Kanmon Boğazı'nın Esintisi

"Artık bir işim olduğuna göre, bir ara eve uğramayı düşünüyorum. Benimle gelmek ister misin Koharu?"

Kakeru'nun doğup büyüdüğü şehri görmeyi her zaman istemiştim. Kanmon Boğazı, o meşhur hızlı akıntılarıyla bilinirdi; ben de o akıntıyı bizzat hissetmeyi arzuluyordum.

Bu yüzden Kakeru beni memleketine davet ettiğinde içim içime sığmadı. Zihnimden geçen düşüncelerle birlikte kalbim de deli gibi çarpmaya başladı.

Ancak hissettiğim tek şey bu değildi.

Yolculuk beni endişelendiriyordu. Uçmaktan nefret ederdim. Eski, sallantılı asansörler bile ödümü koparırken, uçak mevzusu o kadar kötüydü ki korkudan çığlık atasım geliyordu.

Hokkaido'daki hastaneye giderken uçağa binmeyi düşünecek kadar iyi durumda bile değildim. Taburcu olduğumda eve uçakla dönmüştüm ama o yolculukta resmen ağlamıştım. O zamandan beri, çaresiz kalmadıkça ulaşım için hızlı tren tercih ediyordum. Hızlı tren bile zordu; tuvalete gitmekten bile kaçınırdım.

Tokyo’dan Niigata’ya iki saatlik bir yolculuk neyse de, Kitakyushu’daki Kokura kasabasına hızlı trenle gitmek yaklaşık dört saat sürecekti. Umarım bir sorun çıkmazdı.

Yine de, bu tür şeyleri sürekli dert edersem hiçbir zaman yolculuğa çıkamazdım. Bir noktada bu korkuyu aşmam gerekiyordu, bu yüzden kendimi toparlamalıydım.

Bu uzun yolculuğun üstesinden gelebilirim, diye kendi kendime telkinde bulundum.

Evet.

Yine de endişemin asıl kaynağı bu değildi.

Beni en çok geren şey Kakeru’nun annesiyle tanışacak olmaktı.

Akrabalarımın yorumları zihnimin içinde bir döngü gibi dönüp duruyordu; babamın sözleri ise kalbimi yeniden sızlattı.

Gerçekten bu halimle yeterli miydim? Kör olmam onu rahatsız eder miydi?

Reddedilmekten korkuyordum. Elimde değildi.

Kakeru her şeyin yolunda gideceğine dair bana güvence vermişti. Ona inanmak istiyordum ama bu düşünce sadece daha fazla soruyu beraberinde getiriyordu.

Ya beni gerçekten kabul ederse? Ya beni onaylarsa o zaman ne yapacaktım?

Bu fikir de başlı başına korkutucuydu.

Sevgili olmamız bir şeydi, peki ya bir adım ötesine geçersek?

O sıralar bu tür şeyleri düşünmeden edemiyordum.

Akrabalarımın ve babamın söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.

Kakeru işe başladıktan ve ben üniversiteden mezun olduktan sonra, ilişkimiz bir sonraki aşamaya geçerse ne olacaktı?

Kakeru'nun da geleceğimiz hakkında düşündüğünden emindim. Bunu hissedebiliyordum.

Düzgün bir iş bulmuştu, annemle tanışmıştı ve hatta babamla da görüşmek istediğini söylemişti.

Yine de...

Ama yine de...

O günden beri kendime sorup duruyordum.

Onunla olmam gerçekten doğru muydu?

Hastalıklıydım ve kördüm. Koşturan çocukların yolundan bile çekilmeyi beceremiyordum.

Ev işlerini yapmam çok uzun sürüyordu ve pişirebildiğim yemek sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

Birlikte olmanın kolay olmayacağını biliyordum. Birçok konuda yardımına ihtiyacım olacaktı. Bu durum... Kakeru'nun hayatını mahvetmez miydi?

Bu endişeler zihnimde hep bir yer kaplamıştı. Onunla olmayı istemem bencillik miydi? Onun için yeterince iyi miydim?

Eğer böyle hissediyorsam, belki de en başında onunla hiç çıkmamalıydım.

Sağlığım kötüye gittiğinde bana inanmıştı ve bana bir mucize bahşedilmişti. Ama şimdi işler yoluna girmişken, kendime bencilce davranıp davranmadığımı sormadan edemiyordum.

Düşünceler zihnimde yarışıyordu.

Onları durdurmak için elimden bir şey gelmiyordu.

"Koharu? Uyanma vakti. Kokura'ya geldik."

Kakeru'nun sesini duydum. Çok nazikti.

Bu tatsız düşüncelere dalmışken uyuyakalmıştım.

"Üzgünüm," dedim. "İçim geçmiş."

"İçin mi geçmiş? Resmen derin uykudaydın."

Kakeru'nun güldüğünü duydum. Sanki sıkıntımı hissetmiş ve bilerek neşeli bir tepki vermeye çalışmıştı.

Çok nazik biri.

"Bu gece muhtemelen uyumakta zorlanacağım," dedim.

Kendimi suçlu hissettim. Kakeru'nun canı sıkılmamış mıydı?

"Endişelenme. Ben de uyumuşum."

Sıcak sözleri kulaklarımda yankılandı.

Bir süredir sağ avcumda bir sıcaklık hissediyordum. Parmaklarımı o sıcaklığın etrafına doladığımda, bu ısının Kakeru'nun elinden geldiğini fark ettim.

Ah...

Sıcaklık tüm zihnime yayıldı. Çok mutlu oldum. Az önce üzerime çöken o çekinceler bir anda yok olup gitti.

Bunu istiyordum...

Sonsuza dek Kakeru ile kalmak istiyordum.

Böyle hissetmekten kendimi alamıyordum.

Çok bencilceydi.

Kokura İstasyonu'nda tren değiştirdik ve Shimonoseki'ye giden eski demir yolu hattına bindik.

Tren rayların üzerinde tıkırtılar çıkararak ilerlerken beni her sarsışında eğleniyordum. Shimonoseki İstasyonu'na yanaşırken Kakeru'nun annesinden bir LINE mesajı geldi.

"Görünüşe göre işi uzamış. Biraz vakit öldürmemizi söylüyor."

