Her şeyden önce, Mashiro ile duş almaya gittik. Ne de olsa üstümüz başımız nehir suyu kokarken parti yapacak değildik.
Hemen yanlış anlamayın ama. O kendi dairesine geçti, ben de benimkinde duşa girdim. İşimi bitirip üniforma dertlerinden kurtulduktan sonra, kapıda Mashiro’nun dönmesini bekledim. Sonra da birlikte herkesin toplandığı oturma odasına yöneldik.
Fakat içeride kimsecikler yoktu.
Üç odalı apartman dairesi içindeki en dip odadan boğuk sesler geliyordu.
Umarım düşündüğüm şeyi yapmıyorlardır...
“Kimse yok,” dedi Mashiro.
“Yetişkinlerin dünyasına adım attılar herhalde.”
“Nasıl yani... Ne?!”
“Bu muhtemelen senin için bir ilk olacak, değil mi? Endişelenme. Bilmen gereken her şeyi ben öğreteceğim sana.”
“B-Bir dakika bekle! Bu çok ani oldu!”
“Korkma. Endişe dediğin şey yakında uçup gider. Hadi, gel benimle.” Mashiro’nun elinden tutup onu peşinden sürükledim.
Karşı koymaya çalıştı ama onu bırakmaya niyetim yoktu. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Onu da kendim gibi kirli bir seviye içine çekme vaktim gelmişti.
“L-Lütfen dur! Ben istemiyorum... Yani, sadece sen olsan neyse ama... Sizin şu tuhaf orjinize dahil olmak istemiyorum!”
Sessiz, ne idüğü belirsiz yakarışlarını duymazdan gelerek kapıyı ardına kadar açtım. İçeride kıpırdanan bedenlerin hışırtısı duyuldu.
“Selam Aki. Biz de tam başlıyorduk.”
“Yaşasın! Senpai geldi! Üç kişi hiç sarmıyor zaten, bilirsin işte! Ne kadar çok olursak o kadar iyi!”
“Üç kişi mi?!” Sumire kahkahayı patlattı.
“Şöyle söyleyip durma şunu! Mashiro yanlış anlayacak! Ah, bu arada eline sağlık Sumire-sensei! Ron! Tam on iki bin puan bana yazdı!”
“Olamaz!”
“Nasıl?” Mashiro, önündeki manzaraya bakarken yüzünde boş bakış belirdi.
Ne hayal ediyordu bilmiyorum ama aradığı şeyin bu olmadığı kesindi. Ona da hak veriyordum; sonuçta bu devirde evinde otomatik mahjong masası barındıran kaç kişi kalmıştı ki?
“Neler dönüyor burada?” diye sordu Mashiro, kelimeleri tek tek seçerek.
“Yiyoruz, içiyoruz ve bazen de mahjong oynuyoruz!” diye açıkladı Sumire.
“Hadi sen de gel! Dört oyuncu her zaman üç oyuncudan iyidir!” dedi Iroha.
“Ne dersin Mashiro?” diye sordum.
“Ben... Daha önce sadece internetten oynadım.”
“Ah, bu lafı ne zaman duysam arkasından bir şey çıkıyor,” diye içini çekti Ozu. “Bunu söyleyen herkes sonunda masayı darmadağın eden bir canavara dönüşüyor.”
“Harbiden! Sanki ‘Ya aslında çok kötüyüm’ ayağına bizi ayakta uyutacaklar,” diyerek güldü Iroha.
“Acaba seni yenebilecek mi Ozuma-kun? Gerçi benim muhteşem çıplak bekleyiş taktiğimin üstüne tanımam!” Sumire sırıttı ve kollarını sıvadı.
Bu noktada, hayatımda gördüğüm en berbat mahjong oyuncusunun Sumire olduğunu belirtmenin tam sırasıydı. Zaten attığı o hatalı taşın hemen ardından Ozu’nun ron diye haykırması da bunun en büyük kanıtıydı.
Sumire’nin oyunculuğunun en güzel yanı, ne kadar kaybederse kaybetsin oyundan her zaman keyif almasıydı. Mashiro’yu omuzlarından hafifçe bastırarak sandalyeye oturttum.
