Kilisenin devasa kapıları gürültüyle açıldı. Beyazlar içindeki genç Koharu ve babası, kapı eşiğinde hafifçe eğilerek konukları selamladılar. Görkemli org müziği kilisenin tavanında yankılanırken, parlak kırmızı halıyla kaplı koridorda yavaş adımlarla ilerlemeye başladılar.
Gelinliği içindeki Koharu, gökyüzünden inmiş bir meleği andırıyordu.
Boşanmamdan sonra, Kakeru’nun gülümsemeleri hep eğreti kalmıştı.
İnsanların etrafında parmak uçlarında yürüyen, herkesle arasına mesafe koyan ve gerçek duygularını göstermeyi reddeden bir çocuk haline gelmişti.
Bir ebeveyn olarak bu durumu izlemek doğal olarak canımı yakıyordu. Kendimi suçluyordum. Ona yaklaşmak, aradaki buzları eritmek için elimden geleni yapsam da bana asla içini açmadı.
Kakeru, üniversiteyi Tokyo’da okumak istediğini söylediğinde niyetini tam olarak kavrayamamıştım. Annesi olarak bunu anlamak benim görevimdi. Muhtemelen bu kasabadan kaçmak istediğini düşünmüştüm ama aklıma gelen tek sebebin bu olması beni üzüyordu. "Sana yük olmak istemiyorum anne," dediği an, sanki göğsüme ağır bir balyoz inmişti.
Taşınacağı gün onu Kitakyushu Havaalanı’na götürürken gelecekten bahsettik. "Sanırım işi de Tokyo’da bulacağım," dediğinde, beni temelli terk edeceği gerçeği nihayet zihnime dank etti. Artık üzülme evresini geçmiştim; bu yüzden Kakeru’nun özgürlüğünün tadını çıkarmasına izin vermeyi seçtim. Ne de olsa artık bir yetişkindi.
Gidiş kapısında ona el sallarken, sanki bu bizim son vedamızmış gibi hissetmiştim.
Annesi olarak, ona istediği her şeyi verememiş olmak içimi sızlatıyordu. En azından maddi sıkıntı çekmemesini garanti altına almak istiyordum. Onun için yapabileceğim tek şeyin bu olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Sonra bir gün her şey değişti.
Beni arayıp akıl danışmaya başladı.
Kakeru her şeyi pat diye söyleyen bir çocuk değildi ama bana verdiği ufak tefek bilgilerden, hasta bir kıza âşık olduğunu anladım. Bana bir anne şefkati için değil de, daha ziyade hayat tecrübesi olan birinin rehberliği için geliyor gibiydi. Durum, tek başına göğüsleyemeyeceği kadar ağırdı. Her ne olursa olsun, bunca zaman sonra bana ulaştığı için çok mutluydum.
Kısa bir süre sonra bir kız arkadaşı olduğunu müjdeledi. Meğer hakkında akıl danıştığı o kızla çıkmaya başlamışlar.
Dürüst olmak gerekirse böyle bir şeyi benimle paylaşması beni şaşırtmıştı. Haberi verirken kız arkadaşının görme engelli olduğunu da ekledi. Sanırım benden onay bekliyordu.
Henüz yeni çıkmaya başlamışlardı ama beni her şeyden haberdar etmeye özen gösteriyordu; bu da Kakeru’nun ne kadar ciddi olduğunun kanıtıydı.
Kız arkadaşının kör olduğunu ilk duyduğumda, yalan söyleyemem, afallamıştım. Bu onun kararıydı, bu yüzden dik durup onu destekledim ama içten içe endişelenmeden edemiyordum.
Gerçekten yürür müydü? Neden onu seçmişti? Normal bir kızla çıkma şansı yok muydu?
Kızı tanımıyordum ama yine de bu saygısızca düşünceler zihnimden gelip geçiyordu.
Ancak Kakeru onunla görüşmeye başladıktan sonra, üzerinde belirgin bir değişim fark ettim.
Telefondaki sesi artık nadiren bitkin geliyordu, hatta bazen güldüğünü bile duyuyordum. Kendinden, hayatından bahsetmeye başlamıştı.
Onu daha iyi birine dönüştüren bu kızın adı Koharu’ydu.
Onunla tanışmak istiyordum.
Nasıl biri olduğunu deli gibi merak ediyordum.
Eğer Kakeru evlenecekse, yanında huzurlu hissettiği birinin olmasını istiyordum. Benim için en önemli şey buydu.
Kakeru sonunda Koharu’yu eve getirdiğinde gerçekten çok etkilenmiştim. "Ah," diye düşündüm, "o gerçek bir mücevher bulmuş."
Koharu kim bilir ne büyük zorluklara göğüs germişti ama işte tüm o tecrübeler onu böylesine düşünceli ve güler yüzlü bir insan haline getirmişti.
Tıpkı bir elmas gibi, etrafındaki sert ve acımasız koşulların ışıltısını köreltmesine izin vermemişti; bu da gülümsemesine olağanüstü bir asalet katıyordu. Ondan aldığım ilk izlenim buydu.
Kakeru’nun, Koharu’nun yanında mutlu bir aile kurabileceğini artık biliyordum.
