Günler sonra ilk kez şans yüzüme güldü, güzel bir uykunun ardından kendime geldim. Paramparça olan zihnim nihayet toparlanmış, düşüncelerim mantıklı bir süzgeçten geçmeye başlamıştı. Sorunlarımın hiçbiri çözülmüş değildi ama en azından onlarla nasıl başa çıkacağım konusunda kafamda net bir plan belirdi.
Artık gidişatı tersine çevirme vaktiydi. Kimsenin gerçeklik algımla oynamasına daha fazla müsaade edemezdim. Her şeyi tek tek, yeniden normal seyrine döndürecektim. İşe başlamanın en etkili yolu, sorunlarımı öncelik sırasına göre dizmekti. Bunu yapmanın en kolay yolu da hayattaki önceliklerimi kendime yeniden hatırlatmaktan geçiyordu.
İlk sırada, Beşinci Kat İttifakı için Honeyplace Works bünyesinde bir yer kapmak vardı. Şu an önümdeki en büyük engel Mashiro’nun hisleriydi ama kendisi onunla doğrudan yüzleşmeme izin vermediği sürece bu konuyu çözmek zordu. Bunu sonraya bırakmak en doğrusuydu.
Onun yerine, ikinci en büyük tehditle ilgilenmeye karar verdim: Koyagi: Ağladıklarında oyununun gelecekte nasıl karşılanacağı meselesi. Makigai Namako-sensei’nin senaryolarıyla ilgili ne yapacağımı bilinçaltımın derinliklerine havale edip, şu an için daha üretken bir şeye odaklanacaktım.
Teneffüs vaktini bekledim. Sınıftakilerin her zamanki gibi kitaplarını unuttukları ya da ödevlerini yetiştiremedikleri için kıyameti kopardığı o gürültülü anı seçtim. Bu sırada, elimizdeki beş yeni karakterin seslendirme metinleri üzerinde çalışmaya koyuldum. Sumire’nin bir şekilde erkenden bitirmeyi başardığı o metinler... Klavyemi telefona bağlayıp yazmaya başladım.
Koyagi’nin hikayesinden Makigai Namako-sensei sorumluydu. Ancak dövüş esnasındaki kalıp cümleleri ve arayüz repliklerini oluşturma işi bendeydi. Uzun uzadıya hikayeler yazacak bir yeteneğim yoktu ama her karakter için böyle özgün replikler üretmek harcımdı. Başlarda Makigai Namako-sensei yazdığım her satırı inceler, üzerlerinde dururdu; en sonunda becerimi son derece yeterli bulup bu işi tamamen bana devretti.
Bu bir övgü müydü tam emin değildim ama artık onun onayına ihtiyaç duymamak süreci çok daha hızlandırmıştı. Böylece o da tamamen ana hikayeye odaklanabiliyordu.
"Tamamdır, sanırım şimdi küçük bir ara verebilirim."
Ben arkama yaslanıp gerinirken, arkamdan Ozu seslendi. "Eline sağlık Aki. Ben de çizimleri kontrol etmeyi bitirdim."
"Sağ ol Ozu. Nasıl buldun?"
"Bayağı iyi duruyorlar. Bu tarz karakterler şu sıralar çok popüler, üstelik aksesuarlar gibi ufak detaylara bile çok özen göstermiş. Murasaki Shikibu-sensei döktürmüş yine. Yurt dışındaki sansür meseleleriyle ilgili de bir sıkıntı yaşayacağımızı sanmıyorum."
İçimden kocaman bir rahatlama dalgası yayıldı.
Ben işimi bitirdikten sonra Ozu her zaman senaryoları ve çizimleri incelerdi. En azından ikinci bir gözün kontrolünden geçmeyen hiçbir şeyi onaylamaktan hoşlanmazdım.
"Harika. Ben de replikleri henüz bitirdim, onlara da bir göz atabilir misin?" diye sordum.
Yeni karakterlerin hepsi kişilikleri ve tavırlarıyla oldukça dikkat çekiciydi. Küçük yaşta erkek kardeşini kaybetmiş, şimdiyse kendinden küçük erkeklere fena halde yapışan bir kız vardı. Bir de insanların paranoyaya kapılıp aklını kaçırmasını izlemekten haz alan yaşlı bir kadın... Tabii bir de o kasları ve mohikan saç kesimiyle tam bir haydut gibi görünen ama içten içe kızsal şeylere bayılan adamı da unutmamak gerek.
Uzun lafın kısası, hepsi biraz nevi şahsına münhasır tiplerdi ama bu durum repliklerini yazmayı kolaylaştırıyordu.
"Kardeş kompleksi olan şu kız bana biraz fazla tanıdık geldi."
