Fenerin Dibi Karanlık Olur

Tüm yiyeceklerin en yücesi hangisidir? Köri mi? Şabu-şabu mu? Suşi mi? Soba mı? Sukiyaki, barbekü ya da tatlılar mı?

Hiçbiri değil. En yücesi ramen. Ramen.

Yalnız bir lise öğrencisi için en yakın ve en değerlilerden biridir ramen. Ne yiyeceğini düşünürken akla ilk gelen şeydir. Okuldan dönerken her zamanki mekânına uğrayabilirsin. Alışveriş yaparken yeni bir yer keşfedip içeri dalabilirsin. Gecenin bir yarısı acıkırsan, su kaynatıp o bardak ramenini höpürdeterek içebilirsin.

Ama randevu için ramen dükkânına giden tüm o çiftlere sesleniyorum…

…siz berbat insanlarsınız.

Tezgahta birbirinize sonsuza dek gevezelik etmeyin. İnsanlar dışarıda sıra bekliyor. Tüm o sulu zırtlak romantik şeylerinizi Starbucks’ta yapın, madem orayı bu kadar seviyorsunuz. Ramen tezgahında aşkınızı ilan etmeyin. Hemen arkanızda sırada bekleyen, izlemeye mecbur bıraktığınız tüm insanları düşünün.

Ramen, özünde, yalnız yenen bir yemektir. Sohbet ederseniz suyu soğur, makarnası hamurlaşır. Bu yüzden Ichiran’ın "lezzet yoğunlaştırma sistemi" ramen dünyasının en büyük icadıdır. Tezgahtaki her koltuk arasında bölmeler var, hatta mutfaktan müşterileri görmesinler diye perdeler bile asmışlar. Eskiden o bölmelerin üzerinde "patent başvurusu yapıldı" yazardı… Acaba patenti alabildiler mi?

Konudan sapıyorum.

Temel olarak ramen, benim gibi birine en uygun yiyecektir. Yalnızlık ilkelerine sadık kalan soylu ruhları iyileştiren yüce bir yemektir.

İşte budur ramen.

Yaz aylarında sıkça olduğu gibi, garip bir saatte uyandım ve bir öğünü kaçırdım. Bazıları, böyle zamanlarda ev erkeği olmayı arzulayan birinin kendine bir şeyler hazırlaması gerektiğini düşünebilir. Ama bu düpedüz safdilliktir. Gerçek bir ev hanımı kocasına öğle yemeği için beş yüz yen verir, sonra da onun parasıyla kendine şatafatlı bir öğle yemeği ısmarlar. Bu görüşü dar görüşlü bulabilirsiniz, ama olmak istediğim ev erkeği tam da bu. Ayrıca, boşandığımızda büyük bir tazminat istiyorum.

Bu yüzden, ev erkeği olmayı arzuladığım için, ideali oynadım ve şatafatlı bir öğle yemeği için dışarı çıktım. Hazırlık okulunun burs parasını cebe indirme simyası sayesinde son zamanlarda beklenmedik bir kazanç elde ettim. Cebim dolu bir simyacıyım. Ve o gün öğle yemeği için ramene karar verdim. Bir kere karar verdikten sonra midem başka hiçbir şeyi kabul etmez.

Chiba, ramen için rekabetçi bir pazardır. Matsudo, Chiba şehri, Tsudanuma ve Motoyawata—her istasyonun gözde mekânları vardır. Ve son zamanlarda, Takeoka tarzı ve Katsuura tarzı tantanmen gibi daha havalı türler ülke geneline yayılmış durumda. İyi bilinen dükkânlar olağanüstü güvenli bir seçimdir, ama yemeklerine bir kere alıştıktan sonra gerçekten yeni yerler keşfetmek istersin.

