Mashiro için düzenlenecek hoş geldin partisi günü, yani cuma gelip çatmıştı.
Elinme geçen her fırsatta onunla konuşmaya çalıştım. Birinci ders, ikinci ders, üçüncü, dördüncü, öğle arası... Ama her seferinde beni görmezden gelerek aramıza aşılmaz bir bariyer ördü.
Sonunda gün bitti. Sınıf öğretmeninin konuşması biter bitmez gözüm Mashiro’nun sırasına kaydı ama o çoktan eşyalarını toplayıp sınıftan kaybolmuştu bile. Onu yakalamaya çalışacağımı bildiği için erkenden tüymüştü, orası kesindi.
Arkamdaki sırada dizüstü bilgisayarını kuran Ozu’ya döndüm. “Senin tarafta her şey hazır mı?”
Sırıttı. “Sıkıntı yok, her şey hazır. Gerçi bir haftadan kısa sürede böyle bir program yazmaya zorlanmak iş kanununa aykırıdır kesin.”
“Bu işin altından kalkabilecek kadar iyi olduğunu bildiğim için istedim zaten. Dün bitirmiştin değil mi?”
“Evet... Ama uykuma mal oldu.” Ozu lafının üzerine bir de esnedi.
“Merak etme, bunun karşılığını benden istediğin zaman alabilirsin. Şimdilik dişini sık, tamam mı?”
“Tamamdır patron.”
Telefonumu çıkarıp LIME uygulamasını açtım ve gruptakilerle toplu arama başlattım.
“PT Operasyonu başlıyor,” diye duyurdum. “Herkes pozisyonunu alsın.”
“Anlaşıldı!” Iroha, Ozu ve Sumire aynı anda cevap verdi.
Sandalyemden fırladığım gibi Mashiro’nun peşine düştüm. Koridorda hızla koştum, birkaç kez kayıp düşme tehlikesi atlattım ve merdivenlerden aşağı daldım. En sonunda okul çıkışında Mashiro’yu yakaladım.
“Mashiro!”
“N-Ne?! Ne yapıyorsun? Neden peşimden koşuyorsun?”
“Seninle konuşmam gerek!”
“O saçma partiye gelmeyeceğimi zaten söyledim!”
“Demek bugünün o gün olduğunu hatırlıyorsun? İlgilenmediğini sanıyordum.”
“Bugün olduğunu... ben söylemedim. Hem bütün hafta başımın etini yedin, hatırlamam normal değil mi?”
“Haklısın. Ama endişelenme, tamam mı? Sonuçta karar verecek olan sensin. Gelmek istemiyorsan seni zorlamayacağım.”
“...Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Buna inanmalı mıyım, emin değilim.” Mashiro duraksadı. “Madem beni zorla götürmeyeceksin, o zaman neden peşimden koştun?”
“Konu parti değil. Sadece seninle eve beraber yürümek istedim.”
Mashiro’nun gözleri anında kısıldı, tıpkı gardını almış yavru bir kedi gibi görünüyordu. Bütün hafta boyunca ona nasıl davrandığımı düşününce, bana karşı bu kadar temkinli olmasına şaşırmamak gerekirdi.
“Aynı binada oturuyoruz sonuçta, değil mi? Beraber dönmemiz mantıklı olan.”
Aslında çok bir şey istemiyordum. Sadece bir kerelik bana ayak uyduramaz mıydı? Tanımadığı bir sürü insanla partiye gitme fikrinin ona zor gelmesini anlayabiliyordum ama sadece benimle yürümenin o kadar da büyük bir mesele olmaması gerekirdi. Günlük rutinine ufacık bir değişiklik ekleyecekti, o kadar. Yani, bunu bile reddetmesi için benden gerçekten ama gerçekten nefret ediyor olması lazımdı. Dünyadaki herkesten çok nefret ediyor olmalıydı ki bunun pek mümkün olduğunu sanmıyordum—
Ayakkabılarını giydiği an koşarak benden uzaklaştı.
Durum... galiba düşündüğümden de vahimdi.
O gözden kaybolduktan sonra bile bir süre şok içinde öylece kalakaldım.
Şöyle bir düşününce, ona karşı son derece sinir bozucu davranmaktan başka bir şey yapmamıştım. Bu yüzden aslında böyle bir tepkiyi beklemem gerekirdi.
Eğer bu kurgusal bir light novel olsaydı, işlerin bir şekilde tatlıya bağlanacağını düşünürdüm. Ama sonra bu gizemli gücün bende değil, Ozu’da olduğu aklıma geldi.
