Bir Adım Daha Yakın

Şimonoseki’den Tokyo’ya döndüğümde, bundan sonra ne yapmam gerektiğini uzun uzun düşündüm.

Hayatımın dizginlerini tekrar başkasına kaptırmaya niyetim yoktu; bu yüzden her şeyi kendi başıma yapmayı öğrenmeyi kafaya koydum. Bu hedef doğrultusunda annemden bana daha fazla şey öğretmesini istedim.

Eylül ayı geldiğinde ilk dönem sınavlarım başlamıştı. Kakeru ise bitirme tezini yazmak için neredeyse her gün kampüse geliyordu.

Kampüsün bahçesindeki bir bankta yan yana oturuyorduk. Güneş tepede pırıl pırıl parlıyor, klimanın etkisiyle iliklerime kadar işleyen o soğuğu yavaş yavaş kırıp vücudumu ısıtıyordu.

"Sanırım artık eve çıkmak, tek başıma yaşamak istiyorum," dedim.

Kakeru’nun şaşkınlıkla, "Ha?" dediğini duydum. "Nereden çıktı bu şimdi durup dururken?"

"Yalnız yaşarsam her şeyi kendi başıma halletmek zorunda kalırım diye düşündüm."

"Yani, öyle tabii ama..."

"Kendimi bu şekilde sınamak istiyorum, sadece bir süreliğine olsa bile."

Kakeru’nun elini sıkıca tuttum.

"Ben buralardayım, sana yardım ederim. Kendini bu kadar zorlamana gerek yok," dedi şefkatle.

"Ama istiyorum."

"Neden?"

"Vakti gelip de evden ayrılmak istediğimde, annem daha çok erken diye karşı çıkabilir. Bu da kendimi kötü hissetmeme sebep olur..."

"Annen böyle şeyler mi söylüyor?"

"Hayır, demiyor. Belki de sadece kuruntu yapıyorumdur. Hatta tam tersine beni destekleyebilir de."

Hâlâ beceremediğim o kadar çok şey vardı ki, muhtemelen kendimi ona karşı borçlu hissediyordum. Tek çözüm, tek başına hayatını idame ettirebilecek kadar bağımsız biri olmaktı.

"Belki de izin verip vermeyeceğini sormalıyım."

"Kendi başına yaşamak, demek öyle...?" dedi Kakeru. "Seni her adımında destekleyeceğimden şüphen olmasın."

"Teşekkür ederim."

"Umarım bir gün babanla da tanışma fırsatım olur."

Utangaç bir tavırla, "Beni ondan istemek mi niyetin?" diye şaka yaptım.

Kakeru, "İster miydin peki?" diye karşılık verdi.

İçimden, "Hem de nasıl," diye geçirdim.

"Bunu başarabilirsin," diyerek elimi hafifçe sıktı.

Kakeru’nun babamla tanışma isteğini anneme anlattığımda şaşırtıcı bir şey öğrendim; meğer annem babama zaten defalarca erkek arkadaşımla tanışması gerektiğini söylemişti. Ne yazık ki babamın cevapları hep geçiştirici olmuştu.

Konuyu bir dahaki gelişinde bizzat açmaya karar verdim ancak zamanlamayı bir türlü tutturamadım. Derken ekim ayı gelip çattı.

Bir pazar sabahı babam evdeydi. Hep birlikte mutfak masasına kurulmuştuk.

Tabaklara vuran yemek çubuklarının tıkırtısı, sahanda yumurtanın kokusu, miso çorbasının aroması ve demliğe boşaltılan sıcak suyun sesi... Tüm bunlar insana garip bir huzur veriyordu. Pazar sabahlarının bu havasına bayılıyordum.

Babam az konuşan bir adamdı, yine pek sesini çıkarmıyordu. Annemle ben ise her zamanki gibi havadan sudan konuşuyorduk. Ama babam evde olduğu zamanlar arka planda bütün gün haber programları açık olurdu; onun orada olduğunu unutman imkansızdı.

"Biraz daha ister misin hayatım?" diye sordu annem ama babam sadece burnundan hıhlamakla yetindi.

Şey, baba...

Erkek arkadaşımla tanışır mısın?

Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Bir keresinde sarf ettiği o soğuk sözler nefesimi kesiyordu. "Erkek arkadaşın olmasının ne anlamı var ki?" gibi umursamaz bir yorum yapacağını hayal edebiliyordum.

Yine de...

Elimden gelenin en iyisini yapmaya kararlıydım.

"Baba."

"Efendim?"

"Çamaşır yıkamayı tek başıma öğrendim artık."

"Öyle mi?"

"Yemek de yapabiliyorum. Köri falan pişiriyorum artık."

"Hımm," dedi babam yine.

Tepkilerini okumak o kadar zordu ki konuyu açmaya korkuyordum.

Ama bir kez daha şansımı denemeye karar verdim.

"Benim bir erkek arkadaşım var."

Yine "Hımm" deyip geçeceğini sanmıştım ama öyle olmadı. Bir an sessizliğe büründü.

Nasıl bir yüz ifadesi vardı acaba? Göremediğim için sinirlendiğinden endişe ediyordum.

Tam o sırada annem yardımıma yetişti.

"Neye şaşırdın ki bu kadar? Koharu artık o yaşlara geldi. Bir erkek arkadaşının olması gayet doğal."

"Şaşırdığım falan yok! Sadece boğazıma bir şey takıldı."

Babamın tarafından bir höpürdetme sesi geldi.

"Adı Sorano Kakeru. İki yılı aşkın süredir birlikteyiz, bu yüzden onunla tanışmanı çok istiyorum."

Ellerim titriyordu. Kimse görmesin diye masanın altında gizledim.

"Onunla neden tanışacakmışım ki?" diyerek burnundan soludu.

Demek böyle tepki verecekti... Umudum kırılmıştı ama biraz daha üstelemeye karar verdim.

"Onun ne kadar harika biri olduğunu görmeni istiyorum baba!"

"Bırak bu işleri Koharu," dedi babam, sesi bıkkın geliyordu. İşte o an bir yere varamayacağımı anladım.

"Tanışmanda bir sakınca yoktur herhalde, değil mi?" diye araya girdi annem.

"Sen bari başlama."

"Aman, seninkisi sadece korku... Canından çok sevdiğin Koharu’nun elinden çekip alınmasından korkuyorsun." Annem onu kışkırtmaya çalışıyordu. "Koharu seninle her gün böyle şeyler paylaşmıyor. En azından bir şans verip dinleyebilirsin."

Bu argüman onu ikna etmiş olmalıydı ki babam derin bir iç çekti.

"Peki. Ama bir şartım var."

"Yani Koharu’nun babası benimle görüşmeyi kabul etti ama sadece baş başa mı olacağız?" diye sordu Kakeru.

"Aynen öyle," dedi annem. "Daha erken görüşmenizi isterdim ama programına uyan tek vakit kasım ayındaydı, kusura bakma."

Babamın belirlediği tarih, benim bu ricada bulunmamdan tam bir ay sonrasınaydı. Üstelik görüşme akşamın sekizi gibi geç bir saatte başlayacaktı. Bu bile babamın yoğun programında Kakeru’ya yer açmak için ne kadar çabaladığını gösteriyordu.

"Bana vakit ayırması bile yeterli. Peki tam olarak nereye gidiyoruz?"

