Bir şeyin değerini ancak onu kaybettiğinde anlarsın derler.
Mezuniyetten sonra darmadağın olan sınıf arkadaşların, kendi evine çıktığında mumla aradığın ebeveynlerin... Hayat amansız değişimlerle doludur. İnsanoğlu ancak tek başına kaldığında, vaktiyle varlığını kanıksadığı insanların aslında ne kadar kıymetli olduğunu idrak eder.
İşte bu yüzden etrafta dolaşan sürüyle insan, yanınızdakilerin kıymetini bilin, elinizdekiler için şükredin diye öğütler yağdırır.
Ama bir de şöyle düşünün.
O kayıp hissi, gerçekten hayatınızda önemli bir yeri olan şeyi yitirmenizden mi kaynaklanır? Bu insanlar ya da nesneler o kadar kıymetliyse, neden akıp gitmelerine göz yumdunuz? Vakti zamanında önemsemediğiniz bir şey, sırf yok oldu diye nasıl bir anda paha biçilemez hale gelebilir?
Bana sorarsanız, bir şey kaybolduktan sonra ona biçilen o aşırı değer, tamamen zihnin oynadığı psikolojik bir oyundan ibaret.
Fizikteki eylemsizlik prensibi toplum için de geçerlidir. Duran bir şeyi harekete geçirmek zordur; hareket halindeki bir şeyi durdurmak da öyle. Kulağa son derece teknik gelse de insan zihni tam olarak böyle çalışır.
Biri bir kere çileden çıkmaya görsün, onu sakinleştirmek deveye hendek atlatmaktan zordur. Ya da aniden kafaya takıp size ilgi duymaya karar verdiyse, vazgeçirmek neredeyse imkansızdır. Hayatınız bir kez belli bir rutine girdi mi, bilinçaltınız çaresizce o bildik patikayı izlemeye meyleder.
Peki, elinizde olmayan sebepler yüzünden o rutin bir anda bıçak gibi kesilirse ne olur? Eylemsizlik yine devreye girer. Hızla giden bir aracın frenine aniden basarsanız, içindeki her şey öne fırlatılır.
Yeniden kayıp meselesine dönersek; hayatınızdan aniden çekip giden bir şeyin sizi bocalatması son derece doğaldır ama bunun o şeyin değeriyle en ufak bir alakası yoktur. İnsanları, "Bir şeyin değerini ancak kaybedince anlarsın," yanılgısına düşüren şey işte bu kafa karışıklığıdır. Zihinleri bocaladığı için o şeyin çok önemli olduğunu sanırlar; oysa hiç de öyle değildir.
Yani demem o ki, Iroha'nın beni sürekli darlamasından hiçbir zaman hoşlanmış falan değildim! Yaşadığım bu garip his tamamen eylemsizlik zırvalığından ibaretti. Hepsi bu.
"Bir sorun mu var Ooboshi-senpai? Kolun titriyor."
"İyiyim ben."
Okul çıkışı LIME üzerinden sözleştiğimiz gibi Iroha ile birkaç sokak ötedeki sakin bir parkta buluşmuştuk. Otoi-san’ın evine, yeni karakter seslendirmelerini kaydetmeye gidiyorduk. Evinde kullanmamıza lütfettiği küçük bir stüdyosu vardı. Şükranlarımızın mütevazı bir nişanesi olarak ayağının dibine sereceğimiz yirmi tane Suckies şekeri de çantamdaydı.
Her şey yolundaydı görünüşe göre ama havada inanılmaz gergin, tuhaf bir hava esiyordu. Iroha parkta buluştuğumuzdan beri o tatlı gülümsemesini yüzünden bir an olsun eksik etmemiş, o Mükemmel Örnek Öğrenci maskesini tek bir saniye bile düşürmemişti. Etrafta bize bakan tek bir ruh olmamasına rağmen bana tek bir laf sokmamış, ima dolu tek bir laf bile etmemişti.
Öğğ! Daha fazla dayanamayacağım!
"Iroha!"
"Efendim, Ooboshi-senpai?" Iroha uzun saçları hafifçe dalgalanarak bana döndü. Burnuma buram buram tatlı bir çiçek kokusu geldi. Elinin tersiyle saçlarını kulağının arkasına atıp başını hafifçe yana eğdi. Arkasında uzayıp giden papatya tarlaları belirdi sanki.
