İsimsiz Kısım

BAŞLIK: Sinir Bozucu Derecede Sevimli

İçERİK:

Bacakları uzundu ve tam kararında bir dolgunluğa sahipti. Dümdüz karnından kıvrımlı kalçalarına doğru süzülen hatlarıyla, herhangi bir dergi modeline taş çıkaracak bir vücuda sahipti.

Iroha’nın göğüsleri ise... Şahsen söylemem gerekirse, tam da beklediğim gibiydi. Kollarımda ve sırtımda hissettiğim o anlardan aşağı yukarı bir fikrim vardı; her gün onlar hakkında hayaller kurduğumdan falan değil ama biliyorsunuz, sonuçta ergenlik çağında bir gencim. Haliyle yaşıtım olan herhangi bir erkek kadar benim de aklımdan geçiyordu. Neyse, sonuç olarak epey büyüklerdi.

Bu arada, son paragraf pek de önemli değildi; o yüzden orayı hızlıca geçip unutabilir ve yolunuza devam edebilirsiniz (lütfen). Uzun lafın kısası, tam karşımda bikinili ve büyük göğüslü bir genç kız duruyordu. Bilmeniz gereken tek şey buydu.

“Senpai? Bir şeyler mi söylesen? Durum biraz tuhaflaşmaya başladı da.”

“Ha? Ha, doğru. Kusura bakma. Şey. Ne dememi istersin?”

En başta, durup dururken neden bikinili vücudunu bana sergileme gereği duyduğunu anlamamıştım. Üzerindeki denizci tipi koruyucu tişörtü bir şal gibi omuzlarına atmıştı; deniz esintisiyle savrulan kumaş, pembeleşen yanaklarıyla bakışlarını kaçıran Iroha’ya neredeyse ilahi bir hava katıyordu. İflah olmaz bir bakir olduğumdan, onu böyle görmek kalbimin deli gibi çarpmasına neden oluyordu. Acaba o da farkında mıydı?

“Okuldaki herkes benim çok güzel olduğumu falan söyler, biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum.”

Bir an için artık o Kokuryuuin Kugetsu numarasını yapmadığını fark ettim. Karşımda duran kız, en yalın haliyle Kohinata Iroha’nın ta kendisiydi.

“Erkekler hep bana baka kalır. Evrendeki en sevimli kız olduğumu söylerler.”

“Bir saniye, evrendeki her bir kızın sevimlilik derecesini biliyorlar mı yani?”

“Aa, ama yüzme derslerinde kızlarla erkekler ayrı olduğu için beni hiç okul mayosuyla görmediler.”

“Tamam. Sadede gelecek misin artık?”

“Ozuma da beni bununla hiç görmedi.”

“Pekala da, asıl mesele ne?!”

“Aman Tanrım. İnanamıyorum. Hala ne demeye çalıştığımı anlamıyor musun?!”

“Elbette anlamıyorum! Tahmin etmemi beklemek yerine açıkça söylesene!”

“Diyorum ki, beni bu bikiniyle gören tek kişi sensin!” Iroha gözlerini sımsıkı kapatarak bağırdı. Yüzü kıpkırmızıydı ve dudakları titriyordu ama yine de kollarını iki yana açtı. “Artık ortalama biri değilsin, değil mi?!”

“Ne?”

“Okuldaki hiçbir erkeğin görmediği bir şeyi gördün! Beni böyle görmek onların ancak rüyalarına girebilir! O yüzden şimdi kendini ne kadar aşağılarsan aşağıla, en azından artık şunu biliyorsun: ‘Iroha-chan’ı bikiniyle görenler’ dünya sıralamasında daima bir numara olacaksın!”

Hayatımda duyduğum en aptalca argümandı ama beni neşelendirmek için gösterdiği bu samimi çabada sevgiyi hissedebiliyordum. Sevgi derken, o sıradan romantik aşktan daha temel bir şeyi kastediyordum. Benimle gerçekten ilgileniyor olmasıydı bu; az önce bunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamıştı.

Yine de içler acısı bir haldeydim. Kouhaimi bu kadar zahmete girmeye zorlamıştım.

“Teşekkürler,” dedim sadece. Bakışlarımı ondan kaçırıp mahcup bir tavırla yanağımı kaşıdım. Utanmıştım elbet ama ona teşekkür etmeyecek kadar da yüzsüz değildim. “Ezilmiş bir zavallı gibi sızlanıp şikayet ederken beni neşelendirmeye çalıştığın için sağ ol.”

