"Bittim ben, hem bedenen hem ruhen. İzin ver de bir soluklanayım."
"Yirmi bir yıllık şanlı kariyerini noktalayan bir sumo güreşçisi gibi konuşuyorsun. O kadar çok çalışıyorsun ki bu durum herhalde kondisyonunu etkiliyor, Senpai."
"Hepsi senin ağırlığın yüzünden."
"Aha ha, ne kadar kaba! Bu kadar aptalca duyarsız olman çok komik!"
Dağdan aşağı inerken gözüme kestirdiğim kayalık bir bölgede, biraz mola verebilmek için Iroha’yı yere bıraktım. Güçsüzlüğümle dalga geçtiği için ona patlamayı çok istiyordum ama bunun beni daha fazla yormaktan başka bir işe yaramayacağını bildiğimden onu görmezden geldim.
O aşk oteli bozması tapınaktan aldığım maden suyu şişesini açıp suyu boğazımdan aşağı boşalttım. Su, yorgun uzuvlarıma can suyu gibi gelmişti.
Su... Hakikaten dünyada bundan daha ala bir içecek yoktu.
Tapınaktaki o mini buzdolabında çeşit çeşit şey vardı ama ben doğrudan buna yönelmiştim. Domates suyu hariç, evde de sadece su bulundururdum. Canım istediğinde kahve veya çay da içerdim ama su, açık ara en sevdiğim ve en hesaplı içecekti.
Dünyanın en lezzetli yiyeceği hamburger, en lezzetli içeceği ise suydu. Bu, tamamen kendi uydurduğum bilimsel bir gerçekti.
"Mmh..."
"Ha? Oh, sen de mi istiyorsun?"
Iroha elini bana doğru uzatmıştı. Ne demek istediğini anlayınca cebime uzanıp ona uzatmak için taze bir şişe çıkardım.
"Mmh... Mmmh!"
"İstemiyor musun? E ne o zaman?"
Iroha şişeden kaçmış ama elini uzatmaya devam etmişti. Az önce içtiğim şişeyi tuttuğum sol elime, sanki bir şey istiyormuş gibi dik dik bakıyordu.
"Bunu mu istiyorsun yoksa?"
"Mmh!"
Dudakları hâlâ sımsıkı kapalıydı ama bu bana bir evet gibi gelmişti.
"Neden ki? Taze bir şişe istemez misin?"
"Mmh. Mphmphmph!"
"Ö-Öyle gülme. Gerçekten ürkütücü oluyorsun." Biraz geri çekilip açtığım şişeyi ona uzattım.
Bir dakika, bu şu dolaylı öpücük meselelerinden biri değil miydi? Iroha muhtemelen bunu biliyordu ve benimle dalga geçmeyi planlıyordu. Şimdiden duyabiliyordum:
Benimle öpüşmeyi o kadar mı çok istiyorsun, dolaylı yoldan olsa bile?!
Ben bunu fark edene kadar iş işten geçmişti zaten. Şişeyi çoktan kapmıştı.
"Teşekkürler!" Suyu lıkır lıkır içmeye başladı. "Ah, bu çok iyi geldi!"
Gözlerimi dikip baktım. "Ha?"
Dalga geçmeye başlamasını bekledim ama yapmadı. Belki de gerçekten sadece dolaylı bir öpücük istemişti ve hepsi buydu.
B-Bir dakika. Ne istemişti?! Dolaylı bir öpücük mü? Benimle mi? İmkansız.
Öğğ, boğazım yine kurudu. Boş yere heyecanlanıp duran bende ne sorun vardı böyle?
Kendimi sakinleştirmek için ikinci şişeyi çıkardım.
"Senpai!" diye şakıdı Iroha. "Mmh!"
"Ha?"
Iroha elindeki şişeyi yanına bıraktı ve elini yine bana uzattı. Görünüşe göre az önce açtığımı da istiyordu.
"Sana bir tane verdim ya."
"Evet ama şimdi de bunu istiyorum!"
"Aralarında hiçbir fark yok. İkisi de su."
"Biliyorum! Ama canım şimdi bunu içmek istiyor! Lütfen?!"
"Iıı..."