Her bir hareketi, olabilecek en zarafet dolu şekilde milim milim hesaplanmış gibiydi. Rüzgar bile saçlarının arasından tam kararında esiyordu sanki.
"Ne zaman bırakacaksın bu cicili bicili kız ayaklarını?"
"Aaa, ne demek istiyorsun ki? Ben sadece kendim oluyorum. Her zamanki halim işte."
"Bırak şimdi. Nerede o pis pis sırıtmaların? Saçma sapan yorumların? Mantıksız hakaretlerin?"
"Ben asla öyle edepsizce davranmam bir kere!"
"Gerçekten, kendini böyle bir kalıba sokmak için zorlamana gerek yok."
"Cidden çok inatçısın. Biliyorsun, isteklerini elimden geldiğince ikiletmemeye çalışırım ama benden sana kötü davranmamı istemen de artık çok fazla!"
"Çıldıracağım gerçekten! Şu sinir bozucu olmama halini kes artık! Bayağı sinir bozucu olmaya başladı çünkü!"
"Asıl benim sabrım tükeniyor ama! Ne güzel uslu, hanım hanımcık bir kızım işte. Benim gibi bir kız seninle vakit geçirmek istiyor diye şikayet mi ediyorsun yani?"
"Şikayet falan etmiyorum! Havalara uçuyorum ulan, anladın mı, havalara!"
"Güzel, konu kapandı o zaman. Lütfen bir daha kafamı karıştırmaya çalışma." Iroha burnundan hafif bir soluk çekerek nutuk çekmeyi bitirdi.
Geri zekalıca bir tartışmaydı. Daha yolun yarısında ne diyeceğimi unutmuştum zaten. Ama açık olan bir şey vardı ki, Iroha ne pahasına olursa olsun bu rolü sürdürmeye kararlıydı. Şu an dudak büküşü bile her zamanki halinden ziyade "kalbi kırılmış örnek öğrenci" profilini andırıyordu.
İçim bir hoş oluyordu. Yıllardır biraz daha... normal bir insan gibi davranması için dua edip durmuştum oysa. Şimdi istediğim gibi davranıyordu ama hissettiğim tek şey katıksız bir irritasyondu. Beni gerçekliğe bağlayan halatlar birer birer kopuyordu sanki.
En sonunda Otoi-san’ın stüdyosuna vardık. Müstakil evi, sakin bir mahallede gözlerden uzak bir yere kurulmuştu. Okuldan yürüyerek gitmek yaklaşık yedi dakika sürüyordu. Bahçe kapısındaki isim levhasını geçip geniş bahçenin içinden evin biraz uzağında kalan müştemilata doğru ilerledik. Müdavim sayıldığımız için zile basmamıza gerek yoktu, doğrudan içeri girme ayrıcalığına sahiptik.
Müştemilatın içinde bodruma inen merdivenler vardı. O kasvetli, ölüm uykusuna yatmış gibi sessiz basamaklardan aşağı inince tam donanımlı, dört dörtlük bir ses kayıt stüdyosuyla karşılaştınız. Sizi karşılayan ilk yer; irili ufaklı kayıt cihazları, hoparlörler ve amfilerle ağzına kadar dolu kontrol odasıydı. Ses geçirmeyen camın arkasındaki kayıt kabininde ise masalar, sandalyeler ve bir mikrofon duruyordu.
Odanın karşı tarafındaki kapı bir banyoya ve kombi odasına açılıyordu; yani burası bir insanın günlerce dışarı çıkmadan yaşayabileceği her şeye sahipti.
Mekan baştan aşağı ses yalıtımlı olduğu için içeride kıyamet bile kopsa komşuların polisi arama riski yoktu. Burası Iroha’nın hünerlerini sergilemesine imkan tanıyan gizli bir sığınaktı.
"Selam gençler. Gelebilmenize sevindim." Kontrol odasının ortasındaki döner koltuğunda geriye yaslanmış duran kız bize baktı. "Bir dahakine gelmeden önce haber verin dememiş miydim ben size? Bazen gerçekten tam bir baş belası oluyorsunuz. Neyse, geldiniz madem."