"Nasıl yani? Aslında acayip ürkütücü olması gerekiyordu."
"Geçen gün istasyonun oralarda tıpkı onun gibi bir kız yaklaştı yanıma. Beni on yıl önce kaybolan erkek kardeşi sanmış."
"Flört simülasyonu başlangıcı gibi desene..."
"Oyunda güzel de gerçek hayatta yaşanınca insan ürküyor."
"Belki de şimdilerde kızlar erkeklere böyle yanaşıyordur. E, ne dedin kıza?"
"Kolu kurbağalayıp karakola götürdüm."
"Acımasızca..."
Ozu, kızların her fırsatta üzerine atılmasına rağmen onları her seferinde tamamen geri püskürtmeyi başarırdı. Gerçi bu durumda polis en mantıklı seçimdi sanırım. Ya da bir akıl hastanesi.
"Mantıklı olanı yaptım işte. Polisin kardeşini bulmasında yardımcı olabileceğini söyledim ama daha karakola varmadan tabanları yağladı."
"Vay be, demek hâlâ buralarda dolanıyor olabilir. Aslında bana şu diğer kızı hatırlattı. Senden küçük kardeşi olmanı isteyen o büyük kızı."
"Ha, evet. Onu da polise götürmüştüm. Biliyor musun, böyle kızlar beni sürekli kardeşleriyle karıştırıyor. Belki de bizimkilerden birinin gizli bir ailesi falan vardır."
"Yani, bu durum Iroha gibi bir kız kardeşinin olmasını açıklardı aslında."
Ozu, yolda yürürken herkesin dönüp arkasından bakacağı kadar yakışıklı bir çocuktu. İlgi odağı olmak onun için sıradan bir durumdu. Gerçi ona yaklaşan kızlar her zaman görsel romanlardan fırlamış gibi tuhaf tipler olurdu, bu yüzden onlardan sık sık şikayet etmesine şaşmamak gerek. Ama bu durum, yenilerinin ortaya çıkmasını engellemiyordu.
Ozu memnuniyetle başını salladı. "Tamamdır, metinleri de inceledim."
"Ne çabuk!"
Biz konuşurken bir yandan göz gezdirmiş olmalıydı.
"Çok iyi olmuşlar. Karakterlerin ruhunu tam yansıtmış," dedi.
"Bunu duyduğuma sevindim."
"Yine de böyle çıtkırıldım bir adamı yazabileceğin hiç aklıma gelmezdi."
"Teşekküre gerek yok, yorum yapmasan da olur."
Yazdığım bir şeyi başkasının incelemesi, sanki doğrudan zihnimi okuyorlarmış gibi beni aşırı derecede utandırırdı. Ne isterse onu özgürce yazabilen ve bundan çekinmeyen Makigai Namako-sensei kadar asla kendime güvenemezdim. Sanırım onun asıl gücü bu öz güveninden geliyordu.
"Her neyse, gerçekten çok başarılılar. Replikler harika ve karakter tasarımlarına tam oturmuş. Elinden de her iş geliyor hani, Aki?"
"Belki, ama hiçbirinde usta değilim. Gerçek bir yeteneğim olsaydı, her işe koşturup açık kapamak yerine tek bir alanda uzmanlaşırdım. Makigai Namako-sensei’nin vakti olsaydı, şüphesiz bunlardan çok daha iyi replikler yazardı."
"Başkalarının boşluğunu doldurabilmek de bir yetenektir."
"Bak, eğer senin sandığın kadar harika olsaydım, bu oyunu tek başıma yapardım."
"Yahu, neden her zaman bu kadar mütevazı olmak zorundasın?"
Laf dalaşına girsek de ikimiz de işimizi aksatmadık. Ozu, seslendirilecek replikleri kontrol ederken bir yandan da daha sonra kaydedilmek üzere hepsini bir senaryo yazım programına aktarıyordu. Kendi yaptığımız bir programdı bu. Seslendirme sanatçısının replikleri kolayca okumasını sağlıyor, notlar için yeterli alan bırakıyor ve her repliğe bir dosya numarası atayarak ses mühendisinin kayıtları daha rahat yönetmesine imkan tanıyordu.
Bu dosya numaralandırma sistemini, eski programla çalışmanın çok zor olduğunu söyleyen Otoi-san istemişti. Sistemi değiştirmemizi son derece kibar bir dille, aksi takdirde bizi öldüreceğini belirterek talep etmişti. Şimdilerde ise sadece başka işlerle meşgulken yardım istediğimizde sinirleniyor ve ölüm tehditleri savuruyordu. Bunu bir gelişme olarak görmeyi tercih ediyordum.