Neyin peşindeydi bu kız? Davranışları beni huzursuz ediyordu ama bugün benim de pek normal olduğum söylenemezdi. Normalde ona aptal der, onu görmezden gelerek şişeyi kendim kafama dikerdim. Kendi karakterimi nesnel bir şekilde değerlendirebildiğimden, bunu büyük bir kesinlikle söyleyebilirdim.
Peki neden şimdi yapamıyordum? Beynimde bir tür hata olmalıydı: Normalde hissettiğim veya davrandığım gibi olmamı engelleyen bir şey. Ne kadar uğraşsam da, elini uzatmış bana muzipçe sırıtan Iroha’yı azarlayamıyordum. Onun yerine, ben... Ben...
Tamam, bu kulağa gerçekten utanç verici gelecek.
Ama o an, onun bir şekilde... tatlı olduğunu düşündüm.
Ve bunu bir kez düşünmeye başlayınca, fikirlerim fena halde tuhaf bir yöne sapmakla tehdit etti beni!
"Çok yavaşsın! Aldım bile!"
"Ah." Beynimin neden arıza yaptığını çözmeye çalışırken şişe ellerimden çekilip alındı.
Iroha suyu lıkır lıkır içti, bitirince de kasten yüksek sesli bir rahatlama iç çekişi koyverdi. Her iki şişenin de kapağını kapattı ve onları parmaklarının arasına, malum mutantın pençeleri gibi sıkıştırıp aşağı yukarı salladı. Onları bana geri vermeye hiç niyeti olmadığı belliydi; kendi kendine gülmeye başlayınca bu iyice tescillendi.
"Ne yapıyorsun?"
"Eğleniyorum! Bu sayede hiçbir şey içemeyeceksin!"
"Dur bir dakika. Bütün derdin bu muydu?"
"Aynen öyle!"
"Hiç de bile! Ver birini geri. Susadım diyorum."
"Hm, bir düşüneyim..." Iroha her iki şişeyi de yumuşak dudaklarına götürdü ve kapaklarını hafifçe öptü. Sırıtarak bana zafer kazanmışçasına bir bakış attı. "Biliyor musun, artık ikisini de öptüm!"
Ağzım açık ona bakakaldım.
"Dudaklarımın değdiği bir şişeden içmek istemezsin herhalde, değil mi?"
"Şey, ben—"
"Ah, ama dudaklarımın değdiği bir şişeden su içmek istediğini itiraf edersen kendimi çok daha iyi hissederim! Hatta onları sana geri veririm!"
"Igh!"
Şimdi de dolaylı bir öpücük için ona yalvarmamı mı istiyordu?! Üzerime çöken aşağılanma duygusuyla kollarım titrerken dudaklarımı ısırdım. Görünüşe göre Iroha tuhaf davrandığımı düşünmüştü, çünkü öne doğru eğilip kaşlarını çatarak yüzümü inceledi.
"Sen o hazırcevaplığını falan mı kaybediyorsun?"
"H-Hayır. Tamamen senin hayal ürünün... sanırım."
"Hayal ürünü falan değil! Normalde çoktan tepki verirdin!" Iroha, plastik şişenin ucuyla yanağımı dürttü.
"B-Bırak şunu. Gıdıklanıyorum."
"Bak işte! Şuna bak, nasıl da utanıyor! Bu hiç sana göre değil, Senpai!"
"K-Kes sesini. O kadar eşyayı dağdan aşağı taşımaktan yoruldum sadece."
"Ha? Emin misin? Bana kalırsa bu sadece bir bahane. Gözlerimin içine bakıp bunu tekrar söylemek ister misin?"
Yüzümün kıpkırmızı kesildiğini hissedebiliyordum ve Iroha'nın bunu görmesindense ölmeyi tercih ederdim, bu yüzden inatla bakışlarımı ondan kaçırdım. Bu haliyle onun merakını iyice cezbetti ve oturduğu yerden, yüzümü net görebilmek için ustaca üzerime doğru eğildi.
Sinir bozucu bir şekilde, hareketleri bana küçük bir orman hayvanını hatırlatıyordu ve bu yüzden çok sevimliydi.
Tanrım, ne oluyor bana? Normalde o sadece "sinir bozucu"ydu, peki neden şimdi "sinir bozucu derecede tatlı" veya "sinir bozucu derecede sevimli" geliyordu?!