"O kadar yoğun olmasına rağmen bize vakit ayırması bile çok değerli."

"Ne yapalım?"

"Kanmon Boğazı kıyısına gitmek istiyorum. Daha önce bana oradan bahsetmiştin."

"Anlaştık," dedi Kakeru elimi tutarak.

Oradan bir otobüse atladık. Boş olduğu için yan yana oturduk.

Nihayet, alçak binaların uzandığı o uzun yol yerini deniz manzarasına bıraktı.

Kakeru gördüğü her şeyi bana tasvir ediyordu. Bindiğimiz otobüs maviydi; ben de zihnimde mavi denizin kıyısında, üzerinde masmavi gökyüzünün uzandığı o mavi otobüste gidişimizi hayal ettim.

Kaikyokan-mae denen bir durakta indik.

"Kaikyokan da ne?" diye sordum.

Kakeru oranın bir akvaryum olduğunu açıkladı.

"Ama önce karşıya geçmemiz lazım. Elimi sıkıca tuttuğundan emin ol."

"Yine çocuk muamelesi yapıyorsun bana."

"Rahatsız mı oldun?"

"Pek sayılmaz aslında."

Yaya geçidinden geçerken Kakeru etrafı anlatmaya devam etti.

Kanmon Boğazı’na çok az kalmıştı. Suyun hemen kıyısındaki bir bölgedeydik ve solumuzda Karato Pazarı adında bir balık pazarı vardı. Tam karşımızda akvaryum, sağında ise dönme dolabı olan küçük bir lunapark bulunuyordu. Kakeru’nun dediğine göre şehrin bu kısmı büyük bir turizm merkeziydi.

Lunaparkın önünde bir kafe vardı, oradan içecek bir şeyler aldık.

"Sen ne istersin Koharu?" diye sordu Kakeru.

"Sütlü çayınız var mı?" diye sordum çalışana; olduğunu söyledi.

Kakeru nezaket gösterip buzlu sütlü çayımı benim yerime taşıdı.

Lunaparkın arkasında oturacak bir yer bulduk. Görünüşe göre oradan Kanmon Boğazı net bir şekilde görülebiliyordu. Havanın kokusu Tsukishima’da alıştığımdan farklıydı. Burada keskin, tuzlu bir koku ve sert bir rüzgâr vardı.

Lunaparkın arkasında olduğumuz için hız treninin gürültüsünü ve binenlerin heyecanlı çığlıklarını duyabiliyordum.

"Deniz tam önümüzde mi?" diye sordum.

"Görüyor musun yoksa?"

"Nasıl görebilirim?"

Yine o eski şakasını yaptığı için Kakeru’yu azarladım, o da güldü.

"Her zamanki gibi bana anlatmanı istiyorum."

Kakeru, her zamanki o nazik ve yumuşak sesiyle ufkumu genişletti.

Mavi. Deniz, dağlar, gökyüzü, boğazın diğer tarafındaki kasaba; her şey maviydi. Güneş ışığı suyun yüzeyinden bir ayna gibi yansıyordu. Dünya göz kamaştırıcı derecede parlaktı. Akıntı sağımıza doğru kararlı bir şekilde akıyordu. Kakeru’nun tasviriyle, su hariç her şeyin durduğu, zamanın donduğu bir manzaraydı bu.

Gözlerimi kapattım ve hayal etmeye çalıştım.

Sanki manzara ile bir bütün oluyor, o parıldayan mavi dünyaya karışıyordum.

"Bu çok iyi hissettiriyor," diye fısıldadım.

"Burayı sevdin mi?" diye sordu Kakeru.

"Çok güzel bir yer."

Nemli deniz esintisi bir şekilde huzur vericiydi.

"Tam suyun önündeysek, içinde yüzülebiliyor mu yani?"

"Olamaz. Boğulursun," dedi Kakeru ve ekledi: "On saniye bile dayanamazsın."

"Akıntı o kadar mı hızlı?"

"Iıı..." Bir an düşündü. "Hani masaldaki dev şeftalinin içinde akıntıyla yuvarlanan Momotaro vardı ya, işte yaklaşık o hızda."

"Neden bahsediyorsun sen?"

"Hep merak etmişimdir, o şeftali birinin onu yakalayabileceği yere bu kadar çabuk ulaşmak için deli gibi hızlı gidiyor olmalıydı, değil mi? Onu almak için suya giren o yaşlı kadın ciddi tehlike atlatmış olmalı."

"Ha-ha-ha! Alt tarafı bir masal bu," dedim kahkahalara boğularak. "Yani dar bir dere kadar hızlı mı diyorsun?"

"Evet, tam olarak bunu demeye çalışıyordum."

"Gerçekten o kadar hızlı mı?" Yüzümü tekrar suya doğru döndüm.

O sırada yüksek bir vapur düdüğü duyuldu. Kakeru, önümüzden büyük bir konteyner gemisinin geçtiğini söyledi.

"Bak aklıma geldi, trene binmeden önce sandviç almıştım. İster misin?" diye teklif etti.

"Olur. Kurt gibi acıktım."

"Keşke seni trende uyandırsaymışım."

"Sorun değil. Benim suçum, uyuyakalmamalıydım."

"Yorgun musun?"

"Kestirdikten sonra geçti. Enerji doluyum! Tek derdim bu gece uyuyabilmek."

"Ailemin evinde kalacağın için üzgünüm."

"Üzülecek ne var ki?"

"Sadece... Senin için yeni bir ortam. Rahat edemeyebilirsin."

"Önemli değil," dedim ona. "Ama tuvaletin ve banyonun yerini bana en ince ayrıntısına kadar anlatman gerekecek."

Ondan kesinlikle istemem gereken bir iyilikti bu.

Böylesine acil bir mesele utanılacak bir şey değildi. Aslında biraz utanıyordum ama sormadan da edemezdim.

"Haklısın," diye yanıtladı Kakeru. "Eğer ben gözlerim kapalı banyoya veya tuvalete girecek olsaydım, her şeyin nerede olduğuna dair çok detaylı bir açıklama isterdim."

Yaşadığım her zorluğu anlamaya çalışıyordu. Bu beni o kadar mutlu etti ki bir an kendimi onun gömleğine tutunurken buldum.

