Eve adımımı atar atmaz alnıma soğuk bir bez koyup kendimi yatağa bıraktım ve birkaç saat öylece uzandım. Aşırı ısınan beynim yavaş yavaş soğumaya, düşüncelerim de nihayet düzene girmeye başladı. Vücudum hantal bir yük gibiydi; ateşimi ölçtüğümde hala hafif bir kırgınlığım olduğunu gördüm.
Öğğ. Ne büyük zaman kaybı ama.
Hava çoktan kararmıştı. Günün ne kadar verimsiz geçtiğine hayıflanarak, pencereden süzülen gün batımının kızıl ışığına ters bir bakış fırlattım. LIME üzerinden Ozu, Mashiro ve Sumire’den nasıl olduğumu soran mesajlar gelmişti. Gerçek şu ki, iyi olmaktan fersah fersah uzaktım ama bunu bilmelerine gerek yoktu, bu yüzden hepsine iyiyim diye geçiştiren cevaplar yazdım.
Önümde çözülmeyi bekleyen bir dağ dolusu sorun yığılmıştı. Şimdi yapabileceğim en mantıklı şey, bunları önem sırasına göre dizip nereden başlayacağımı seçmekti. Paslanmış beynimi yeniden çalıştırmaya yeltenmiştim ki kapının çalınmadan, kabaca açılmasıyla düşüncelerim yarıda kesildi.
Koridordan Iroha’nın ayak sesleri geliyordu. Haneye tecavüz eder gibi içeri dalmasının hesabını sormak ve öğle arasındaki o tuhaf tavrının sebebini öğrenmek için kendimi hazırladım. Ancak bir süre sonra yatak odasına doğru gelmediğini fark ettim. Kulak kabarttım. Mutfaktan akan suyun sesiyle birlikte ritmik bir tıkırtı geliyordu.
Ne karıştırıyor yine bu kız?
Oturma odasına geçtiğimde, Iroha’yı mutfak tezgahının önünde buldum.
"A, selam Senpai. Ayakta olman doğru mu sence?" Iroha, üniformasının üzerine bağladığı önlüğe ellerini kurulayarak bana kısa bir bakış fırlattı.
Ocağın üzerinde bir tencere duruyordu. Görünüşe göre pirinç çorbası yapıyordu.
"Evet, iyiyim."
"Bunu duyduğuma sevindim. Günün ortasında okuldan ayrıldığını duyunca gerçekten çok endişelenmiştim." Iroha bana doğru yumuşakça gülümsedi.
Ne düşündüğünüzü biliyorum ama Iroha bazen gerçekten nazik olabiliyordu. Yine de bu nazikliğinde bir gariplik vardı. Üstelik üniformasının düğmeleri sonuna kadar ilikliydi ve her zamanki kulaklıkları da boynunda asılı değildi. Durumu hemen kavradım. Hanım hanımcık örnek öğrenci modunu açmıştı.
"Kendini yorma, dinlenmene bak. Çorba hazır olunca sana haber veririm, istersen gidip biraz daha uzan."
"Iyy." İçim ürperirken, tüylerim diken diken oldu ve boğazımdan tuhaf bir ses çıktı.
Neyin nesiydi bu şimdi? Benim evimde böyle yapmacık rollere bürünmesine gerek olmadığını çok iyi biliyordu. Amacı neydi?
"Merak etme, arkandan iş çevirmiyorum," dedi Iroha arkasını bile dönmeden, sanki aklımı okumuş gibi.
En iyisinin söz dinleyip yatak odama dönmek olduğuna karar verdim. Yatakta huzursuzca kıvranarak geçen birkaç dakikanın ardından Iroha elinde tepsiyle içeri girdi.
"Umarım mideni yormaz. Yiyebilecek misin?" diye sordu.
"Şey, evet." Doğrulmaya çalıştım ama Iroha beni durdurdu.
"Kendini zorlama. Ben yediririm."
"Yok, gerek yok. Kendim yerim."
"Lütfen, ısrar ediyorum. Senpai kendini iyi hissetmediğinde ona bakmak bir kouhai’nin görevidir, bilmiyor musun?"
"Şimdi de abartıyorsun ama."
"Hiç de bile. Okuldan en son ne zaman erken çıktığını hatırlamıyorum bile. Her zaman bedeninin bir tapınak olduğunu ve sağlığını buna borçlu olduğunu söyleyip durursun, değil mi?"
Doğruydu. Hayat felsefem tam olarak buydu.
