Benim adım Tsukinomori Mashiro. Şey... Bundan sonra sizin sınıfta olacağım. Bir de, şey... Ooboshi Akiteru-kun ile çıkıyoruz...
Daha o saniyede, bugünün başıma beladan başka hiçbir şey açmayacağını anlamıştım.
Sınıfa yeni gelen bu dünya güzeli nakil öğrenci, on saniyelik kendini tanıtma konuşmasında benimle sevgili olduğunu ilan edivermişti. Sınıftaki herkes, havada süzülürken paraşütlerini evde unuttuklarını fark eden paraşütçüler gibi apışıp kalmış bir halde bana döndü.
Ooboshi mi? Cidden mi?!
Onun gibi bir fıstık, nasıl olur da... onunla çıkar?
Kahretsin! Daha ilk virajda elendik!
Durun bir dakika. Ooboshi de kimdi ya?
Sınıf bir anda sorularla ve şüphelerle çalkalanmaya başladı ama her bir seste yükselen o kıskançlık ve öfke apaçık ortadaydı.
Ayrıca, o son çocuğun kendi sınıf arkadaşının adını bile bilmemesi ne ayak? Muhtemelen adı Suzuki olan o çocuk bunu duysa kesin kıyameti koparırdı!
Sırf artık bir kız arkadaşım var diye, her anlamda bu kadar sıradan biriyken bir anda bütün dikkatleri üzerime çektiğime inanamıyordum. Bu çocuklar da cidden böyle şeylere fazla kafayı takmıştı.
Ş-Şey, Tsukinomori-san! Bir sorum olacaktı! Ooboshi-kun ile ilk nerede tanıştınız?
Efendim? Şey, um... Tuvalette.
Ne?
Tanrım, lütfen konuşmadan önce biraz düşün.
Üstelik yalandı! Dün geceden çok daha önce tanışmıştık! Yani, yaklaşık on yıl önce falan? O güzel kafanı biraz çalıştırıp daha mantıklı bir cevap uyduramaz mıydın sanki!
Ş-Şey, aslında unuttum! O yüzden, um... Lütfen bana bir daha sormayın!
Mashiro başını eğdi, sonra daha fazla soru almadan hızlı adımlarla sırasına doğru kaçtı. Sınıfta hayal kırıklığı dolu fısıltılar yükseldi ama neyse ki konuyu daha fazla uzatmadılar. Böylece durumun gerçekliğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldum.
Gerçek hayatta insanlar, kız arkadaşımız hakkında bizi nefes aldırana kadar sorguya çekecekleri o anime karakterlerine kıyasla çok daha makul davranıyordu. Bir süreliğine tüm gözler üzerimde toplansa da, yakında herkes bizi unutup kendi hayatına bakacaktı.
Tabii ki kızın güzelliği yüzünden peşinden koşacak erkekler çıkabilirdi ama sevgilisi olduğunu bildikleri için hiçbiri ona bulaşacak kadar aptal olmayacaktı. İtiraf etmekten utansam da, amcamın mantığı kafama yatmaya başlamıştı. Boşuna küresel bir şirketin üst yöneticisi olmamıştı herhalde.
Mashiro utangaç bir tavırla başını eğerek yanındaki sıraya zarifçe oturdu. Bu sıra bir süredir boştu ve içimden amcamın nüfuzunun nerelere kadar uzandığını sorguladım. Belki de müdürü tehdit edecek bir kozu vardı. Onun gibi biri tarafından şantaja uğramak isteyeceğim son şey olurdu.
Bir şekilde bunun da üstesinden geleceğiz.
Yanımdaki kıza destek olmak istercesine gülümsedim. Yüzündeki o gergin ifade bir anda yok oldu.
Benimle konuşma, tuvalet trolü. Yaptıklarını unuttuğumu sanma.
Buz gibi bakışları iliklerime kadar titretti.
Az önce tahtada utangaç, masum kız rolünü ne güzel oynuyordun. Şimdi bu tavır da neyin nesi?
Önemli bir şey değil, gerçekten. Sadece senden ve seninle ilgili her şeyden nefret ediyorum.
Şey... Benim sevgilimmiş gibi davranman gerekiyor, biliyorsun değil mi?
Bu cahil sürüsü, başkaları bakarken arayı sıcak tuttuğumuz sürece hiçbir şey anlamaz. O zamana kadar beni kendi halime bırakırsan çok sevinirim. Bana bakma bile.