Başka biriyle yemeğe çıktığında, uzlaşırsın ve onların sevdiği yere gidersin. Ayrıca hava atmak da istersin. Bayağı iyi bir yer biliyorum, biliyor musun; harika değil mi? Heh heh heh. Gerçek bir maceraya dönüştüremezsin. Ama yalnızken, yükümlülüklerle ilgilenmezsin—sadece bir dükkâna dalıp gidersin. Bu proaktiflik seni yeni keşiflere götürür ve bir gurme olarak gelişmene yardımcı olur. Demek istediğim, yalnız bir insan her zaman o öncü ruhla dolup taşar. Bizler, meydan okuma arzusunun canlılığıyla dolu modern maceracılarız.

İşte bu yüzden, o gün, kendi mahallemde, henüz pek öncülük etmediğim bir ramen dükkânına gitmeye karar verdim. Fenerin dibi karanlık olur derler, bu yüzden yerel alandaki kişisel kör noktalarıma meydan okumak harika bir stratejiydi. Tokyo sakinlerinin Tokyo Kulesi'ni ziyaret etmesini engelleyen mantığı altüst eden entelektüel bir hamleydi.

Uzun, sarsıntılı bir otobüs yolculuğunun ardından Kaihin-Makuhari'deki varış noktama yakın bir yere vardım ve yola koyuldum. Adımlarım kararlılıkla doluydu.

Okuldan eve dönerken bu bölgede dolaşırdım, bu yüzden bir süredir belli bir dükkâna göz koymuştum, sonunda denemek niyetiyle.

Yaz güneşinin kavurucu ışınlarında kavrularak, istikrarlı adımlarla ilerledim. Nem ve sıcak sinirlerimi bozuyordu, ama sonra sinirimi dağıtmak için bölgede net bir ses çınladı. Kilise çanının o yankılanan ding-dong, ding-dong sesiydi.

Bölge yüksek oteller ve çok sayıda düğün mekânıyla doluydu. Kilise de bu mekânlardan biriydi, bu yüzden muhtemelen şimdi bir düğüne ev sahipliği yapıyordu. Neşeli bir hava vardı ve caddede bile, çitin ötesinden tebriklerini haykıran sesler duyabiliyordum. Böyle bir şeyi ilk kez görüyordum, bu yüzden biraz göz attım. Gördüğüm şey, fotoğraftan fırlamış gibi neşeli bir sahneydi.

Ama dur bir dakika, bu neydi? Gözümün ucuyla siyah bir leke gibi bir şey fark ettim… Gözlerimi kuvvetlice ovuşturup bölgeye dikkatlice baktım. Tek bir noktaya takılı kalmamıştım. Her şeyi bütünüyle… zahmetsizce gördüm. Gerçekten "görmek" işte budur, öyle duymuştum. Oshou Takuan'ın öğretilerini takip ederek, siyah gölgeye dikkatle baktım. Kim olursa olsun, siyah giysilere bürünmüştü, tek negatif enerji kaynağı oydu. Karanlık etrafındaki tüm ışığı emiyor, güneş ışınlarını bile büküyordu. O mutlu gösteriye bir kin gibi yapışmış, tek yanlış nokta oydu ve sessizce mırıldanıyordu: "Geberin, amin…"

Oh… O kişiyi kesinlikle tanıyorum…

"Umarım sen de yakında evlenirsin."

"Sıra sende, Şizu!"

"Şizu Teyze, başka iyi bir tane buldum! Sanırım bu sefer iyi gidecek. Neden onunla tanışmayı denemiyorsun, Şizu?"

"Torunlar için para biriktirmeye başladım, Şizu."

Her yorumla birlikte, siyah leke seğirdi ve sallandı. Ruhsal baskı… kayboldu…?

Sanırım az önce görmemem gereken bir şey gördüm. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak hızla gözlerimi kaçırdım ve uzaklaşmaya başladım. Ama asla unutmamalısın… Boşluğa baktığında, boşluk da sana bakar…

Birdenbire, izlediğim kişi haykırdı: "H-Hikigaya!"

Yakındaki orta yaşlı çiftler bana doğru baktı. Kendimi eğilirken buldum, onlar da eğildi. Ne halt ediyoruz? Bu, ebeveynlerle tanışmak sayılır mı? Şimdi sorumluluk alıp onunla evlenmekten ve bana destek olmasından başka çarem yok mu?

