Bayan Da’da gerçekten peygamber sabrı ve tuhaf bir mizah anlayışı var… Neyse ki internet servis sağlayıcım kotasız tarifede, kota aşımı derdi çekmiyorum.
Dudaklarımın kenarındaki seğirmeyi güç bela bastırıp yüzümü pencereye çevirdim.
Yine oradaydı. Pencere camında oturmuş, Çinli Bir Hayalet Hikayesi’ni izleyen bir kadın hayalet. İnsanın içini ürperten tuhaf bir manzaraydı.
Madem kötü bir niyeti yoktu ve üstelik tarikat meselesinde bana yol göstermişti, ben de üzerine gitmedim. Zaten hayaletleri defetmek gibi bir yeteneğim de yoktu; neticede bir suikastçıdan böyle şeyler yapmasını bekleyemezdiniz. Bir an düşündükten sonra doğrudan sordum: "İzlemeye devam etmek ister misin?"
Bu filmi yıllar önce izlemiştim, oturup bir daha seyretmeme gerek yoktu.
Ayrıca yarın sabah önemli bir konuğu karşılamak için havaalanına gitmem gerekiyordu, bütün geceyi ayakta geçiremezdim.
Geç kalır da bir aksilik çıkarsa patron kesin maaşımdan keserdi, hatta kovulmam bile an meselesi olurdu!
Neyse ki üzerimde ne bir ev kredisi yükü vardı ne de taksitle aldığım eşyalar. Kredi kartı borcu ya da ödenmeyi bekleyen senetlerle boğuşmuyordum. Aksi takdirde az önce Bayan Da’ya zırnık koklatmaz, işi daha ucuza kapatacak birini arardım.
Pencere camındaki kadın hayalet başını çevirip bana baktı.
"Uykunu kaçırmasın?"
"Kulaklık tak yeter. Işık sorun değil," diye kestirip attım.
Kadın hayalet başıyla onayladı ve birden pencereden kayboldu.
Hemen ardından silüeti bilgisayar ekranında belirdi; sanki filmin bir parçasıymış gibi sahneyle bütünleşmişti.
O an hoparlörün sesi kısıldı, ekranın parlaklığı da kendiliğinden azaldı.
Etkileyiciydi doğrusu. Hayalet dediğin böyle olmalıydı... Nedendir bilinmez, içimdeki hayalet korkusunun gitgide eridiğini hissettim.
Çocukluğum geldi aklıma; korku filmlerini izlerken az mı aklım başımdan çıkardı. Yine de gizli gizli izlemekten geri durmaz, o korkuyla karışık zevki iliklerime kadar yaşardım.
Yataktan kalkıp odanın ışığını kapattım. Yorganın altına girip göğsüme kadar çektim.
Tam gözlerimi kapatıp uykuya dalacakken zihnimin bir köşesinde sanki bir şeyi unuttuğumu hissettim.
Bir dakika sonra gözlerimi pat diye açtım. "İyi geceler," diye fısıldadım.
Nispeten medeni bir insan olarak, bir hayaletle karşı karşıya olsam bile nezaketi elden bırakmamak gerekiyordu.
Birkaç saniye sonra kulağımda yankılanan o yankılı, buğulu sesi duydum.
"İyi geceler."
Vicdanım rahat bir şekilde kendimi uykunun kollarına bıraktım. Çok geçmeden derin bir uykuya daldım.
Gözlerimi açtığımda hava çoktan aydınlanmıştı. Perdeden süzülen güneş ışığı yatağın üzerine dağılmıştı.
Alışkanlık gereği birkaç dakika yatakta tembellik yapıp zihnimin berraklaşmasını bekledim. Sonra yavaşça doğrulup oturdum.
Gözüm gayriihtiyari masaya kaydı; bilgisayarın ekranı kapanmıştı ama kasa hâlâ çalışıyor, kırmızı ışığı yanıp sönüyordu.
"Filmi bitirip gitti mi acaba?" Dün gece yaşananlar, berrak bir rüyanın kırıntıları gibi zihnime geri döküldü.
Başımı iki yana sallayıp saate bakmak için telefonumu elime aldım.
Siktir!
Fırladığım gibi banyoya daldım.
Neredeyse geç kalıyordum!
İşi elime yüzüme bulaştırırsam CEO Huang derimi yüzerdi!
O adam sadece güzel kadınlara merhamet gösterirdi!
O an ne suikastçı kimliğim ne tarikat ne kadın hayalet ne de bir medyum zihnimi meşgul ediyordu.
Bir insan için hayatta kalmak her şeyden önce gelirdi.
Hayatta kalmanın ilk kuralı ise paraydı.
Beş dakika içinde elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştirdim ve merdivenlere koştum.
Bu noktada iki ev arkadaşıma hakkını teslim etmeliydim. Geç yatıp geç kalktıkları için sabahları banyo sırasında asla çakışmıyorduk. Benim işe yetişme telaşıma hiç köstek olmamışlardı.