"Ah, annem seninle birlikte banyo yapabileceğini söyledi."

"Teşekkürler, ama almayayım!"

Bu teklifi anında reddettim. Bu kadarı da fazlaydı artık.

"Anneme seni eve getireceğimi söylediğimde evleneceğimizi sandı," dedi Kakeru, sesi yumuşaktı. "Ben sadece sevgili olduğumuzu söylemek istemiştim."

Bunu duyunca söyleyecek söz bulamadım. Ne cevap vermem gerekiyordu ki?

O anda sert bir deniz esintisi saçlarımı darmadağın etti, hemen elimle bastırdım. Rüzgâr dindiğinde konuşmaya başladım.

“Ben... Umarım üniversiteden mezun olduktan sonra annenle tekrar, bu kez usulüne uygun şekilde tanışma fırsatım olur.”

Konuyu geçiştirme yöntemim buydu. Kalbim sızlıyordu.

Aslında ona gerçekten layık olup olmadığımı sormak istiyordum. İçimi kemiren tüm o endişeleri açıkça ortaya döküp Kakeru’nun ne hissettiğini bilmek istiyordum.

Ya milyonlarca bir ihtimal de olsa bu sorularım ilişkimizin sonu olursa? Sormaya çok korkuyordum.

Derken, ansızın neşeli bir çığlık sesi ve ardından gelen su şırpırtıları kulağıma çalındı.

“Bu ses de ne?” diye sordum.

“Ah, akvaryumda yunus gösterisi olmalı.”

“Yunuslar mı?”

“Gitmek ister misin? Annemin işi daha bir süre bitmez gibi görünüyor.”

Kakeru’nun bu kadar rahat, sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi konuşması beni şaşırttı.

Bazen kör olduğumu tamamen unuttuğunu düşünüyordum. Bana kendimi böyle hissettiren tek kişi oydu.

Bunu düşünmek şimdi canımı yakıyordu. Hissettiğim mutluluk ne kadar büyükse, kalbime saplanan o sızılar da bir o kadar gerçekti.

“Çok naziksin Kakeru, beni akvaryuma davet ettiğin için teşekkür ederim.”

“Eee, görmüyor olsan da şimdiye kadar pek çok şeyden keyif aldın zaten. Havai fişek patlatmak istedin, piyano çaldın, deniz taksisine bindin.”

“Ne yapacağımı bilemiyorum...”

Kakeru benim için tek kişiydi. Bunu tüm kalbimle hissediyordum ama bu hisle ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu.

“Nasıl yani?” diye sordu.

“Öyle mutluyum ki ne yapacağımı şaşırıyorum işte.”

“Kendini istemediğin bir karara zorlamıyorsun, değil mi? Akvaryumla gerçekten ilgilenmediğine emin misin?”

O nazik sesi kalbimi yerinden oynattı.

“Gidelim o zaman. Akvaryuma.”

On yıl aradan sonra ilk kez bir akvaryuma gidiyordum.

Gişede engelli kartımı gösterdim.

“Çok şanslıyım!” dedim ona. “İndirim aldım.”

Kakeru’nun dili tutuldu. Bana karşı o kadar düşünceli olmaya odaklanmıştı ki sistemleri kilitlenmişti sanki. Hadi ama, bunu dert etme diye geçirdim içimden; ama aynı zamanda onun bu aşırı hassasiyeti, ona aşık olma nedenlerimden biriydi. Sadece gelecekte bu tür şeyleri kafasına takmamasını söyledim.

Akvaryumun içi buz gibiydi, klima her yeri serinletmişti. Yürüyen merdivenle yukarı çıkarken su sesleri daha net gelmeye başladı. Binanın içinde devridaim yapan suyun sesini neredeyse duyabiliyordum.

Elimi tanklardan birinin camına koydum. Dokunuşu serindi.

“Soğuk değil mi?”

“Yok, iyi. Bu tankta ne var?”

“Kanmon Boğazı’ndan gelen balıklarla doluymuş burası. Çipura, uskumru, vatoz ve ismini bilmediğim bir sürü başka balık var.”

Kakeru her tankı tek tek anlattı. “Burada büyük bir balık var,” veya “Bu kocaman bir köpekbalığı,” ya da “Aa bak, burada bunun bir akya balığı olduğu yazıyor,” diyordu. Her şeyi bana betimlemek için gerçekten büyük çaba harcıyordu.

“Ha, bu arada...”

“Efendim?”

“Tankların üzerinde balıkların en iyi nasıl yeneceğini anlatan çıkartmalar var.”

“Hadi canım! Ciddi misin?”

“Gayet ciddiyim. Akya için ‘sashimi’ yazmışlar.”

“Tam senin uyduracağın türden bir şey bu Kakeru.”

Akvaryumdaki o dev tanklar, bir anda lüks restoranlardaki canlı balık tezgahları gibi gelmeye başladı kulağıma.

“Bak, tam önümüzde bir balon balığı var. Shimonoseki, fugu şehri olarak bilinir, o yüzden bu akvaryumda bile reklamını yapıyorlar.”

“Suyun içinde şişmiş halde mi duruyorlar?”

“Balon balıkları sadece kendilerini tehlikede hissettiklerinde şişerler.”

“Öyle mi? Bunu bilmiyordum.”

“Sebepsiz yere yanaklarını şişiren tek kişi sensin Koharu.”

“Ne demek sebepsiz yere?” diye çıkıştım yanaklarımı şişirerek.

“Ah! Seni tam böyleyken çekebilir miyim?”

Tık. Bir deklanşör sesi duydum.

“Hey, yapma şunu,” diye itiraz ettim. Ama sonra Kakeru konuyu bambaşka bir yere çekti.

“Belki bir gün, göremeyen insanların fotoğrafları ve videoları deneyimlemesini sağlayacak bir teknoloji geliştirirler... İşte bu yüzden çekebildiğim kadar çok fotoğraf çekmek istiyorum.”

Eğer kendimi tutmasaydım oracıkta ağlamaya başlardım. Beni duygulandıran sadece bu tatlı ve düşünceli sözü değildi; gelecekte hep birlikte olacağımızdan bu kadar doğal bir şekilde bahsetmesiydi. Bu beni dayanılmaz derecede mutlu etti.