Kakeru ve annemle bir taksideydik. Arka koltukta annem, ortada Kakeru ve diğer yanda ben oturuyorduk. Araba her virajı aldığında ya ben Kakeru’ya ya da o bana doğru yaslanıyordu. Sağ tarafım Kakeru’nun vücut ısısıyla ısınıyordu.

"Koharu’nun babası başta bir otel lobisindeki kafede buluşmanızı önerdi ama biraz kolunu bükmem gerekti. 'Yapma, bu tanıştığın kişi Koharu’nun erkek arkadaşı!' dedim ona. 'En azından bir akşam yemeği ısmarla!' O da benden bir yer ayırtmamı istedi, ben de ikiniz için harika bir restoran seçtim."

Annemin sesi kendinden emin ve memnundu.

"Sadece baban ve ben olacağımız fikrine bir türlü alışamıyorum," dedi Kakeru huzursuzca.

"Merak etme, her şey yolunda gidecek," dedim ona. "Eğer burayı annem önerdiyse yemekler kesinlikle güzeldir."

"Tabii heyecandan tadını alabilirsem..."

"Sen yaparsın!" dedim.

"Aynen öyle. Göreyim seni Sorano!" diyerek güldü annem.

Yumruğunu havaya kaldırdığı hissine kapıldığım için sol elimle havayı yumruklayıp "Hadi!" diye bağırdım.

"İkinizdeki bu enerjiye hayranım doğrusu..." Kakeru’nun sesi gittikçe kısılıyordu.

"Babamdan o kadar mı korkuyorsun?" diye sordum.

"Yani, evet. Hokkaido’daki hastanede yanından geçtiğimde suratı asıktı, çok sert bir ifadesi vardı."

"Öyle miydi gerçekten?"

"Evet! Sanki yakuza filminden fırlamış bir aktör gibiydi."

"Sence de öyle mi anne?"

Annemin tarafından kıkırdama sesleri geldi.

Babamı hiç de öyle korkutucu biri olarak görmezdim ama Kakeru’nun gözünde muhtemelen bir iblis gibi canlanıyordu.

"Ya bana, 'Koharu’mu almana asla izin vermeyeceğim!' derse?"

"Olayların bu kadar çabuk büyüyeceğini sanmam."

"Sonra da eklerse: 'Eğer Koharu’yu istiyorsan, önce beni yenmen gerek!'"

"Babam ne ki, İblis Kral mı?"

"Ya bütün bunlardan sonra, 'Kakeru, ben senin babanım... Beni aşmayı başardın...' derse?"

"Sen ve ben, kardeş miyiz? İşte bu beklenmedik bir rota olurdu."

"Çok alemsin Sorano," dedi annem kahkahalar atarak.

Taksi şoförünün de kıkırdadığını duyabiliyordum. Kendimi tutamayıp ben de güldüm.

"Bak, eğer ortam çok gerilirse bu fırsatı değerlendirip kendine bir şeyler ısmarla," diye tavsiyede bulundu annem.

Kakeru, "Gerginliğimi alkolle gizleyebilirim sanırım," diye yanıt verdi.

"Ben onu demek istememiş..." diye başladı annem ama tam o sırada şoför vardığımızı anons etti.

Kakeru ile birlikte arabadan indik. Annem de inmiş olmalıydı çünkü şoföre, "Bir dakika bekleyebilir misiniz?" dediğini duydum.

Kakeru’nun dışarı çıktığında ağzından çıkan ilk sözler şaşkınlık doluydu.

"Restoran burası mı?!"

Panikle, "Ne oldu ki?" diye sordum.

"Burası resmen lüks bir malikane. Doğru yerde olduğumuza emin miyiz? Derebeyi sarayı gibi duruyor."

"Abartma istersen."

Kakeru’nun bu aşırı tepkisine gülmeden edemedim.

"Abartmıyorum! Bu bölge tamamen ofis binalarıyla dolu, restoranın onlardan birinin içinde olacağından emindim ama bu gökdelenlerin tam ortasında bildiğin geleneksel bir Japon evi var."

Kakeru’nun tasvirine güvenecek olursak, binanın devasa arazisi kiremit çatılı bir duvarla çevriliydi ve üzerinden çam ağaçları sarkıyordu. Birçok geleneksel Japon evi gibi buranın da sarmaşıklarla kaplı, görkemli bir giriş kapısı vardı.

Kakeru çekinerek anneme sordu: "Burası olduğuna emin misiniz?"

"Eminim," dedi annem neşeyle. "İkiniz için harika bir fiks menü ayarladım, tadını çıkarın."

Annemin ona başparmağıyla onay verdiğine emindim.

"Her şey çok lüks... Resmen üst düzey, gerçek bir Japon restoranı..."

"Bu Kansai aksanı da nereden çıktı şimdi?"

"Hadi bakalım, göreyim seni," dedi annem.

Kakeru’ya gülümsedim, o da bana "Elimden geleni yapacağım," dedi.

Annem Kakeru’nun içeri girdiğini söyleyene kadar el sallayıp "Başarılar!" demeye devam ettim.

Ardından annem eve dönmeyi teklif etti, taksiye binip apartman dairemize geri döndük.

Evde, salonda oturmuş annemle sohbet ediyorduk.

"Umarım Sorano iyi bir izlenim bırakır."

"O Kakeru sonuçta. Eminim halledecektir."

"Neyse, endişelenmenin bir faydası yok. Akşam yemeğini hazırlayalım mı?"

Birlikte mutfağa geçtik, annem marulları yıkamamı istedi.

Biz burada konuşurken Kakeru, babamdan beni istiyor olabilirdi.

Peki ben, anneme sormak istediğim o soruyu soracak kadar cesur muydum?

"Ne oldu?" dedi annem. "Daldın gittin."

Musluğu kapattığında gelen o gıcırtı sesiyle suyun akışı kesildi.

Ardından annemin bıçakla bir şeyler doğradığını duydum. Yemek konusunda benden çok daha becerikliydi; o dizginleri ele aldığında yemeğin çok daha çabuk hazırlandığını biliyordum.

Aniden, annemin eskiden söylediği bir söz zihnimde yankılandı:

"Ben hep yanındayım, o yüzden endişelenmene hiç gerek yok."

Ya Kakeru ile babasının arası düzelirse ve yakın gelecekte ikimiz beraber yaşamak istersek?

Annem, henüz buna hazır olmadığımı söyler diye ödüm kopuyordu.

Benim için o kadar çok şey yapmıştı ki böyle düşünmek bencillik gibi geliyordu; ama kendi başımın çaresine asla bakamayacağımı düşündüğü korkusunu bir türlü içimden atamıyordum.

Ya Kakeru’ya yük olmayayım diye bizimle gelmesi gerektiğini hissederse? Eğer böyle bir şey olursa, muhtemelen çabalamaya devam etme isteğimi tamamen kaybederdim.

Kakeru o kadar cesur davranmıştı ki, oysa ben dilim tutulmuş gibi kalakalmıştım.

"Akşam yemeği hazır. Hadi sofrayı kuralım."

"Tamam."

"Çubukları koyabilir misin?"

Her şeyi kendi başıma yapabilmeyi çok istiyordum ama bunun ne kadar zorlu bir süreç olacağını herkesten iyi biliyordum. Tamamen anneme bağımlıydım ve o da sadece en basit işleri yapmama izin veriyordu.

Bana, "Bu senin için biraz zor değil mi?" diye sorulması, en çok korktuğum şeydi.

Yemekleri çıkardıktan sonra masaya oturduk. Tam yemeğe başlayacakken annem, "Ah, az kalsın unutuyordum. Gel saçını bağlayayım," dedi.