"Kusura bakma. Yine de çok sağ ol, Otoi-san."
Karşımızdaki kişi Otoi-san'dı. 05th Floor Alliance grubunun tüm ses işlerinden o sorumluydu. Omuzlarına dökülen alev kırmızısı saçları, tıpkı benzediği o coşkun yangınlar gibi darmadağınıktı. Üzerindeki üniforma bir başkaldırıdan ziyade sırf rahatına düşkün olduğu için alelacele, döküntü bir şekilde giyilmişti. Bluzunun iliklenmemiş düğmelerinin arasından içerideki çamaşırları gözüküyordu, insan bakışlarını nereye çevireceğini bilemiyordu. Tabii Otoi-san’ın bunu zerre umursadığı yoktu.
Koltuğundaki o sünepe oturuşu ve gözlerini açık tutmaya bile üşenir hali, hayatı tam bir duyarsızlık sisinin arkasından izlediği izlenimini veriyordu. Benimle aynı sınıftaydı, hatta geçen yıl aynı sırayı paylaşmışlığımız bile vardı. Yayın kulübü onun geleceğin kulüp başkanı olacağına kesin gözüyle bakıyordu ama bu yılın başında kulüp odasına "Canım sıkıldı," yazan bir not bırakıp bir daha arkasına bile bakmamıştı. O zamandan beri vaktini evindeki bu stüdyoyu geliştirmeye ve burada vakit geçirmeye adamıştı.
Müzik ve seslendirme sektöründen bayağı büyük isimlerin kayıt yapmak için buraya uğradığını duymuştum ama kesin bir şey bilmiyordum. Otoi-san kendisi hakkında konuşacak bir tip değildi, ben de başkalarının hayatını kurcalayacak adam değildim.
Gerekmedikçe birbirimizle muhatap olmazdık, ikimiz de sahte bir samimiyet kurma ihtiyacı hissetmiyorduk. İlişkimiz tamamen profesyonel boyuttaydı.
Şimdi adının ne olduğunu merak ediyorsunuzdur kesin. Şey, adı—
Yok ya, boş verin. Yüzümün ortasına okkalı bir çifte yemek istemiyorum durduk yere.
Kişilik olarak, tahmin edebileceğiniz üzere, neyi ne zaman canı isterse öyle yapardı.
"Malları getirdiniz mi?" diye sordu.
"İşte burada. Yirmi tane Suckies."
"Güzel, temiz iş. Siz malları getirmeye devam edin, burası istediğiniz kadar sizin."
Otoi-san’ın tatlıya düşkün olduğunu söylemek hafif kalırdı. Kendi çapında bir şekerleme bağımlısıydı. Sırf şekeri bitti diye okulu kırıp eve döndüğü çok bilinen bir gerçekti.
Uzalttığım torbayı anında açıp lolipoplardan birini ağzına yuvarladı.
"Bahşiş nerede?" diye sordu, çubuğu gevelerken.
Bunun geleceğini biliyordum. Otoi-san ile iş yaparken en önemli kısım bahşişti. Asıl fiyattan, yani bu olaydaki yirmi Suckies şekerinden çok daha kritik bir konuydu bu; şekerler sadece masaya oturmanın ön şartıydı.
Otoi-san bizim İttifak’ın bir üyesi değildi. Daha çok arada bir hizmet satın aldığımız bir paralı asker gibiydi ama en önemlisi, Iroha’nın gerçek kimliğini bir tek o sır olarak saklıyordu. Böyle devasa bir sırrı bedavaya saklamasını zaten beklemiyordum.
"Bu, Meifuudou’dan yepyeni bir pasta. Nasıl buldun?"
"Meifuudou demek, ha?"
Bizim için üstlendiği her iş için bahşiş niyetine lüks bir pasta veya tatlı getirmemiz gerekiyordu. Birine gerçek para yerine tatlıyla ödeme yapmak kulağa hoş geliyor, değil mi?
