Yazın Getirdikleri

Kimi zaman, “Artık bölgesel bir topluluk duyusu kalmadı,” ya da “Kimse mahallesine bağlı değil bu aralar,” gibi yorumlar duyarsınız. Ve bu gerçekten de doğru. Mahallesine bırakın, okuluna bile bağlanamayan birinden duyuyorsanız, bunun doğruluğundan emin olabilirsiniz.

Eski güzel günlerden bahsetmek için o zamanlar hakkında yeterince bilgim yok, ama şahsen ben, en azından, hiçbir zaman bölgesel bir topluluğun parçası gibi hissetmedim. Sanırım bunun nedeni, ne zaman bölgesel bir şeyden bahsedilse, insanların kimden bahsettiğini zerre anlamamam. Mahalle muhtarını, belediye başkanını ya da her kimse, adını ananlara rağmen yüzlerini bile hatırlayamam. Ortaokulda bir keresinde, “Toplum için çöp toplayalım!” diye bir slogan bulmuşlar ve öğleden sonraki tüm zaman dilimimizi temizlik faaliyetleriyle doldurmuşlardı. Ama tabii ki, tanımadığım insanlar uğruna kıçımı kaldırmak zor geldiğinden, öğleden sonrayı sıradan bir yürüyüşle geçirdim.

Ancak bu “bölgesel topluluk”un varlığını zar zor duyumsadığımız zamanlar da olur. Tıpkı bugünkü gibi. Tüm öğleden sonra uzaktan gelen patlama sesleri işitmiştim. Ve sonra, uzun bir uykudan uyanır gibi, kasaba hafifçe yankılandı.

Evden çıktığımda, yaz güneşinin güçlü ışınlarıyla iş birliği yapar gibi, tenimde bir huzursuzluk ve telaş duyumsadım. İstasyona doğru yürürken, benimle aynı yöne giden birçok insan gördüm. Kalabalığın arasında özellikle yukata giyen kadınlar dikkat çekiyordu.

Trende, kendimi yapış yapış çiftlerin ve buzluk taşıyan ailelerin ortasında buldum. Kulaklıklarımı takıp öylece ayakta dururken kendimi dış dünyaya kapattım, ancak yakında bunaldım ve trenin köşelerine sıkıştırıldım. Ruhsal baskımın yok olması an meselesiydi.

Sonraki birkaç dakika boyunca, dikkat çekmemek için sessizce nefes aldım. Tren birkaç durak geçti ve nihayet, sonraki durak varış yerimdi. Kapılar kayarak açıldığında, trenden inen tek kişi bendim; içeri girenler çok daha fazlaydı. Anons, “Kapı kapanıyor!” dediğinde, kapıların kayarak uzaklaşmasını izledim ve ardından kendimi bilet kapısına doğru sürükledim.

Pes doğrusu… Bu yolculuğun boşuna olduğuna dair sarsıcı bir hisse kapılmıştım. O kalabalık trene tekrar bineceğimi hayal etmek bile sabrımı tüketiyordu. “Onu bir gördüm mü, içimi dökeceğim,” diye düşündüm, memnuniyetsizlik tohumumu besleyerek kalabalığın tersine bilet kapısından geçtim. Randevu saatimizin üzerinden yalnızca bir dakika geçmişti.

Zaten orada olacağını varsaymıştım, ama… etrafa bakındığımda, o tembelin izine rastlayamadım. Ne Bulbasaur ne de Squirtle gördüm. Peronda bir direğe yaslanırken, okuldan birkaç yoldan geçeni tanıdım. Tabii ki onları pek tanımıyordum, bu yüzden ben bir şey söylemedim, onlar da. Hepsi geleneksel kıyafetler giyiyordu. Liselileri izlerken, kuzey çıkışından tahta geta sandaletleriyle takır takır yürüyen bir kızın çıktığını fark ettim.

Soluk pembe yukatasının her yerinde irili ufaklı çiçekler açmış, canlı kırmızı bir obi kuşağıyla süslenmişti. Pembemsi saçları her zamanki gibi topuz değil, sıkıca yukarı toplanmıştı. Geta giymeye alışkın değil gibiydi. İçgüdüsel olarak iki, üç aceleci adım attığında adımları özellikle sendeledi. “Ah, Hikki! Biraz acele ettim ve… şimdi geç kaldım…” Gülümsemesi utangaç, özür dileyen ve biraz da mahcup bir ifade taşıyordu.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.