Olaylardaki karanlık leke çiftlere döndü ve hızla açıkladı: "Ş-şu ilerideki benim sorunlu öğrencilerimden biri! B-bu iş! B-bilginize!" Kaldırımda topuk sesleri yankılanarak, gölge bana doğru koştu. "Hikigaya! Tam zamanında! Ne rahatlama!" dedi siyah leke—yakından baktığımda aslında siyah bir elbise içindeki güzel bir hanımefendiydi—elimi kavrayarak, neşeyle mekânı terk etti.

"Ha? Hey, şey…" Güzel, olgun bir kadın elini tuttuğunda, itaatkâr bir şekilde peşinden gitmekten başka ne yapabilirsin ki? Bir süre yürüdük, bir köşeyi döndük, bir parka girdik ve durduk.

Hanımefendi gözle görülür bir rahatlama iç çekti. "Şimdilik kaçmayı başardım." Siyah parti elbisesi, vücudunun pürüzsüz kıvrımlarını ve hatlarını sarıyordu ve beyaz boynunu parlak bir kürk yaka süslüyordu. Topuz yapılmış saçları, o elbiseye özel yapılmış gibi göz alıcı, zifiri siyahtı. Elbiseye uygun siyah eldivenlerin içinden benimkini kavrayan eli şaşırtıcı derecede yumuşaktı.

"Şey…" dedim.

"Hmm? Ah, birdenbire böyle yaptığım için üzgünüm." Şık güzel, geniş bir gülümseme bahşetti ve beni bir banka çekti, bir sigara çıkarıp tütününü sıkıştırmak için hafifçe vurdu. Görünüşüyle tezat oluşturuyordu. Tıpkı yaşlı bir adamın yapacağı gibi. Yüz yenlik bir çakmakla yakarken sigara cızırdadı. Ucundan yavaşça duman yükseldi.

Daha önce çok şaşırmıştım çünkü her zamankinden çok farklı görünüyordu, ama onu bu halde görünce, Hizmet Kulübü'nün danışman öğretmeni Shizuka Hiratsuka olduğundan şüphe yoktu.

Oha. Böyle giyindiğinde gerçekten çok güzel oluyor. "Şey, sıyrılıp çıkmanız sorun oldu mu?" diye sordum. "O bir düğündü, değil mi?"

"Umurumda değil," diye yanıtladı. "Hediyemi zaten verdim."

"Ama after-party falan olmaz mı?"

"Sana ne oldu böyle? Şaşırtıcı derecede düşüncelisin."

"Hayır, yani, erkeklerle tanışmak için önemli bir etkinlik—"

Bayan Hiratsuka homurdandı. "Kuzenimin düğünü, yani misafir falan değilim." Gözlerini hüzünle kaçırdı ve sigarası hala ağzındayken mırıldandı: "Aslında en başta gitmek istemiyordum. Kuzenim benden küçük, bu yüzden kılı kırk yararak davranacağını ve teyzelerimin sürekli evlilik hakkında yaygara koparacağını biliyordum. Annemle babam da susmuyor… Cidden, sadece ailenin seni eleştirmesi için bir düğüne para ödemek değmez…" Uzun, uzun bir iç çekişle dumanı üfledi ve sigarayı elinde ezdi.

Buna söyleyecek pek bir şeyim yok…

Garip bir an geçti, sonra kendini toparlamaya çalışır gibi tekrar konuştu. "Buralarda ne yapıyordun?"

"Ramen yemeye gidecektim."

"Ramen! İnsanlar bunu yapıyor mu?" Birdenbire, Bayan Hiratsuka coşkulu geliyordu ve ölü gözleri canlandı. "Şimdi düşündüm de, kayıt yaptırdıktan ve her şeyi hallettikten sonra hiç yemek yeme fırsatım olmadı… Harika. Ben de seninle geleyim."

"Pekala, isterseniz, sanırım. Bu taraftan," dedim, istikrarlı bir hızla öne geçerek. Bayan Hiratsuka topukları tıkırdayarak peşimden geldi. Hadi ama, bunun için fazla şık giyinmiş! Herkes bakıyor!