Peng Deng daha önce başka bir şehirde kaldığı ev arkadaşından dert yanmıştı; adam her sabah banyoda bir saat geçiriyormuş, bu yüzden Peng Deng ya sabahın köründe kalkmak ya da diş fırçasıyla havlusunu ofise taşımak zorunda kalıyormuş.
Merdivenleri inerken aniden bir pişmanlık dalgası hissettim. Ben bir suikastçıydım. Altıncı kattan aşağı atlayabilirdim!
Böylece zamandan muazzam tasarruf etmiş olurdum!
Fakat bu saatte sokaklar yayayla doludur. Pencere eşiğine tırmandığımı görseler anında polisi ararlar, bu da işi iyice sarpa sardırırdı.
Daha fazla düşünmeden merdiven basamaklarını onar onar atlayarak zemin kata indim.
Aşağı koşarken bir yandan da telefondan uygulamaya girip havaalanına gitmek için bir araç çağırmayı başardım.
İş için gittiğimden yol parasını şirkete kitleyebilirdim!
Şansım yaver gitti, talep anında karşılık buldu. Sürücü zaten yakındaymış. Siteden dışarı fırlamamla beyaz bir aracın önümde durması bir oldu.
Mükemmel!
Derin bir nefes alıp kapıyı açtım ve içeri kuruldum.
"Havaalanı."
"Tamamdır." Maskeli sürücünün pek laf açacak hali yoktu.
En sevdiğim insan tipi.
Tıpkı berberin konuşmayanını sevdiğim gibi.
Telefona tekrar göz attım. Trafik sıkışsa bile vaktinde varacağımı garantiledikten sonra, özel şoförü arayıp yola çıkıp çıkmadığını teyit ettim.
Bu şoför bizim şirketin elemanı değildi. Gelecek olan yabancı konuğun bağlı olduğu yerel ofisin personeliydi.
Yani Bay Zaratulstra'yı bizzat karşılamama aslında gerek yoktu, kendi adamları zaten ilgilenecekti. Yine de CEO Huang incelik olsun diye beni göndermişti.
Her şeyin yolunda olduğundan emin olunca telefonda gezinmeye başladım.
O sırada gözüm komik bir gönderiye takıldı:
"Flört ettiğim kız birden benimle konuşmayı kesti, neden olabilir?
Geçen gün illa benim evde film izleyelim diye tutturdu. Ertesi gün erken kalkıp işe gitmem gerekiyordu, ben de yatağın kenarına oturup filmi tek başına izlemesini söyledim..."
Cık cık cık... Herife içimden bir güzel sövüp altındaki yorumları okudum.
Yaklaşık bir saat sonra araç havaalanına ulaştı.
Çok şükür, hâlâ vaktim vardı... Rahat bir nefes alıp sürücüye beş yıldız verdim.
Ardından uçuş takvimini açıp uçağın iniş saatini kontrol ettim.
"...NH6567 sefer sayılı uçuş, motor arızası nedeniyle Ning Bei Havaalanı'na zorunlu iniş yapmıştır..."
Hadi canım, ciddi misin sen? Hemen karşı tarafın şoförünü aradım.
"Alo, uçuşta sorun çıkmış. Uçak Ning Bei'ye yönlendirilmiş."
"Hemen Bay Zaratulstra'yı arayıp aktarmalı uçuşla mı geleceğini, hızlı trene mi bineceğini yoksa yarına mı ertelendiğini öğreneyim," dedi şoför son derece sakin bir sesle.
"Tamam, neredesin? Önce bir buluşalım." Havaalanında saatlerce beklemek zorunda kalabileceğimi düşündükçe başıma ağrılar giriyordu.
Otoparkın yerini tarif edince oraya doğru yürüyüp şoförü buldum.
Adam siyah saçlı, mavi gözlü bir yabancıydı. İnce bir bıyığı vardı ve oldukça yakışıklı görünüyordu.
"Merhaba, nasıl hitap etmeliyim?" diye sordum yanına yaklaşırken.
Yaşlı Ai bana sadece bir telefon numarasıyla Çince bir isim vermişti. Şimdi adamın gerçek adını öğrenmek istiyordum.
Şoför başıyla selam verip konuştu: "Bay Zaratulstra bir saat sonrasına yeni bir bilet almış bile. Çok geçmeden burada olur. Siz durumu CEO Huang'a bildirin isterseniz."
"Tamamdır." İçimden sabır çektim.
Bu gidişle öğleye kadar burada pinekleyeceğimiz kesinleşmişti.
Şoför konuşmaya devam etti: "Adım Rosago.
MISTER Şirketi'nin personeliyim."
"Çincen gayet iyiymiş. Nerelisin?" diye sordum, kendimi avutmaya çalışırken öylesine bir iltifatta bulunarak.
Rosago gülümsedi. "Fransa."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.