Sandalyesini geriye ittiğini duydum.

"Teşekkürler."

Gelip arkama geçti, ben de bileğimdeki tokayı ona uzattım.

"Bu tokayı daha önce hiç görmemiştim."

"Yeni. Kakeru’nun annesi verdi."

"Oh, ne güzelmiş," dedi, saçlarımı nazikçe toplarken.

Şimdi düşününce, annem yemek vakitlerinde saçımı hep bağlardı. Kakeru’nun evindeyken, annesi yapıp yapmayacağını sorana kadar bu aklıma bile gelmemişti.

Belki de bu, annem benim yerime her zaman yaptığı içindi.

Nedense bir an göğsümde buz gibi bir serinlik hissettim.

Panik benzeri bir duygu kalbimi pençeledi.

İşlerin gerçekten böyle kalmasına razı mıydım?

Değişmem gerekiyordu; hem Kakeru için hem de kendim için.

"Anne?"

Annem karşıma geri oturmuştu, ona doğru döndüm. Onu göremiyordum ama nereye baktığını hayal edebiliyordum.

O benim annemdi sonuçta.

Göz göze geldiğimizi hissedebiliyordum.

Kararımı vermiş bir halde, doğrudan ona hitaben konuştum.

"Seninle konuşmam gereken önemli bir konu var."

Ahşap panelli koridorda ilerlerken kendimi buraya hiç ait değilmişim gibi hissetmeye başladım.

Vay canına! Burası çok havalı! diye düşündüm; ama Koharu’nun babasıyla tanışmak üzere olduğumu hatırlayınca vücudumu bir gerginlik dalgası sardı.

Eğer ilişkimize onay vermesini sağlayabilir ve üzerinde az da olsa olumlu bir izlenim bırakabilirsem, bunu zafer sayacaktım.

Bunu nasıl yapacağımı kara kara düşünürken, kimono giymiş bir garson bizi masamıza götürdü.

"Burası Çan Çiçeği Odası," dedi tam kapının önünde durarak.

"Bir saniye bekler misiniz?" diye sordum.

Garsonun kafası karışmış gibiydi ama şu an en son derdim oydu. Koharu’nun babasıyla tanışmak üzereydim. Sakinleşmek için birkaç derin nefes aldım; kendimi final patronuyla karşılaşmadan önce CP tazeleyen bir oyun karakteri gibi hissediyordum.

Sonra patronun beklediği odaya adımımı attım.

"Affedersiniz."

İçerideki gerginlik bıçakla kesilecek kadar yoğundu. Tatami odasının ortasında bir masa duruyordu, girişin tam karşısında ise dekoratif bir niş vardı. Koharu’nun babası başköşede oturuyordu. Atmosferi bu kadar boğucu yapan şey, adamın etrafa yaydığı o tehditkar havaydı.

"Sen Sorano olmalısın."

Olamaz. Bu adam korkunç görünüyor... Gece vakti kim renkli güneş gözlüğü takar ki?

Zayıf bir yapısı vardı, yüzündeki derin çizgiler yaşadığı uzun yılların kanıtı gibiydi. Üzerinde jilet gibi bir takım elbise vardı, saçları geriye doğru taranmıştı. Güneş gözlüklerinin de etkisiyle, tıpkı yakuza filmlerinden fırlamış bir aktöre benziyordu.

"B-bu kadar meşgulken beni k-kabul ettiğiniz için teşekkür ederim."

O kadar gergindim ki kekeliyordum. Koharu yanımda olsaydı kesin gülerdi. Ya da belki de gülmezdi. Durum hiç de gülünecek gibi değildi.

"Pekala, otur bakalım," dedi babası.

Tam karşısına oturdum ve başımı saygıyla eğdim.

"Adım Kakeru Sorano. Kızınızla arkadaşlık etme onuruna sahibim."

"Ben Soichiro Fuyutsuki. Kızımla iyi geçindiğin için teşekkürler."

Kısaca kendini tanıttıktan sonra menüye göz attı.

Sessizlik

Sessizlik

Birbirimize söyleyecek başka sözümüz kalmamıştı.

Masanın üzerinde "Günün Menüsü" yazan bir kağıt vardı ama menüden ziyade bir içerik listesine benziyordu. Dil balığı, nar, taze deniz kestanesi... Yemeklerin gerçekte ne olduğunu kestirmek güçtü.

Neden bu kadar sessizdi? Zaten sevgili olduğumuzu söylemiştim, bu görevimin bittiği anlamına mı geliyordu? Zamanımın geri kalanını sessizce bu lüks yemekleri yiyerek mi geçirecektim? Bu bir tür yemek yarışması mıydı?

Hayır. Odaklan Kakeru Sorano! Bugünün amacını unutma!

Kendimi toparladım ve Koharu’nun babasına bir soru sordum.

"O başka bir menü mü?"

"Evet. İçecek menüsü. Alkol alır mısın?"

"Şey, alırım. Ama sadece ara sıra."

Koharu’nun babası, "İstediğini sipariş et," diyerek menüyü bana uzattı.

"Siz ne içeceksiniz baba?"

"Baba mı?"

Hay aksi, diye düşündüm ama iş işten geçmişti. Koharu’nun babası bana şimdiden ters ters bakmaya başlamıştı.

"Üzgünüm."

"Boş ver."

"Siz ne alırsınız Fuyutsuki Bey?"

"Muhtemelen birazdan iştah açıcı bir içecek ikram ederler, sipariş için sonrasını bekleyelim."

"Anlaşıldı!"

Tamam. Sohbet bitti.

Öğğ. Resmen üzerimden soğuk terler boşalıyor.

Odanın penceresinden bir bahçe görünüyordu. Işıklandırılmış ağaçlar parlak kırmızıya bürünmüş, görüntüleri göletin yüzeyine yansımıştı. Şehrin göbeğinde böyle bir bahçeye sahip olmak lüksün zirvesi olmalıydı. Gölette koi balıkları yavaşça süzülüyordu.

Nedense aklıma "kesme tahtasındaki koi" deyimi geldi. Dışarıdaki huzurlu manzarayla taban tabana zıttı ama şu anki durumuma cuk oturuyordu.

Ben bunları düşünürken, bir grup garson içeri girip yemekleri servis etmeye başladı.

"Bugünkü başlangıçlarımız dil balığı, nar ve taze deniz kestanesi..."

Önüme koydukları her yemeği tek tek açıkladılar. Malzemeleri tanıyordum ama ortaya çıkan şeylerin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Her biri sadece bir lokmalık yemek içeren beş küçük tabak önüme dizilince, garsonlar tekrar odadan ayrıldı.

Ha? Bu kadar mı yani?

Yemekler lüksleştikçe porsiyonlar mı küçülüyordu? Birileri bu lokmalara canını dişine takarak emek vermişti. Şimdi hepsini beş lokmada mı bitirecektim? İnanılmaz, diye düşünerek menüye göz attım. Daha gelecek çok çeşit vardı: başlangıç, çorba, saşimi, buğulama, ızgara...

Her yemek bitişinde yenisini mi getireceklerdi? Bu ihtimal beni biraz ürkütmüştü. Kendimi bir kral gibi ağırlanıyormuşum gibi hissediyordum.

"Çekinme. Hadi ye," dedi Koharu’nun babası.

Ellerimi birleştirip yemek için teşekkür ettim.