"Konuyu çok aniden değiştirdiğimin farkındayım ama aşağı inerken Ozu’nun bizi karşılamaya gelebileceğini düşünüyordum."
"Ha, evet. Bu cidden çok ani oldu."
Beni sıkıştırmasına izin verirsem hapı yutardım. Tek çarem konuyu zorla değiştirmekti. Iroha’nın pek de etkilenmemiş tepkisine rağmen devam ettim.
"Ani ama önemli. Şu noktada yaşamamız ya da ölmemiz tamamen ona bağlı."
"Tahminime göre, sırf eğlence olsun diye ölmemize izin verirdi."
"Kendi ağabeyini ne sanıyorsun sen tam olarak?"
"Başkalarına işkence etmekten zevk alan, buzdan bir kalbi olan, tam otomatik bir suçlu robot, tabii ki."
"Ağır oldu."
"Ah, dur, hayır. Şey demek istedim; başkalarına işkence etmekten zevk alan, buzdan bir kalbi olan, tam otomatik bir suçlu robot sürüm 2.0."
"Bu daha da kötü oldu. Yine de son zamanlarda bir çeşit güncelleme aldığını söyleyebiliriz sanırım."
Her güncellemede olduğu gibi, bazı özellikler güncellemeden önce daha iyiydi.
"Yine de onu kaçırmayacağımızdan emin misin? Bu yol her tarafa kıvrılıp duruyor."
"Öyle."
Iroha haklıydı. Normal bir insanın, böyle yabancı, karmaşık ve çoğu yeri patika bile olmayan bir yolda aradığı kişiyi bulması imkansızdı. Ama Ozu, kuantum bilgisayar kadar işlem gücüne sahip, milyonda bir gelecek bir dahiydi. O, Steve Wozniak'ın Japonya'daki modern karşılığı olan Kohinata Ozuma'ydı; Tony Stark'ın kanlı canlı versiyonuydu.
Ben onu en azından böyle tanımlıyordum. Her neyse, asıl mesele şuydu...
"Ozu ne düşündüğümü ve hangi rotadan indiğimizi tahmin edebilir, bu verileri kullanarak harita üzerinde yerimizi şak diye belirleyebilir."
"Ona çok güveniyorsun."
"Yani, evet. Beni ona çeken şey en başta zekasıydı zaten."
"Tamam, şimdi bu cümleyi aklında tutmanı ve Sumire-chan-sensei dinlerken tekrar söylemeni istiyorum!"
"Senin için gösteri yapacak bir maymun değilim ben, biliyorsun değil mi?"
"Sadece şaka yapıyordum. Erkek arkadaşlıkları böyle bir şey, değil mi? Ozuma’nın kız kardeşi olarak, birbirinize ne kadar mükemmel uyum sağladığınızı görebiliyorum."
Şaka yaptığını söylemişti ama neden bana öyle dikkatle bakıyordu? Zaten Sumire-san’ı, o çocuksu fantezilerini bize dayatmaması için neredeyse her gün uyarmak zorunda kalıyordum, bir de Iroha için aynısını yapmak istemiyordum. Ozu ile aramızda kesinlikle öyle bir ilişki yoktu.
Gerçi, itiraf etmeliyim ki son zamanlarda Iroha ile Sumire’nin küçük kız kardeşi Midori arasında benzer bir fantezi kurma suçunu ben de işlemiştim... Eğer onları bu tarz düşüncelerinden dolayı çok azarlarsam, bu durum dönüp dolaşıp bana patlardı. Şimdilik düşünce özgürlüklerine karışmamak en iyisiydi.
"Gerçekten Ozuma’nın gelip bizi kurtaracağını mı düşünüyorsun?"
"Öyle düşünmüyor gibisin."
"Bilmiyorum. Eskiden nasıl biri olduğunu biliyorsun. Ağlayan küçük kız kardeşine teselli edecek bir el bile uzatmazdı," dedi Iroha umursamazca, bir kedi gibi kayanın üzerinde sere serpe gerinerek.
