“Ne?! Piç!”
“Travman alakasız. Asıl konun neydi?”
Alakasız değildi. O olay, kızların benden daha da nefret etmesine, erkeklerin de beni sağdan soldan alaya alıp ‘Egogaya’ lakabını takmasına neden olmuştu ve, şey, sanırım alakasızdı.
Kendimi toparladım ve devam ettim.
“Başka bir deyişle, bilirsin… erkekler iç karartıcı derecede basit yaratıklardır. Bize bir kelime etseniz bile yanlış anlamaya meyilliyizdir, el yapımı kurabiye almak bile bizi mutlu etmeye yeter. Yani…”
Durakladım ve Yuigahama’ya dikkatle baktım. “Özel olmayan, bazen kumlu ve pek de iyi olmayan kurabiyeler bile yeterince iyidir.”
“Öğğ…! Sus!”
Yüzü öfkeden kızararak, eline ne geldiyse bana fırlattı – plastik poşetler, yağlı kâğıtlar ve benzeri şeyler. Ne kadar da nazik, isabet etseler bile acıtmayacak şeyler seçmişti. Ha? Bu benden hoşlandığı anlamına mı geliyor? Ha-ha, şaka yapıyorum. Bunu bir daha yaşamak istemem.
“Gerçekten sinirimi bozuyorsun, Hikki! Gidiyorum!” Yuigahama bana ters ters bakarak çantasını kaptı ve ayağa kalktı. Hıh diye başını çevirdi ve kapıya doğru yürümeye başladı. Omuzları titriyordu.
Lanet olsun, belki de fazla ileri gitmiştim. Hakkımda yine sınıfta kötü lafların dolaşması ihtimali hiç hoşuma gitmiyordu. O sözümü düzeltmem gerekecekti. “Bak, şöyle ki… denediğini hissettirebilirsen, onu etkileyeceksin.”
Yuigahama kapıda döndü. Işık arkasından geldiği için yüzünü göremiyordum. “Peki seni etkiler miydi, Hikki?”
“Ha? Ah, ben zaten deli gibi etkileniyorum. O kadar kötüyüm ki, bana sadece iyi davranman bile beni sana âşık etmeye yeter. Ve hey, bana Hikki deme!”
“H-hıh,” diye karşılık verdi Yuigahama benim umursamaz sözüme, hemen ardından tekrar başka yöne bakarak. Elini kapıya koydu ve gitmek üzere hareketlendi.
Yukinoshita arkasından seslendi. “Yuigahama, isteğin hakkında ne yapacaksın?”
“Artık umurumda değil. Bir dahaki sefere kendi yöntemimle deneyeceğim. Teşekkürler, Yukinoshita.” Yuigahama gülümseyerek döndü. “Yarın görüşürüz. Hoşça kal.” El salladı ve bu sefer gerçekten gitti, önlüğü hâlâ üzerindeydi.
***
“Bu gerçekten iyi bir fikir mi?” diye mırıldandı Yukinoshita, hâlâ kapıya bakarak. “Bence gelişmek için alanın varsa, kendini sonuna kadar zorlamalısın. Sonunda bu onun için daha iyi olur.”
“Şey, doğru. Çaba gösterirsen asla kendine ihanet etmezsin, ama hayallerine ihanet edebilirsin.”
“Bu iki şeyin farkı ne?”
Yukinoshita döndüğünde rüzgâr yanaklarını okşadı, iki örgüsü sallanıyordu.
“Çaba göstersen bile, hayallerin illaki gerçekleşmez. Aslında gerçekleşmeme ihtimali daha yüksek. Ama sadece denemiş olman bile teselli edicidir.”
“Bu sadece kendini daha iyi hissetmek için kendine söylediğin bir şey.”
“Öyle olsa bile, kendine ihanet etmiyorsun.”
“Ne kadar da safsın… İğrenç.”
“Hem sen hem de toplumun geri kalanı bana karşı çok sert. Ben en azından kendime karşı nazik olmak zorundayım. Herkes kendini daha çok şımartmalı. Herkes başarısız olursa, kimse başarısız sayılmaz.”
“Karamsarlığı bir ideal olarak savunan birini ilk kez görüyorum. Senin fikirlerin popülerleşse, dünya mahvolur.” Yukinoshita iğrenmiş görünüyordu, ama ben kendi ideolojime oldukça düşkündüm. Bir gün NEET’lerin, NEET’ler tarafından, NEET’ler için yönetildiği Neetoria’yı kurmak isterdim… Sanırım yine de üç gün içinde çöküp yanardı.
Sonunda bu Hizmet Kulübü’nün ya da her neyse ne işe yaradığını anlamıştım.
Kısacası, görünüşe göre öğrencilere danışmanlık yapmak ve sorunlarını çözmelerine yardımcı olmak içindi. Ancak varlığı pek duyurulmamıştı. Yani, ben bile bilmiyordum. Üniversite kampüsünün genel bilincinden kopuk olmamdan kaynaklanmıyordu sadece. Yuigahama da farkında değildi, yani bizi öğrencilere bağlayacak birine ihtiyacımız vardı ve bu kişi Hiratsuka Sensei’ydi. Öğrenciler zaman zaman sorunlarıyla ona gider, o da onları bize yönlendirirdi.
Yani, başka bir deyişle, kulüp bir tecrit koğuşuydu.
O sanatoryumda, her zamanki gibi bir kitap okuyordum.
