O akşam, Villa Kanaria’nın oturma odasındaki seksen inçlik 4K televizyonun karşısında toplandık. Kokuryuuin Kugetsu’nun verdiği mühlete üç gün kalmıştı—yok, gece yarısı geçtiğine göre artık iki diyebiliriz. Biz derken; ben, Iroha, Sumire, Ozu ve son olarak kanepenin en ucunda utancından iki büklüm olmuş Canary’den bahsediyorum.
Mashiro hâlâ taslağındaki düzeltmelerle uğraştığı için burada değildi, odasına kapanmıştı. Onun yerine (kulağa biraz kaba geliyor ama neyse) LIME hattının diğer ucunda bizi bekleyen Makigai Namako vardı.
Sanki büyük bir dedektif gelip bu villadaki feci cinayeti kimin, neden işlediğini açıklayacakmış gibi toplanmıştık ama işin aslı ortada ne cinayet vardı ne de burada bulunma amacımız o kadar ciddi bir meseleydi.
“Hadi biraz anime izleyelim. Burada Netflimax var mı?”
“Ha? Şey, tabii ki var, cik...” diye cevap verdi Canary bitkin bir sesle. Yazarını ve çizerini o tıkanıklıktan çekip çıkaramadığı için morali bozuktu. Sondaki cik sesi, profesyonelliği elden bırakmama çabasıydı herhalde. Belki de.
“Sizin orada TV var mı Makigai-sensei?” diye sordum.
“Iı... Hayır, tatildeyim ben.”
“Ha? Tatildeyken mi yeni senaryoyu yazıyordunuz?”
“H-Hayır! Şey, yani... Doğru ya! Teslim tarihini yetiştirmemi kutlamak için buraya gelmiştim ama sonra siz çıkageldiniz ve bana yeni iş kilitlediniz!”
“Ah, doğru. Kusura bakma. Zamanlamayı feci batırdık, değil mi?”
“Hem benim editörüm neden tüm bu süreci yönetiyor? Hiç anlamıyorum!”
Sorusuna ne cevap vereceğimi bilemiyordum ama onun perspektifinden bakınca bu durumun ne kadar saçma göründüğünü anlayabiliyordum.
“Neyse, başka bir telefonum daha var, oradan izlerim. Planın ne bilmiyorum ama size ayak uyduracağım.”
“Harika. My Honey birinci bölümü açabilir misin?”
“My Honey mi? Ha, baharda çıkan şu anime.”
Evet. İttifak’ın her hafta merakla beklediği o animeydi. Mashiro bizim okula transfer olduğu zamanlarda yayınlanmaya başlamıştı.
“Aki, hâlâ ne yapmaya çalıştığını anlamadım. Anime izleyerek gerçeklerden mi kaçıyoruz?”
“Dur, cidden bunu mu yapıyoruz?! Yani teslim tarihini unutup Mio-chan’ın o harika göbeğine mi gömüleceğim?! İşte budur!”
“Shikibu.”
“Özür dilerim. İyi de, o zaman bunu neden yapıyoruz? Anime izleyeceğiz diyen sendin Aki! Şimdi neden bana kızıyorsun?!”
“Endişelenme Sumire-chan-sensei! Bunların hepsi Senpai’nin o muazzam gizli planının bir parçası!”
“Gizli plan mı?”
“Bana öyle bakmayın. Kötü bir şey değil. Sonuçta anime izleyeceksiniz, değil mi?”
Ozu kıkırdadı. “İşler ilginçleşmeye başlıyor gibi!”
“Kulaklarım sizde.”
En azından en başta Ozu ve Makigai Namako-sensei’yi yanıma çekebilmiştim.
“Tamam, o zaman...”
Herkesin gözünün üzerimde olduğunu fark edince duraksadım. Nefeslerini tutmuş, beklentiyle devam etmemi bekliyorlardı. Sanki bana ve onlar için yaptığıma değer veriyorlardı. Bu kadar küçük bir şeyin üzerime bir rahatlama dalgası yayması beni biraz zavallı hissettirse de durum buydu.
Ama olduğum kişiyi değiştiremezdim. Savaşmak için elimdeki tek silahlar bana bahşedilenlerdi ve artık bununla barışmış gibi hissediyordum.
“İşte başlıyoruz! My Honey maratonunun açılış töreni! Meşale yanıyor, hadi startı verelim!” diye ilan ettim.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Geri zekâlı mısın Aki?”
“Makigai-sensei... Eleştiriye açık değilim demiyorum ama acaba... biraz daha yapıcı mı olsanız?”
“Sadece şunu diyorum: Teslim tarihine iki gün var.”
“Peh, evet. Anime izlemek için pek uygun bir zaman gibi durmuyor. Yani normal bir insanın bakış açısı bu olurdu, değil mi?” Ozu, aklımdan geçenleri tam olarak biliyormuş gibi genişçe sırıttı.
“Oha Senpai. Delilik bu resmen.”