Tüm yemekler, hayatım boyunca yediklerimden çok daha güzeldi. Bu seçkin restoran hayal kırıklığına uğratmamıştı. Malzemelerin kalitesinden miydi? Yoksa baharatların ayarından mı? Muhtemelen her ikisi de en üst seviyedeydi. Her halükarda, bu yemekler bambaşka bir seviyedeydi.

Koharu’nun babası ise bu sırada sessizce yemeğini yiyordu, yüzünden ne düşündüğünü anlamak imkansızdı.

"Güzel mi?" diye sordu bana dik dik bakarak. Ses tonu biraz tehditkar gibiydi.

"Evet. Teşekkür ederim. Daha önce hiç bu kadar lezzetli bir şey yememiştim!"

Bu bir gerçekti. Hiç bu kadar kaliteli bir öğün geçirmemişimdir.

"Burası işinin ehli bir yerdir," diye mırıldandı Koharu’nun babası.

Sessizlik

Sessizlik

Aramıza yine tuhaf bir sessizlik çöktü.

"...Evet," diyebildim sadece, başka ne diyeceğimi bilemeyerek.

Orada mısın Koharu? Orada mısın Koharu’nun annesi? diye sessizce yalvardım tavana bakarak.

Sanki yukarıdan gelen bir mesaj gibi, annesinin sözleri bir anda zihnime hücum etti:

"Eğer kendinizi zor bir durumda bulursanız, bunu kendinize bir içki ısmarlamak için fırsat olarak kullanın."

"Sakıncası yoksa bir içki sipariş edebilir miyim Fuyutsuki Bey?"

"Nasıl istersen."

"Burası bir Japon restoranı olduğuna göre sake içmeliyim herhalde."

Koharu’nun babası cevap vermedi, ben de sipariş vermek için garsonu çağırdım.

"Bir şişe sake lütfen."

"Kaç kadeh istersiniz?" diye sordu garson.

"Kaç tane?" diye tekrarladım, Koharu’nun babasına bir bakış atarak.

"İki tane getir."

Fuyutsuki Bey sessizce yemeye devam etti. Sanki akşam yemeğini tek başına yiyormuş gibi bir izlenim veriyordu.

Ancak sakemiz geldiğinde bu durum biraz değişti.

"Hadi bakalım, içelim!"

Koharu’nun babası ona doldurduğum sakeyi bir dikişte bitirdi, yüzü anında kızarmaya başladı.

"Sanırım daha önce tanışmıştık Sorano," dedi aniden.

"Ah, evet, tanıştık. Hokkaido’daki hastanede bir kez yollarımız kesişmişti."

"Doğru ya. Hokkaido’ya kadar yoruldun, kusura bakma."

"Sorun değil. Elimden gelenin en azıydı."

"Bu gece güzelce doymanı istiyorum. Kulağa biraz tuhaf gelebilir ama bu benim teşekkür etme biçimim."

Koharu’nun babası buğulanmış çipura balığını parçalara ayırdı, sonra büyük bir parçayı sosuna bandırıp ağzına attı. Ardından sakeden bir yudum daha aldı.

Ben de yemeye başladım. Daha önce hiç bu kadar lezzetli bir balık buğulaması tatmamıştım.

"Beğendin mi?" diye sordu.

"Evet, harika!"

"Bu etten de denemelisin Sorano."

Demek tam kapsamlı bir menü böyle bir şeydi. Bir sürü küçük tabak, saşimi, balık buğulama ve diğer haşlanmış lezzetlerden sonra, et aşamasına gelindiğinde zaten tıka basa doymuştum; üstelik daha arkası kesilmemişti. Ana yemeği bitirmek için küçük bir tempura kasesi, deniz mahsulleri kasesi veya pirinç lapası arasında seçim yapmamız gerekiyordu, ardından tatlı gelecekti. Bizi yemeden önce iyice semirtiyorlar mı diye düşünmeden edemedim. O kadar çok yemek vardı ki.

Tuhaftır ki önümdeki bifteği sonsuza dek yiyebilecekmişim gibi hissediyordum. Öyle yumuşaktı ki çiğnemeye bile gerek kalmıyordu; her lokmada etin suyu ağzıma dağılıyordu. Wagyu eti tek kelimeyle kusursuzdu, hele tuz ve vasabiyle birleşince tadına doyum olmuyordu. Vasabinin keskin kokusu genzimde asılı kalırken tek düşünebildiğim bu lezzetin muazzamlığıydı. Bu bifteği ertesi gün de mutlulukla yiyebilirdim. Ondan sonraki gün de.

“Nerede işe başlamıştın sen, Sorano?”

“Şey, doğru ya. Bir lojistik firmasında...”

Ben ona işimden bahsederken, Koharu’nun babası araya girdi: “Lojistik, her girişimin bel kemiğidir. İşin mutfağını öğrenmek için iyi bir yer seçmişsin. Ben de o firmayla iş yapıyorum zaten.”

“Ha? Öyle mi?”

“Oradaki insanlar oldukça iyi niyetlidir.”

“Oha, bunu duyduğuma sevinsem mi bilemedim.”

“Bu açıdan bakarsak, oraya tam uyum sağlarsın,” dedi ve gülümsedi.

Ne?! Gülümseme mi?! Gözlerimi ayırmadan ona bakakaldım. Eğer gerçekten bir yakuza filmi karakteri olsaydı, bu ifade kesinlikle rakip örgütü tuzağa düşürdükten sonra takınacağı türden bir şey olurdu.

Kahretsin. Adam gülümserken bile çok sert görünüyor.

“Bana öyle dişlerini göstererek gülme baba,” dedim.

Ortamın biraz yumuşaması beni cesaretlendirmiş, içimi dökebileceğimi hissettirmişti... Ama görünüşe göre bana hâlâ “baba” demem için izin vermeye niyeti yoktu.

“Bana öyle seslenmeye hakkın yok!” diye bağırdı.

Bu ağız alışkanlığına hemen pişman olsam da tepkisi beni içten içe eğlendirdi. Ah... İşte başlıyoruz, diye geçirdim içimden. Kızı olan her babanın vereceği o klasik tepkiydi bu.

Bayağı çakırkeyif olmuştu, yüzü kıpkırmızıydı. Sendeleyerek ayağa kalktı ve parmağını bana uzattı.

“Beni iyi dinle Sorano!”

“T-tamam!”

“Lafın gelişi söylüyorum, Koharu ile randevuya çıkmanıza onay veriyorum! Ama sakın evlilik falan düşünme!”

“Düşünüyorum! Hem de çok ciddiyim!”

“Yalan söylüyorsun!”

“Yalan falan değil!”

“Neden Koharu?!”

“Çünkü o gerçekten harika bir insan!”

“Öğğ!” diye gürledi Koharu’nun babası. “Neyse! Her neyse! Onunla evlenmene asla izin vermeyeceğim!”

O anda, koro halinde “Beklettiğimiz için özür dileriz,” diyen bir grup garson içeri girdi. Koharu’nun babasını ayakta dikilirken görünce gözleri şaşkınlıkla açıldı. Adam huzursuzca gözlerini kaçırdı ve sessizce yerine oturdu.

Bu sahne bir yerden çok tanıdık geliyordu. Hani karaoke kabininde tam şarkının en can alıcı yerindeyken görevli içeri girer de o tuhaf sessizlik çöker ya, aynen öyleydi. Lüks bir restoranda bu derece bir utanç yaşamak... Zor olsa gerek.

Mahcup bir şekilde yerine yerleştikten sonra, Koharu’nun babası kafasını masaya gömdü ve sızıp kaldı.