Sessiz kaldım. Ağabeyinden, sanki bir okul mezunlar gününde havadan sudan konuşuyormuşuz gibi rahatça bahsediyordu ama sözlerinin altındaki o gerçek ve acı verici derinliği biliyordum. Dudaklarımı ısırdım. Iroha’nın şu an tam olarak neler hissettiğini hayal edince göğsüm sıkıştı.
Iroha havanın ciddileştiğini fark etmiş olacak ki hızla ellerini salladı. "Ş-Şimdi aramız gayet iyi, o yüzden endişelenme!" dedi aceleyle. "Ve hepsi senin sayende, Senpai!"
"Elimden geldiğince yardım ettiysem ne mutlu."
"Ozuma seninle tanıştığından beri çok değişti, Senpai. Hâlâ beyninin nasıl çalıştığını falan anlamıyorum ama sonunda gerçekten benim mutlu olmamı istiyormuş gibi hissettiriyor."
İttifak’ın atmosferini neşeli tutmak istiyordum, bu yüzden üyelerin karanlık geçmişleri hakkında konuşmaktan kaçınıyordum. Iroha’nın hayallerini ve ilgi alanlarını bastırıp zararsız bir onur öğrencisi rolü oynamasının tek sebebi annesi Otoha-san’ın katı değer yargıları değildi. Bu, Kohinata hanesindeki o anaerkil diktatörlüğü onayladığım anlamına gelmiyordu; aksine, durum çok daha karışıktı.
Iroha'nın evinde, gerçek benliğini koşulsuz kabul edecek en az bir kişinin olmasının onun için iyi olacağını düşünmüştüm hep. Bunun için neleri riske attığımı düşününce, meseleye müdahale etmenin haddim olmadığını gayet iyi biliyordum; sonuçta ben sadece yan dairede oturan abisinin arkadaşıydım. Iroha da bu adaletsizliğe katlanamayacak biri değildi zaten. Durumu, üst üste binip yükselen ama her an devrilmeye meyilli, pamuk ipliğine bağlı bir kum kalesinden fersah fersah uzaktı.
“Ozuma o zamanlar benden nefret falan etmiyordu, biliyorsun. Yani, herkesten ne kadar ediyorsa o kadar.”
“Kimseden nefret etmezdi o. Sadece kimseden hoşlanmazdı.”
“Doğru. Herkese karşı nötrdü. Kayıtsızdı. Kendi öz abim olmasına rağmen, onunla konuşurken sanki bir böcekle ya da robotla konuşuyormuşum gibi gelirdi hep.”
“İletişim kelimesinin anlamını bile bilmezdi. İnsanlarla nasıl düzgün empati kuracağını bilmiyor gibiydi.”
“Matematik ve fen notları mükemmeldi ama Japonca sınavlarının hepsinden resmen sıfır çekerdi.”
“Onu suçlayabilir misin? Ozu dünyayı asla bizim gördüğümüz gibi görmedi, bizimle aynı havayı solumadı. Herkesin yabancı bir dil konuştuğunu falan sanıyor olmalıydı. Anlayabilmek için önce tercüme etmesi gerekiyordu; bu durum her iki taraf için de geçerliydi.”
“Ama o kültürel engelleri yıkan bir kişi çıktı.”
“Abartılacak bir şey değildi aslında. Sadece arkadaşı oldum.”
Bir benzetme yapmam gerekirse, Ozu'nun zihni son derece karmaşık bir bilgisayar gibi çalışıyordu. İşlediği her şey ya 1 ya da 0'dı. Karşılaştığı hiçbir olguyu duygularıyla ele almaz, tüm o gereksiz sosyal detayları ve arka plan bilgilerini görmezden gelirdi. Beyni, mükemmel ve mutlak çözüme ulaşmak için sadece sabit bir algoritma çalıştırırdı.
Verimliliğe her şeyden çok değer veren biri olarak birbirimize benzediğimizi düşünürdüm ama ben bile duygulardan daha çok etkilenen biri olduğumun farkındayım. Kararlarımı duygularımdan ya da insani ruhumdan koparmayı beceremezdim. Bir bakıma sahtekarın tekiydim; bir yandan verimlilik övgüleri düzerken diğer yandan duygularımın ayak bağı olmasına izin veriyordum.
Ama Ozu öyle değildi. Ozu mükemmeldi. Ozu, olmak istediğim kişiydi.
