"Fransa harika bir yerdir."
Aslında ülkesine kibarca bir övgü düzmeyi planlıyordum ama zihnimdeki o dur durak bilmeyen alaycı ses yüzünden neredeyse ağzımdan şu kelimeler kaçıyordu: "Özellikle teslim olma konusunda harikadır."
"Öhöm..." Kuru kuru öksürüp dilimi ısırdım. Bizim buralara özgü mizah anlayışının adamın pek hoşuna gitmeyeceğini tahmin etmek zor değildi.
Bir süre boş boş sohbet ettikten sonra parmağımla havalimanının girişini işaret ettim.
"Bay Zaratulstra'nın gelmesine daha birkaç saat var. İçeri geçip bir şeyler içelim mi?"
"Şarap mı?" Rosago dönüp doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Yok, kahve, çay, kola falan kastetmiştim. Alkollü araç kullanmamak lazım." Bir şeyler içme teklifime verdiği ilk tepkinin şarap olmasına şaşırmıştım.
Kardeşim sen profesyonel bir şoförsün!
Biraz fazla pervasız değil misin?
Yabancı konuğumuz Rosago esprimi pek kavrayamadı sanki. Birkaç saniye düşündükten sonra, "Kusura bakmayın, sabah çok erken kalktım, hâlâ üzerimde bir mahmurluk var. Arabada kestirsem daha iyi olacak," dedi.
"Tamamdır." İçimden derin bir rahatlama nefesi çektim.
Sosyal ilişkilerden kaçınan biri olmasam da, hatta ortaklık yaptığımız şirketin çalışanlarıyla iyi geçinmeye gayret etsem de, tanımadığım bir yabancıyla saatlerce baş başa oturma düşüncesi içimi kıyıyordu.
Karşımdaki dünya güzeli bir kadın olsa bile bu gerginliğim değişmezdi.
Evet, benim için durum tam olarak böyleydi. Muhtemelen o da benzer şeyler hissediyordu ki arabada uyumayı seçmişti.
Otoparktan ayrılıp havalimanı terminaline döndüm. Rastgele boş bir koltuk bulup oturdum. Az önce bahsettiğim o bir şeyler içme fikrini ise tabii ki eyleme dökmedim.
Hepsi para demekti sonuçta!
Bizim CEO Huang'ı az çok tanıyorsam eli açıktır. Ancak koca şirketin başındaki adam olarak sıradan bir çalışanın harcamalarıyla tek tek ilgilenecek değildi ya. Bu tarz ufak tefek işleri genelde prosedürlere sıkı sıkıya bağlı finans departmanı hallederdi.
Yani öğleye kadar havalimanında beklersem öğle yemeğinin parasını şirkete kitleyeceğim kesindi. Ama kahvedir, koladır, çaydır, çerezdir... Bunları kendi cebimden karşılamam gerekirdi. Gereksiz masraf!
Tabii Rosago Yoldaş'ı ikna edip benimle masaya oturtmayı başarabilseydim işler değişirdi. Müşteri ağırlama bütçesinden hepsini çatır çatır tahsil ederdim!
İşte bu yüzden az önce onu davet ederken son derece samimiydim. En azından niyetimin yarısı halisti.
Koltukta oturup bir süre telefonla vakit geçirdikten sonra birden acı bir gerçekle yüzleştim:
Ben kahvaltı etmemiştim!
Sabah evden öyle bir telaşla çıkmıştım ki...
Mmidemin gurultusuna, boğazımın kuruluğuna daha fazla dayanamayıp yiyecek bir şeyler aramaya karar verdim.
Havalimanındaki restoranlar ateş pahasıydı. KFC veya McDonald's mı arasaydım, yoksa büfeden alelacele bir dilim ekmek mi atıştırsaydım? Ayağa kalkıp lobiye doğru yürüdüm.
Yöresel lezzetler satıyor gibi görünen ilk dükkanı gözüme kestirip daldım içeri. Fiyat-performans açısından en makul yiyeceği aramaya koyuldum.
Dondurulmuş gıdaların durduğu dolaba yaklaştığım sırada telefonum titredi.
Arayanın kimliğine bakıp açtım. "Merhaba Bay Rosago. Bir sorun mu var?"
Rosago’nun sesi hattın diğer ucundan ciddiyetle geldi:
"Ning Bei tarafında şiddetli bir fırtına var. Tüm uçuşlar iptal edildi. Bay Zaratulstra hızlı trenle gelmeye karar verdi."
Bu adam da amma şanssızmış... Hem eğlenmiş hem de çaresiz hissetmiştim.
"O zaman tren istasyonuna mı geçelim?"
Zaman konusunda hiçbir sıkıntımız yoktu çünkü hızlı tren istasyonu zaten havalimanının hemen altındaydı.
Bay Zaratul buradaki istasyonda duran bir trene bilet bulamamış olsa bile, havalimanından şehir merkezindeki ana tren istasyonuna gitmek en fazla 90 dakika sürerdi. Ning Bei’den bu şehre gelmekten çok daha kısa bir süreydi yani.
"Biraz daha bekleyin. Haber bekliyorum, teyit edince bilgi vereceğim," diye yanıtladı Rosago sakince.
Biz konuşurken gözüm buz dolabının açılan kapısına kaydı. Küçük, tombik, bembeyaz bir el içeri uzanıp şeftali-oolong çayı aromalı bir dondurma kaptı.
Eli takip ettiğimde bir yaşlarında falan görünen bir çocukla karşılaştım.