"Bence farkında olmadan kendini çok fazla hırpaladın," diye devam etti Iroha.
"Evet... Belki de haklısın."
"Elbette haklıyım. O yüzden lütfen iyileşmene yardım etmeme izin ver. Benim için her zaman o kadar çok şey yapıyorsun ki, bırak bu sefer de ben senin için bir şeyler yapayım."
"P-Peki." Söz dinleyerek kafamı salladım.
Bu rolü oynamaya devam edeceği belliydi. Iroha tencerenin kapağını açtığında odaya sıcak bir buharla birlikte nefis bir et suyu kokusu yayıldı. Az miktarda malzemeyle yapılmış sade bir yemekti ama bu sadelik onu daha da iştah açıcı gösteriyordu. Tepsinin kenarında küçük bir tabakta doğranmış taze soğan duruyordu. İstediğim kadar ekleyebilmem için bolca hazırlamıştı.
Iroha kaşığa azıcık çorba alıp üzerine üflemeye başladı.
"O-O kadar dert etmene gerek yok."
"Olur mu hiç? Dilinin yanmasını istemeyiz." Iroha kaşığı bana doğru uzattı. "Hadi bakalım Senpai. Aç ağzını, de bakayım, aaah."
Tanrım, bu çok utanç vericiydi.
"Aşk olsun Senpai, yüzünü öyle ekşitme! Bunda çekinecek hiçbir şey yok. Hepsi senin bir an önce sağlığına kavuşman için!"
Karşımdaki kızın gerçekten Kohinata Iroha olup olmadığından şüphe etmeye başlamıştım. Utançtan kıvranıyor olsam da kaşığı ağzıma aldım. Lezzetli çorba dilimin üzerinde dağıldı. Hafif tuzlu et suyundan başka pek bir tat yoktu ama tuzu ne eksik ne fazlaydı, tam kararındaydı. Iroha’nın üflemesi sayesinde sıcaklığı da kusursuzdu. Vücudumun tatlı bir sıcaklıkla dolduğunu hissettim.
"Çok güzel olmuş," dedim.
"Beğenmene sevindim." Iroha gülümseyerek bir kaşık daha uzattı.
Lokmamı yutmam için bana tam kıvamında bir süre tanıyor, ardından yeni kaşığı hazırlıyordu. İçimden keşke bir yudum bir şey olsa diye geçirdiğim an önüme çayı sürdü. Bana bakarken sergilediği bu kusursuz ihtimam, gördüğüm en deneyimli hemşireleri bile gölgede bırakırdı.
Öyle rahatlamış, öyle gevşemiştim ki her şeyin bittiğini fark ettiğimde şoke oldum.
"Te-Teşekkürler," dedim.
"Rica ederim. A, Senpai, kenarından akmış." Iroha cebinden bir mendil çıkarıp nazikçe dudağımın kenarını sildi.
"Ş-Şey. Kusura bakma."
"Lafı bile olmaz. Sadece yorgunsun, seninle böyle ilgilenmek benim için hiç sorun değil."
Diyecek söz bulamadığım için sustum.
"Senin için yapabileceğim başka bir şey var mı? Ne istersen söyle."
"Yok, bu kadarı yeterli, teşekkürler."
"Pekala. O zaman seni daha fazla yormayayım, bulaşıkları yıkar yıkamaz çıkarım. İyice dinlenmeyi unutma, tamam mı?"
Ve böylece Iroha odadan çıktı. Mutfaktan gelen bulaşık seslerini dinledim, ardından kapıyı kilitlediğini duydum.
Huzur. Sessizlik. Ve sonra...
"Şaka yaptım! Gerçekten çekip gideceğimi mi sandın?!"
Aslında böyle bir şey olmadı. Gelişinden gidişine kadar Iroha son derece terbiyeli, kibar ve anlayışlı davranmıştı. Sanki bana, her gün şikayet edip durduğum o sinir bozucu kızın tam tersi olabileceğini kanıtlamaya çalışıyordu.
Aklından ne geçtiğini tam olarak çözememiştim ama beni kandırmasına imkan yoktu. Karşımdaki Iroha’ydı sonuçta. Tanışma bahtsızlığına eriştiğim en sinir bozucu, en arsız, en yılışık kız. Böyle melek gibi davranması sadece tüylerimi ürpertiyordu. Pencereden içeri dalıp halime kahkahalarla gülmeyeceğini bilsem bile, yine de içimdeki o huzursuzluğu atamıyordum.