Omuzlarının üzerinde öyle bir kafa varken okulda neden dışlandığını hiç anlamazdım. İnsanların ona neden böyle davrandığını kavrayamazdım. Bu yüzden onunla uğraşırken ısrarcı davranmış, arkadaşım olması için defalarca şansımı denemiştim.
“Ozuma eve bir arkadaşını getirdiğini söylediğinde şoktan bayılacaktım az kalsın. Herhalde tuhaf bir tarikat falan bunu ele geçirdi diye düşündüm.”
“Seni anlıyorum. En zeki, en etkileyici eğitim geçmişine sahip insanlar bile öylelerinin ağına düşebiliyor.”
Ozu'yu bir tarikata sokmaya çalışmıyordum ama konumuz bu değildi.
“Her şey o gün başladı; senin bize ilk geldiğin gün. Ozuma... ısınmaya başladı diyebilirim sanırım. Onunla konuşmak kolaylaşmıştı. Senin bir tür büyücü falan olduğunu düşünmüştüm! Seni acayip merak ediyordum, biliyor musun?”
“Büyücü, ha? Seni hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama benim 'sihrim' hiçbir zaman o kadar sofistike olmadı.”
“Nasıl yaptın bunu senpai?”
“Söylemem.”
“Hıh! Hadi ama, üzerinden yeterince zaman geçti! Ozuma'nın kişiliğini nasıl yeniden programladın?”
“Sorma artık. Bu, biz erkekler arasında kalacak bir sır.”
“Tamam, şimdi bu lafını aklında tutmanı ve aynısını Sumire-chan-sensei filan falan olduğunda da söylemeni istiyorum!”
“Dediğim gibi, ben öyle filan falan için şov yapacak bir maymun değilim.”
Sınıfın en dışlanmış kişisi olan Ozu'ya başkalarıyla iletişim kurmayı öğretmek hiç de kolay olmamıştı. Kütüphaneye defalarca gitmiş, internetin altını üstüne getirip akademik makaleler aramıştım; sırf ona insan davranışlarını ve psikolojisini bilimsel kaynaklarla kanıtlanmış bir şekilde öğretebilmek için. İnsan ilişkilerine odaklanan kurgu kitapları kullanmış, ilk durağım da romantik komediler olmuştu.
Ona duyguları değil, o ilişkilerdeki kalıpları öğretmeye çalışıyordum. Her kızın ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlamayı gerektiren seçeneklerin olduğu flört simülasyonları oynatmış, oyunları bitirmesini hedeflemiştim.
Çok fazla deneme yanılma gerektirmişti ama sonunda Kohinata Ozuma bugünkü haline evrilmişti.
Ona nasıl ulaştığımı Iroha'ya ya da bir başkasına hiç anlatmadım. Anlatamazdım da çünkü—
“Garip, değil mi?” dedi Iroha.
“Garip olan ne?”
“O zamanlar seni sadece apartman dairesinin koridorunda ara sıra gördüğüm o çocuk olarak tanıyordum. Bir gün birlikte uyuyacağımız... herhalde kimsenin aklının ucundan geçmezdi!”
“O-Olayı çok yanlış yerlere çekiyorsun. Sadece bir handa aynı odada uyuduk, o kadar.”
Pekala, Iroha'nın uykulu sersemliği yüzünden kendimizi aynı futon içinde bulduğumuz doğruydu ama bunu şimdi açacak değildim.
“Demek istediğim, o zamanlar bu kadar yakınlaşabileceğimizi hiç düşünmemiştim.”
“Evet...”
Iroha o zamanlar benim için arkadaşımın küçük kız kardeşinden fazlası değildi; Ozu'nun evine gittiğimde ara sıra rastladığım ve sadece abisinden bir şey isteyeceği zaman konuştuğunu duyduğum biriydi. Aslında bu durum hala kısmen geçerli sayılabilirdi. Iroha hala sadece arkadaşımın küçük kız kardeşiydi. Açıklayayım.
5. Kat İttifakı'nı kurmuştum, ekibimi Honeyplace Works'te bir konuma yönlendirmiştim, ekipteki huzursuzlukları gidermek için çok çalışmıştım, Iroha'ya göz kulak olmuştum ve Murasaki Shikibu-sensei'yi özgür bırakmayı hedeflemiştim. Bunların hepsi Ozu içindi. Hepsi. Sırf onun için bencilce herkesi bu plana dahil etmiştim.