Hayatımdaki kızların hepsi benden nefret ediyordu. Seçici olmayan kızlar bile benden veba gibi kaçıyordu.
Bu yüzden eğer bu işi çözeceksem, elimden gelenin en iyisini yapmalıydım. Ve her şeyini ortaya koymak, ben Ooboshi Akiteru’nun en iyi yaptığı şeydi.
Arkasından bağırdım: “Öyle kolay kaçamazsın, Mashiro! Ne olursa olsun seninle eve beraber yürüyeceğim!”
“Neden... N-Neden beni takip ediyorsun?!” diye sordu Mashiro, nefesi kesilir gibi.
“Kendini o kadar nimetten sayma! Ben sadece evime gidiyorum.”
“Evine gidiyorsun ama... ama deli gibi koşarak!”
Mashiro da ben de kaldırımda deli gibi koşuyorduk, ikimizin de nefesi çoktan tükenmişti. İlk başta beni kolayca geride bırakmıştı ama ne de olsa geçen haftaya kadar odasından çıkmayan biriydi. Çok geçmeden nefesi kesilmeye, adımları düzensizleşmeye başladı. Bense her gün spor yapan biriydim. Kondisyon konusunda beni geçmesine imkan yoktu. Onu yakalamak için elimi uzattım ama az farkla kaçırdım.
“Ben... gidiyorum... başka... yoldan!” Mashiro ara sokağa sapınca aniden durmak zorunda kaldım.
“Dur, bekle!” diye seslendim.
“İşte bak! Beni takip ediyorsun!”
“Ediyorsam ne olmuş?! Peşinden gelmek suç mu yani?!”
“Bir de kabul ediyorsun!” diye bağırdı Mashiro, dar ara sokakta koşmaya devam ederken.
Önüne çıkan karton kutuları ve çöpleri tekmeleyip geçerek durmadan koştu. Kutular ve içindekiler yoluma saçılarak ilerlememi zorlaştırıyordu. Bu esnada kazara kuyruğuna bastığım kara kediyi umursamadan gözümü onun üzerinden ayırmadım ve takibi sürdürdüm.
“Hem... hem neden beni bu kadar umursuyorsun ki? Partinizde eğlenmek için bana ihtiyacınız yok! Siz zaten birbirinize bu kadar yakınken... ben araya giremem!”
“Başka... başka kiminle takılacaksın ki?!”
Nefesi kesilir gibi oldu.
“Bu hafta benden başka biriyle tek bir kelime bile konuştun mu? Sınıfta kırk kişi var! Kaç tanesiyle konuştun?”
“K-Kes artık... Üstüme gelme!”
Bunun acımasız bir soru olduğunu biliyordum. Bu hafta peşinde dolandığım tüm o süre boyunca cevabın koca bir sıfır olduğunu zaten öğrenmiştim. Ama amacım sadece onu üzmek değildi.
“Sırf böyle bir hayat yaşamak için mi okul değiştirdin? Amacın bu değildi, değil mi?!”
“Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrin yok!”
“Bak, restoranda olanlar için üzgünüm. Gerekirse defalarca özür dilerim. İstersen diz çöküp af bile dilerim! Hayatının sonuna kadar her gün bunu başıma kakabilirsin. Sana tatlılar alırım, öğle yemeği ısmarlarım, ne istersen yaparım. Beni affetmeni istemiyorum, benden sonsuza dek nefret etmeni de umursamıyorum ama...” Derin bir nefes aldım. “Hayatından memnunmuş gibi davranarak herkese yalan söylemeyi bırak artık!”
Bir an sessizlik oldu. Vücudunun titrediğini gördüm. Ama yine de arkasını dönmedi. Kafasını iki yana sallayıp koşmaya devam etti. Çok geçmeden ara sokaktan çıkıp ana caddeye ulaştık. Kendisine laf atan sürücülerden özür dileyerek arabaların arasına dalan Mashiro’nun peşini bırakmadım. En sonunda kendimizi nehir kenarında bulana kadar kovaladım.
O an sağlıklı düşünemediği çok açıktı. Yoksa neden yokuş yukarı koşmayı seçsin ki?
“Veee... yakaladım!”
Tam yokuşun tepesine ulaştığı sırada Mashiro tökezledi ve sonunda ona yetiştim.
Zaferimin verdiği sevinç, durumun gerçekliğiyle anında yok oldu.
“Ha?”
“Aaah!”
Mashiro aniden durmuştu ve ben de ona tam gaz çarpmıştım. Minyon, narin vücudunun, yetişkin bir erkeğin tüm ağırlığına sahip olan bedenime karşı koymasına imkan yoktu.