Bu biraz zor olabilir sanki, ne dersin?
Kimsenin duymayacağından emin olmak için fısıldaşıyorduk. Kimsenin bakmadığını düşündüğümüz anlarda bile iyi geçiniyor gibi yapmak çok daha güvenli olurdu ama Mashiro’nun hiç de öyle iş birliğine yanaşası yoktu.
Sence gerçekten çıkıyorlar mı?
Sınıf arkadaşlarımızın şüphe dolu fısıltılarını şimdiden duyabiliyordum. Haklı çıkmaktan nefret ediyorum ama...
Kız resmen burnundan soluyor! Sanki çocuktan nefret ediyor gibi!
Oğlum, işte bu yüzden hala bakirsin! Çiftler bazen kavga eder, bilmiyor musun? Yani, senin anne baban da sürekli birbirinin boğazına sarılıyor ya!
Ha, doğru! Mantıklı. Demek ki gerçekten sevgililer.
Hani fısıldaşıyorlardı? Söyledikleri her kelimeyi net bir şekilde duyabiliyordum.
Yine de bu kadar saf olmalarına sevindim. Mashiro gibi ben de onları gerçekten kandırabileceğimize inanmaya başlıyordum.
Ancak kalabalığı kandırabilsek bile, sahip olduğum birkaç yakın arkadaş için durum farklıydı. Onlardan biri şu anda arkamdan öne doğru eğilmiş, kulağıma fısıldıyordu.
Bir sevgilin olduğunu bilmiyordum! Neden bunu sır gibi sakladın?
Sonra anlatırım Ozu, ama düşündüğün gibi değil.
Tahmin etmiştim zaten. Bana da biraz şüpheli gelmişti.
Böyle düşünmene sevindim. Beni büyük bir açıklamadan kurtardın.
Şu... malum konuyla mı ilgili?
Evet.
Ozu son derece keskin zekalı bir çocuktu. Tsukinomori-san ile yaptığım görüşmelerden zaten haberdardı. Ne de olsa bu durum onun geleceğini de yakından ilgilendiriyordu.
Honeyplace Works’e sokmaya çalıştığım gruptaki en önemli kişilerden biriydi, hatta bu işe kalkışmamın en büyük sebebiydi. Bu yüzden ona tüm bu karmaşayı düzgünce açıklamazsam haksızlık etmiş olurdum. Sorun, bunu ona nasıl anlatacağımdı.
Sana sonra detaylıca anlatırım ama kısacası, sadece onun sevgilisiymiş gibi davranmam gerekiyor.
Durumu özetlemek için bu kadarı yeterliydi. Ozu bir anda kahkahayı bastı.
Bu ne ya? Romantik komedi falan mı yaşıyoruz?
Geçen gün okulun o aşırı seksi öğrenci konseyi başkanı tarafından odasına çağrılan adam söylüyor bunu.
Ne? Sadece öğrenci konseyinin bilgisayarı bozulduğu için bakmamı istemişti.
İyi de, kendi döneminden birini veya başkasını çağırmak varken neden özellikle seni çağırdı? Kızın sana ilgisi olduğu kesin.
Basit bir bilgisayar arızası yüzünden boş yere ümitlenmek aptallık olur.
Sadece bu da değil. İstasyonun dışındaki alışveriş merkezinde sana çarpan o tuhaf kıza ne demeli? Hani şu tatlı çörek aşıran deli kız? Son zamanlarda onunla sürekli karşılaşıp durmuyor musun?
Geçen gün istasyonda yine karşılaştık, doğru. Benden ona biraz daha tatlı çörek almamı istedi.
Dostum, işte o an 'evet' deyip onun rotasına girmen gerekiyordu.
Oğlum, kız deli diyorum! Beni daha önce sadece bir kez görmüş olmasına rağmen benden yemek istiyordu. Sence de bu işte bir gariplik yok mu?
Yani ona çörek almadın mı?
Tabii ki hayır. Hemen gidip polise şikayet ettim.
Örnek vatandaş, Kohinata Ozuma.
Görsel roman karakterleri bile bu kadar odun olamaz. Bu gidişle kesin kötü sonla karşılaşacaksın.
Amma abarttın sen de.
Ozu bana genişçe sırıttı.
Bu hayattaki herkes ya başrol ya da yan karakter olarak sınıflandırılabilirdi.