Maalesef kazın ayağı hiç de öyle değildi. Otoi-san’ın ailesi mide bulandırıcı derecede zengindi ve bu ses işleri onun için eğlencelik bir hobiden ibaretti. Nakit para kabul etmemesinin tek sebebi buydu. İşin içinde hobi olduğu için üzerinde en ufak bir sorumluluk hissetmiyordu. Canı o gün çalışmak istemiyorsa kestirip atıyor, "Bugün havasında değilim," deyip konuyu kapatıyordu. Fakat bu iş bizim için hayati önem taşıyordu ve birkaç kez kapıdan çevrildikten sonra orta yolu bulmuştuk: Ne zaman yardımına ihtiyacımız olsa, standart tarifesine ek olarak ona lüks bir tatlı getirecektik.
Otoi-san’ı memnun etmek deveye hendek atlatmaktan zordu. Pasta getirdiğim halde beğenmeyip bizi eve geri postaladığı zamanlar olmuştu. Doğru tatlıyı seçip kabul ettirme şansımı artırmak için pastanelerde saatlerimi harcadığımı bilirdim.
"Hımm... Evet, bu güzel görünüyor. Bugünlük tamamdır."
İşte bu!
İçimden zafer çığlıkları atıyordum. Çok şükür kabul etmişti. Etrafımda dönüp duran bunca hengamenin üzerine bir de buradan reddedilmek sonum olurdu.
"Biliyor musun Otoi-san, her seferinde tahmin yürütmem yerine bana önceden nasıl bir pasta istediğini söylesen işimiz çok daha kolaylaşır. Hem zaman kazanırız."
"Öğğ. Yok ya, ne istediğimi düşünmek bile dert. Yeni bir dükkan her açıldığında gidip menüye mi bakacağım bir de? Sen her defasında lezzetli bir şeyler seç getir işte, gerisi mühim değil."
Tahmin etmiştim. Zaten bu pasta ruletine en başından beri ayak uydurmamın tek sebebi, işimi kolaylaştırma huyunun olmadığını bilmemdi. Desene ödev niyetine tatlı araştırmaya devam edeceğiz.
Normalde asla yemediğim bir yiyecek türü için bayağı tecrübe kazanmış sayılırdım. Bu arada, istasyonun arkasındaki o mekanda yeni bir tatlı çıkmıştı; tatlı ve sert aroması tam kıvamında—
Aman, neyse ne, şimdi sırası değil.
"Ben ses kabinine geçiyorum. Senaryo sende mi Senpai?" diye sordu Iroha.
"Ha, evet. Burada." Çantamdan bastığım senaryoyu çıkarıp ona uzattım. Zarafetinden ödün vermeyen adımlarla kabine doğru ilerledi.
"Pekala, ayarlamaları halledeyim." Otoi-san ayağa kalktı, elleri önündeki kayıt cihazlarının üzerinde akıcı hareketlerle kaymaya başladı.
Sözlerinin aksine, hareketleri son derece hızlı ve kesindi. Önündeki makinelere odaklandığı an gözlerindeki o uykulu ifade bile bir anda kayboldu. Zaten onu ses mühendisimiz olarak seçmemin tam sebebi de buydu. Dışarıdan bakıldığında dünyayı umursamaz gibi görünürdü ama konu sese geldiğinde inanılmaz hassaslaşır, işini en ince ayrıntısına kadar kusursuz yapardı. Asla taviz vermezdi, çıkardığı sonuçlar her zaman mükemmelin de ötesindeydi. Pastaneleri saatlerce gezmek için harcadığım zamanı bana önemsiz hissettirecek kadar başarılıydı.
Otoi-san bir yandan çalışırken bir yandan da pencereden ses kabinine bakıyordu. Keskin bakışlarını replikleri okuyan Iroha'ya dikip bıkkın bir şekilde içini çekti.
"Beklentilerini her zaman arşa çıkarıyorsun Aki."
"Ha? Nasıl yani?"
"Yönetmenlerin çoğu senaryoyu oyunculara günler öncesinden verir. Hiç pratik yaptırmadan kayıt aldırmaya kalksan profesyoneller bile çıldırır."
"Haklı bir yorum sayılır ama... Iroha farklı."
Senaryoyu son saniyeye kadar Iroha'dan saklamamın geçerli bir sebebi vardı. Annesi eğlence sektöründen ve bu sektörle ilgili her şeyden nefret ederdi. Iroha senaryoyu evde bir yerde unutup annesine yakalatsa her şeyimiz mahvolurdu. Bu riski göze alamazdık ama ne yazık ki bu durum onun önceden pratik yapma şansını elinden alıyordu.