Kendi kendime kurup durmanın bir anlamı yoktu, bu yüzden doğrudan işin kaynağına gitmeye karar verdim. Akıllı telefonumu çıkarıp LIME üzerinden Iroha’ya bir mesaj attım.
Aki: Az önceki neydi öyle? Benim yanımda o kusursuz hanımefendi rolünü oynamana gerek olmadığını biliyorsun, değil mi?
Mesajı anında okudu.
Iroha: Böyle hanım hanımcık kızlardan hoşlandığını sanıyordum? Ağzı var dili yok tiplerden yani. E? Mutlu oldun mu bari? O halim çok daha çekilirdi değil mi? Bir daha seni hiç rahatsız etmeyeceğim, aptal kafalı!
Mesajdaki o bildik sinir bozucu tavrını görünce gayriresmi bir rahatlama hissettim ama hemen ardından bir şeyin farkına vardım. Mashiro’nun yaptığının tam tersini yapıyordu.
Mashiro LIME üzerinden bana karşı son derece tatlıyken, gerçek hayatta soğuk ve mesafeli davranıyordu. Iroha ise gerçek hayatta dünya tatlısı bir kıza dönüşüyor, sanal dünyada ise tam bir cadı oluyordu. İlginç bir tespitti belki ama ikisinin de neden böyle davrandığını çözecek noktadan hala çok uzaktım.
Bir kızın aklından geçenleri anlamaya çalışırken normalde Iroha’ya danışırdım ama bu sefer tabii ki bunu yapamazdım. Geriye fikir alabileceğim iki kız kalıyordu. Biri Murasaki Shikibu-sensei, diğeri ise Iroha’nın seslendirme kayıtlarında bize yardım eden ses mühendisi Otoi-san’dı. İlkinin neden olmayacağını açıklamama gerek bile yoktu ama Otoi-san da normal bir kıza göre biraz... ne bileyim, farklıydı işte.
Düşüncelerimi bölen, akıllı telefonumun titremesi oldu. Arayan Ozu’ydu.
"Efendim Ozu. Ne oldu?"
"İçime bir his doğdu, sanki başın beladaymış gibi hissettim ve arayayım dedim. Nasıl oldun?"
"Vay canına, demek şimdi de altıncı hissin falan açıldı."
Bugün yaşanan onca çılgınlıktan sonra buna şaşırmazdım ama Ozu hafifçe güldü. "Yok be dostum, ne alakası var. Sadece senin kalp atışlarını yedi gün yirmi dört saat izleyen bir cihaz geliştirdim. Kafandan ne geçtiğini üç aşağı beş yukarı tahmin etmemi sağlıyor."
"Şey... Yalan söylemeyeyim, kulağa acayip sapıkça geliyor."
"Öyle tabii, çünkü şaka yapıyorum. Gerçekten böyle bir cihaz yapsam köşeyi dönmez miydim? Şimdiye lüks içinde yaşıyor olurdum."
"Şöyle şakalar yapma. Seni tanımasam inanacağım, istesen bunu tereyağından kıl çeker gibi yaparsın zaten."
"Neyse, sadede gelelim. Iroha eve yeni döndü ve selam bile vermeden kendini odasına kilitledi. Aranızda bir şey mi geçti?"
"A. Sanırım öyle, evet." Tam ona ne kadar sinir bozucu davrandığını anlatmaya başlayacaktım ki kendimi hemen durdurdum.
Kendisi bunu asla kabul etmese de Ozu güzel kızlarla tesadüfi karşılaşmalar yaşama konusunda oldukça şanslıydı. Belki bana bir akıl verebilirdi. Gelgelelim, ona Mashiro’nun itirafından bahsetmek istemiyordum.
O utangaç yapısına rağmen Mashiro’nun kendine has bir gururu vardı. Sadece bu da değil, korkularının üstüne gidip hayatında yeni bir sayfa açarken olağanüstü bir cesaret göstermişti. En nihayetinde, içini dökmek onun gibi biri için hiç de kolay olmamıştı.
Tüm bunları düşününce, onun bana ilan-ı aşk ettiğini birine söylersem ne olacağını az çok tahmin edebiliyordum. Utancından yerin dibine girip bir daha çıkmayabilirdi. Hatta daha da kötüsü, tam kurtulmuşken yeniden o eve kapanma günlerine geri dönme riski vardı. Böyle bir şeye sebep olursam, okulda ona zorbalık edenlerden ne farkım kalırdı ki?