Koharu tüm endişelerimi silip atmıştı. İçimi bir rahatlama dalgası kapladı, huzur bulmuştum.
Kakeru, Koharu’yu Shimonoseki’ye getirdiğinde onunla evlenmek istediğini söyledi.
Hiç ikiletmeden kutsama verdim. Hayatta en çok değer verdiğim kişiyi Koharu’ya emanet edeceğim için mutluydum. En ufak bir şüphem yoktu.
Aynı zamanda, onlara yardım etmek için yapabileceğim bir şey olup olmadığını düşündüm. İşte o an, kayınvalidemin bana verdiği elmas geldi aklıma.
"Nişan yüzüğü aldınız mı?"
Kakeru’ya bu soruyu sorduğumda, aldığını itiraf etti. Yarı zamanlı işinden kazandığı parayı biriktirip Koharu’ya lüks bir markadan tasarım bir yüzük almıştı. Küçük elmas taşlarla süslenmiş bu yüzük, bir nişan yüzüğünden ziyade şık bir aksesuar gibiydi.
Kakeru, "Koharu göremiyor, bu yüzden aslında ona dokunarak hissedebileceği kadar büyük elmaslı bir yüzük almak istiyordum. Sanırım tüm gücümle çalışırsam, onuncu yıl dönümü falan gibi bir zamanda alabilirim," diyerek güler.
Üniversiteye gitmeden önce Kakeru asla benimle böyle şeyler konuşmazdı. Kendi kabuğuna çekilir, acı çeker ve kimseye bir şey sormadan vazgeçerdi.
Koharu ile tanışmak onun için bir mucize olmuştu.
"Saçmalama. Neden benden yardım istemedin?"
Tepkim bu oldu.
Çekmeceden bir şey çıkarıp Kakeru’ya gösterdim.
"Kolye mi?"
"Rahmetli kayınvalideme aitti. Yani babaannene. Bana evlilik hediyesi olarak vermişti."
"Böyle bir şeyin olduğunu hiç bilmiyordum. Geri istemedi mi?"
"Onunla aramız çok iyiydi, o yüzden bende kalmasını istedi."
Babasıyla boşandığımızda kayınvalidem çok üzülmüştü. Gözyaşları içinde bana Kakeru’ya iyi bakmamı söylediği o an, sanki dün gibi aklımdaydı.
"Üstündeki elmas devasa bir şey."
Kakeru kolyedeki taşı ışığa doğru tutup hayranlıkla izledi.
"Bunu sana veriyorum," dedim.
"Ha? Ne alaka?"
"Bu elması çıkarmanı, ondan yeni bir yüzük yaptırmanı ve onu Koharu’ya vermeni istiyorum."
"Emin misin?"
"Elbette. En sevdiğim şeyi zaten ona emanet ediyorum. En değerli ikinci şeyimi de alsa bir sakıncası yok."
Kakeru ilkinin ne olduğunu sordu ama cevap vermedim, bunun bir sır olduğunu söyledim.
Geriye dönüp baktığımda, kayınvalidem bana ona iyi bakmamı söylediğinde, bu kolyeyi bir gün Kakeru’nun gelecekteki karısına vermeye karar verdiğimi hatırladım. Kakeru, Koharu’nun hissedebileceği büyüklükte bir elmas almaktan bahsettiğinde, ona ne kadar içgüdüsel bir sevgiyle bağlı olduğunu görmüştüm. Kolye işte o an zihnimde parlamıştı.
Bir süre sonra Kakeru, kolyeden bir yüzük yaptırdığını ve onunla Koharu’ya evlenme teklif ettiğini anlattı.
"O kadar mutlu oldu ki," dedi Kakeru neşeyle. Kalbimin sevinçle dolup taştığını hissettim.
Rahip, vitraylı pencerenin önünde durmuş, evlilik yeminlerini okuyordu.
"İyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, varlıkta ve yoklukta, Kakeru’yu eşin olarak kabul ediyor musun?" Bu, benim sadık kalamadığım bir yemindi.
"Evet, elbette!" diye cevap verdi Koharu; sesi hafif ve neşeliydi.
Ardından rahip Kakeru’ya dönüp aynı soruyu sordu.
"Ediyorum," dedi.
"Şimdi yüzükleri takabilirsiniz."
Yüzük değişimi için Koharu özellikle o yüzüğü kullanmak istediğini söylemişti.
Büyük elmas o kadar parlaktı ki, oturduğum yerden bile ışığını görebiliyordum.
Tek dileğim, geleceklerinin de bu elmas kadar parlak olmasıydı. Hayatlarının, uzaktan bakıldığında bile ışıl ışıl görünecek kadar harika geçmesini istiyordum.
Eğer öyle olursa, Shimonoseki’de gözüm arkada kalmadan yaşayabilirdim. Bu düşünce içimi ısıttı.
Kakeru, elmas yüzüğü Koharu’nun parmağına geçirdi.
Kız gülümsedi, çocuk da ona karşılık verdi.
Gülümsemesinde artık o eski zorlamadan eser yoktu. Gerçekten mutlu görünüyordu.
O gülümsemeyi gördüğümde kendimi tutamadım, gözyaşları yanaklarımdan süzülmeye başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.