"İ-Iroha?"
Ne yapıyordu bu kız? Iroha, duyguları saliseler içinde değişen biriydi ve ne hissettiği her zaman yüzünden açıkça okunurdu. Ama daha önce onun yüzünde böyle bir ifade gördüğümü hiç hatırlamıyordum.
Bir an için yanağına bir iğne batırsam balon gibi söner mi diye haince bir düşünce aklımdan geçse de tabii ki bunu yapmaya yeltenmedim. Tepkisi karşısında kafam ne kadar karışmış olursa olsun, kesin olarak emin olduğum tek bir şey vardı.
Hiç de mutlu görünmüyordu.
"D-Demek Mashiro-senpai'nin i-itirafı seni gerçekten de bu kadar düşündürüyor."
"Elbette düşündürüyor; daha önce kimse bana aşkını itiraf etmedi ki."
"Doğru... Haklısın."
"N-Neden bu kadar büyütüyorsun?"
"Çünkü daha önce kimse sana i-itiraf etmemişti. Kimse sana o gözle bakıp da seni sevdiğini söylememişti."
"Evet, ben de onu diyorum işte. Hem sen niye bu kadar celallendin ki?"
"Tamam, şimdi anlaşıldı. Senin gözünde sadece Mashiro-senpai gibi çıtı pıtı, şirin, korunmaya muhtaç kızlar gerçek kız sayılıyor, değil mi!"
"Ne? Ben öyle bir şey demedim ki. Hey, dursana! Nereye gidiyorsun?!"
Iroha oturduğu yerden fırlayıp öfkeyle bana döndü.
"Umarım hayatın boyunca kendi ayakları üzerinde durabilen tek bir kızla bile karşılaşmazsın! O zaman neyi kaçırdığını anlarsın işte!" Dilini çıkarıp bana nispet yaptıktan sonra ayaklarını yere vura vura uzaklaştı.
"H-Hey! Sefertasını unuttun!"
"Aman, ne hali varsa görsün! Yıkar, sonra geri verirsin bana!"
"Ne?! Niye ben yıkıyormuşum?!"
Kendi işini bana yıkması, Iroha için bile sınırları aşan bir yüzsüzlüktü. Üstelik yemeğinden tek bir lokma bile almamıştım. Şaka yaptığını sandım ama soruma cevap bile vermedi. Arkasına bile bakmadan yemekhaneden çıkıp gitti.
Etrafımdan fısıltılar yükselmeye başlamıştı.
"Kohinata-san ağlayarak kaçtı!"
"Kesin bu çocuk onu reddetti. Ne kadar acımasız!"
Diğer konuşulanları tam seçemesem de üç aşağı beş yukarı benzer saçmalıklar gevelediklerine emindim. Gerçi dediklerinin hayatımda en ufak bir önemi yoktu. Benim asıl canımı sıkan, bir şekilde Iroha'yı damarına basıp öfkelendirmiş olmamdı. En azından nedenini bilsem özür dilerdim ama tamamen karanlıktaydım.
"Hiç anlamıyorum ki."
İşin sonunda, Mashiro konusunda bana en ufak bir akıl bile vermemişti. Üstelik dertlerime yenileri eklenmişti. Hayatım her geçen saniye daha da sarpa sarıyordu.
Tam o sırada cebimde bir titreşim hissettim. Telefonumu çıkardığımda Iroha'dan yeni bir LIME mesajı geldiğini gördüm.
Iroha: Aptal.
"İyi de neden?!"
Iroha benimle çok uğraşırdı ama böyle doğrudan hakaret ettiği çok nadirdi. Normalde laf sokarken, ne bileyim, biraz daha yaratıcı olurdu. Gerçi oynadığımız aptal oyunlarda ne zaman kaybetse bana "aptal" deme huyu vardı ama şu anki durumun bununla hiçbir alakası yoktu.
Önce Mashiro, sonra Makigai Namako-sensei, şimdi de Iroha. Sanki paralel bir evrene ışınlanmıştım.
Telefonun ekranına öylece baka kalmışken anons hoparlöründen bir ses yankılandı.
"İkinci sınıf öğrencilerinden Ooboshi Akiteru-kun. İkinci sınıf öğrencilerinden Ooboshi Akiteru-kun. Derhal rehberlik odasına geliniz."
Öğğ. Sumire yine Zehirli Kraliçe modunu açmıştı.
"Hey! Kraliçe birini çağırıyor!"
"Aman Tanrım!"
"Çocuğun işi bitti!"
Çevremde yine heyecanlı fısıldaşmalar başladı. Sırtımdan aşağı soğuk terler süzüldüğünü hissettim. Hayır, Sumire'den korktuğum falan yoktu. Sonuçta onun gerçekte ne kadar zavallı biri olduğunu gayet iyi biliyordum. Beni asıl ürküten, arkamda bir yığın sorun bırakmışken tam da üzerine beni çağırmış olmasıydı. Hiç şüphem yoktu ki bu sorunların üstüne tüy dikecekti.
Murasaki Shikibu-sensei'nin teslim tarihine daha bir hafta vardı. Eğer —ki bu çok büyük bir eğerdi— her şey yolunda gitseydi, önünde bolca vakit olmalıydı.