Endişelerin hakkında danışmanlık almak, temelde güvensizliklerini açığa vurmaktan başka bir şey değildi. Lise öğrencileri hassastır, bu yüzden onlara aynı okuldaki diğer öğrencilerle sorunları hakkında konuşmalarını söylemek muhtemelen çok fazlaydı. Yuigahama, Hiratsuka Sensei onu bize yönlendirdiği için gelmişti. Öğretmenin müdahalesi olmadan, kimse asla ziyaret etmezdi.
Bugün de misafir yoktu. Dükkân açıktı ama gelen giden yoktu. Hem Yukinoshita hem de ben sessizliğe alışkındık, bu yüzden okumalarımıza odaklanırken çok sessizdik, işte bu yüzden kapıya sertçe vurulması o kadar yüksek sesle yankılandı.
“Yahallo!” Sürgülü kapıyı tatsız, konsantrasyon bozan selamıyla açtı. Yui Yuigahama’ydı. Gözlerimi kısa eteğinden fırlayan bacaklarından kaçırıp, bunun yerine göğsündeki genişçe açık bluzuna diktim. Her zamanki gibi sürtük.
Onu görünce, Yukinoshita derin bir iç çekti. “…Ne var?”
“Ha? Ne? Bu pek hoş bir karşılama değil… Yukinoshita, sen… benden nefret mi ediyorsun?”
Yuigahama’nın sesi alçaktı ama Yukinoshita yine de duydu. Kızın omuzları titremeye başlayınca, Yukinoshita derin düşüncelere dalmış gibi bir hareket yaptıktan sonra her zamanki tekdüze sesiyle, “Senden nefret etmiyorum. Sadece… seni zor buluyorum, belki de,” diye dile getirdi.
“Kız dilinde bu tam olarak aynı anlama geliyor!” Yuigahama çırpındı. Gerçekten de nefret edilmek istemiyor gibiydi. Bir fahişeye benziyordu ama tepkileri normal bir kızınkine çok benziyordu.
“Peki? Neden buradasın?”
“Şey, şu an yemek yapmaya süper takmış durumdayım, değil mi?”
“Öyle mi? Bu benim için yeni bir haber.”
“Yani bu, şey… geçen gün için teşekkür gibi bir şey mi? Kurabiye yaptım, o yüzden biraz ister misin diye merak ettim.”
Yukinoshita bembeyaz kesildi. Biri Yuigahama’nın yemek yapışından bahsettiğinde, akla gelen ilk şey o kömürleşmiş, demir gibi kurabiyelerdi. Sadece onları hatırlamak bile hem boğazımı hem de kalbimi kurutuyordu.
“Pek iştahım yok, o yüzden sorun değil. Duyarlılığını takdir ediyorum.” Büyük ihtimalle Yuigahama’nın kurabiyelerinden bahsedilmesi üzerine iştahı yeni kesilmişti. O kısma dikkat çekmemesi, muhtemelen onun nazik olma biçimiydi.
Yukinoshita’nın kesin reddine aldırış etmeyen Yuigahama, çantasından selofanla kaplı bir paket çıkarırken mırıldandı. Şirin bir şekilde sarılmış şey, gerçekten de zifiri karanlıktı. “Ay, denemek çok eğlenceliydi, biliyor musun! Sonra bir bento öğle yemeği falan yapmayı düşünüyorum! Ay, şey, Yukinon, hadi birlikte öğle yemeği yiyelim!”
“Hayır, yalnız yemek yemeyi severim, o yüzden bu biraz fazla olur. Ve ‘Yukinon’ ürkütücü, kes şunu.”
“Olamaz! Yalnız değil misin? Nerede yemek yiyorsun, Yukinon?”
“Kulüp odasında… ve az önce ne dediğimi dinliyor muydun?”
“Ay, şey, okuldan sonra boşum, o yüzden kulüp işlerinde sana yardım ederim. Ay, aman tanrım, bu, şey… bir teşekkür mü? Bu benim teşekkürüm, o yüzden hiç dert etme!”
“Dinliyor musun?” Yuigahama’nın bu ani, topyekûn saldırısıyla açıkça şaşkına dönen Yukinoshita, bana doğru bir bakış attı. Sanki Yuigahama hakkında bir şeyler yapmamı istiyordu.
Olamaz, sana yardım etmem.
Bana hep zehir kusuyorsun, Veggie Lifestyle’ın parasını da ödemedin… ve o senin arkadaşın.
Cidden ama, Yuigahama’nın böyle teşekkür etmeye gelmesinin nedeni, Yukinoshita’nın sorununda ona içtenlikle yardım etmeye çalışmasıydı diye düşündüm. Yukinoshita bu teşekkürü kabul etmeye hem hakkı vardı hem de mecburdu. Buna engel olmam yanlış olurdu.
Ciltli kitabımı kapattım ve sessizce ayağa kalktım. Arkamda duyulmaz bir ‘Güle güle’ fısıltısı bırakarak kulüp odasından ayrılmaya yeltendim.
“Ay, Hikki!” Adımı duydum ve döndüğümde, yüzüme doğru siyah bir nesne uçuyordu. Refleks olarak onu yakaladım.
“Bunu benim teşekkürüm say, sanırım? Çünkü sen de bana yardım ettin, Hikki.”
Siyah, kalp biçimli bir şeylerin bulunduğu paketi gözden geçirdim. Uğursuz kokuları vardı, üstelik belli belirsiz tekinsiz duruyorlardı. Ama eğer bu onun teşekkürü ise, minnetle kabul ederim.
Ama bana Hikki deme.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.