"Kızın pratik yapmasına izin vermediğin için onu adeta bir canavara dönüştürmüşsün ama."
"Beş dakika, değil mi?"
"Evet. Bütün metni okuyup karaktere eksiksiz bürünmesi için beş dakika yetiyor."
"Sınırlar insanı geliştirir derler, doğruymuş demek ki."
Kabin içinden bir anda bir ıslık sesi yükseldi. Başımı kaldırıp baktım, Iroha senaryoyu bitirmiş gibi görünüyordu. O hazır durumdaydı, yanıma göz ucuyla baktığımda Otoi-san'ın da hazır olduğunu gördüm.
"Başlıyoruz. Hazır mısın Kohinata?" Otoi-san kabine bağlı mikrofona doğru konuştu.
"Hazırım! Sizin için de harika bir performans sergilemek adına elimden geleni yapacağım Senpai!"
Ah, burada bile o rolü sürdürüyordu demek. Ne zaman bırakacaktı acaba bu ayakları?
"Geliyor. Üç, iki, bir..." Geri sayımın sonunda Otoi-san konsoldaki kayıt düğmesine bastı.
Iroha rol yapmaya hazırlanırken yüzüne ciddi bir ifade oturdu. Bugün, beş yeni karakterimiz için teneffüste yazdığım replikleri okuyacaktı. Aşırı yapışkan kızdan Mohikan kesimli adama kadar hepsi birbirinden tuhaf tiplerdi. Ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, Iroha'nın bu işin altından kalkma yeteneğinden şüphem yoktu. Yaşına veya cinsiyetine bakılmaksızın diğer tüm Koyagi karakterlerini zaten mükemmel bir şekilde seslendirmişti.
Sırada ilk olarak kafası mohikan kesimli, sert delikanlı vardı.
"Hey, dingil! Burası benim mekânım! Hyaahaaaah!"
"Ha?"
"Benim yumruklarım çelikten, ruhumda cehennem ateşleri yanıyor! Dünyadan büyük gururum, fersah fersah öteden belli olan karizmam var! Duyuyor musun beni?!"
"Ne..."
"Ağzını burnunu dağıtmamı istiyorsan kaşınma! Motorlu testerem çalışmak için sabırsızlanıyor!"
Replikler net, akıcı ve pürüzsüz çıkmıştı. Hatta fazla net, fazla pürüzsüz ve her şeyden önemlisi, inanılmaz zarif ve hanım hanımcık çıkmıştı. Otoi-san şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Bense tamamen nutku tutulmuş halde kalakaldım. Otoi-san kaydı hızla durdurdu.
"Kohinata. Bir soru."
"Evet? Bir sorun mu var?"
"Bu serseri neden bir prenses gibi konuşuyor?"
Hala anlamadıysanız söyleyeyim; Iroha repliklerini o örnek öğrenci sesiyle seslendiriyordu. Ses tonu böyle olacaksa, bu mohikanlı herif mahallenin en sevimli kötü adamı olup çıkardı.
"Aaa? Bunda yanlış bir şey mi var?" diye sordu Iroha. Yüzünde sahte bir kafa karışıklığının kusursuz resmi çiziliydi.
"Iıı... Bunu sonra hallederiz," dedi Otoi-san kısa bir duraksamadan sonra. "Diğer karaktere geç."
Iroha başını salladı ve yapışkan kız kardeşle devam etti, ardından yaşlı kadın geldi ve böyle sürdü gitti. Hepsini aynı masum, cıvıl cıvıl kız tonuyla okudu. Iroha işini bitirdiğinde Otoi-san ağzındaki lolipopu sesli bir çatırtıyla ısırdı. Altında gıcırdayan sandalyesine yaslanıp bana döndü.
"Bu kız ne bok yemeye çalışıyor?" diye fısıldadı, Iroha duymasın diye sesini alçaltmıştı.
"Bilmiyorum... Aslında çok yeteneklidir ama..."