Gönlüm dolup taşmıştı. Her an ağlamaya başlayacak gibiydim.

Bu sırada hislerimden bihaber olan Kakeru, gayet rahat bir tavırla sordu: “Hiç fugu yedin mi?”

“Bir akvaryumda birine sorulacak en tuhaf soru bu olsa gerek.”

“Doğru. Hayvanat bahçesinde de birine kuzu çevirme yiyip yemediğini sormazsın herhalde.”

“Aman, şaka yapmayı kes.”

Gülerek akvaryumda ilerlemeye devam ettik.

“Aa, denizanası,” dedi Kakeru bir an sonra. “Karanlık tankın içinde mavi mavi parlıyor. Çok gerçeküstü görünüyor.”

“Tıpkı Tsukishima’daki apartmanların ışıkları gibi...”

Denizanasından bahsettiğinde, aklıma her zamanki yürüyüş rotamız geldi.

“Bir keresinde bana sudaki ışık yansımalarının denizanalarına benzediğini söylemiştin.”

“Sen onların denizanalarına benzeyip benzemediğini sormuştun,” dedi.

“Öyle mi yapmıştım?”

“Aynen öyle.”

“Neye benziyorlar peki?”

“Yavaşça süzülüyorlar, bir o yana bir bu yana sallanıp dalgalanıyorlar.”

Kakeru, onlara bakmanın bir şekilde insana huzur verdiğini söyledi.

“Keşke biz de bu kadar gamsız bir hayat sürebilseydik.”

“Bunları mı düşünüyordun gerçekten?” diye sordum.

“Evet. Kötü bir şey mi bu?”

“Hayır, tam sana göre bir düşünce sadece.”

Başımı Kakeru’nun omzuna yasladım.

“Eğlenmene sevindim,” dedim ona.

“Ah, pardon. Sadece ben eğleniyorum gibi oldu.”

“Yok canım, ne alakası var. Ben de keyif alıyorum, o yüzden sen de çıkarabildiğin kadar tadını çıkar.”

“Tamamdır. O zaman bugün bir ömre yetecek kadar anı biriktirmeye çalışacağım!”

“Öyle yaparsan başın belaya girer,” dedim ve ikimiz de güldük.

“Hadi gel,” diyerek elimi tuttu. “Bak, sağımızda bir güneş balığı var.”

Kakeru güneş balığının beklediğinden çok daha büyük olduğunu söyledi.

“Gerçekten devasa bir şey! En az üç metre vardır!”

Tepkisi neredeyse balığın kendisi kadar büyüktü. Ben güneş balıklarını hep yassı hayal ederdim ama o şaşırtıcı derecede kalın olduğunu söylüyordu. Tankta tek başınaymış.

Yavaşça etrafta yüzüşünü hayal ettim.

“Güneş balığının balon balığıyla akraba olduğu yazıyor burada. Bazen tankın kenarlarına sürtünerek kendilerini yaralıyorlarmış, bu yüzden tankın içini plastikle kaplamışlar. Görünüşe bakılırsa çok narin canlılarmış.”

“Yalnız kaldıklarında ölmezler mi?”

“Yok, o sadece bir şehir efsanesiymiş. Bir eşini kaybetmenin yarattığı stresin onları öldürdüğü söylenirmiş ama gerçekle alakası yokmuş. Tek başlarına da gayet sağlıklı ve dolu dolu bir hayat sürebiliyorlarmış.”

“Şaşırtıcı konularda çok şey biliyorsun Kakeru.”

“Bayağı etkileyici, değil mi?”

“...Sadece bir tahmin ama, orada bununla ilgili bir bilgi panosu falan mı vardı?”

“Ha? Nereden anladın?”

“Sanki bir metinden okuyormuşsun gibi geldi de.”

“Yakalandık desene,” diye cevap verdi Kakeru oyuncu bir tavırla. Ben de şakayla karışık omzumla ona çarptım.

Nedenini bilmiyorum ama...

Garip bir şekilde, tankındaki o güneş balığının tek başına da dolu dolu bir hayat sürebileceğini bilmek beni mutlu etmişti.

Bir hayvanın partnerini kaybettiği için şoktan ölmesi fikri bende bir suçluluk duygusu uyandırmıştı; muhtemelen bilinçaltımda, Kakeru kadar uzun yaşamayı beklemediğim içindi bu.

“Güneş balıklarının kendi başlarına hayatta kalacak kadar güçlü olduklarını duymak beni mutlu etti.”

Ben bunu söyler söylemez Kakeru kolunu omzuma doladı ve beni kendine çekti. Öyle şaşırmıştım ki gayriihtiyari bir ses çıkardım.

“Ha? Ne—?”

“İyi olacaksın Koharu,” dedi teselli edercesine. “Gülümsemek kötülükleri kovar.”

Kakeru aniden konuyu değiştirerek, “Bak, şurada denizyıldızlarına dokunabiliyorsun. Sola gidelim,” dedi.

Dokunma havuzuna gittik ve bir denizyıldızına dokundum. Beklediğimden daha sert ve pütürlüydü; ve gerçekten de tam bir yıldız şeklindeydi.

Kakeru olmasaydı tüm bunları öğrenme fırsatım asla olmazdı. Ona herhalde yüz kez teşekkür etmişimdir.

Denizyıldızına dokunduktan sonra yunus gösterisini izlemeye gittik. Yunuslar enerjik, tiz sesler çıkarıyorlardı. Bu da onun sayesinde öğrendiğim başka bir şeydi.

Akvaryumdaki turumuzu bitirdiğimizde Kakeru’nun annesinden bir telefon geldi.

Kakeru’nun annesi Kyoko’yu tek bir kelimeyle tanımlamak gerekirse o kelime kesinlikle “enerjik” olurdu.

Kakeru’nun “Geldi işte,” dediği an, Kyoko çoktan kollarıyla beni sarmalamıştı bile.

“Koharuuu!” diye bağırdı. “Demek Koharu sensin! Kakeru bana senden o kadar çok bahsetti ki! Oyy, tıpkı dediği kadar güzelmişsin! Oyuncak bebek gibisin resmen!”