Ozu ile sabit bir tempoda çalışmaya devam ettik ve kısa süre sonra üçüncü dersten sonraki teneffüs de bitti. Dün o kadar çok vakit kaybettikten sonra işlerin ne kadar biriktiği konusunda endişeliydim ama sandığım kadar kötü çıkmadı. Hatta aşırı yorulmuş beynimi biraz dinlendirebildiğim için işler biraz daha kolaylaştı. Iroha yeni replikleri bu öğleden sonra kaydedebilirdi. LIME uygulamasını açıp hem ona hem de Otoi-san’a birer mesaj gönderdim.
AKI: Haber vermek için biraz geç oldu ama bugün okul çıkışında yeni repliklerin seslendirmesini halledebilir miyiz?
Iroha: Bilmem ki. Hiç havamda değilim. Ama şöyle diz çöküp o güzel sesimi duymak için yalvarırsan, belki düşünebilirim.
Bu küstah cevabı canımı sıktığı için şimdilik onu görmezden geldim.
Otoi: 20 tane emme şeker.
Otoi-san’ın cevap vermesi de uzun sürmedi. Durumu açıklamam gerekirse; bu şekerler Otoi-san’ın özellikle bayıldığı bir Amerikan markasıydı. Son derece gürültülü ve sinir bozucu reklamlarıyla ünlü bir lolipop markası... Otoi-san para için değil, şeker için çalışırdı.
AKI: Bayağı bir şeker demek bu. Şeker hastası mı olmak istiyorsun?
Otoi: Öyle deme.
AKI: Sadece sağlığın için endişeleniyorum.
Otoi: Fark etmez. O 20 şekeri alabilir misin, alamaz mısın?
AKI: Tamam...
Otoi: Süper. Stüdyoda görüşürüz!
Böylece pazarlığımız tamamlanmış oldu. Birdenbire sinirlendiğinde beni biraz germişti ama neyse ki kazasız belasız atlattık. Otoi-san ufacık şeylere kolayca alınsa da Mashiro ya da Iroha’ya kıyasla çok daha olgundu ve çabucak sakinleşebiliyordu. Bu sefer onu sinirlendiren şey şeker hastalığı lafı olmuştu. Geçen sefer ise ondan su sıçrama ses efekti istediğim için kızmıştı. Bunun onu neden kızdırdığını hâlâ çözebilmiş değilim, özellikle de su altında yürüyen insan sesleri istediğimde gayet sakin karşıladığı düşünülürse.
Her halükarda, canını sıkan bir şey söylediğimde bunu bana doğrudan söylemesini, böylece durumu hemen orada düzeltebileceğimizi konuşarak bu sorunu aşmıştık. Basit bir "öyle deme" veya "konuyu açma" uyarısı mesajı almaya yetiyordu.
"Şeker hastalığı..."
Telefonumda, onun yanında açılmaması gereken konuların veya kelimelerin bir listesini tutuyordum. Şimdiye kadar birikenler şunlardı:
Su sıçrama ses efektleri
"Bununla idare et."
Kuğular
"Kendi haline bırak."
(Su) Sızıntıları
Aşırı şiirsel herhangi bir şey
Şeker hastalığı
Bu maddeler arasında en ufak bir ortak nokta yoktu ama bu durum, şu an yaptığım gibi kaşlarımı çatıp aralarındaki ilişkiyi çözmeye çalışmamı engellemiyordu.
Tam o sırada telefonum titredi. Iroha’dandı.
Iroha: Beni öylece görüldüde bırakma!
Iroha: Eşsiz sesimi duymak istemiyor musun yani?!
Iroha: Bak, sadece özür dile, ben de kızgın kalmayayım. Sonra da bugün replikleri seslendirmem için bana yalvarabilirsin!
Görünen o ki, Iroha görmezden gelinmekten hiç hoşlanmıyordu. Kimin aklına gelirdi ki?
En azından mesajlaşırken o kusursuz örnek öğrenci rollerine bürünmüyor, her zamanki huysuz haliyle davranıyordu. Dürüst olmak gerekirse bu beni rahatlatmıştı. Derin ve huzurlu bir iç çekip mesajını yine görüldüde bıraktım. Böyle ardı arkası kesilmeyen mesaj yağmurlarına tuttuğunda onu görmezden gelmek en iyi çözümdü. Zaten çok geçmeden yeni bir mesaj daha gönderdi.
Iroha: İyi, tamam be! Gelip o aptal seslendirmeyi yapacağım!
Tam da tahmin ettiğim gibi tıkır tıkır işlemişti. Iroha damarıma basmak için her fırsatı değerlendirse de iş ciddiyete bindiğinde görevini asla aksatmazdı. Onu görmezden gelsem de ağzıma geleni söylesem de elinden gelen bir şey olduğu sürece kayıtları asla ekmezdi. Şu an telefonunun başında dişlerini gıcırdatıp hırsla soluduğunu adeta görebiliyordun.