“Neden bahsediyorsun sen? Bunları bana anlatmanı asırlardır bekliyordum zaten!”

“O kadar belli mi ediyordum?”

“Hayır. Sadece, senin her zamanki halini, karşılık beklemeden bir şeyler yapmaya çalışmanı bildiğimden, en sonunda bir yerde patlayacağını düşünmüştüm. Ama sen ne bir şey dedin ne de belli ettin; ben de ya duygusuz bir süper insan olduğunu ya da her şeyi içine attığını sandım. Neden daha önce kimseye bir şey anlatmadın?”

“Ekipteki herkesi bununla meşgul etmek verimsiz olurdu.”

Bir yaratıcının ruh hali, ortaya koyduğu ürünü büyük ölçüde etkilerdi. Şikayetlerimi yüksek sesle dile getirmek benim için kolay olurdu ama bunun İttifak’ın üretkenliği üzerinde olumsuz bir etkisi olmasından korkmuştum.

“Ah, doğru ya. Bak, bunu bir süredir söylemek istiyordum, sanırım sırası geldi.”

“Tabii, buyur.”

Bana mı öyle geliyordu yoksa bir anda bıkkın bir ifadeye mi bürünmüştü?

“B-Bekle! Ne yapıyorsun?!”

Iroha bir ayağını kayanın üzerine koyup bana doğru iyice sokuldu. Onu o açık saçık bikiniyle burada görmek zaten yeterince zordu, bir de yüzünü yüzüme bu kadar yaklaştırınca sanki patlayacakmış gibi hissettim. Geri çekilmeye çalıştım ama Iroha hiç oralı olmadı ve ince, suçlayıcı bir parmağıyla göğsümü dürttü.

“Beşinci Kat İttifakı.”

“Evet?”

“‘Verimlilik’ derken kastettiğin şey, İttifak üyelerini mutlu etmenin en kısa yolu, değil mi?”

“Yani, evet.”

“Pekala. O zaman sanırım bu seni epey verimsiz biri yapar.”

“Anlıyorum. Kendimi nasıl geliştirebilirim?”

“Geliştirmen gereken bir şey olduğunu varsaymayarak başlayabilirsin.”

“Bu bana biraz mantık hatası gibi geldi.”

“Kendine daha fazla değer vermeni söylüyorum! Yani...” Parmağını hala göğsüme bastırırken Iroha’nın bakışları sertleşti ve konuşurken doğrudan gözlerimin içine baktı. “...Sen de o İttifak’ın bir üyesisin, Senpai.”

Ona baka kaldım.

“Eğer kendinizi bile mutlu edemiyorsanız, bu sizi başarısız yapar.”

Bana dokunan sadece parmağının ucuydu ama ondan yayılan ısı tüm vücuduma yayılıp yanma hissi veriyordu.

“Öyle diyorsun da,” diyerek içimi çektim. “Biliyorsun işte, ben böyleyim.”

“Evet, biliyorum.” Iroha’nın dudaklarında sinsi bir sırıtış belirdi. “Bu arada, ‘Iroha-chan’ın çıplak tenine dokunduğu kişiler’ dünya sıralamasında zirveye hoş geldin. Bir numara olmak nasıl bir duygu?”

“Pek iyi değil, çünkü unvan yanlış anlaşılmaya çok müsait. Ayrıca sanki bir rakibim vardı da?”

“Yoktu! Bu arada, ‘Iroha-chan’ın odasına gizlice sızdığı kişiler’ ve ‘Iroha-chan’ın vücudunu dayadığı kişiler’ listesinde de zirvedesin; yani temel olarak sen dünyanın en etkileyici adamısın.”

“Kendi saçma sıralama sistemini kendi belirleyen herkes dünyanın en etkileyici insanı olabilir.”

“Heh heh! İltifatlardan pek hoşlanmıyorsun, ha? Eh, senin sevmediğin her şeyi yapmak benim görevim; o yüzden senin dünyanın en iyi adamı olduğun hakkında konuşmaya devam edeceğim!” Iroha o her zamanki sinir bozucu gülümsemesiyle genişçe sırıttı ve bana içten bir selam verdi.

Gerçekten baş belasıydı. Ama başka bir şey daha vardı. Belki daha önce üzerinde çok düşünmemeye çalıştığım için, belki de Düğüm Töreni’nde yaşananlar bakış açımı değiştirdiği için... Mantıksız, rasyonellikten uzak bir sebeple —Iroha’nın o sinir bozucu ve uydurma sıralamaları kadar meşru bir sebeple— bana öyle gülümserken (beni sinir etmek için yapıyor olsa bile) “dünyanın en iyi adamı” denmesi...