Bu tek taraflı kucaklaşmanın arasında sıkışıp kalmışken cevap verme fırsatım bile olmadı.

“Yapma anne. Koharu’yu rahatsız ediyorsun.”

“Ay pardon. Ama ne yapayım, Kakeru eve daha önce hiç kız getirmemişti. Kendimi tutamadım işte!”

“İlk miyim gerçekten?” diye sordum Kakeru’ya.

“Bunu söylemek zorunda mıydın anne?!” diye bağırdı Kakeru, sesi oldukça telaşlı geliyordu.

Daha sonra annesinin arabasına binip Kakeru’nun büyüdüğü eve doğru yola koyulduk.

Kakeru’nun çocukluğunun geçtiği yer, girişinde iki odası olan ve koridorun sonunda bir oturma odası bulunan üç odalı bir apartman dairesiydi. Oturma odasının hemen yanında geleneksel tarzda bir tatami odası vardı.

Tuvaletin ve banyonun yerini Kakeru’ya en ince ayrıntısına kadar tarif ettirdim. Evde çok fazla eşik veya basamak olmadığını öğrenince rahatladım.

Oturma odasındaki masaya oturduğumda Kakeru’nun annesinin sesini duydum: “Tahmin edin bakalım bu gece yemekte ne var?”

“Nereden bileyim ben...?” dedi Kakeru, sesi bıkkın geliyordu.

“Sana sormadım zaten,” dedi Kyoko. “Sorum Koharu’yaydı.”

“Bana mı?”

“Evet. Şöyle rastgele bir tahminde bulun.”

“Şey... Köri soslu pilav değildir herhalde, değil mi?”

“Ay! Sen ne harika bir çocuksun böyle Koharu!”

Kyoko beni tekrar kollarının arasına aldı. Artık beni bir yastık sandığından şüphelenmeye başlamıştım.

“Onu çok fazla sıkıştırıyorsun anne,” dedi Kakeru. “Hem ne için övüyorsun ki kızı?”

“Sadece suşi veya sukiyaki gibi pahalı seçeneklerden uzak durmakla kalmadı, hazırlanması kolay bir şey olan köriyi seçti! Cevabı bundan daha mükemmel olabilir miydi? Resmen kadınsı ince zekanın vücut bulmuş hali!”

Tüm yaptığım Kakeru’nun en sevdiği yemeği söylemekti ama Kyoko bu cevabımı olağanüstü bir duyarlılığın kanıtı olarak görmüştü. Bu durum kendimi biraz mahcup hissettirdi.

“Yeter artık anne. Kızı rahatsız ediyorsun.”

"Sadece şaka yapıyordum, biliyorsun. Kusura bakma Koharu."

Kyoko’nun özrüne karşılık, sorun değil anlamında elimi hafifçe salladım.

"Bugün kawarasoba yapmayı düşünüyordum."

Kiremit eriştesi mi?

Bunun ne anlama gelebileceğini merak ederken Kyoko yemek hazırlıklarına girişti. Kızaran bir şeylerin cızırtısını, yağ kokusunu ve aynı zamanda tatlı bir aromayı duyabiliyordum.

"O nasıl bir yemek?"

Kakeru, annesinin yeşil çaylı karabuğday eriştelerini sıcak bir plaka üzerinde kızarttığını açıkladı.

Anlaşılan kawarasoba, yeşil eriştelerin bir kiremit üzerinde pişirildiği; üzerine yumurta, kavrulmuş sığır eti ve kıyılmış nori yosunu eklenerek sıcak, tatlı bir sosla servis edildiği bir yemekti. Bu tatlı sos; limon dilimleri, rendelenmiş daikon turpu ve havuçla tatlandırılıyordu.

"Eskiden her evde bir kiremit bulunurdu. Tesadüf bu ya, ısıyı tam kararında iletiyorlar."

Hayretler içinde kalmıştım. Böyle bir yemeğin varlığından haberim bile yoktu.

"Yani insanlar yemek pişirmek için evin çatısından kiremit mi söküyordu?" diye sordum. "Ya içeri yağmur girerse?"

Çatıdan bir kiremit eksilmesinin sızıntıya yol açacağını düşünmeden edememiştim. Yoksa insanlar sadece yemek pişirmek için fazladan kiremit mi satın alıyordu?

Ben bunu kara kara düşünürken bir kahkaha koptu.

"Kakeru seninle kafa buluyor," dedi Kyoko.

"Bir dakika, ne?"

"Pardon, pardon," diyerek özür diledi Kakeru.

Gerçekten inanılmazdı.

"Sana da servis ettim. Tam önünde duruyor. Çubukların da hemen parmak uçlarının dibinde."

"Teşekkür ederim. Tadına bakmak için sabırsızlanıyorum." Yemeği hazırladığı için Kakeru’nun annesine teşekkür etmek amacıyla ellerimi birleştirdim. Tam o sırada Kyoko adımı seslendi.

"Şey, Koharu?"

"Efendim?"

"Saçlarını toplamak ister misin?"

"Ah, aslında çok iyi olur!"

"Yanında toka var mı?"

"Maalesef yok. Hiç aklıma gelmemişti."

"Bu işini görür mü?"

"T-teşekkürler."

Kyoko bana bir lastik toka uzattı. Saçlarımı arkada bir araya getirip topladım.

"Hah, şöyle," dedi Kakeru. "Saçlarının ağzına girmesini istemezsin."

"Nasıl oldu? Düzgün bağlayabildim mi?"

Şöyle bir baktı. "Mükemmel!"

Bir kez daha ellerimi birleştirip, "Afiyet olsun," dedim.

Çubuklarımla erişteleri kavrayıp bir lokma aldım.

"Bu harika olmuş."

Yağda kızarmış eriştelerin kokusu, yeşil çayın o hafif aromasıyla bütünleşmişti. Yumurta şeritlerinin ve normal erişte sosundan biraz daha tatlı olan suyun o şekerli tadı, eriştelerin yağıyla birleşerek damakta derin bir umami lezzeti bırakıyordu. Limonun ferahlatıcı etkisi ise bu yemeği sonsuza dek yiyebilecekmişim gibi hissettiriyordu.