Korku dolu gözlerle bana baktı. “B-Ben ortaya bir şey koymak istemiyorum...”
“Merak etme, parasına oynamıyoruz. Benim çatım altında kumara asla izin vermem!”
“Tek feda ettiğimiz şey gururumuz!” diye kıkırdadı Iroha.
Bu açıklama Mashiro’yu pek de rahatlatmış gibi görünmüyordu.
“Kazanmak her şeydir!” diye devam etti Iroha. “Hadi ama, Aki-senpai yerine sen oyna işte! Sadece bu seferlik sesini çıkarmaz, değil mi?”
“Sesimi çıkarmam, öyle mi?” diye tersledim. “Neyse... Haklısın aslında.”
Iroha’nın aksine, Mashiro’nun benim adıma kazanıp kaybetmesi umurumda bile değildi.
“Hadi başla bakalım, sadece bir oyun oyna. Bu oyun insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarır, onları hemen tanımış olursun,” dedim.
“Peki... Deneyeceğim.” Mashiro hâlâ çekimser görünse de elini uzatıp ilk taşını çekti.
Böylece Mashiro’nun hoş geldin partisi, bir mahjong turnuvasıyla başlamış oldu. Oldukça samimi bir hava vardı; oyunlar ilerledikçe herkes kendini tanıtıyor, havadan sudan konuşuyordu. İsimler, ilgi alanları ve en sevilen yemekler masanın etrafında havada uçuştu. Tatlı sohbet, bir süre sonra Mashiro’nun en büyük tutkularından biri olan gece yarısı animelerine kaydı. Diğerlerini tanıdıkça yüzündeki o gergin, donuk ifade de yerini yavaş yavaş rahatlamaya bıraktı.
Bu arada Ozu, analitik zekasını kullanarak her elin gücünü hesaplıyor ve turnuvanın en dişli oyuncusu olarak öne çıkıyordu. Mashiro ise topladığı tüm fırsatları kaçırdığı için sıfır puandaydı; muhtemelen bu kadar yeni insanla bir arada olmak onu germişti. Bizim ev kurallarına göre eksi puana düşmek olmadığından, şu an kaybetmenin tam sınırındaydı.
“Ooo, işler yaş Mashiro-san!” diye gevşedi Iroha. “Şimdi tek yapmam gereken Ozuma’yı çöp etmek ve zafer benim! Ödül olarak da Senpai ile baş başa geçireceğim bir akşam seçerim herhalde! Şaka şaka! Bir an ümitlendin mi yoksa?!”
“Hayır.”
“Hadi ama! O bakir beyninin ilk tanıştığımız günden beri göğüslerime takıntılı olduğunu biliyorum!”
“Kapa çeneni de oyuna odaklan. Dağıtma sırası Mashiro’da.”
“Çok da tın! Daha bir kere bile riichi diyemedi!”
“Şey... Iroha-chan?” diye seslendi Mashiro. Sesi, üst üste dizilen taşların çıkardığı gürültünün arasında neredeyse kaybolup gidecekti.
“Efendim?”
“Sen gerçekten... Aki ile sevgili değil misiniz?”
“Ne?! Tabii ki sevgiliyiz! Sırılsıklam aşığız birbirimize!”
“Efendim?”
“Şaka yaptım! Nasıl da yedin ama!”
“Ha... Evet, yuttum...”
Mashiro’nun acilen kendini savunmayı öğrenmesi gerekiyordu...
“Dikkat et Mashiro. Bu kız damarına basmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz.”
“Aşk olsun! Beni kötü göstermeyi keser misin? Söz veriyorum onun sınırlarını zorladığım kadar senin canını sıkmayacağım!”
“Beni de kendi halime bıraksan nasıl olur peki?”
“Asla olmaz! Seni sinir etmek bana hayat veriyor!”
“Hayatın da pek ucuzmuş,” diye iç geçirip Mashiro’nun çıt çıkarmadığını fark ettim. “Mashiro? Ne oldu?”
Elindeki taşı tam masaya bırakacakken havada kalmıştı. Hatta hafifçe öfkeli görünüyordu.
“Sevgili olmamanıza rağmen,” dedi gözlerini üzerimize dikerek. “Aranız gerçekten çok iyi.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.