...Göğsümü daraltıyordu. Hem de fena halde.

Son zamanlarda Iroha’ya karşı hissettiğim bu duygular da neyin nesiydi? Dürüst olmak gerekirse, bunlara romantik denilip denilemeyeceğinden hala emin değildi ama kesin olarak söyleyebileceğim bir şey vardı.

Şu anda Iroha’nın çok sevimli olduğunu düşünüyordum.

Şimdiye kadar, toplumun ortalama bir üyesinin bakış açısıyla onun sevimli olduğunu hep düşünmüştüm; ağzını açmadığı veya gerçek yüzünü göstermediği sürece dışarıdaki çoğu erkeğin onu sevimli bulacağını biliyordum. Ama şu an bahsettiğim tanım bu değildi.

Iroha’nın, tam da o sinir bozucu hallerindeyken sevimli olduğunu düşünüyordum.

Her zaman, cinsiyeti ne olursa olsun tüm insanların, aşk peşinde koşarken sevdikleri kişiye nazik davranmasının mantıklı olduğunu düşünmüştüm.

Hatta, tsunderelerin ve aşık oldukları kişiye kaba davranan kızların anime ve hafif roman dünyası dışında var olamayacağından emindim. Gerçek dünyadaki kızlar daha açık sözlü olmalı, hoşlandıkları kişiye gülümsemeli ve duygularını en baştan belli etmeliydi.

Hep bu mantık çizgisini takip etmiştim ama şu an bu düşüncem kökünden sökülüp atılıyordu.

Belki de hem sinir bozucu hem de sevimli olan kızlar gerçekten vardı. Belki de sevdiğin kişiye karşı sinir bozucu davranmak, onun sana kanının ısınmasını sağlıyordu. Belki de bu, aşk yolunda geçerli ve verimli bir taktikti.

Iroha’nın bana karşı ne hissettiğini bilmiyordum. Duyguları olumlu olsa bile, bunların romantik olması gerekmiyordu. Sadece gerçekten iyi bir insan olduğu için de böyle davranıyor olabilirdi. Ama bana gelince, sonunda şunu fark etmiştim: O hem sinir bozucu hem de sevimliydi.

Bu, o andaki kalp çarpıntımın romantizmle bir alakası olup olmadığını çözdüğüm anlamına gelmiyordu. Eğer öyle olsaydı, belki bu kadar kafa karışıklığı yaşamazdım. Tıpkı Mashiro beni sıkıştırdığında olduğu gibi; sadece sevimli bir kızın yanındayken kalbim hızlanıyordu. Ve şu an yaşanan kesinlikle buydu. Bunu sadece cinsel bir anlamda da söylemiyorum.

Arkadaşımın kız kardeşi sinir bozucuydu. Gülerken sinir bozucuydu, konuşurken sinir bozucuydu. Sinir bozuculuk onun doğal haliydi. Ama sevimliydi işte.

Bu gerçeğin farkına varmak beni aniden öyle bir çarptı ki, bir aptal gibi sırıtmama neden oldu. Daha fazla belli etmeden hemen ağzımı kapatıp gözlerimi kaçırdım. Tabii bu Iroha’nın gözünden kaçmadı.

“Aa! Senpai, sen kızardın mı yoksa?!”

“O-Olamaz, ne alakası var!”

“Yalancı, yalancı! Yanakların kıpkırmızı olmuş! Heh! Neler döndüğünü biliyorum! Sen de diğer erkekler gibisin Senpai! Tabii ki beni bikinili görünce ağzının suyu aktı!”

“Kes sesini! Hemen de havaya— girme!”

“Ha ha! ‘Havaya girme’ mi? Senin bu kadar hassas olduğunu bilmiyordum Senpai!” Iroha parmak ucuyla tenimin üzerinde daireler çizmeye başladı.

Omurgamdan yukarı doğru karıncalanmalar yayılırken kıvrandım. “Bı-Bırak... Orası olmaz!”

“Dürt, dürt, dürt, dürt, dürt, dürt!”

“Dur artık!”

“Aha ha ha! Seninle uğraşmak çok zevkli! Durabileceğimi hiç sanmıyorum!”

Kohinata Iroha. Izdırabım karşısında kahkahalar atan acımasız bir kız. Ama onun böyle dilediğince davranmasını —eğlenmesini ve arzularını sakınmadan yaşamasını— izlemek bana Canary’nin söylediklerini hatırlattı.