Kız mı erkek mi anlayamadım. Bebek arabasında oturmuş, tombik yanaklarıyla sürekli bıcır bıcır bir şeyler mırıldanıyordu. Çok tatlıydı.
Bu kadar küçük çocuğa dondurma mı verilir? Ebeveynlerde hiç mi sorumluluk bilinci yok! Bebek arabasını iten yetişkine gözlerimi diktiğimde son derece nazik, güzel bir kadın gördüm.
Müdahale etmek gibi bir niyetim yoktu elbette. Üstüme vazife değildi.
Çocuğa eziyet etmedikleri sürece içimdeki o alaycı sesle yorum yapıp geçerdim.
Yine de, bir yaşındaki bebeğe dondurma yedirmek bir nevi çocuk istismarı sayılır mıydı ki?
Her neyse, çocuk durumdan gayet memnun görünüyordu.
Telefonu kapattıktan sonra her an tren istasyonuna koşturmamız gerekebileceğini hesaba kattım. Uğraşmayıp paketli birkaç çörek ile bir şişe su aldım, kasada ödemeyi yaptım.
Tam bir köşeye çekilip kahvaltıyı jet hızıyla mideye indirecektim ki Rosago yine aradı.
"Bugünkü hızlı tren biletlerinin hepsi tükenmiş. Bay Zaratulstra geceyi orada geçirip yarın gelecek."
Adamın üstünde cidden kara bulutlar dolanıyordu... Neyse, bu benim işime gelirdi. Doğrudan eve dönebilirdim. Öğleye kadar beklememe ya da istasyona kadar sürünmeme gerek kalmamıştı. Kısaca onayladım.
"O zaman önce bir dönelim mi?"
"Evet, yarın tekrar geliriz," dedi Rosago beklemeden. "Otoparka gel. Seni bırakayım, ben de merkeze dönüyorum nasıl olsa."
"...Olur," dedim tebessümle.
Açgözlülükten ya da üç kuruş yol parasının hesabını yaptığımdan değil. Sonuçta dönüş yolunu da şirkete yazdırabilirdim.
Yine de iş hayatında ortak firmadaki elemanlarla arayı iyi tutmaktan zarar gelmezdi.
Buradan ek bir sipariş kapamasam bile ileride iş değiştirmek istersem kapılarında bir tanıdığım olurdu.
Tek sorun, yolda bu adamla nasıl vakit geçireceğimdi.
Aralarında hukuk olmayan iki insanın bir arada kalması kadar can sıkıcı az şey vardı.
İş güç konuşuruz artık, topu topu bir saatlik yol... diye avuttum kendimi. Terminalden çıkıp Rosago’yu ve Mercedes’ini buldum.
Araca binip emniyet kemerimi bağladım. Daha ağzımı açmaya fırsat bulamadan Rosago başını çevirip bana şöyle bir baktı.
"Sıkı tutun."
Ha? Bir an neye uğradığımı şaşırdım.
Saniyesinde gaza yüklendi, araba ok gibi fırladı.
Hey, hey, hey! Burası hâlâ otopark! Çok hızlı sürüyorsun! Ah!
Araba üst üste keskin virajlar aldıktan sonra biraz yavaşlayıp turnikelerden çıktı.
Ama Mercedes hız kesmedi. Şeritler arasında bir sağa bir sola kırıyor, bulduğu en ufak boşluğa dalıyordu. Hız sınırını aşmanın eşiğinde olmakla kalmıyor, yavaşlamaya dair hiçbir niyet kırıntısı da göstermiyordu.
Kaç kez kaza yapacağımızı sanıp ecel terleri döktüm ama Rosago aracı öyle ustalığıyla yönetiyordu ki her defasında tehlikenin kıyısından kıvrakça sıyrılıyorduk.
"Şey... Biraz fazla hızlı gitmiyor muyuz?" Yutkunarak kendime gelmeye çalıştım.
"Korkma. Eskiden yarışçıydım ben," dedi Rosago gözlerini yoldan ayırmadan. Bakışları ışıl ışıldı.
İyi de bu kadarı da fazla değil mi? Burası şehir içi yolu, pist değil ki... diye geçirdim içimden dehşetle.
Usta Rosago'nun dikkati dağılır da bariyerlere gireriz ya da masum birine çarparız korkusuyla tek bir kelime bile edemedim.
O an bir suikastçı olarak yeteneğim geldi alıma. İşler sarpa sararsa arabadan atlayıp kendimi kurtarmaya ya da Rosago’yu zorla zapt edip aracı durdurmaya karar verdim.
40 dakika sonra o yarış arabası bizim şirketin bulunduğu binanın önünde zınk diye durdu.
"...Teşekkürler. Çok teşekkür ederim." Emniyet kemerini çözerken yüzüm kireç gibiydi.
Bir suikastçı olarak yeteneklerime ve muazzam denge duyuma sahip olmasaydım, kesinlikle araç tutar ve oracıkta yere kusardım.
"Rica ederim. Yarın görüşürüz." Rosago gülümseyerek el salladı.
"..." Derin bir nefes verip bizim yarışçıyla vedalaştım.
Binaya girerken gayriihtiyari o otomatın belirdiği yere gözüm kaydı. Boştu.
Çok şükür... Üst kata çıkmak için asansörün "yukarı" düğmesine bastım.
Beklerken başımı eğip üstümü başımı düzelttim.
Tam o sırada, deri çizmeler giymiş uzun bacaklı biri bana doğru yürümeye başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.