Kohinata Ozuma’nın o seçilmiş birkaç başrolden biri olduğuna zerre şüphem yoktu. Üç yıl boyunca onun yanında şahit olduğum her şey, yüzde yüz bir romantik komedi serisinden fırlamış gibiydi.
Sanki her hafta karşısına yeni ve çok güzel bir kız çıkıyordu; hem de öyle her gün göremeyeceğiniz, hayatta bir kez karşılaşsanız şanslı sayılacağınız türden kızlar. Sokakta, okulda, internette... her yerde onu buluyorlardı. Üstelik hepsinin ona sırılsıklam aşık olduğu gün gibi ortadaydı.
Ozu bu kızların peşinden falan da koşmuyordu. Romantizmle zerre ilgisi yoktu. Tek umursadığı şey kod yazmak, anime izlemek ve oyun yapmak gibi kendi hobileriydi. Aslında tam anlamıyla bir geek kralıydı.
Tamamen tesadüf eseri sürekli bu kızlarla karşılaşıyor ama bunun farkına bile varmıyordu. Ve şimdi bana hayatının bir romantik komedi olmadığını mı inandırmaya çalışıyordu?
Şimdi tek ihtiyacın olan şey sana düşkün, sevimli bir kız kardeş. Ne yazık ki şansına Iroha denk gelmiş.
Kız zaten sana yanık. Bu durum senin hayatını romantik komedi yapmaz mı?
Sana yüz kere söyledim, öyle bir şey yok.
Hayatımdaki her kız benden nefret ediyordu. Iroha her fırsatta damarıma basmak için elinden geleni yapıyordu; Mashiro’nun tarafına ise hayatta kalma içgüdümüm yüzünden dönüp bakmaya bile cesaret edemiyordum.
Şöyle bir düşününce, kızlarla olan ilişkilerim gerçekten acınası durumdaydı.
Söylemek istediğim tek şey, bir daha bana odun demeyi kesmen, dedi Ozu sonunda.
Her neyse. Belki Iroha aşık bir lise öğrencisi gibi davranmaya başladığında sana inanırım.
Dünyanın sonunun gelip gelmediğini kontrol etmek için akşam haberlerine bakmaya karar verdim.
İlk ders işkence gibi yavaş geçti ama sonunda bitti ve teneffüs zili çaldı.
Mashiro sınıfa yeni geldiği için henüz kendi ders kitabı yoktu, bu yüzden benimkini ortak kullanmak zorunda kaldık. Hiç de eğlenceli değildi. Elim onun etrafındaki o aşılmaz kalkana her yaklaştığında, bana ters ters bakıp hırlamaya başlıyordu.
Önümüzdeki beş dersin de böyle geçeceğini bilmek içimi daraltıyordu. Bu stres kendi derslerimi de olumsuz etkileyecekti; yani tam bir kaybet-kaybet durumu yaşayacaktım. Geleceğim için tüm bunlara katlanmaya gerçekten değip değmeyeceğini sorgulamaya başlamıştım. Kafamda bu kara düşünceler dönerken, yüzünde sinsi bir sırıtışla bize doğru yaklaşan birini fark ettim.
Son derece sinir bozucu görünüyordu. Ne isteyecek olursa olsun, iyi bir niyet taşımadığı ilk bakışta anlaşılıyordu.
Naber Ooboshi. Bir sevgilin olduğunu bilmiyorduk.
Evet... Alabildiğine geçiştirici bir cevap verdim.
Ama senin sürekli takıldığın şu tatlı kouhai yok muydu? Ben senin sevgilin o sanıyordum.
Yalancı sevgilimin önünde bunları söylemesi de harika bir delikanlılık örneğiydi doğrusu. İnanılmazdı. Neyse ki sahte sevgililer kıskançlık hissetmiyordu. Ayrıca, 'tatlı' derken neyi kastediyordu bu çocuk?
Amacının ne olduğunu çözemiyordum. Ya tam bir aptaldı ya da Mashiro ile aramı bozmaya çalışıyordu. Hangisi olursa olsun, son derece sinir bozucuydu.
Ha? Ozu’nun kız kardeşini mi diyorsun? Evet, tanıyorum ama o kadar yakın değiliz.
Hadi canım? Ama pek öyle görünmüyor. Geçen gün sırf senin için sınıfa gelmemiş miydi?