Kendi arzularım konusunda dürüst olmaktan bu kadar çekinmemem gerektiğini, her şeyimi İttifak’a adayıp kendimi geri plana atmamam gerektiğini söylemişti; sonuçta ben de o ekibin bir parçasıydım. Belki de ekibimi verimli ve meyve verecek şekilde yönetirken, aynı zamanda kendime karşı da dürüst olabileceğim bir yol vardı.

Dünyanın en tatlı ama bir o kadar da sinir bozucu olan bu kouhai ile geçirdiğim eğlenceli günler... Belki de bu anların biraz daha uzun sürmesini istememde bir sakınca yoktu.

“Teşekkürler Iroha. Şimdi anladım.”

“Heh heh! Bakıyorum da eski Senpai geri gelmiş!”

“Ha? Aslında eski halimle aynı olduğumdan pek emin değilim.”

“Vallahi tıpkı ona benziyorsun. Bir işi halletmenin en verimli yolunu henüz bulmuş o adamın bakışı var üzerinde.”

“Doğru söylüyor olabilirsin.”

Sanırım asıl hedefime geri dönmüştüm: İttifak’a mümkün olan en büyük mutluluğu getirmenin en verimli yolunu bulmak. Tek fark, artık kendi duygularımla yüzleşmeye de hazırdım.

Son birkaç gündür içinde boğulduğum o kafa karışıklığı yumağıyla kıyaslandığında, şu anki halim muhtemelen gerçek benliğime daha yakındı. İttifak ile nasıl başa çıkacağımı yeniden çözmüş gibi hissediyordum; tıpkı eskiden olduğu gibi. Beni bu ruh halinden çekip çıkaran Iroha’ya ve beni o zorlayıcı sorularla köşeye sıkıştıran Canary’ye minnettar olmalıydım. Ama bu şimdilik bekleyebilirdi.

Iroha’ya döndüm, parmak eklemlerimi çıtlattım ve genişçe sırıttım. “Beni o kadar gıkladığına göre, karşılığını iki katıyla almaya hazırsın demektir, ha?”

“Yok, kalsın. Ama yine de bir dene istersen. Avazım çıktığı kadar cinsel tacize uğradığımı haykırırım, ona göre.”

“Bu yaptığın kalleşlik ama.”

“Bak, eğer bana dokunmayı gerçekten o kadar çok istiyorsan bir düşünebilirim. Tek yapman gereken dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başlamak. ‘Lütfen Iroha-chan! Yalvarırım seni gıklamama izin ver!’ demen yeterli.”

“Tamam.”

“Ne?”

“Acımasız saldırının intikamını almak için beş saniyeliğine gururumu ayaklar altına almak, ödemeye razı olduğum küçük bir bedel.”

“B-Bekle. Şaka yapıyorsun değil mi Senpai?”

“Öylece dayak yiyip oturacak biri değilim. Bakalım ağlayan kim olacak, merakla bekliyorum.”

“B-B-Bekle! Dur! Yaklaşma! İmdat!”

Iroha’nın kahkahalarla karışık feryatları yaz göğünde yankılandı. Meğer beni gııklayan bu sinir bozucu kızın kendisi de aşırı hassasmış. Kaçmaya çalışırken kuma kapaklandı, bedeni gıdıklanmaktan seğiriyordu. Madem bu kadar zayıftı, en başta neden benimle uğraşmıştı ki?

Zihnimdeki o bloklama halini aşmış ve üstüne bir de epey yol katetmiş olarak, Iroha ile kumsalda doyasıya eğlendikten sonra villaya döndük.

İşte her şey o an oldu.

“A-Aki-kun... Iroha-chan...”

Tam içeri adım atıyorduk ki Canary belirdi. Yanakları çökmüş, yeni doğmuş bir ceylan yavrusu gibi titreyerek bize doğru geliyordu. Dengede kalabilmek için omuzlarımdaki havluya tutundu.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Özür dilerim! Lütfen yardım et! Artık ne yapacağımı bilemiyorum... cik.”

“Neler olduğunu anlatmazsan sana yardım edemem.”

“Kısaca anlatayım...” Konuşurken gözleri ferini yitirmiş, bitkin bir haldeydi. “Murasaki Shikibu-sensei ve Makigai Namako-sensei’nin ilhamı kurudu, tıkanıp kaldılar...”

“Anladım.”

Neler olup bittiğini tam olarak kavramam için bu tek cümle yetmişti.

“Sonunda Sorun Çözücü Aki’yi sahneye çağırma vakti geldi demek?”

“Bundan keyif almana izin yok, duyuyor musun beni?”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.