“Yavaş ve kararlı olan yarışı kazanır! Masalarınızın başında çakılıp kalmışken, kafanızı duvarlara vururken bir arpa boyu yol gidemezsiniz zaten. İyi bir anime izlemek, zamanınızı değerlendirmenin çok daha verimli bir yolu olacak, haksız mıyım?”
“Ha ha! Çok mantıklı Senpai ama teslim tarihine bu kadar yakınken seçilecek en tuhaf strateji bu herhalde. Tuhaf ama eğlenceli. Tam senin gibi!”
“Burada olduğuna göre, sen de herkesle birlikte tadını çıkarsan iyi olur,” dedim.
“Oh...” Iroha’nın gözleri fal taşı gibi açıldı ve yüzündeki sırıtan ifade aniden kayboldu. “Pekâlâ o zaman!”
Görünüşe göre mevzuyu çözmüştü.
Iroha’nın sırıtan yüzünün yerini kalbimi ısıtan parlak bir gülümseme aldı. Bu, tüm İttifak’ın ilk kez bir arada anime izleyişiydi.
“Vay be, yayınlandığından beri izlememiştim! Ah, ama yan komşunun dambıl kaldıran beşizleri de fena anime değil aslında. Hani şu an yayınlanan. Gerçi içinde Mio-tan kadar tatlısı yok, hem shipplenecek şotalar sadece My Honey’de var.”
“Shikibu.”
“Özür dilerim.”
“Yok...” Ona şeytanca bir gülüş attım. Nedense ismini söylediğim an Sumire, yüzünde kararlı bir ifadeyle önümdeki yere kapaklanmıştı.
Kendini tutmasına gerek yoktu. Teslim tarihinden hemen önce böyle aylaklık yapması normalde birkaç kez idam cezası almasına yeterdi ama bugün farklıydı. Bugün yapımcısının onayı vardı.
“Sorun yok. Bunun tadını sonuna kadar çıkar.”
“VAAAY! SENİ SEVİYORUM AKITERU-SAMA!”
Böylece İttifak’ın (artı Canary’nin) altı saatlik My Honey maratonu başlamış oldu.
“Üçüncü bölümdeki gerilim çok iyi ya! Tomomi’nin öleceğini bilseniz bile, her seferinde ağlatıyor. Kurgu ve her şey o kadar kusursuz ki.”
“Evet, bu kısım inanılmaz! Tomomi ölmesin de bir dünyada mutlu olsun diye ne kadar çok karikatür çizdiğimi hatırlıyorum.”
“Kötü adamlar için kullandıkları CG o kadar iyiydi ki fark etmiyordunuz bile. Tomomi’nin o güzel ölümü onsuz bu kadar etkileyici olmazdı.”
“Vay canına Ozu. Çok kalpsizsin.”
“Aynen!”
“Hayır, haklı. CG kullanarak üretim maliyetlerini düşürüp sahnenin çok daha iyi görünmesini sağlamaları ustalık işiydi.”
“Vay canına Aki. Sen de çok kalpsizsin.”
“Öğğ! İşte erkeklerin sorunu bu! Sadece biz genç kızlar bu tarz şeylerin kadrini kıymetini bilecek hassas kalplere sahibiz!”
“H-Hey, Shikibu!”
“Ha? Oh! Aaaargh!”
“Cinsiyetçilik yapma Murasaki Shikibu-sensei. Makigai-sensei de erkek, biliyorsun. Bunun cinsiyetle alakası yok.”
“Ah, bak bu konuda çok haklısın! Ay, ben de bazen ne kadar saf olabiliyorum, değil mi?!”
Eskiden bu izleme partilerini LIME üzerinden yapardık, şimdiyse kanlı canlı bir aradaydık. Mümkün olduğunca herkese hitap eden bir anime seçer, fikirlerimizi heyecanla anlatır ve bazen bu fikirler çatıştığında ufak tartışmalara girerdik. Ne de olsa hepimiz farklı gözlerle izliyorduk.
O fikir kırıntıları birleşir, üst üste yığılır ve sonunda hepimizin bir nebze de olsa mutlu olduğu, derme çatma bir sanat takdiri sığınağı oluştururduk.
Bu sefer işin içinde gerçek hayatın olması dışında, her zamanki LIME partilerimizden farklı kılan bir şey—ya da biri—daha vardı.
“Mio-chan’ın en sevdiğim yanı, ana karakter o kadar odun ki hiçbir şeyi fark etmese bile onun peşinden gitmesi! Yani her şey o kadar bariz ki ama çocuk tam bir saf, bu yüzden kızın daha da saldırganlaşması gerekiyor! Çok tatlı!”
“Değil mi?! Seni o kadar iyi anlıyorum ki Iroha-chan!”
“Evet. Zevkin yerinde.”
“Heh heh! Abartıyorsunuz— Hey, leş gibi içki kokuyorsun! Ne zamandır o votkayı içiyorsun Sumire-chan-sensei?!”
“Animeyi ayık izlemek suçtur! Sadece Aki’nin dediği gibi tadını sonuna kadar çıkarıyorum!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.