"Tatlı sos ve limonun uyumuna bayıldım."

"Beğenmene sevindim," dedi Kakeru. "Keşke Tokyo’da da malzemelerini bulabilsek."

"Tokyo’da kawarasoba satılmıyor mu?" diye sordu annesi.

Kakeru satılmadığını söyleyince Kyoko şaşkınlığını gizleyemedi.

"İstediğin kadar ye," diyerek bana ikinci porsiyonu koydu Kakeru.

"Tıpkı taşradaki nineler gibi davranıyorsun Kakeru," diye takıldım.

"Sanki sen farklısın," diye lafı yapıştırdı. O gün cevapları her zamankinden bile daha hızlıydı; bu da evde olmaktan ne kadar mutlu olduğunu gösteriyordu.

"Koharu," dedi annesi. "Lafı damdan düşer gibi olacak ama kusura bakma; Kakeru senin gibi biri için gerçekten yeterli mi?"

Bu gerçekten de damdan düşer gibi olmuştu.

"Hey, anne!" diye feryat etti Kakeru.

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Dürüst olmak gerekirse, asıl ben onun için yeterli miyim diye sormak istiyordum ama elimden gelen en iyi şey kaçamak bir cevap vermekti.

"Elbette. Hatta kendimi şımartılmış hissediyorum."

"Gülüşün insanı gerçekten huzurlu hissettiriyor," dedi Kyoko. "Her eve senin gibi biri lazım."

"O da ne demek şimdi?" diye sordu Kakeru.

"O bir 'insan çamaşır makinesi'. Şarkıyı bilmiyor musun?"

Kyoko ne kadar tatlı olduğumu söyleyip duruyordu, bu da beni iyice utandırıp mahcup ediyordu.

Yemekten sonra sırayla banyoya girdik. Kyoko beraber girmek isteyip istemediğimi sordu ama nazikçe reddettim.

"Yüz losyonu kullanmak ister misin?" diye sordu.

"Ah, sizin için sorun olmaz mı?"

"İstediğin kadar kullan! Hatta istersen içinde yüz!"

"Küçük bir miktar yeterli."

Kakeru’nun annesi de tıpkı onun gibi çok düşünceliydi.

"Saçlarını kurutmamı ister misin?" diye sordu Kakeru. Hem o hem de annesi beni el üstünde tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

"Gerek yok, iyiyim."

"Bırak ben kurutayım."

"Kendim yapabilirim." Kurutma makinesini Kakeru’nun elinden kapmaya çalıştım ama göremiyor oluşum bu eylemi imkansız bir çabaya dönüştürüyordu.

İşte tam o anda olan oldu.

"Sahi, az kalsın söylemeyi unutuyordum," dedi Kyoko. "Bu gece ikiniz tatami odasında yatabilirsiniz."

"Ciddi misin?" Kakeru’nun sesini duydum. Sanki bir an yutkunur gibi oldu.

Daha önce Kakeru ile hiç aynı odada uyumamıştım. Ayrıca bu, bir başkasının evinde ilk kalışımdı.

Yetişkinlere dair meselelerde... tamamen tecrübesizdim. Bir gün, üniversiteden mezun olup ayaklarımın üzerinde durduğumda bunun gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu tahmin ediyordum. Yine de yıllardır kendimi çıplak görmemiştim. Bu durum beni biraz endişelendiriyordu. Kakeru bir yana, annesinin bile beni öyle görmesini istemezdim. Sadece bunu düşünmek bile yüzümün alev almasına yetmişti.

"Bu biraz utanç verici, değil mi?" diyerek nabız yokladım.

"Şey, evet," diye cevap verdi Kakeru.

Bir şaka yapmasını ya da benzeri bir tepki vermesini beklemiştim ama şu an tek istediğim yüzünün nasıl bir hal aldığını görebilmekti.

"Saçma sapan bir işe kalkışma, tamam mı?" dedim, şakayla karışık havayı yumuşatmaya çalışarak.

"E-eğer öyle bir şeye yeltenecek olsaydım, bunu usulüne uygun yapardım." Kakeru’nun sesi son derece ciddi geliyordu, bu da beni daha da mahcup etti.

"İçki içer misin Koharu?" diye sordu aniden Kyoko.

Ben cevap veremeden Kakeru yerime atıldı. "Koharu daha önce hiç alkol almadı."

"O zaman onun yerine sen içersin," dedi annesi ona.

Sonrasında oturma odasında sohbet ettik; Kyoko’ya Kakeru’nun çocukluk hikayelerini anlattırdım.

Kakeru içiyordu; daha doğrusu annesi ona zorla içiriyordu. Konuşması gitgide peltekleşiyordu.

"Koharu, makyajsızken bile çok tatlısın."

Bu yorumu, sarhoş olduğunu anlamama yetmişti.

"Kakeru? İyi misin?" diye sordum. "Sarhoş olmadın, değil mi?"

"Hayııır."

"Sesin çatallaşıyor."

"Ahhh, pijamalarınla çok tatlı görünüyorsun. Minderin üzerinde öyle yan otururken de çok tatlısın."

"Sen kesinlikle sarhoşsun," dedim, bu hali komiğime giderek.

"Koharu’yu bana bırak," dedi Kyoko ona. "Sen doğruca yatağa."

"Söylüyorum ya, iyiyim ben."

"Ben idare ederim," diye üsteledim. "Lütfen, beni beklemeden yat. Bugün benim için yaptığın her şey için teşekkür ederim."

"Hımm?" diye mırıldandı Kakeru. "Peki, madem öyle diyorsun Koharu."

Ayağa kalkarken kıyafetlerinin hışırtısını duydum. Sürgülü kapı açıldı, sonra gürültüyle kapandı. Hemen ardından Kakeru’nun kendini futon üzerine bırakışının o tok sesi geldi.

"Kakeru için kusura bakma," dedi Kyoko. "Eminim çoktan uyumuştur."

"Önemli değil. Bugün bana çok yardımcı oldu."

"Güzel. Onu iyice çalıştırdığından emin ol."

"Çalıştırmak mı?!"

Kahkahayı patlattım. Kyoko ile sadece bir günde bu kadar yakınlaşacağımı hiç tahmin etmemiştim.