Sadece tavsiye istemişti, o kadar. Ozu’ya soramayacağı bir şeydi.
Bilmem ki dostum, bana biraz şüpheli geldi... Hem de bayağı şüpheli.
Öğğ. Kendi üstüne vazife olmayan şeylere burnunu sokan bu çocuk da kimdi böyle? Bu durum canımı sıkmaya başlamıştı, ben de bir an önce buradan kurtulmak için bir plan yapmaya koyuldum.
Bak, çok basit. Dedikodu tatlıdır, insan duydukça daha fazlasını ister, bilirim. Ama sana bir dost tavsiyesi vereyim.
Öyle mi? Neymiş o?
Sen Kageishi-sensei ile ilgileniyorsun, değil mi?
Hadi canım! Nereden anladın?
Yahu bunu bilmeyen mi vardı?
Hayatımda tek arkadaşım Ozu olsa da etrafımı gözlemleyecek kadar aklım başımdaydı. Bizimki gibi bir düzende bilgiden daha güçlü bir silah yoktur. Ne zaman nerede işime yarayacağı belli olmaz diye kulaklarımı her zaman dört açardım, hem zaten bunun için ekstra bir çaba harcamama da gerek yoktu. Yine de sırlarımı öyle kolay kolay ele vermeye niyetim yoktu.
Bayağı büyük bir söylenti bu, biliyorsun değil mi?
Eee, ne yaparsın işte... O soğuk bakışları yok mu... İnsanı can evinden vuruyor. Ondan tek bir azar işitmek bile insanın hayatını değiştirir, anlıyor musun?
Peki ne tür erkeklerden hoşlandığını öğrenmek istemez misin?
Yani, isterim tabii. Ama gidip de kendisine soracak halim yok ya.
Ben biliyorum. Öğretmenlerden biri ağzından kaçırdı.
Hadi be! Ne olur söyle! Yalvarırım! Ne istersen yaparım!
İşte şimdi oltaya geldin.
Bu kadar kolay kandırılabilmesi geleceği adına beni biraz endişelendirse de planım tıkır tıkır işliyordu.
Kaslı erkeklerden hoşlanan erkekleri seviyormuş.
Ne... Nasıl yani?
Kaslı erkeklerden hoşlanan erkeklerden hoşlanıyormuş diyorum.
Ha, anladım. Yani kaslı erkeklerden hoşlanıyor.
Hayır, hayır. Kaslı erkeklerden hoşlanan erkekleri seviyor. Başka erkeklerin kaslarına bayılan erkekleri yani.
Kaslı erkekleri mi?
Aynen öyle, kaslı.
Yani diyorsun ki... Eğer kaslı erkeklere karşı aşırı ilgiliymiş gibi davranırsam...
Kageishi-sensei’nin kalbini çalarsın.
İşte budur be!
Çak bir beşlik yaptıktan sonra ellerimizi havada buluşturduk.
Bu kadar aptalca bir sohbeti sürdürmek bile başımı ağrıtmaya yetmişti. Yakama yapışmasını engellemek için bu şart olsa da durum gerçekten son derece utanç vericiydi.
En azından yarından itibaren okulda kaslı erkek delisi olarak bilinecek, böylece sosyal basamakları tırmanıp benim o son derece sıradan ve huzurlu yerimi elimden almaya çalışamayacaktı.
İçimden ona dua ederek, neşeyle sırasına doğru sekişini izledim.
Gururunun geriye kalan son kırıntıları adına tanrı seni kutsasın dostum.
Tam o sırada yan sıradan bir çift gözün üzerimde olduğunu hissettim. Elbette bu kişi Mashiro’dan başkası değildi. Gözlerini dikmiş, bana yapışkan bakışlar fırlatıyordu. Muhtemelen böyle bir sohbeti nasıl bu kadar rahat yapabildiğime akıl sır erdiremiyordu.
Doğrusu ben de kendime şaşırıyordum, bu yüzden durumu bir an önce unutup önüne bakmasını ummaktan başka çarem yoktu. Bakışlarımla ona bu mesajı vermeye çalıştım.
Hemen ardından burnundan soluyarak kafasını diğer tarafa çevirdi. Şaşırdım mı? Tabii ki hayır.
Her ne kadar büyük amaca hizmet ediyor olsa da bir daha asla bu kadar alçalmamaya o an yemin ettim. Zaten Mashiro’nun bu olaydan sonra bana farklı davranmasını da beklemiyordum.