Oldukça kalabalık bir caddeye çıktık ve diğer yayalardan gizli bakış fırtınasıyla karşılaştık. Bayan Hiratsuka'nın kıyafetleri o kadar şıktı ki, ve yani, güzeldi, bu yüzden insanlar kendilerini alamıyorlardı sanırım. Söz konusu kadın umursamıyor gibiydi ama benimle her zamanki gibi konuştu. "Gelecekteki bir Soubu Lisesi öğrencisine danışmanlık yapıyormuşsun," dedi. "Tatil boyunca Hizmet Kulübü faaliyetlerine devam ettiğini duymak beni etkiledi. Gerçekten çok etkilendim."

“Öyle olmadı aslında. Hem nereden biliyorsunuz?” Hiç tereddüt etmeden ne kadar korkunç şeyler yapıyor...

“Kız kardeşin söyledi.”

“Ne zamandan beri kanka oldunuz siz?” Komachi, tüm tanıdıklarımdan ördüğü bir ağla beni kuşatmış durumda. Bu akıl almaz bir şey. Tam bir ABCD kuşatması mı uyguluyor şimdi? İyi olacak mıyım ben? A: Aptal Yuigahama. B: Baş belası Hiratsuka. C: Cici Komachi. D: ...Lanet olsun, adı neydi yine? Şey-nokawa mıydı? Ticaret bloğu falan yok ama ben de onlara zihinsel bir blokajla karşı koymalıyım.

“İyi bir kız kardeş,” dedi Bayan Hiratsuka. “Neredeyse ben de öyle bir kız kardeşim olmasını dilerdim. Ah, tabii ki bununla bir şey ima etmeye çalışmıyorum.”

“Sizinle Komachi arasındaki yaş farkını düşünürsek, kızınız bile olabilir,” diye kıkırdadım.

“Hikigaya...”

Eyvah. Beni yumruklayacak! İçgüdüsel olarak gözlerimi sımsıkı kapatıp kendimi hazırladım. Ama beklediğim yumruk gelmedi. Merakla gözlerimi açtığımda, oldukça keyifsiz bir Bayan Hiratsuka gördüm.

“Şu an bu şakalar biraz fazla.”

“Ü-üzgünüm!” Çabuk! Çabuk, biri şu kadınla evlensin! Biri çabucak evlenmezse, sonunda ben evleneceğim onunla. Biri bir şey yapsın. Lütfen.

Ağustos sona yaklaşıyordu ama dışarıda dolaşmak için hâlâ çok sıcaktı. Güneşin yeryüzüne inen ışınları tenimi yavaş yavaş ısıtıyordu. Ancak bulunduğumuz yer sahil yoluna bakıyordu ve esen rüzgar biraz rahatlama sağlıyordu. Ramen dükkanının önünde sıraya girmek bile o kadar rahatsız edici değildi.

Dükkana girmemiz muhtemelen biraz daha sürecekti ama benim için sorun değildi, zira zaman öldürmekte iyiydim. Ayrıca başkalarının itibarını zedelemekte ve baloncuklu naylonları patlatmakta da ustayımdır. Bu gerçekler, işe girdiğimde ofisteki çaylakları da harcamakta iyi olacağımı tahmin etmenize yol açabilirdi ama çaylaklar sevimli olduğu için, iş falan bulacak halim yok.

İnsanları izlemeye başladım. Mesela önümüzdeki, bir süredir hayatı buna bağlıymış gibi yüksek sesle sohbet eden adam ya da arkamızdaki üniversite öğrencisi gibi duran ve bana randevudaki bir erkekle kızı anımsatan iki adam. Bundan sıkılınca, kendime bir ramen dükkanı açsam, popüler olsa ve televizyona çıksam neler olacağını, nasıl tepki vereceğimi hayal etmeye başladım. Öncelikle, erişteleri süzdüğümde onları döndürür, bu harekete Tsubame Gaeshi adını verir ve herkese bunun bir aile sırrı olduğunu söylerdim. Dükkanım daha da popülerleşince, bir ramen akademisi açar ve kurumsal hayattan kaçmayı hayal eden beyaz yakalılardan para sızdırırdım. Ben böyle saçma sapan hayaller kurup dalıp gitmişken, kıkırdama olabilecek hafif bir iç çekiş duydum.