Onunla konuşmanın ne kadar kolay olduğunu düşünürken, "Sana ciddi bir şey sorabilir miyim Koharu?" dedi. Sesi sakindi. "Kakeru senin için gerçekten yeterli mi?"

Kakeru benim için fazlasıyla yeterliydi ama ya ben? Benim gibi kusurlu biri onun için gerçekten yeterli miydi? Bu endişeler zihnimi kemiriyordu. Eğer hislerimi saklamaya ve her şeyi gülerek geçiştirmeye devam edersem, Kyoko’ya yalan söylemiş olmaz mıydım?

"Aksine," dedim, ona gerçeği söylemeye karar vererek. "Asıl ben onun için yeterli miyim diye merak ediyorum."

Kyoko o alışıldık, neşeli tavrıyla cevap verdi.

"Elbette öylesin. Hatta ona fazlasın bile."

"Ama ben görmüyorum ve kronik sağlık sorunlarım var."

"Hepimiz zaman zaman hastalanırız. Bunda endişelenecek bir şey yok."

"Ev işlerinde de pek iyi değilim. Çamaşır asarken bile zorlanıyorum."

"Ev işleri artık sadece kadının sorumluluğu değil. Bırak Kakeru halletsin."

"Yemek yapma konusunda da epey eksiğim var... Köri yapmayı daha yeni öğrendim."

"İnsanlar köriyi hemen yapılıverecek basit bir yemek sanıyor ama aslında yapması tam bir eziyettir! Onu yapabiliyor olman bile etkileyici Koharu!"

"Ayrıca, kendimi çıplak göremediğim için başkalarının beni o halde görmesinden de rahatsız oluyorum."

"Ahlaki değerlerinin zayıf olmasından iyidir, değil mi? Utangaç olman çok tatlı!"

Söylediğim hiçbir şey ona kâr etmiyor gibiydi.

"Mesele şu ki," diye başladım. "Annem her zaman benimle ilgileniyor. Eminim ona çok sorun çıkarmışımdır. Her gün yemeğimi yapıyor, bilmediğim yerlere benimle geliyor, beni defalarca hastaneye götürmek zorunda kaldı. Sağlığım ne zaman kötüye gitse onu endişelendiriyorum. Ben böyle biriyim. Bu halimle Kakeru için gerçekten yeterli miyim? Ona çok yük olacağımı hissediyorum; belki tahmin ettiğimden de fazla. O çok nazik, bana çok yardım edeceğini biliyorum ama bu onun için de zor olacak."

Kyoko buna ne derdi? Oğlunuzun kız arkadaşı böylesine ağır bir konuyu açtığında, öylece gülümseyip geçiştiremezdiniz. Yüzündeki ifadeyi göremediğim için tüm bu durum beni geriyordu. Bu yüzden mümkün olduğunca neşeli görünmeye çalışmıştım.

"Sana bir şey sorabilir miyim Koharu?" dedi.

"Tabii, e-elbette!"

"Böylesine acı verici bir konudan nasıl o yüzündeki gülümsemeyle bahsedebiliyorsun?"

Dudaklarımın kenarının yukarı kıvrıldığını ancak o zaman fark ettim. Ortamı çok fazla germemeye çalışıyordum. Üzgün değildim, sadece Kakeru için endişeleniyordum ve bunu anlatmaya çalışırken kendimi gülümsemeye zorlamıştım.

"Özür dilerim," dedi Kyoko. "Cevaplaması zor bir soru olduğunu biliyorum."

Ama devam ettim.

"Hastalığımla pençeleşirken annem ağlardı. Babam da öyle. O zaman acı çekenin sadece ben olmadığımı anladım ve kendi kendime, bunun yerine gülümseyeceğime dair söz verdim. Eğer ben gülümsesem ve mutlu görünürsem, bu diğerlerine de gülümseme izni verirmiş gibi geliyordu. Olaylara böyle bakmaya başladım."

"Koharu," dedi Kyoko.

"Efendim?"

"Başını okşayacağım."

"Ah, tamam."

"Rahatsız olur musun?"

"Lütfen."

"Sen gerçekten harika bir çocuksun."

Saçlarımı okşarken defalarca "Aferin kızıma," deyip durdu.

Biraz mahcup hissetsem de tenine sinmiş o hafif Kakeru kokusunu alınca göğsümde deli gibi çarpan kalbim yatışmaya başladı.

Kyoko hanım saçlarımı okşamaya devam ederek, "Biliyor musun Koharu," dedi. "Kendini bu kadar zorlamana hiç gerek yok."

"Ah, hayır, zorlamıyorum."

"Eminim Kakeru'nun, tüm bu düşüncelerin zihnini böyle meşgul ettiğinden haberi bile yoktur."

"Ama bu onun değil, benim sorunum."

"İnsanın sürekli yeterince iyi olup olmadığını sorgulaması, kendi değerinden şüphe etmesi çok yıpratıcı bir şey olmalı."

"Buna tam olarak yıpratıcı mı derdim, bilemiyorum..."

"Benim için öyle olurdu. Normal olan da böyle hissetmektir zaten. En mutlu anlarında bile böyle şeyler için endişelenmek... Üstelik hiçbir zaman bir cevap da bulamazsın."

Kyoko hanım orada durmadı; devam etti. Bunun için ona ne kadar minnettar kalsam azdı.

"Benim fikrimi sorarsan Koharu, bence sen kusursuzsun."

Gözlerimin dolmaya başladığını hissettim.

Ben mi kusursuzum?

Daha önce kimse bana böyle bir şey söylememişti. Göğsüme sıcacık bir dalganın yayıldığını hissettim.

"Ama... Ben..."

Eyvah.

Yine ağlayacaktım.

Kyoko hanım saçlarımı tekrar şefkatle okşayarak, "Özür dilerim, seni ağlatmak istememiştim," dedi.

"Ama..."

"Sorun değil."

"Size güven vermek istiyordum," diyebildim.

"Bunu dert etme."

Yanaklarımdan süzülen sıcak yaşları hissediyordum. Onları silmeye çalıştığımda Kyoko hanım bana bir mendil uzattı. Bir şekilde gözyaşlarımı dindirmeyi başardım.

"Şimdi biraz daha iyi misin?"