Bu düşünce yüzümde bir tebessüme yol açtı. Son zamanlardaki o tuhaf tavırlarının cezası olsun bu da ona.
AKI: Teşekkürler. Bu karakterlere nasıl hayat vereceğini merakla bekliyorum.
Mesajım kısa, öz ve hafifçe motivasyon aşılayan cinstendi. Iroha buna karşılık olarak bana somurtkan bir anime karakteri çıkartması gönderdi. Benim için hava hoştu, ne de olsa artık kayıt oturumu için tüm ekibi toplamıştım.
Sonunda dördüncü ders bitti ve öğle arası başladı. Yapılacaklar listemde olduğundan, yan sıradaki Mashiro’nun mucizevi bir şekilde sohbet edecek havada olup olmadığını anlamak için göz ucuyla yan tarafa baktım.
Telefonuna dik dik bakıyor, ışık hızıyla bir şeyler yazıyordu. Rahatsız edilmek istemediği her halinden belliydi. Sırasına adeta dikenlerini kabartmış bir kirpi gibi büzülmüştü, sınıftakilerin ona yaklaşmaya maça yemiyordu zaten. Mashiro birisiyle hararetli bir şekilde mesajlaşıyor olmalıydı, her kimse artık, kıyamet kopacak gibi görünüyordu. Bir dakika, Mashiro hikaye yazmayı seviyordu, değil mi? Belki de yeni bir şeyler karalıyordu, bu daha mantıklıydı. Keyfini kaçırmamaya karar verdim.
Aslında onun o itiraf olayına yüz yüze cevap vermeyi planlıyordum ama böyle devam ederse ona mesajla dönmek çok daha gerçekçi bir seçenek haline gelecekti. Her halükarda bugün bu konunun üstüne gitmeye niyetim yoktu, ben de meseleyi listenin en sonuna postaladım.
Bir sonraki sorun ise Makigai Namako-sensei’nin senaryolarıydı. Dün ona mesaj atıp düzeltmeler yapmasını istemiştim ama ne demek istediğimi pek anlamış gibi görünmüyordu. Kendisini şu an bile hayal edebiliyordum; dizüstü bilgisayarının başına çökmüş, kendi adalet anlayışı uğruna vıcık vıcık, şeker şerbeti aşk sahnelerini arka arkaya döktürüyordu.
Nerede oturduğunu bilsem evini basıp o klavyeyi elinden alırdım ama hiçbir fikrim yoktu. Tek istediğim, o mesajlaşma trafiğinde canını sıkıp hevesini kaçırmadan, eskiden çok iyi becerdiği o karanlık ve kasvetli havayı yeniden yazmasını sağlamaktı.
Öğle yemeğinde her zamanki gibi tek başıma ekmek kemirmek üzere sınıftan dışarı adımımı attım.
“Ooboshi-kun.”
Sınıfın dışında beni bekleyen Kageishi-sensei yolumu kesti. Şu an tıpkı o internetteki hazır öğretmen görsellerinden fırlamış gibi resmi görünüyordu.
“Bir sorun mu var? Bugün bizim dersimize girmeyeceğinizi sanıyordum.”
“Daha iyi olup olmadığını sormak istemiştim.”
“Ha? Ha, evet. Dün gece iyi uyudum, yani tamamen kendime geldim.”
“Bunu duyduğuma sevindim. Gidelim o zaman.”
Çoktan topuklarını tıkırdatarak yürümeye başlayan Sumire’nin arkasından seslendim. “Nereye gidiyoruz?”
Dönüp keskin gözlerini üzerime dikti. “Sorma, takip et. Bana bir söz vermiştin, değil mi?”
“Söz mü? ...Ah, doğru ya!”
Teslim tarihlerini erkenden yetiştirdiği için benden bir ödül istediğini söylemişti. Hayatında ilk defa bir işi zamanında teslim ettiği düşünülürse bu isteği biraz yüzsüzceydi ama bunca yıllık alışkanlıklarını bozup bizzat geldiğine göre onun için önemli bir şey olmalıydı.
“Tamam ama umarım buna değer.”
“Değecek. Bu şey...”
Etrafımızdaki öğrencilerin, okuldaki en korkutucu öğretmenle yan yana yürüyen bu silik herifin kim olduğunu fısıldaşmalarını görmezden gelerek kısık sesle konuşmaya devam ettik. Sumire’nin o özenle makyaj yapılmış göz kapaklarının altındaki bakışları yumuşadı.
İçini çekti. “Bu benim geleceğimle ilgili.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.