Arada birkaç kez tuvalete gitmek için kalksa da tam bir saat uyudu.

O uyurken garson yemekleri toplamak için geldi. Kadından özür diledim ama “Fuyutsuki Bey için özel bir istisna yapabiliriz, bırakın biraz dinlensin,” diyerek süremiz dolmasına rağmen kalmamıza izin verdi.

“Ben... Uyuyakaldım mı?” diye sordu nihayet uyandığında.

“Ah, uyandınız mı? Yemek bitti.”

“Uyurken... Utanılacak bir şey yaptım mı?”

“Utanılacak bir şey mi...?” diye başladım söze. “Yani, çok büyük bir şey değil ama tuvalette epey bir kustunuz.”

“Anlıyorum.”

“Bir ara gözümü sizden ayırdığımda koridorda uyuyakaldınız.”

“Ah... Tüh.”

“Ve en bombası ne biliyorsun musun? Bahçedeki koi balıklarını kendin pişireceğini söyleyip gölete dalmaya çalıştın. Seni durdurana kadar canım çıktı.”

Koharu’nun babası sessizliğe büründü ve yüzünü ellerinin arasına gömdü.

Bir an sonra, inanamayan bir tavırla sordu: “Doğru mu söylüyorsun?”

“Neden böyle bir konuda yalan söyleyeyim ki?”

Koharu’nun babası alnındaki ıslak havluyu kavradı.

“Sorano, neden benimle bu kadar uğraştığını anlamıyorum.”

“Neden uğraşmayayım?” Karşısında dürüst olmaya karar verdim. “Koharu’yu seviyorum. Bencilce bir istek olsa da sizin de beni sevmenizi istiyorum.”

Koharu’nun babası oturuşunu düzeltti, bağdaş kurdu, kravatını gevşetip gömleğinin en üst düğmesini açtı.

“Anlıyorum,” diye mırıldandı düşünceli bir tavırla. Sanki kafasında bazı şeyleri tartıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra ekledi: “Koharu senin için gerçekten çok değerli olmalı.”

“Öyle, evet.”

“Ve onunla birlikte olmak istediğine emin misin?” Hâlâ sarhoş olmasına rağmen bana delici bir bakış fırlattı.

“Evet. Eminim.”

“Koharu göremiyor.”

Bir an için söyleyecek söz bulamadım, donup kaldım. Bu o kadar bariz bir gerçekti ki “Eee, ne olmuş yani?” demekten başka bir karşılık mantıklı gelmiyordu. Ancak sonra fikrimi değiştirdim. Besbelli kararlılığımı sınıyordu, bu yüzden niyetimi açıkça ortaya koydum.

“Farkındayım. Bu duruma alıştım artık.”

“Daha sağlıklı birini seçmen senin için daha iyi olmaz mıydı?”

“Koharu da üç yıl önce bana aynı soruyu sormuştu baba.”

“Sana son kez söylüyorum, senin baban değilim,” diye homurdandı.

Bay Fuyutsuki aniden öksürmeye başladı. Ona çay fincanını uzattım, soğuk çayı bir dikişte yuttu.

“Size ‘Baba’ dememin nesi yanlış?”

Burnundan soludu. “İşlerin senin için ne kadar zor olacağının farkında değilsin. Her an yeniden hastalanabilir.”

“Ben de her an hastalanabilirim.”

“Anlatmaya çalıştığım şey, onun diğer insanlardan daha fazla risk altında olduğu.”

Koharu’nun babası derin bir iç çekti. O iç çekiş beni bir anlığına öfkelendirdi. Sadece olumsuzluklara odaklanıyordu.

“Bu da ne demek şimdi? Koharu’nun o kadar çok iyi huyu var ki! Her zaman gülümsüyor, benimle şakalaşıyor ve karşısına çıkan her engeli sadece kabullenmek yerine onları aşacak kadar güçlü bir karakteri var. Lütfen onun hakkında böyle kötü konuşmayın. O sizin kızınız!” Ne kadar hararetlendiğimi fark edince hemen özür dilerim. “Kusura bakmayın. Kendimi kaptırmak istememiştim.”

Bana döndü, gözleri şaşkınlıkla irileşmişti.

“Koharu adına öfkeleniyorsun,” dedi fısıltıyla. “Bu, benim asla yapamadığım bir şey.”

“Koharu... O beni kurtardı. Eskiden hep başkalarının etrafında parmak uçlarımda yürür, tamamen pasif bir hayat sürerdim ama onunla tanıştığımdan beri iyi yönde değişmeye başladım. Onun gibi biri hayatınıza girdiğinde, bunun bir alınyazısı olduğunu hissetmekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu yüzden... Onunla birlikte olmak istiyorum.”

Koharu’nun babası kıkırdadı. “Alınyazısı, ha...? Düşününce, Haruka ile tanıştığımda ben de aynı şeyleri hissetmiştim.”

Haruka. Koharu’nun annesi olmalıydı.

Soichiro’nun göz kenarları kırıştı, yüzüne neşeli bir gülümseme yayıldı.

“Pekala, eğer Koharu’nun seçtiği adam sensen, bana sadece kutsamak düşer,” diyerek birer kadeh daha sake içmeyi teklif etti.

“Bence artık bu geceyi sonlandırsak iyi olur...”

“İki adamın karşılıklı kadeh tokuşturmasının ne kadar önemli olduğunu biliyorsundur herhalde.”

Şişede hâlâ biraz kalmıştı, ikimize paylaştırdı.

“Koharu’yu mutlu et,” dedi ve kadehini bir dikişte bitirdi.

Anneme konuşmamız gereken bir konu olduğunu söylemiştim ama kelimeleri toparlamam biraz zaman aldı.

Ne diyeceğim konusunda kıvranıp duruyordum. Tepkisini göremediğim için bir an önce söyleyip bitirme baskısı hissediyordum.

“Koharu? Bir sorun mu var?”

Annemin endişeli sesi beni konuşmaya itti.

“Ben...” Zihnimde evirip çevirdiğim düşünceleri yavaşça dile dökmeye başladım. “Bir gün Kakeru ile evlenmek istiyorum.”

“Tabii ki istersin canım.” Annemin sesi sevinç doluydu. “Böyle düşüneceğini biliyordum. Hiçbir itirazım yok. Hatta sonuna kadar arkandayım.”

Annemin, Kakeru’yu ailemizin bir parçası olarak görmekten ne kadar heyecan duyduğunu hissedebiliyordum. Kararımı bu kadar çabuk kabul etmesi beni mutlu etmişti. Annemin bana bu kadar güvenmesi içimi ısıttı.

Kakeru’yu gerçekten seviyor, diye düşündüm ama sonra annem beni şaşırtan bir şey söyledi.

“Kakeru’nun yanına taşındığında sanırım ben de gelmek zorunda kalacağım. Bir süre önce ona buraya taşınmak isteyip istemediğini sormuştum ama burası çok dar gelir. Acaba biraz daha geniş bir yerler var mıdır?”

Sesi o kadar şefkatli ve korumacı geliyordu ki.

Böyle diyeceğini zaten bilmeliydim.

Annemin saçımı toplamak için taktığı tokaya dokundum. Her zaman beni ilk sıraya koyar, zorluk çekmemem ya da bir yere takılıp düşmemem için çabalardı. Ama benim hayalini kurduğum gelecek bu değildi.

“Anne,” dedim net bir sesle. “Ben bağımsız yaşamayı denemek istiyorum.”

Cevap vermedi.