"Evet. Kusura bakmayın lütfen."

Kyoko hanım sakin bir sesle, "Şahsen Kakeru'nun seninle turnayı gözünden vurduğunu düşünüyorum," diye söze başladı. "Neşelisin, güzelsin ve gerçek bir savaşçı ruhuna sahipsin. Hep bir kızım olsun istemiştim; senden daha iyisini hayal bile edemezdim."

Artık dayanamıyordum.

Gözyaşlarım yeniden boşalırken, "Gerçekten yeterli olduğumu mu düşünüyorsunuz?" diye sordum.

Kyoko hanımın bu denli nazik olması inanılır gibi değildi.

"Yani... Bu... Bu halimle mi...?"

Zihnimdeki o kuşkular ağzımdan dökülüverince beni teselli etti.

"Elbette. Olduğun halinle kusursuz olduğunu düşünüyorum. Kakeru'nun da seni gerçekten sevdiğine eminim."

"Onu çok endişelendireceğim."

"Bak ne diyeceğim; eğer ikiniz evlenirseniz, senin ikinci annen olacağım. Yanında getirdiğin tüm o endişelere rağmen, kızım olman beni çok mutlu eder Koharu."

Ağlamamı durduramıyordum. Gözlerimden yaşlar boşalırken yüzümün yandığını hissediyordum. Mendiller akıntıyı durdurmaya yetmiyordu, ellerim sırılsıklam olmuştu. Tüm vücudum en derinden sarsılıyor, hıçkırıklara boğuluyordum.

Kendimi tamamen kaybetmiştim. Uzun zamandır bu kadar çok ağlamamıştım.

Kyoko hanıma, "Teşekkür ederim," dedim.

Beni sıkıca kucaklarken, "Her zaman yanında olacağım," diye hatırlattı.

Bu his de neydi?

Tam olarak kestiremiyordum ama Kyoko hanımla tanıştığım için kalbimin derinliklerinden gelen bir minnet duyuyordum.

Gecenin bir yarısı uyandım.

Ağlamaktan bitap düşüp sakinleştikten sonra Kakeru'nun yanına yatmıştım. Ancak gözlerimi açtığımda onun orada olmadığını hissettim. Futon üzerinde elimle yan tarafımı yokladım ama gitmişti.

Nerede olduğunu merak ederek oturma odasına doğru yöneldim.

Tam o esnada Kakeru ve annesinin konuştuğunu duydum. Sesleri giriş kapısının yanındaki diğer odadan geliyordu.

"Nişan yüzüğünü aldın mı bari?"

Bu konuşmaya kulak misafiri olmamam gerektiğini hissettim. Dinlememeliydim. Tam uyuduğum odaya geri çekilmeye yeltenmiştim ki Kakeru beklenmedik bir şey söyledi.

"Yüzük mü? Evet, aldım."

Ne? Olduğum yere çakılıp kalmıştım.

Kyoko hanımın "Bir bakayım," dediğini duydum, ardından bir kahkaha patlattı.

"Şşşt! Koharu'yu uyandıracaksın!"

"Böyle bir yüzüğü alabilmek için bankayı soymuş olmalısın. O kadar paran var mıydı senin?"

"Abartma anne. Ne de olsa ek iş yapıyorum."

Kakeru ile yüzük ölçülerimizi aldırdığımızda, bir gün birbirimize eş yüzükler hediye ederiz diye düşünmüştüm. Ama meğer onun başka bir planı varmış. Hayal edebileceğimden çok daha harika bir şey.

Neden ek işe başladığını merak edip duruyordum. Şimdi taşlar yerine oturmuştu.

Benim için bir yüzük alacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Az önce içim çıkana kadar ağlamış olmama rağmen gözlerimin yeniden dolduğunu hissettim. Beni hıçkırırken yakalamasını istemediğim için yatağıma geri döndüm.

İkisinin de bana gösterdiği bu sevginin karşılığını nasıl ödeyebilirdim? Ömrüm boyunca Kakeru'ya onu sevdiğimi söylesem bile yetmeyecekti.

"Elinden gelenin en iyisini yap ve gülümsemeye devam et."

Birden anneannemin vaktiyle bana söylediği sözleri hatırladım.

Haklıydı. Tek yapabileceğim elimden geleni yapmak ve etrafımdaki insanlar için gülümsemeye devam etmekti.

Ben de öyle yapacaktım.

Çantamı karıştırırken kendi kendime, "Ah, sabah için alarm kurmayı unuttum," diye fısıldadım.

Telefonumu bulup kilidi açmak için parmağımı ekranın üzerinde kaydırdığımda pürüzlü bir şey hissettim.

Bu da ne? diye merak ederek parmağımla o noktayı ovdum.

Anneannemin evinde telefonumu düşürdüğümde ekranda oluşan çatlaktı bu.

Parmağımı o çatlağın üzerinde gezdirdikçe içimi tatsız bir his kapladı.

"Çocukların ayak altında dolaşmasına bile engel olamıyor."

"Çocuk büyütürken çok zorlanır."

"Evlenebilir belki ama çocuk doğurabileceğini hiç sanmam."

"Evlenmesi bile mesele. Ev işlerine yardım edemez ki."

Akrabalarımın o günkü yorumları birer birer zihnime üşüştü.

"Ama gerçek bu, ne dememi bekliyordun ki?"

Babamın verdiği o cevap da peşinden geldi.

Görünmez bir el tarafından boğazlanıyormuş gibi hissettim. Kalbim sanki bir pençenin içinde sıkışıyordu.

Canım yanıyor. Çok üzgünüm.

Yüzümden süzülen yaşlar bu kez ılık ve mutlu değil, buz gibiydi.

Bunca sevgi görmüşken...

Neden bu sözlerin beni bu kadar etkilemesine izin veriyordum?

Neden kendimi bu kadar kaybolmuş hissediyordum?

Elinden gelenin en iyisini yap.

Bu sözleri kendime bir destek olarak kullandım.

Gayret et.

Sağ elimi yumruk yapıp kendimi kamçılamak için uyluğuma vurdum.

Pes etme.

Uyluğuma tekrar tekrar vurmaya devam ettim.

Yapabilirsin!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.