Pekala, bu kadar erdemli davranmayı bir kenara bırakalım. Eğer Mashiro’nun bu itirafı duyulur ve babasının kulağına giderse, benim için yolun sonu demekti.
Ne diyeceğimi bilemeyip sessizliğe gömüldüğümde Ozu’nun telefondaki kıkırtısını duydum.
“Lafı bu kadar dolandırdığına göre bana anlatamayacağın bir şeyler var sanırım.”
“Açıklama yapmama gerek kalmadan durumu kavramana bayılıyorum. Harika bir arkadaşsın.”
“Seni iyi tanıyorum ondandır, ya da en azından öyle umuyorum. Merak etme, anlatamıyorsan seni zorlayacak değilim. Tabii bu durumda elimden pek bir şey gelmez. Kendi başına halledebilecek misin?”
“Halledeceğiz artık. Bunu tek başıma çözmem gerek.”
Mashiro’nun o ani itirafı ve Iroha’nin bir anda bozulan neşesi. Kafamın içi hâlâ karmakarışıktı ama Ozu ile konuşurken bir şeyi çok net anlamıştım. Bu, başkalarının omzuna yükleyebileceğim bir mesele değildi. Düğümü kendi ellerimle çözmeliydim.
“Sağ ol Ozu.”
“Ne için? Bir şey yapmadım ki.”
“Yaptın. Tam zamanında aradın. Benim sığınağımsın resmen, biliyorsun değil mi?”
Hayatım ne kadar fırtınalı olursa olsun, Ozu her zaman sığınabileceğim liman olmuştu. Sanki hayatımın zor anlarında belirmek üzere önceden programlanmış gibi, ne zaman ihtiyaç duysam tam vaktinde ortaya çıkardı. Onun varlığı insana gerçekten güven veriyordu. Önümüzdeki yıllarda da hep yanımda olmasını dilerdim. Benim için olmasa bile kendi iyiliği için.
Bir an yine eski anılara dalıp gitmiştim.
Hemen konuyu değiştirdim.
“Iroha meselesini çözmek istiyorum ama senin de yardımına ihtiyacım olacak.”
“Tabii, ne yapmam gerek?”
“Şu Makigai Namako-sensei ile aramdaki meseleyi halletmeme yardım eder misin?”
İşte önümde duran üçüncü büyük sorun buydu. Beşinci Kat İttifakı lideri olarak, onun yazdığı o felaket senaryolarına bir el atmam gerekiyordu. Normalde işlere çok fazla müdahale edip insanları sıkboğaz etmekten hoşlanmazdım ama bu kez durum farklıydı; bir şeyler yapılmalıydı.
“Ah, doğru ya. Hmm.”
“Ben de tam yazdıklarının reddedildiğini ona bildirmek üzereydim. Ama hiç içimden gelmiyor.”
Daha önce hiç böyle bir şey yapmak zorunda kalmamıştım. Makigai Namako-sensei’nin eserleri beni her zaman derinden etkilemişti. İlk serisini kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum bile. Koyagi için bana ne zaman yeni bir bölüm gönderse heyecandan kalbim küt küt atardı. Bu sadece ekip arkadaşım olduğu için hissettiğim bir şey değildi; adamın gerçekten olağanüstü bir yeteneği vardı.
İşte bu yüzden, onun yazdığı senaryoları reddetme düşüncesi içimi acıtıyordu. Ama başka çare yoktu. Onun yapımcısı, hatta ondan da öte, sıkı bir hayranı olarak bunu yapmalıydım. Kurduğumuz dünyaya, o tuhaf bir şekilde sevimli ve toz pembe hikayenin uymadığını ona söylemek zorundaydım.
Fakat bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum. Eğer doğrudan sıkıcı olduğunu söylersem, bunun sadece kişisel bir zevk meselesi olduğunu iddia ederek karşı çıkabilirdi.
“...O yüzden arkamda durursan çok sevinirim,” diyerek sözlerimi bağladım.
“Anlaştık. Eğer üstelemeye kalkarsa araya girip sana katıldığımı söylerim.”
“Harika olur. Sonuçta adam yazdıklarının iyi olduğunu düşündüğü için bize gönderdi, tek başıma karşı çıkarsam sadece benim şahsi fikrimmiş gibi kalacaktı.”
“Doğru. Sen bana güven.”
“Çok teşekkürler. Şimdi grup sohbetinden ona yazıyorum.”
“Tetikte bekliyorum.”
İkimiz de sözleştikten sonra telefonu kapattım. Ozu olmasaydı ben ne yapardım gerçekten?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.