Göğsüme bir sızı saplandı. Muhtemelen suçluluk duygusuydu bu. Iroha bana ne zaman nazik davransa, ne zaman iyi biri olduğumu söylese, vicdanımda o acıyı derinden ve keskin bir şekilde hissediyordum. Iroha'ya, Iroha olduğu için göz kulak olmuyordum. Ozu'nun kardeşi, yani arkadaşımın kardeşi olduğu için ilgileniyordum onunla. Bundan fazlası değildi. Bir bakıma, sürekli benimle uğraşması iyi bir şeydi. Tabii bu kadar dozunu kaçırmasa daha iyi olurdu...
Eğer Iroha yaptıklarımı yanlış anlar ve bu yüzden bana aşık olursa, herhalde suçluluk duygusu beni ezip geçerdi. Tüm İttifak Ozu'nun etrafında dönüyordu, benim çabalarım da öyle. Iroha'nın bu çabalarımı “naziklik” olarak yorumlaması kötü olurdu, bir de benden hoşlanmaya başladığını düşünmek bile istemiyordum.
Iroha'nın bana karşı davranışlarına bakılırsa, en mantıklı sonuç bana karşı zerre romantik ilgi duymadığıydı; bu da benim için büyük bir rahatlama demekti. Peki ya benim Iroha'ya karşı bir şeyler hissetme ihtimalim?
Hayır. İmkansız.
Rüzgar, sanki benimle dertleşiyormuş, iç sesimi dinliyormuş gibi çimleri ve yaprakları hışırdatıyordu.
5. Kat İttifakı, sadece Ozu için yarattığım bir kum havuzuydu. Diğer tüm üyeler sadece piyonlarımdı.
“İşte bu yüzden Sumire-sensei'yi İttifak'ta kalmaya zorlamayı kendime yediremiyorum,” diye mırıldandım kendi kendime.
“Ha?” Bu ani itirafım üzerine Iroha'nın omuzları seğirdi.
“Onu kendi amaçlarım için kullanıyorum. Hepsi bu.”
“Hayır, hepsi bu olamaz. Sen bu süreçte Sumire-chan-sensei'yi de düşünüyorsun.”
“İkimizin de yararına olacak bir yol bulmaya çalıştığım doğru ama bu bana onun seçeneklerini kısıtlama hakkı vermez.”
“Vay canına senpai, gerçekten çok sinir bozucu birisin.” İç çeker
“Tencere dibin kara, seninki benden kara herhalde.”
“Şöyle bir gelsene.” Eliyle yanına çağırdı beni.
“Hı?”
Kayanın üzerinde adeta bir peri kızı gibi oturan Iroha'ya yaklaştım.
“Diz çök. Ama ayaklarımı yalamayı aklından bile geçirme.”
“Niyetim yoktu zaten. Hem neden senin şövalyenmişim gibi önünde diz çökmek zorundayım ki?”
“Yap işte! Çabuk!”
“İyi, tamam. Öğğ. Neden bana böyle tuhaf şeyler yaptırırsın ki?” diye söylendim ama yine de istediği gibi önünde diz çöktüm.
“Pış pış pış...”
Ha? Bir dakika. Ne demişti o? Ve kafamın arkasındaki bu tarif edilemez his de neydi böyle?
“Ne yapıyorsun sen?”
“Seni rahatlamaya zorluyorum. O sinir bozucu kişiliğin yüzünden buna pek fırsat bulamıyorsun.”
“Ne demek istediğini anlamıyorum.”
“Daha basit anlatayım o zaman: Başını okşuyorum.”
“Onu herhalde anladım. Sadece neden yaptığını anlamıyorum.”
Parmaklarının saçlarımın arasından nazikçe süzüldüğünü hissediyordum. Iroha'nın rahatlatıcı sıcaklığı avuçlarından yayılıyor, olduğum yerde eriyip gitme isteği uyandırıyordu. Bende bir sorun olmalıydı. Alt tarafı basit bir hareketti ama Iroha'dan normalde olduğundan yaklaşık üç bin kat daha fazla hoşlanmama neden oluyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.