“Bana çok destek oldun, her konuda yardım ettin ve hâlâ kendi başıma yapamadığım çok şey var ama bir gün kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmem gerekiyor.”

Devam ettim.

“Bu yüzden... Kararıma destek olmanı istiyorum.”

Kısa bir sessizlikten sonra adımı fısıldadığını duydum.

“Koharu...”

Düşüncelerim karmakarışıktı. Bunun ben de farkındaydım.

Normalde pek yapmadığım bir şey olsa da ifade etmeye çalıştığım kelimeler ağzımda pamuk şeker gibi eriyor, daha dışarı çıkmadan yok oluyordu.

Korkuyor olmalıydım. Annemden bağımsızlaşma fikri beni korkutuyordu.

Yine de...

“Ben...”

Söylemem gereken bir şey daha vardı.

“Çocuklarım olduğunda, onlara kendim bakabilmek istiyorum. Ev işlerini de kendim yapabilmek istiyorum. Çocuğum sağa sola koşturmaya başlarsa, onu yakalayıp ‘koşma’ diyebilmek istiyorum. Aile toplantılarında inisiyatif alıp yardım etmeyi teklif eden kişi olmak istiyorum.”

Bir an duraksadım. Annemin bu hayallerimi gerçek dışı bularak kestirip atmasından veya her şeyi kendisinin halletmesi konusunda ısrar etmesinden korkuyordum.

Annem neden her zaman oradaydı, neden hep destek oluyordu? Bu nedenin üzerine gitmek beni korkuyla dolduruyordu. Bu, sanki birinin bana “Sen asla kendi ayaklarının üzerinde duramayacaksın,” demesi gibiydi ve bu düşünce ödümü koparıyordu.

“Özür dilerim,” kelimeleri döküldü dudaklarımdan. Ona gerçekten bir özür borçlu olduğumu hissetmiştim.

“Bana bunca zaman verdiğin destekten sonra kendi başıma bir şeyler yapmak istediğimi duymanın seni incittiğini biliyorum. Ama eğer başarabilirsem, hayatımı senin yardımın olmadan sürdürmeyi denemek istiyorum.”

Annem hiçbir şey söylemedi. Sadece uzanıp elimi tuttu.

Kendi elleriyle benimkini sardı, başparmağıyla elimin üzerini nazikçe okşadı. Burnunu çektiğini duyabiliyordum. Onu göremesem de gözlerinin kızardığını tahmin edebiliyordum. Benim de gözyaşlarım süzülmeye başladı.

“Senin için de zor olmuş olmalı anne. Sana çok yük oldum. Bu yüzden elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

“Hayır,” diye cevap verdi annem. Sonra yumuşacık bir sesle ekledi: “Bunun zor olduğunu bir an bile düşünmedim.”

“Ama sana o kadar zahmet verdim ki,” diye üsteledim.

“Pek sayılmıyor aslında. Bakımı her zaman kolay bir çocuktun.”

Gözlerim sızlamaya başladı.

Kolay mı?

Bu bir yalan olmalıydı.

Benden daha zahmetli bir çocuk daha olamazdı.

“Ama sürekli hastalanıyordum. Gözlerimi kaybettim. Benim için çok şey yapmak zorunda kaldın.”

“Yine de bir kez bile yük olduğunu hissetmedim,” dedi annem.

“Kaç kez benimle hastaneye gelmek zorunda kaldın! Kabartma alfabesini öğrenmeme yardım ettin, telefonumdaki ekran okuyucuyu nasıl kullanacağımı en ince ayrıntısına kadar bana sen öğrettin! Kim bilir seni ne kadar yıpratmıştır…”

“Hayır.”

Fakat annem geri adım atmaya niyetli değildi.

“Bunun zor olduğunu bir an bile düşünmedim.”

O şefkat dolu kelimeleri, her zamanki gibi bir kuşun kanatları kadar hafifti.

“Bana hiç zahmet verdiğini düşünmedim. Sen öyle mi sanıyordun?”

Sesi, sanki tam kulağıma fısıldıyormuş gibi geliyordu.

Bir yandan sırtımı nazikçe sıvazlarken, bir yandan da beni teselli eden o sözleri fısıldadı.

“Evlat sahibi olma kutsamasını dünyadaki hiçbir şeye değişmem. Her sabah senin yemeğini hazırlamak için uyanmak, birlikte yemek yemek, seni uğurlamak ve eve döndüğünde gününün nasıl geçtiğini dinlemek… Bunların beni ne kadar mutlu ettiğinden haberin var mı? Seninle geçirdiğim zaman, bir anne olarak benim için her şeye bedel. Lütfen bir daha asla bana zahmet verdiğini söyleme.”

Bundan sonra…

Böyle şeyler duyduktan sonra nasıl ağlamazdım ki?

Ona onca stres yaşatmıştım! Ama o hala beni kollarına alıyor, üzerime şefkatli sözler yağdırıyordu.

İçten içe, ona yaşattıklarım yüzünden kendimi suçlu hissediyor olmalıydım ki; bunlar duymayı en çok arzuladığım sözlerdi.

Mideme bir kramp girdiğini hissettim ve boğazımdan tuhaf bir hıçkırık kaçtı. Artık gözyaşlarımı tutamıyordum. Avuçlarımla silmeye çalıştım ama nafileydi. Arkası kesilmiyordu.

“Senin annen olduğum için ne kadar şanslı olduğumun farkında mısın?” diye devam etti annem. “Eğer kendini daha da geliştirmek, sınırlarını zorlamak istiyorsan, elbette seni destekleyeceğim.”

Bunu söylerken omuzlarımdan tuttu.

Gözyaşlarım yüzümden süzülmeye devam ediyor, konuşmamı güçleştiriyordu.

“Ama bizimle yaşamaktan bahsediyordun.”

“Saçmalama,” dedi annem, saçlarımı okşayarak. “Sana inanmadığım için söylemedim onu. Sadece senin için endişelendiğimden söyledim.”

Anne!

Daha fazla dayanamadım. Başımı göğsüne yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağladım.

“Bunu biri başarabilecekse, o sensin. Yapabileceğini biliyorum. Sadece çok çalışman lazım!” Annem konuşurken başımı okşamaya devam etti. “Ama sana bir şey söylemem lazım, Koharu.”

“Hı?”

“Doğrusu, sen olmayınca biraz yalnız hissedeceğim.” Sesi biraz duygusallaşıyormuş gibi geliyordu. “İyi olacağını biliyorum ama ne zaman ihtiyacın olsa ben buradayım.”

Annem seçimimi desteklemişti.

Bunu yapabilirim, diye düşündüm.

Düzgün bir yetişkin olacağım; her şeyin üstesinden gelebilen biri.

Öyle çok çalışacağım ki, bir gün insanlar göremediğim halde başarabildiğim şeylere hayran kalacaklar.

Ama sadece bugünlük, kendimi annemin şefkatine bırakacaktım.

Annemle akşam yemeğimizi bitirdikten sonra Kakeru’dan bir telefon geldi.

Babamla birlikte restorandan çıkıyorlarmış, onları alıp alamayacağımızı sordu.

Annemle bir taksiye binip restoranın yolunu tuttuk. Oraya vardığımızda, Kakeru ve babam kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış duruyorlardı.

“Şunlara bak hele!” dedi annem manzarayı bana anlatırken gülerek.

“Ginza’ya gitmeliyiz, Sorano!” diyordu babam yüksek sesle. “Sana büyüklerin nasıl eğlendiğini göstereceğim!”