"Herhalde yani, salak değiliz. Öğğ, uğraştığın şeye bak." Öncelik kini mideye indiren Otoi-san, ağzına yeni bir lolipop tıkıp öne doğru eğildi. "Hey Kohinata. Gerçekten iyi bir iş çıkardığını mı düşünüyorsun şu an?"
Sesindeki siniri gizlemek için tonunu düz tutmaya çalışıyordu.
"Elbette! Yapımcımı herkesten iyi tanırım, ben böyle performans sergilediğimde bayılır! Tam olarak bunu istediğini biliyorum!" Iroha her zamanki iyi kız tonuyla cevap verse de sesinde minik bir alay kırıntısı gizliydi.
Bu saçmalığı ses kabinine kadar taşıdığına inanamıyordum.
"Sana böyle seslendirmesini sen mi söyledin Aki?" Otoi-san sesini daha da düşürdü, gözlerini süzerek bana baktı. "Stüdyomu böyle çöpler kaydetmek için kullanacaksanız hemen şimdi defolup gidin."
"Yemin ederim yalan söylüyor." Kabine doğru döndüm. "Aptal gibi davranmayı kes Iroha."
Sesimdeki sert tını karşısında Iroha'nın nefesinin kesildiğini duydum. Camın arkasındaki yüzüne bir anda kararsızlık çökmüştü.
Bu sefer ona gerçekten çok öfkeliydim. Bir şekilde canını sıktığımın farkındaydım ve bunun tüm sorumluluğunu almaya da hazırdım. Otoi-san'ın damarına basıyor olmasını bile görmezden gelebilirdim.
Ama bunu işine karıştırmasını asla affedemezdim. Bu onun hayali olmalıydı ve o şu an bu hayalin yüzüne tükürüyordu.
"Iroha," diye başladım, "Ben—"
"Dur bir."
Öfkeyi kusmaya hazırlandığım anda ağzıma sert bir şey tıkıldı. Sert ve yuvarlaktı, bir saniye sonra dilime yoğun bir tatlılık yayıldı. Otoi-san'ın az önce ağzında tuttuğu lolipopun ta kendisiydi. Bana kısa bir bakış attıktan sonra kabine döndü.
"Pekala. Bugünlük dükkanı kapatıyorum. Herkes biraz sakinleşince kaldığımız yerden devam ederiz."
"Tamam..." diye karşılık verdi Iroha cılız bir sesle.
Bir an sonra kabinin kapısını çarparak açtı ve kontrol odasına uğramadan koşarak merdivenlerden yukarı kaçtı.
"Ne kadar da sinir bozucu," diye mırıldandı Otoi-san, Iroha'nın uzaklaşan arkasından bakarken.
Bizden bahsetmediğini biliyordum.
"Teşekkürler Otoi-san. Ve... İşlerin bu noktaya gelmesi benim suçum, özür dilerim."
Müdahale etmeseydi telafisi imkansız bir hata yapabilirdim. Iroha'ya asla geri alamayacağım şeyler söyleyebilirdim. Ağzımı lolipopla tıkamış olması oldukça utanç vericiydi, sanki bana ne kadar tecrübesiz olduğumu hatırlatıyor gibiydi. Öfkeme yenik düşmeye ne kadar yaklaştığımı düşününce ona hak vermekten başka çarem kalmıyordu.
"Eee, anlat bakalım, ne bu mesele?" diye sordu Otoi-san. "Az önce dolaylı olarak öpüştüğümüze göre, ne olduğunu bilmeye hakkım var herhalde."
"H-Haklısın..." Ağzımdaki şekeri emerken, suç işlemiş bir çocuk gibi omuzlarımı düşürdüm.
Teknik olarak bu bir dolaylı öpücük sayılırdı. Bunu fark ettiğim an kalbim küt küt atmaya başladı. Fakat aynı zamanda zihnimin derinlikleri tuhaf bir şekilde berraktı. Yaşananlardan sonra ağzımdaki başka bir kızın tükürüğü yüzünden heyecanlanacak kadar aptal değildim. Yine de belki öyle olsaydım her şey daha kolay olurdu.
Oturduğum yerde dikleştim ve Otoi-san'ın gözlerinin içine baktım. Her şeyi anlatacaktım. Mashiro'nun itirafını da. Her şeyi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.