“Ne?” diye sordum.

Sesin geldiği yöne döndüğümde, Bayan Hiratsuka çarpık bir gülümsemeyle konuştu. “Ah, sadece şaşırdım. Kalabalıklardan ve sıralardan nefret edeceğini sanmıştım.”

“Nefret ederim, evet. En azından kaotik kalabalıklardan. Ama sıraların düzgün bir sistemi var. Gerçi bazı aptallar araya kaynamayı sever.”

Aslında sıraları pek umursamam. Sanırım çoğu insanın onlardan nefret etmesinin sebebi, zaman kaybettiklerini düşünmeleri. Alınyazısı Diyarı'ndaki randevularda ayrılan çiftlerle ilgili tüm şehir efsanelerini düşündüğünde, sıralardaki hayal kırıklığının ve bunun sonucunda ortaya çıkan değer farklılıklarının onları buna ittiğini varsayabilirsin. Ama benim her zaman gülünç miktarda boş zamanım vardır ve bolca taşan hayal gücüm her türlü can sıkıntısını savuşturur. Ayrıca, genellikle tek başımayımdır. Benim gibi çelik bir kalp, basit bir sıra karşısında sarsılmaz. Ama düzensiz kalabalıklar mı? Onlar kurallara uymayan, görgüsüz insanlarla dolu. Onlara bakmaya da yanıma yaklaşmalarına da tahammül edemem. Edemem işte.

“Tahmin ettiğimden daha titizmişsin,” diye yorumladı Bayan Hiratsuka şaşkınlıkla.

“Pek sayılmaz. Temizlik falan yapmada iyi değilimdir.” Odam aslında oldukça kirli. Eğer ona “Kentleşme” ya da “Dünyanın Geleceği” adını verip bir sanat galerisinde sergileseniz, ölümümden sonra çok değerli olurdu.

“Temizlikten ya da hijyenden bahsetmiyorum,” dedi. “İdeallerinden bahsediyorum. Gerçi en nihayetinde hepsi senin etrafında dönüyor.”

“Bu sadece bencil, benmerkezci bir piç olduğumu söylemenin teknik bir yolu.”

“Bu bir iltifat. Düzgün bir içsel yargı standardı geliştirmek iyi bir şeydir.”

Bana yönelttiği dostane bakış rahatsız ediciydi. Elbette, niyetim bu değildi. Ondan uzaklaştım, sessizce mırıldanarak, “Sadece gürültücü insanlardan nefret ederim,” dedim.

Hepsi “Ayy, ne kadar eğlenceli!” ya da “Hayatımızın en güzel anı!” falan derken, tam olarak kimi ikna etmeye çalışıyorlar ki? Evde sessizce kitap okuyarak ya da oyun oynayarak eğlenmeyi bilen bir içe dönük için, bu “eğlence, eğlence, eğlence” vurguları bir bakıma temelsiz geliyor. Sesinizin yüksekliğinin ve bir topluluktaki insan sayısının eğlence için iyi bir ölçüt olduğuna katılmıyorum ve böyle düşündüğüne kendini kaptıran insanlardan nefret ediyorum. Belki de kalabalıkları ve etkinlikleri, bu inançlarını vurgulamak için ideal bir zaman olarak görüyorlardır, zira en kötü halleri o zaman ortaya çıkıyor. Tüm bunların ne kadar sahte ve yapmacık olduğunu izlemeye dayanamıyorum. Nasıl olur da eğlendiğini – haklı olduğunu – tek başına kanıtlayamazsın ki?

Eğer bu tavırlarıyla gurur duyacaklarsa, bu onayı almaları gerekir çünkü inançları eksiktir. Bir yerlerde, mantıklı benlikleri soruyordur: “Bu gerçekten eğlenceli mi?” Ve bu şüpheyi silmek amacıyla, sözlü olarak reddederler. “Bu çok eğlenceli! Ne parti ama! Harika! Çok epik!” diye yüksek sesle söylerler. Seslerini yükseltir ve haykırırlar.