“Tabii gösterirsin,” dedi annem eğlenerek. “Yanında Kakeru olsa bile daha gitmeden uyuyakalırsın sen bey. Alkolü kaldıramadığını biliyorsun.”

“Kaldırırım bir kere! Eskiden tek başıma bir buçuk litrelik koca bir sake şişesini bitirirdim!”

“‘Eskiden’ kelimesi burada anahtar nokta sanırım. Önceki hayatında işler çok farklıymış demek ki.”

Annemin babama nazikçe takılmalarını duyabiliyordum.

“Geciktiğimiz için üzgünüm Koharu,” dedi Kakeru yanıma gelerek.

“Babam için kusura bakma. Umarım seni çok zorlamamıştır.”

“Asla. Asıl fazla içmesine izin verdiğim için ben özür dilerim,” dedi Kakeru o kendine has, nazik sesiyle.

“Hadi taksiye biniyoruz artık,” dedi annemin bezgin sesini duydum. “Kocacığım! Arka koltuğa uzanmak yok!” Sesi hızla öfkeye dönüyordu.

“Görünüşe göre bana yer kalmadı,” dedi Kakeru.

Annemin sesi yaklaştı.

“Kusura bakma oğlum. Benim şu şapşal kocam arka koltuğa uzanıp uyuyakaldı bile. Size başka bir taksi çağırayım.”

“Yok, sorun değil. Biz yürürüz. Hem her zamanki gece yürüyüşümüzü yapmış oluruz. Senin için de uygun mu Koharu?” diye sordu Kakeru.

“Elbette,” diye cevap verdim.

“Öyleyse görüşürüz,” dedi annem.

Babamla birlikte taksiye binip eve doğru yola koyuldular.

“Hadi, biz de gidelim.”

Böylece gecenin içine doğru yürümeye başladık.

Kakeru ve babam Shintomicho’da yemek yemişlerdi. Sumida Nehri boyunca uzanan gezinti yolunu takip etmeyi, Tsukuda Köprüsü’nü geçmeyi ve oradan her zamanki rotamızdan eve gitmeyi önerdi.

Kasım ayıydı, bu yüzden geceler serindi. Deniz esintisinde kışın izlerini seçebiliyordum. O buz gibi koku burnumun içini sızlatıyordu.

“Yerler kiraz ağaçlarının yapraklarıyla dolu, kaymamaya dikkat et,” dedi Kakeru, yürümesi daha kolay olan tarafa beni yönlendirirken. “Vay canına. Gezinti yolu boyunca kiraz ağaçlarının yaprakları sararmış, kızıla dönmüş. Gerçekten sonbahar geldiğini hissettiriyor.”

Ben sormadan manzarayı betimliyordu. Kakeru sayesinde, kendimi rengarenk sonbahar yapraklarıyla dolu bir yolda yürürken hayal edebiliyordum.

Zihnimde, sağ tarafımda Sumida Nehri’nin karanlık suları uzanıyor, önümde ise sonbahar renklerine bürünmüş kiraz ağaçları boy gösteriyordu. Şehrin ışıkları yapraklara canlı bir parıltı veriyordu. Solumda ise Kakeru, babamla buluşmak için giydiği o takım elbiseyle yanımda yürüyordu.

“Kiraz ağaçlarını gerçekten çok seviyorum,” diye belirttim.

“Sakın bana bir gün arkadaşlarınla kiraz ağacı dikmek istediğini söyleme,” dedi Kakeru, sesinde hafif bir gülümsemeyle.

“Ha? Neden öyle dedin?”

“Geçen sefer havai fişeklerdi. Bir sonraki önerin kiraz ağacı dikmek olursa hiç şaşırmam.”

“Hayır, onu demeyecektim!” dedim gülerek.

Kiraz ağaçlarını her zaman sevmiştim.

“Onlar, hayatın boyunca seninle olan, yanından hiç ayrılmayan ağaçlar.”

“Öyleler mi?”

“İlkbaharda, mevsimin gelişini kutlarmışçasına bir anda çiçek açarlar. Yazın, sıcağa direnmek için dayanıklı yapraklar çıkarırlar. Sonbaharda yaprakları kızıla döner, huzurlu mevsime sıcaklık ve renk katarlar. Ve kışın, o dondurucu soğuğa seninle birlikte göğüs gererek dimdik dururlar. Nerede olursan ol, her zaman yanındadırlar.”

Göremediğim kiraz ağaçlarını hayal ederek gökyüzüne baktım. Dört mevsim boyunca kiraz çiçeklerinin büründüğü haller gözlerimin önünde canlandı.

“Bu yüzden kiraz ağaçlarını seviyorum.”

“Tokyo’nun kiraz ağaçları başka hiçbir yerde yok gibi, değil mi?”

Kakeru aniden duraksadı.

“Tokyo’ya bahar geldiğinde, nehir kıyıları hep kiraz çiçekleriyle örtülür.”

Sesi derin düşüncelere dalmış gibi geliyordu.

“Birinin yanında durmak ve her şeyde ona destek olmak basit bir iş gibi görünüyor ama göründüğü kadar kolay değil. Bunu ancak bilinçli bir çaba gösterirsen yapabilirsin.”

Bunun, o çabayı gösterdiğini söyleme şekli olduğunu anladım.

Kakeru her zaman yanımdaydı.

O an bir şeyin farkına vardım: Kakeru, mevsimler boyunca yanımda duracak olan benim kendi kiraz ağacımdı. Zihnimde çiçek açmış bir kiraz ağacı canlandı.

Sağ elimle tuttuğum Kakeru’nun sol koluna sıkıca sarıldım. Bu ani sarılmam onu şaşırtmış olmalı ki, küçük bir nida koyuverdi.

“Oha.”

Sakin bir geceydi. Arada bir geçen araba sesleri dışında neredeyse hiçbir gürültü yoktu. Normalde seslerle dolu olan bu şehirde, bu sessizlik sanki bize özel küçük bir dünyadaymışız gibi hissettiriyordu.

“Hey, Koharu. Bir saniye duralım.”

Kakeru aniden yürümeyi kesti.

“Ne oldu?”

“Bu muazzam. Bu gece binalardan veya dairelerden gelen ışıklar yok, bu yüzden gece gökyüzünde o yarı saydam film tabakası da yok. Yıldızlar görünüyor.”

Ha? Neden bahsediyordu?

“Yarı saydam bir… film mi?”

Kakeru kıkırdadı ve “Buna güleceğini biliyordum,” dedi. Ardından bu “yarı saydam film” kavramını açıklamaya koyuldu.

Tokyo’da gece gökyüzüne baktığında, şehir ışıklarının yıldızları görmeyi engelleyen bir tür film tabakası oluşturduğunu hissedermiş her zaman. Gece gökyüzü, sanki kaçış şansı yokmuş gibi baskıcı hissettirirmiş. Bana durumu böyle tarif etti.

“Gecenin ilerleyen saatlerinde yıldızların parlama şansı bulacağını kim bilebilirdi ki?” diye mırıldandı.

“Hey, Kakeru,” dedim.

“Efendim?”

“Babamla ne konuştunuz?”

“Iıı, şey…”

Ne diyeceğinden emin değil gibiydi, bu yüzden ben de kendi gecemden bahsettim.

“Anneme seninle evlenmek istediğimi söyledim ve kendi başıma yaşamama izin verip vermeyeceğini sordum. Belki de biraz acele ediyorumdur,” dedim gülümseyerek.