Fakat ne kadar yanıldığımı çok geçmeden anlayacaktım.
Bu saçmalığa şahit olduktan sonra, Mashiro’nun ikinci derste bana karşı takındığı tavır daha da çekilmez bir hal aldı. Bunun daha kötüsü olamaz sanıyordum ama olabiliyormuş. Resmen ders kitabımı önümden çekip aldı ve yerine bir Light Novel fırlattı. Kendisi harıl harıl ders çalışırken benim bununla oyalanmamı istiyor gibi bir hali vardı.
Yapacak başka hiçbir işim olmadığından ben de kitabı okumaya başladım ve ders bitene kadar tamamını yalayıp yuttum. Kalın kafalı bir ana karakterin başrolde olduğu, piyasadaki sıradan romantik komedilerden biriydi işte. Açıkçası pek de umurumda değildi ama Mashiro’nun neden özellikle bu kitabı seçtiğini merak etmeden duramadım. Ders bittiğinde nihayet teneffüs zili çaldı.
Karnım acıktı. Bana bir pirinç topu al gel. Balıklı olsun ama, ona göre.
Hey, ben senin özel kuryen değilim.
Sevgilin için bu kadarını da yapmalısın bence. Yoksa bu anlaşmayı tamamen iptal mi edelim?
Tamam... Alıyorum.
Böylece sahte sevgilime yiyecek bir şeyler almak üzere yola koyuldum. Üçüncü derse kadar bana köle gibi davranmaya, mantıksız isteklerde bulunmaya ve laf sokmaya devam etti.
Durumun ikimiz için de son derece tuhaf ve can sıkıcı olduğunun farkındaydım ama bu kadarına da gerek yoktu. Küçükken ne kadar uysal, ne kadar sevimli bir kızdı oysa. Yazık olmuştu gerçekten. O zamandan bu zamana ne değişmişti de bu hale gelmişti? İlk ders en azından katlanılabilirdi. Ne olduysa o teneffüsten sonra olmuş, kızın resmen asabı bozulmuştu.
Acaba şu çocuğun benimle Iroha hakkında konuşması yüzünden kıskançlık krizine falan mı girmişti?
Yok canım, imkansız.
Gerçek sevgilim olsa belki böyle bir tepki vermesini anlardım ama değildi ki. Üstelik benden ölesiye nefret ettiği de kabak gibi ortadaydı. Kıskanması için en ufak bir neden bile yoktu.
Zamanın bu kadar acımasız olabileceğini hiç düşünmemiştim. Eskiden peşimden ayrılmayan, yavru köpek gibi dolanan o küçük kız gitmiş; yerine morali bozulduğu an etrafındakilere köle muamelesi yapan taş kalpli, gaddar bir hanımefendi gelmişti.
En azından Iroha kadar sinir bozucuydu, sadece tarzları farklıydı. Mezuniyete kadar onunla bu şekilde uğraşmak zorunda kalma fikri bile içimi daraltıyordu. Ama bunu yapmazsam benim ve arkadaşlarımın sonu ne olurdu?
Geleceğim için karalar bağlarken zaman hızla akıp gitti ve çok geçmeden dördüncü ders saati geldi çattı. Ders zilinin çalmasıyla birlikte sınıfa bir anlık sessizlik çöktü.
Evet, doğru tahmin. Bu okulda mutlak itaat bekleyen tek kişi Mashiro değildi. Sınıfı her zamanki demir yumruğuyla yöneteceğinden şüphe duymadığım Zehirli Kraliçe’yi karşılama vakti gelmişti.
Sınıf kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Herkes olduğu yerde donakaldı.
Topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı o sert, otoriter sesler bile odadaki ağır havayı dağıtmaya yetmiyordu.
Özenle topuz yapılmış saçları, attığı her adımda hafifçe dalgalanıyordu. Kageishi Sumire, öğretmen kürsüsüne gelip parmak boğumlarını sertçe masaya vurdu ve tek bir kelime bile etmeden gözlerini sessiz sınıfın üzerinde gezdirdi. Öğrenciler onun o zehirli bakışları altında adeta taş kesilmişti.
Maymunluk evresini geride bırakıp olgunlaşabilmiş olmanıza sevindim. Sınıfı tamamen kontrolü altına aldığını fark edince dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. Ders başlıyor. Sayfa yüz yirmi yedi. Üçüncü dereceden denklemler.