O kalabalığın bir parçası olmak istemiyorum. Sahte bir ikiyüzlüye dönüşmek istemiyorum.

“O zaman havai fişek gösterisine gidemeyeceksin sanırım,” dedi Bayan Hiratsuka, düşünce zincirimi keserek.

“Havai fişek mi?”

“Evet. Hani şu liman kulesindeki, biliyorsun değil mi? Gitmiyor musun?” diye sordu.

Şimdi hatırladım, o söyleyince. Liman Kulesi havai fişek gösterisi, yazla özdeşleşmiş büyük bir etkinlikti. Çocukken gitmiştim daha önce. Havai fişekleri pek umursadığımı sanmıyorum. Tamamen yemek tezgahları için gitmiştim. Buralarda yaşayınca pek önemli gelmiyor, zira gece maçları olduğunda stadyumda da havai fişekler oluyor ve Alınyazısı Diyarı'nda yıl boyunca havai fişek gösterileri var. “Gitmek için özel bir planım yok. Siz gidiyor musunuz peki?” diye sordum karşılık olarak.

Uzun bir iç çekti. “Yaz tatilinde işin bir parçası. Havai fişekleri değil de, insanları izlemek için gidiyorum daha çok.”

Neden bahsettiğini merak ederek, sessizce açıklamasını istedim.

“Öğrencilere göz kulak olmak için gönderiliyorum,” dedi. “Festivallerde de yaparım bunu. Hep genç öğretmenlere yüklerler bu tür ayak işlerini. Ee, beni de yakaladılar işte! Ha-ha-ha-ha! Biliyorsunuz, genç bir öğretmen olduğum için.”

“Biri bayağı mutlu görünüyor,” diye mırıldandım, ama sanırım duymadı.

Keyfi yerinde görünen Bayan Hiratsuka devam etti. “Öğrencilerimizden birinin kontrolden çıkmasına izin veremeyiz. Bu belediye etkinliği, bu yüzden çok sayıda önemli şahsiyet katılıyor.”

“Önemli şahsiyetler mi?”

“Evet. Yukinoshita'nın ailesi de muhtemelen orada olur.”

Evet, Yukinoshita ailesine bölgesel ünlüler diyebiliriz sanırım, babası eyalet meclisinde ve yerel bir işi var sonuçta. Belki de etkinliği bir şekilde destekliyorlardır. Bu durumda onları davet etmek doğal olurdu.

“Hazır lafı açılmışken,” dedim, “Haruno sizin öğrenciniz miydi?”

“Hmm? Ah evet. Sizler o ayrılırken girdiniz, değil mi? Soubu Lisesi mezunudur. Hatırlamana şaşırdım.”

Eğer biz girerken o ayrıldıysa, bu onun üç yaş büyük olduğu anlamına geliyordu ki bu da onu on dokuz ya da yirmi yapardı. Yani iki yıl önce mezun olmuş, öyle mi...?

“Notları genel olarak mükemmeldi ve denediği her şeyde başarılı oldu. Ve o görünüşüyle, erkeklerin çoğu ona bir tanrıça gibi davranırdı.”

Bu bana kesinlikle belli birini hatırlattı. Gerçi o, tanrıçadan çok bir cadıya benziyor. Bir tanrıça ve bir cadı... Temelde aynı şey olsalar da, dini görüşünüze bağlı olarak birini iyi, diğerini kötü görürdünüz, eminim. Bu fikir, onlarla ilgili imajıma mükemmel uyuyordu.

“Ama...” Bayan Hiratsuka sözünü kesti, bir an duraksadı. Acı bir ifadeyle devam etti: “O örnek bir öğrenci değildi.”

“Notları iyiydi, değil mi?”