"Sana da lanet olsun, Murasaki Shikibu! Tam da sırasıydı gerçekten!" Baş ağrısı şimdiden kendini hissettirmeye başlarken ayaklarımı sürüyerek rehberlik odasına doğru ilerledim.
"Akiteru-sama! Tüm çizimleri teslim tarihinden tam bir hafta önce bitirdim!"
"Kıyamet kopuyor herhalde!"
Öğrenciler arasında rehberlik odası, Zehirli Kraliçe'nin kalesi olarak bilinirdi. Çizimleri için referans olarak kullandığı çeşit çeşit işkence aletinin (maketlerinin) sergilendiği kasvetli bir yerdi. Karanlık odaya adımımı attığımda, Sumire'yi alnını yere koymuş, dizlerinin üzerinde secde eder vaziyette tabletiyle çizimlerini bir adak gibi bana sunarken buldum.
"Bana niye bağırıyorsun?!" diye sızlandı. "Hayatımda ilk defa düzgün bir iş çıkardım!"
"Evet! Ama niye bugün olmak zorundaydı ki?! Tanrım, kesin kabus görüyorum! Ne olur kabus olsun bu!"
En azından şu lanet resimleri bana göster! Kalk ayağa artık!
"L-Lanet olsun. Kendimi daha dayanıklı sanırdım," diye mırıldanıp nefesimi düzene sokmak için elimi göğsüme bastırdım.
Yaptığım her iş, en yüksek verimi alabilmek için milimetrik bir düzene sahipti. Hatta Murasaki Shikibu-sensei'nin teslim tarihlerini kaçıracağını kesin gözüyle bakarak planlarıma dahil ederdim. Elbette her nasılsa bugün gerçekleşen mucize gibi işini vaktinde bitirmesine bir itirazım olamazdı ama bu durum, beynimi patlatma noktasına getiren ardı arkası kesilmez gariplikler zincirinin son halkası olmuştu.
"G-Gerçekten kötü bir şey mi yaptım?" diye sordu, gözlerindeki yaşlarla bana bakarak.
"Hayır. Hayır, yapmadın. Birden parladığım için üzgünüm."
Hata tamamen bende idi. Rehberlik odasının bu dört duvarı arasında bir gün kimseden özür dileyeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Neyse ki Sumire hala dizlerinin üzerinde duruyordu da her zamanki manzara tamamen bozulmamıştı.
"Zamanından önce bitirdiğin için teşekkürler. Yeni bir iş çıkana kadar dinlenebilirsin artık. Git gece yarısı animeleri izle ya da o çok sevdiğin shota fantezilerinin olduğu hayal dünyana falan dön..."
Titreyen bacaklarımın üzerinde bir şekilde arkamı dönüp odadan çıkmaya yeltendim.
"A-Ama Akiteru-sama!" arkamdan gelen o tatlı ses seslendi. "Sana bir şey sormak istiyordum! Bilirsin ya, teslim tarihine sadık kalmanın ödülü olarak!"
"Çok uzun sürmez, değil mi?"
"Aslında... sanırım biraz sürebilir."
"O zaman sonra sor. Eve gidiyorum, ateşim var galiba."
"Ne? İyi misin?"
"Eve gidip biraz dinlenirsem yarına bir şeyim kalmaz. Görüşürüz."
"K-Kendine iyi bak..."
Sumire'yi arkamda bırakıp yalpaya yalpaya rehberlik odasından çıktım.
Mashiro'nun LIME'daki o tatlı mesajları ve gerçek hayattaki o soğuk, mesafeli tavırları.
Makigai Namako-sensei'nin mide bulandırıcı senaryoları.
Iroha'nın o garip halleri.
Sumire'nin mucizevi bir şekilde çizimleri erken bitirmesi.
Tek bir gün için bu kadarı fazlaydı. Mashiro'ya ne diyeceğimi o kadar çok düşünmüştüm ki ama onunla konuşma fırsatım bile olmamıştı. O tavırlarından sonra bu imkansızdı zaten. Diğer her şeyin üst üste gelmesi de tuzu biberi olmuştu. Kendimi, yaşlı bir amcanın sabırsızca simgeye çift tıklayıp durması yüzünden arka arkaya yirmi tane Word belgesi açmaya çalışan kasmış bir bilgisayar gibi hissediyordum.
Sistem çökmüştü ve yeniden başlatılması gerekiyordu. Şimdi yapabileceğim tek şey eve gidip uyumak ve uyandığımda her şeyin düzelmiş olmasını ummaktı.
Lanet olsun. Tam bir zaman kaybıydı. Özellikle de şu an en çok ihtiyacım olan şey zamanken. Yaşanan bunca şeyin ortasında Beşinci Kat İttifakı gözlerimin önünde dağılmasın diye uğraşmam gereken zamandan çalıyordum. Kimsenin suçu değildi belki ama nereden başlayacağımı bile bilmediğim bu yumakla uğraşmak gözümde büyüyordu...
"Ha ha. Evet, kızlar şirin olabilir ama pek normal sayılmazlar, değil mi?"
"Öğğ. Keşke normal olsalardı."
"Hadi ama, sadece dış görünüşlerine odaklan ve kişiliklerini kafaya takmayı bırak. Hepsi kusursuz olsaydı, herkes senden nefret ederdi biliyorsun."
"O 'herkes' de kim oluyor yahu?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.