Bu dünyaya geldiğimden beri evden ayrılmamıştım.
Bir noktadan sonra, bu benim bilinçli bir tercihim olmuştu.
Korkuyordum.
Avluya adım atıp dış dünyayı seyrettiğimde, o günün anıları zihnime hücum ediyordu: yanımdaki sızı, yağmurun ayazı, pişmanlık, umutsuzluk. O kamyonun çarpma acısı.
Her şey sanki dün yaşanmış gibi canlıydı. Bacaklarım titriyordu.
Pencereden dışarı bakabiliyor, avlumuza adım atabiliyordum. Ama daha ileri gitmeye kendimi bir türlü ikna edemiyordum.
Nedenini biliyordum.
Önümde uzanan bu sakin, pastoral manzara bir anlık bir sürede cehenneme dönebilirdi. Manzara ne kadar huzurlu görünse de, beni asla kabul etmezdi.
Geçmiş hayatımda, evde oturmuş, canım sıkkın ve azgın bir haldeyken, Japonya’nın aniden bir savaşa sürüklendiğini hayal ederdim. Sonra bir gün, kalacak yer arayan çekici bir kızın çıkageldiğini... Böyle bir şey olursa, bu zorluğun üstesinden geleceğimi bilirdim.
Bu fantezi, gerçeklikten kaçışımdı. Onu defalarca düşlemiştim. O düşlerde, öyle olağanüstü biri değildim; sadece sıradan bir adam. Kendi halinde, sıradan şeyler yapan, sıradan bir hayat süren biri.
Ama sonra, o düşten uyanırdım. Şimdi evimden bir adım uzaklaşsam, bu düşten de uyanacağımdan korkuyordum. Uyanıp, kendimi o ezici umutsuzluk anında, sayısız pişmanlığımın dalgalarıyla dövülürken bulmaktan...
Hayır. Bu bir düş değildi. Fazlasıyla gerçek geliyordu. Belki bir VRMMORPG deseydin, ama—hayır. Bu gerçeklik, diye fısıldadım kendime. Biliyordum. Gerçeklikti, bir düş değil.
Ve henüz, evden o tek adımı atmaya kendimi ikna edemiyordum.
Kendimi ne kadar teselli etmeye çalışsam da, ne kadar yüksek sesle söz versem de, bedenim itaat etmiyordu.
Ağlamak istiyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.