Sumire elindeki cetveli sertçe masaya vurdu. Sınıftaki kırk öğrencinin tamamı, kusursuz bir uyum içinde kitaplarını çıkardı.
Tavırları ne kadar sıra dışı olsa da Sumire’nin dersleri aslında her öğretmeninki gibi başlardı. İşlerin garipleştiği nokta ise bundan sonrasıydı.
Evet, soru sorma vakti. Anlamadığınız bir yer varsa şimdi parmak kaldırsın.
Sınıfta hafif bir kıpırdanma oldu.
Dönemin ortasına geldiğimiz için artık bu duruma alışmıştık ama ilk başlarda herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Genelde öğretmenler önce konuyu anlatır, sonra sorusu olan var mı diye sorardı. Kageishi Sumire ise tam tersini yapıyordu.
Diğer öğretmenler gibi ders kitabını papağan gibi okumanın hiçbir anlamı yok. Onların teyp kasetinden farkı yok. Okuma yazmanız olduğuna göre kendiniz de okuyabilirsiniz. Öğretmenin görevi, sizin kendi başınıza okuyup da anlayamadığınız yerleri açıklamaktır.
Onunla girdiğimiz ilk derste böyle söylemişti. Ne yalan söyleyeyim, bu mantık beni oldukça etkilemişti; kesinlikle çok daha etkili bir öğrenme yöntemiydi.
Tabii ki her öğrenci derslere benim kadar hazırlıklı gelmiyordu.
Örneğin, gözlüklü ve çalışkan bir çocuk ders başlamadan önce kitabı okumayı unuttuğunu iddia etmişti bir keresinde.
Ama niyeti tamamen başkaydı, bunu bilerek yapıyordu.
Sınıfın en başarılı öğrencilerinden biriydi ve ödevini bir kez bile aksattığını görmemiştim. Unutmuş falan olamazdı. Bilerek ve isteyerek hazırlık yapmamıştı. Amacının ne olduğu son derece açıktı.
Ben sadece, bu sıra dışı yöntemler yerine bize düzgünce ders anlatmanızı ummuştum.
Resmen isyan bayrağını çekmişti!
Sumire bir süre onu sessizce süzdükten sonra hafifçe içini çekti.
Yazık. O zaman ders bittikten sonra okursun artık.
İsyan girişimi saniyeler içinde bertaraf edilmiş, öğretmen tarafından tamamen görmezden gelinmişti.
A-Ama bence derste konunun üzerinden geçmemek çok tuhaf. Yani, şimdiye kadar 'dersi' bu şekilde işleyen hiçbir öğretmen görmedim ben.
Buna şaşırmadım. Benim öğretmenlik anlayışım, o alıştığınız kalıpların çok dışındadır.
A-Ama bu yaptığınız resmen sorumsuzluk! diye çıkıştı çocuk. Sanki burada olmak bile istemiyormuşsunuz gibi davranıyorsunuz!
Ben mi sorumsuzmuşum? Peki ya senden istediğim halde dersten önce konuyu okumayıp buraya hazırlıksız gelmene ne demeli?
Öğrencinin verecek tek bir cevabı bile kalmamıştı. Sumire, zaferini ilan etmek için sözlerine devam etti.
Eğer hayatınız boyunca birilerinin elinizden tutmasını bekleyip sefalet içinde yaşamak istiyorsanız, buyurun, keyfiniz bilir. Ancak ben sizin kendi tembelliğinizin sorumluluğunu üstlenecek değilim. Ben öğrencilerime kendi yöntemlerimle rehberlik eder ve onları başarıya ulaştırırım. Benim tek sorumluluğum budur.
Çocuğun kendi kendine homurdanmaktan başka yapacak bir şeyi kalmamıştı.
Sözünün arkasında durmak. Öz disiplin sahibi olmak. Hataları anında üstlerine bildirmek. Bunların hepsi gerçek hayatta karşınıza çıkacak ve ihtiyaç duyacağınız niteliklerdir. Eğer bunları şimdiden öğrenmezseniz, geleceğiniz gerçekten çok karanlık demektir.
Öğğ...
Eğer hayatta bir yerlere gelmek gibi bir amacınız varsa bu söylediklerimi kulağınıza küpe yapın. Şimdi yerine oturabilirsin.
T-Tamam, öğretmenim...