“Evet, öyleydi. Ama sadece notları iyiydi. Sınıfta gürültücüydü, eteğini yukarı çeker, bluzunun üst düğmesini açardı ve az önce bahsettiğim gibi onu hep havai fişek gösterilerinde ve festivallerde görürdüm. Hep eğlence arayarak bir yerden bir yere koştururdu. Bu da çok arkadaşı olduğu anlamına geliyordu.”

Evet, onun böyle biri olduğunu kolayca hayal edebilirdim. Neşeli ve inatçıydı, özgür ruhu kesinlikle insanları ona çekerdi.

“Ama o bile...” Bayan Hiratsuka devam edemedi, ben de cümlesini tamamladım.

“Yani o da bir maskeydi mi demek istiyorsunuz?”

“Ah, yani fark ettin.” Bayan Hiratsuka etkilendi. Daha doğrusu, yaramaz bir sır paylaşıyormuş gibi sırıttı.

“Sadece bakarak anlaşılıyor.”

“Oldukça anlayışlısın.”

Sanırım öyle. Babamın işe yaramaz piçleri yetiştirmek için yaptığı özel eğitimin bir lütfu bu.

“Yine de o cephe, cazibesinin bir parçası. Onun bir maske olduğunu anlayan insanlar, planlarını ve inatçılığını sevmeye başlar.”

“Yani karizması var,” dedim.

Bayan Hiratsuka başını salladı. “Kültür Festivali komitesindeyken, okul tarihindeki en çok katılımcıya ulaşmıştık. Sadece öğrencileri değil, öğretmenleri de işin içine çekti. Beni de sürükleyip bas çalmaya zorladılar.” Anı hoş değilmiş gibi yüzünü buruşturdu. Hmm, o diğer basçıyla benzer bir saç stili var sanırım. Bir anlığına “Şey-On”dan bahsediyoruz sandım...

"Abla kardeş olmalarına rağmen, ikisi gerçekten çok farklı," dedim. Yukino Yukinoshita kendini derslerine adamış bir yüksek lisans öğrencisi gibiyse, Haruno Yukinoshita da üniversiteye giden bir fikir önderi (LOL) gibiydi. Açıkçası, 'fikir önderi', 'yaşam ilhamı' ve 'ağ kurma gurusu' gibi terimlerden nefret ederim. Normal insanlar (LOL) bu tür kelimelere bayılır. Bu kadar iddialı kelimeler kullanmayın. Sadece zayıf görünmenize neden olur.

"Evet," diye başını salladı Bayan Hiratsuka, sonra düşünceli bir şekilde kollarını kavuşturdu. "Ama Haruno gibi olsun demiyorum. Sadece kendi güçlü yönlerini geliştirmesi gerekiyor."

"Güçlü yönler mi?"

"Daha önce de söylemiştim, değil mi? Nazik ve genellikle haklı biri olduğunu."

Bayan Hiratsuka onu gerçekten de daha önce böyle değerlendirmişti. Sanırım dünyanın acımasız ve yanlışlarla dolu olduğu için hayatının zorlaşacağını da söylemişti. Ve Yukinoshita çoğu durumda gerçekten de haklı. Yine de nezaket kısmına biraz şüpheyle yaklaşıyorum ama, neyse, birinin nazik olmaması, kaba olduğu anlamına gelmez.

Benim nezakete ihtiyacım yok gerçi. Şımartılmayı tercih ederim. Belki katılık da bir tür nezakettir ama ben ondan istemem, teşekkürler. "Bayan Hiratsuka da sert sevenlerden herhalde, değil mi?" diye düşündüm, ona bir göz atarak.

Beni sıcak bir ifadeyle izliyordu. "Sen de öylesin." Bana bir gülümseme gönderdi ama ne demek istediğini anlayamadım.

"Neyin aynısı?"

"Sen de naziksin ve yargılarında isabetlisin. Ancak sendeki bu nitelikler onunkiyle çatışma eğiliminde."

Bunu bana ilk kez söyleyen oydu. Ama bunu duymaktan pek de mutlu olmamıştım. Kendi nezaketim ve doğruluğuma her zaman inanmışımdır. "Y-yani bu beni hiç de mutlu etmedi, tamam mı?!"