“Hiç de bile. Bu beni çok mutlu etti. Ben de babandan seninle evlenmek için izin istedim.”

“Bekle, gerçekten mi?”

“Evet.”

“Peki o ne dedi?”

“En sonunda kabul etti.”

Olamaz. Babam bize kutsamasını vermişti.

“Annem de benim seçimimi destekledi.”

“Bunu duymak güzel.”

“Yine de düşünüyordum da… İşleri biraz tersinden yapmıyor muyuz?”

“Ha?”

“Öyle şaşırmış gibi yapma,” dedim.

Normalde önce nişanlanılır, sonra ailelerden izin istenir.

“Bir gün bana düzgünce evlenme teklif etmeyi unutma.”

Bunu bana söylettiği için biraz utanmıştım, bu yüzden hemen “Hadi, gidelim,” dedim.

Kakeru’nun tepkisi beni şoka uğrattı.

“‘Bir gün’ü unut; şimdi yapacağım.”

Durdu.

Öyle ani olmuştu ki, kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atmaya başladı.

“Şimdi” mi demişti o?

“Hazır mısın Koharu?”

“Ne? Hemen şimdi mi?”

“Evet. Hemen şimdi.”

Sesi çok nazik geliyordu. Böyle konuştuğunda ona bayılıyordum.

“Kendimi zihnen hazırlamak için bir saniyeye ihtiyacım var…”

Kakeru omuzlarımdan tuttu. Anlaşılan tam önümde duruyordu.

“Benim için bir şeyi hayal edebilir misin?”

“Tamam.”

Kakeru, her zaman yaptığı gibi dünyamı genişletmeye başladı.

Artık göremiyor olabilirdim ama o her zaman yanımdaydı. Gözlerim oluyor, bana sonsuz ihtimallerle dolu bir dünyayı gösteriyordu.

Gözlerimi kapatıp hayal ettim.

“Hava çoktan karardı. Tsukuda Köprüsü’nün üzerindeyiz. Etrafta bizden başka kimse yok. Aşağıda, Sumida Nehri’nin yüzeyine yıldızlı gökyüzü ve dolunay yansıyor. Köprü sanki galaksinin ortasında yüzüyormuş gibi görünüyor. İşte o köprünün tam tepesinde, önünde diz çöküyorum.”

Kakeru bunları söylerken elimi tuttu.

Sanki uzay boşluğundaymışız da Kakeru bir prensmiş gibi elimi tutuyordu.

“Cebimden bir şey çıkarıp parmağına takıyorum.”

Yüzük parmağımdan aşağı soğuk bir şeyin kaydığını hissettim.

“Bu bir yüzük mü?”

Emin olmak için dokundum, sonra şaşkınlıkla bir nida döküldü dudaklarımdan.

“Ne oldu?” diye sordu Kakeru.

“Hiç... Sadece, bu yüzüğün taşı gerçekten çok büyükmüş.”

“Öyle. Şu an sol elinde on karatlık devasa bir pırlanta yüzük var.”

“On karat mı? Bu çok abartılı.”

Kendimi tutamayıp güldüm. On karat kulağa uçuk geliyordu ama taş gerçekten büyüktü; o kadar büyüktü ki ben bile ne kadar devasa olduğunu anlayabiliyordun. Bana böyle bir yüzüğü nasıl alabilmişti? Sırf bunu benim için almış olması fikri bile içimi ısıtmaya yetti.

“Hayal et. Galaksinin ışıkları pırlantaya yansıyor, onu ışıl ışıl parlatıyor.”

Sol elimi havaya kaldırıp sahneyi zihnimde canlandırdım. Parmağımdaki yüzük, galaksiyi bir kaleydoskop gibi yansıtıyordu.

“Vay canına... Çok güzel.”

Göremiyor olabilirdim ama o an, dünyadaki hiçbir şeyin bundan daha parlak olamayacağını biliyordum.

“Birlikte olduğumuz her an, her an evlenme teklifi edebilmek için onu yanımda taşıyordum.”

“Hiç haberim yoktu.” Gözlerim sızlamaya başladı, kalbim göğsüme sığmıyordu.

“Hey, Koharu.”

“Efendim?”

Kakeru o soruyu sorduğunda kendimi bir prenses gibi hissettim:

“Benimle evlenir misin?”

Elbette hayır demek için hiçbir sebebim yoktu ama hemen kabul etmeye de dilim varmadı.

“Benim gibi birinin yeterince iyi olduğundan emin misin?” diye sordum.

“Mükemmelsin.”

“Göremediğimi biliyorsun, değil mi?”

“Bunu daha önce de söylediğini hatırlıyor gibiyim.”

“Peki çok çabuk kıskandığımı da biliyor musun?”

“Bunda ne sorun var ki? Çok tatlı.”

“Ve sandığından çok daha toyumdur.”

“Bak, bu bir sorun olabilir işte...” diye şaka yaptı Kakeru. Sonra ekledi: “Sanırım bu fırsatı sana olan sevdamın nedenlerini anlatmak için kullanacağımı söylemiştim.”

Sesi pürüzsüz ve netti; hiç tereddüt etmeden konuştu.

“Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmanı ve gülümsemeye devam etmeni seviyorum.”

Ve dahası da vardı.

“Başkalarına karşı naziksin. Sesin çok huzur verici. Yumuşacık ve narin bir kalbin var ama bir o kadar da azimlisin. Sahip olduğun şeyler için hep şükrediyorsun. Kibarsın. Kararlısın. Espri anlayışımız aynı ve bana olan sevgin hiç azalmıyor. İşte tüm bunları seviyorum,” dedi Kakeru. Ardından muzipçe ekledi: “Aa, on bir tane olmuş.”

Devam etti.

“Seninleyken Koharu, ben de çabalamak ve gülümsemeye devam etmek için güç buluyorum. Sen her anlamda mükemmelsin.”

Kalp atışlarımın sıcak bir kucaklamayla sarmalandığını hissettim.

Bu kadar mutlu olmaya hakkım var mıydı? İçimin derinliklerinden güçlü bir arzu yükseldi.

“Kakeru...”

“Efendim?”

“Sarıl bana.”

Sadece kalbimi değil, bedenimi de sarmasını istedim.

Kakeru beni kendine çekip kollarını sıkıca etrafıma doladı. Sanki birbirimizin içinde eriyip tek bir vücut olmayı diledim. Sarılışı kalbime öyle büyük bir sevinç pompaladı ki, bu mutluluk gözyaşları olup dışarı taştı.

“Teşekkür ederim. Bu hayatımda duyduğum en harika evlilik teklifiydi.”

Bana bu mutluluğu verdiğin için teşekkür ederim. Hayatıma girdiğin için teşekkür ederim.

Minnet duygusuyla dolup taşıyordum.

“Bana bir söz ver,” dedim.

“Nedir?”

“Ne kadar zor veya zahmetli biri olursam olayım, benden asla nefret etme; bir saniye bile olsa. Ne olursa olsun beni sevmeye devam etmeni istiyorum.”

Onun sevgisi olmazsa, ben artık ben olamazdım. Hissettiklerim tam olarak buydu.

“Koharu?” dedi Kakeru yumuşacık bir sesle. “Bu benim için çocuk oyuncağı. O yüzden sakın korkma.”

Bu nazik sözlerle beni bir kez daha bağrına bastı.

“Söz ver bana. Söz ver,” diye tekrarladım gözlerimden yaşlar süzülürken.

O yıldız galaksisiyle çevrili halde, Kakeru’nun sıcaklığında eridim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.