O çığlık attı, ben bağırdım. Çarpışmanın etkisiyle arkasındaki alçak çitlerin üzerinden uçtuk ve birbirimize dolanmış halde yokuş aşağı yuvarlandık.
Yokuşun sonunda nehir olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Tek tesellimiz nehrin çok derin olmamasıydı. En azından bugün boğulma tehlikesi yoktu.
Yine de durumun geri kalan her detayı tam anlamıyla berbattı.
“Öf! Bu su da nereden çıktı? Cehennemin lağımı mı burası?” diye öksürerek suyu tükürdüm.
Mashiro yanımda doğruldu ve üzerindeki suyu silkelemeye çalıştı. “S-Sırılsıklam oldum!”
“Mashiro, sen... iyi... misin?”
Sesimdeki tuhaf titremeyi fark eden Mashiro, “Ha? Ne oldu Aki?” diye sordu.
Bir sonraki an ne olduğunu o da anladı.
Siz de bilirsiniz değil mi? Birisi nehre düştüğünde ne olur? Bilmiyorsanız anlatayım.
Üniforması tamamen sırılsıklam olmuş ve vücuduna yapışmıştı. Yuvarlak uylukları, çorapları, o güzel saçları, bembeyaz teni... Soğuk bir sabah vaktindeki eriyen karlar gibi vücudunun her noktasından küçük su damlaları süzülüyordu. Şairane olmaya çalışıyorum ama dürüst olmak gerekirse bunu tarif edecek tek bir kelime vardı:
Çok çekici.
Kaba davrandığım için üzgünüm ama bunu başka türlü anlatamazdım. Belki de kazayı ucuz atlattığımız için rahatlamıştım. Normalde toplumsal kurallar bu tarz düşüncelerin açığa çıkmasını engellerdi ama şu an bunları bastıracak gücüm kalmamıştı. O an o kadar gizemli bir güzelliğe sahipti ki dokunmaya çalışsam elim içinden geçip gidecekmiş gibi hissettim. Gözlerimi ondan alamıyordum.
Mashiro da yarı şeffaf hale gelen üniformasının ne durumda olduğunu fark etmiş olmalıydı. Beyaz teni zehirli bir elma gibi kızardı ve dudakları titremeye başladı.
“B-Bakmayı... Bakmayı kes, seni sapık!”
“Özür dilerim! Ama şu an gerçekten çok çekici görünüyorsun!”
“Cidden mi?! Bahanen bu mu yani?!”
Haklıydı. Bunu sesli söylememe gerçekten gerek yoktu. Mashiro aceleyle geriye doğru gitmeye çalışırken ayaklarının altında sular sıçrıyordu. Bir yandan da elleriyle vücudunu kapatmaya çalışıyordu. Ancak suyun ağırlığı hareketlerini zorlaştırdığı için çok fazla gidemedi.
“Dikkat et!” diye bağırarak öne atıldım ve dengesini kaybeden vücudunu yakaladım.
Islak bedenlerimiz birbirine değiyordu ve yüzlerimiz arasında sadece birkaç santim vardı. Kalbimin deli gibi çarptığını hissettim. Yeni bir pot kırmamak için gözlerimi başka tarafa çevirmek zorunda kaldım.
“Ne zaman bırakabileceğimi söyle,” dedim. “Seni sonsuza kadar tutmaya niyetim yok.”
“T-Tamam...” Mashiro bakışlarını kaçırdı.
Kötü bir niyetim olmadığını gösterme çabam işe yaramıştı ya da sadece utanmıştı. Her halükarda, bedenindeki gerginlik uçup gitti ve beni destek olarak kabul etti. Dengede durduğundan emin olduğu an, rahatlamayla derin bir iç çekti.
“Şimdi bırakabilirsin.”
Tamamdır. Bir daha düşme sakın, anlaştık mı?
...Anlaştık.
Yokuş yukarı ilerlerken hâlâ hafifçe sendeleyip duruyordu. Ben de her ihtimale karşı kollarımı iki yana açmış, tetikte bekliyordum. Parmaklıkları aşıp sonunda tanıdık bölgeye adım attığımız an, ikimiz de tükenmiş bir halde kendimizi yere bıraktık.
Hayatımın en berbat günüydü.
Katılıyorum.
Şimdi tam bir çift gibi görünüyoruzdur herhalde, ne dersin? Sırılsıklam tarzımız bile birebir aynı sonuçta. Bunu söylerken art niyetim yoktu. Üstümüzün başımızın halini tam olarak fark edince aklıma gelen ilk şeyi dile getirmiştim sadece.
Bunun üzerine Mashiro kıkırdamaya başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.