"İki gerçek birbirine karşı mı koşuyor? Bu çelişkili değil mi? Conan'ın her zaman dediği gibi, 'Tek bir gerçek vardır'," dedim, utancımı gizlemeye çalışarak.

"Ne yazık ki, ben dedektif çocuktan çok gelecek çocuğa daha meraklıyım." Bayan Hiratsuka sözümü soğuk bir gülümsemeyle savuşturdu.

Cidden, kaç yaşında bu kadın?


Sonunda ramen dükkanına girdik ve otomat'tan yemek fişleri almaya gittik. Hanımefendilere öncelik verme ruhuyla, Bayan Hiratsuka'nın önümden gitmesine izin verdim. "İlk kez tehlikeli veya bilmediğin bir yere giderken, güvende olduğundan emin olmak için hanımefendiyi önden göndermen gerekir!"

Bayan Hiratsuka, hiç tereddüt etmeden tonkotsu düğmesine bastı. O kadar erkeksiydi ki, neredeyse orada aşık olacaktım. Satın alımını yaptıktan sonra, cüzdanını hala sıkıca tutarak bana döndü. "Hadi, çabuk ol ve yolumdan çekil."

"Ne istersin?" diye sordu.

Oh, yani benim için ödeme yapmayı planlıyordu. Şimdi ona "Abi" demek bile istiyorum. Gururum okşanmıştı ama kabul etmek kötü bir fikir gibi geldi. "H-hayır, kendim öderim."

"Kibar olmana gerek yok."

"Kibar olmaya çalışmıyorum. Sadece bana ısmarlaman için bir sebep yok," dedim.

Bayan Hiratsuka başını merakla yana eğdi. "Hmm? Kadının ödemesini doğal karşılayan, çürük, pis bir tip olduğunu sanıyordum."

Ne kadar acımasız bir şeydi bu. "Bu beni bir asalak yapar! Asalak olmak istemiyorum. Ev hanımı olmak istiyorum!"

"B-ben farkı anlamıyorum." Bayan Hiratsuka şaşkına dönmüştü.

Aslında, ben de farkı pek anlamıyorum. Ama ev hanımı, asalak'tan daha iyi geliyor kulağa, değil mi? Ayrıca, bir öğretmenin gözde bir öğrenciye yemek ısmarlaması pek akıllıca görünmüyordu. Reddetmek daha hayırlı olurdu.

Bayan Hiratsuka'yı taklit edip tonkotsu seçtim, sonra kalkıp tezgahta onun yanındaki yere oturdum. Fişimi çıkarır çıkarmaz, o çoktan personele eriştenin sertliğini belirtiyordu. "Yarı çiğ olsun," dedi.

"Oh, o zaman benimki de çok sert olsun," diye ekledim. Ama, yani... kadınlar normalde ramen dükkanlarında böyle havalı siparişler verir mi?

Ramen dükkanında modern bir güzelin görüntüsünde derin bir çekicilik vardı. Bayan Hiratsuka alışılmadık miktarda dikkat çekiyordu ama bu durum onu rahatsız etmiyor gibiydi; tezgahta verilen kağıt önlüğü neşeyle taktı ve karabiberi, beyaz susamı, yaprak hardalı ve turşulu kırmızı zencefili gözden geçirdi. "Oha, bu işe fazla kaptırdı kendini."


İkimizin de eriştesinin pişme süresi oldukça kısaydı, bu yüzden ramen hemen geldi. Bayan Hiratsuka tek kullanımlık çubukları aldı ve ellerini birleştirdi.

"Yemek için teşekkürler."

"Yemek için teşekkürler."

Önce suyu. Yüzeyde yüzen yağ tabakası beyaz porselen gibi pürüzsüzdü. Kremamsılığı fark edilebiliyordu. Baharatlar, tonkotsu'yu tanımlayan o yoğun, zengin et suyunun kokusunu bastırıyordu. Sonra eriştesi. Çorba ne kadar yoğunsa, erişte de o kadar ince ve düzdü. Hafif sert dokusu her lokmaya iyi bir denge katıyordu.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.