Çocuk adeta ezilip büzülerek yerine sindi. O gözlüklerin ardındaki özgüven dolu bakışlardan eser kalmamıştı artık. Bu sırada Sumire ise her zamanki gibi mağrur ve kendinden emindi. Argümanlarını savunurken lafını esirgeyen biri hiç olmamıştı zaten.
Güzel. Sıradaki soru?
Ders boyunca sınıftaki o gergin hava bir an olsun dağılmadı. Tek bir ders saati sanki iki, hatta üç saatmiş gibi uzadıkça uzadı. Nihayet o kurtarıcı zil çaldı ve özgürlüğümüze kavuştuk.
Süre bitti. Bir sonraki derse kadar sayfa yüz otuz beşe kadar okuyun. Görüşmek üzere.
Onun bu sözleriyle birlikte sınıftaki o buz gibi hava nihayet dağılmaya başladı.
Sumire önündeki evrakları toplayıp kapıya doğru yöneldi. Tam çıkacakken duraksadı ve kafasını bana doğru çevirdi. Sınıftakiler ne olduğunu anlamaya çalışarak bana bakınca ortamda bir uğultu yükseldi. Otuz dokuz çift meraklı gözün üzerimde toplandığını ve beni adeta delip geçtiğini hissedebiliyordum.
Gerçi artık bu durumlara alışmaya başlamıştım.
Ooboshi-kun. Öğle arasında rehberlik odasına gel, seninle görüşeceğiz.
Neden acaba? diye sordum.
Ödev konusunu konuşacağız elbette, dedi kısık ama bir o kadar da sert bir ses tonuyla. Aynı zamanda gözleriyle beni adeta deşiyordu.
Ah. Tabii ki, anlaşıldı.
Geç kalma sakın.
Topuklu ayakkabılarının o tanıdık ve sert sesleri eşliğinde sınıftan çıkıp gitti. Ayak sesleri tamamen kaybolana kadar sınıfta çıt çıkmadı.
İyi misin Ooboshi? Bir sorun mu var?
Ha? Neden ki?
Laf atan, sınıfta pek muhabbetimin olmadığı Takahashi adında bir çocuktu. Aslında adının Takahashi olduğundan bile emin değildim. Popüler çocukların biraz uzağında otursa da neticede o gruptan biriydi.
Rehberlik odasında seni tek başına bekliyor. Kesin çok büyük bir halt yedin!
Tek istediğim insanların beni kendi halime bırakmasıydı ama onun da merakına yenik düşmesini pek yadırgayamıyordum.
Rehberlik odası, Sumire sensei bölgesinin en tehlikeli yeri olarak nam salmıştı. Derslerinden kalanlar veya okula sürekli geç gelenler yeniden eğitim için buraya çağrılırdı. Dışarıdan içeriyi görmek imkansız olduğundan, bu görüşmeler sırasında tam olarak ne yaşandığı asla öğrenilemezdi. Yine de bir keresinde içeriye saçları mohikan kesim, her yeri pirsingle dolu giren bir çocuğun, dışarıya kel kafayla ve gözleri yaşlı çıktığına dair söylentiler duymuştum.
Kadının odasında envaiçeşit eğitim ekipmanı tuttuğu söylenmekle kalmıyor, odanın tamamen ses yalıtımlı olduğu ve internet sinyallerini tümüyle kestiği de biliniyordu. Herhangi bir şikayete veya suçlamaya karşı orada kendi yasalarını ilan ettiğini söyleseler hiç şaşırmazdım.
Haliyle bizzat Zehirli Kraliçe tarafından oraya çağrılmamın sınıfta infial yaratması gayet doğaldı. Fakat benim için pek de büyütülecek bir durum yoktu.
Öyle... Muhtemelen kafamı uçurmak için giyotini hazırlamıştır, diye geçiştirdim durumu rahat bir tavırla.
Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?
Çünkü beni öldürmek o kadar kolay değil, diyerek sıramdan kalktım.
Her şeyin yolunda gideceğine emin misin? diye sordu Ozu arkamdan seslenerek.
Sen de mi Ozu? Merak etme, işim uzun sürmez.
Sen öyle diyorsan... Endişesini gizlemeyi beceremediği bir tebessümle titreyen elini salladı.
Bense o sırada kendimi savaşa hazırlıyordum.
Zehirli Kraliçe'nin elinde ne kozlar olduğunu görmek için sabırsızlanıyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.