"Evet, bir ay kadar önce." Aaron altın çerçeveli gözlüğünü hafifçe düzelterek kesin bir cevap verdi.
Bir ay kadar önce mi? Will Auceptin ile ilgili o kabuslarla boğuştuğun zamanlar değil miydi yani? Klein şaşırıp kalmıştı ama içindeki bu kafa karışıklığını dışarı yansıtmadı.
Göz açıp kapayıncaya kadar, daha önce yaptığı iki kehanet zihninde canlandı.
Will Auceptin, dışarıdan su seslerinin geldiği karanlık bir odadaydı.
Bu su sesi amniyon sıvısını mı yoksa kanı mı simgeliyordu? Klein’ın zihnine bir anlık ürperti çöktü, bir şeyleri kavramaya başlamıştı.
Dr. Aaron’a tekrar baktığında, gözlerinde oldukça karmaşık bir ifade vardı.
Karısının karnında, aslında bir kader yılanı olan Will Auceptin’i taşıdığından şüpheleniyordu!
Mistik sembolizmde, kader yılanının başı ve kuyruğu birbirine kavuşur, kendi kuyruğunu yutar. Bu, gizli bir şekilde kaderin döngüsünü simgeler... Düşmanından kaçmak için Will Auceptin bilerek ve gizlice bu yeni döngüyü erkenden mi başlatmıştı? Klein elindeki bilgilerden yola çıkarak böyle bir tahminde bulundu.
Dr. Aaron, onun gizlemeye çalıştığı bu tuhaflığı fark etmedi. Gülümseyerek, "Kesinlikle çok sevimli bir çocuk olacak. Doğduğunda gelişi şerefine bir parti vereceğim. Sherlock, vakti geldiğinde davetimi sakın geri çevirme," dedi.
"Belki de bir kızdır," diye karşılık verdi Klein gülümseyerek.
Doğrusunu söylemek gerekirse, yeni doğmuş bir kader yılanının ne durumda olacağını kendi gözleriyle görmeyi çok istiyordu.
Ancak içten içe bir korku ve endişe de duymuyor değildi. Ne de olsa kader yılanı, canavar yolunun kaderle ilgili birinci sırasındaydı ve bu işin ucu tanrılık mertebesi için verilen mücadeleye kadar uzanıyordu. Geleceğin sorunsuz, huzurlu ve mutlu geçeceğini kimse garanti edemezdi.
Dr. Aaron için bu bir lütuf mu yoksa felaket miydi, kestirmek zordu... Will Auceptin’in iyi niyetli olup olmaması bir yana, diğer kader yılanının onun izini bulup bulamayacağı da ayrı bir muammaydı... Üstelik Will Auceptin şu ana kadar kimseye zarar vermemişti. Gece kuşları'na bunu haber vermek biraz acımasızca olurdu. Başıboş beydorları her zaman anlamaya çalışmıştı... En iyisi hiçbir şeye karışmadan, sessizce köşeden izlemekti. Ya da belki de duruma göre hareket etmek en doğrusuydu... Belki de işaretleri yanlış yorumlamış, fazla kuruntu yapmıştı? Belki de Will Auceptin aslında bir kader yılanı bile değildi! Bayan Aaron’ın taşıdığı bebek son derece normal bir çocuktu! Klein'ın zihninden bir an içinde onlarca düşünce geçip gitti.
"Kız mı? Öylesi daha da güzel olur," dedi Aaron büyük bir hevesle.
Klein kısa bir tereddütün ardından sordu: "Son zamanlarda hiç kabus gördün mü?"
"Ara sıra, ama hepsi normal kabuslardı. Will Auceptin’i gördüğüm o rüyalar tamamen bitti. Sherlock, bana yol gösterdiğin için gerçekten teşekkür ederim," dedi Aaron minnetle.
Hayır, hayır, asıl bu durum hiç normal değil. Eski bir klavye delikanlısı olarak kısıtlı psikoloji bilgim bana söylüyor ki, ara sıra Will Auceptin’i rüyasında görmesi en doğal şey olurdu. Aşırı uyarılmaya karşı zihnin verdiği sıradan bir tepkiydi bu. Will sana bu kadar büyük bir sıkıntı vermiş ve üzerinde böyle derin bir iz bırakmışken, bunun rüyalarına yansımaması imkansızdı. Dolayısıyla normal şartlarda ara sıra Will Auceptin’i rüyanda görmeliydin; rüya çok net olmasa da, detayları hatırlamasan bile onunla ilgili bir şeyler gördüğünü bilmeliydin... Klein bundan neredeyse emindi.
Tam o sırada kulaklarına hışırtılı bir ses çalındı.
Refleks icabı salonun dışına baktığında, gökyüzündeki karanlığın sert bir rüzgarla dağıldığını, etraftaki hafif, sarımsı sisin savrulup gittiğini gördü.
Yapraksız ağaç dalları deli gibi sallanıyor, şiddetli rüzgar güneydoğuya doğru belirgin bir iz bırakarak esiyordu.
Birkaç saniye sonra her şey eski haline döndü.
"Kışın Backlund’da böyle sert rüzgarlar pek görülmez. En azından ben daha önce hiç hatılamıyorum," dedi Aaron içini çekerek pencereden dışarı bakarken.
Bu sıradan bir rüzgar değil... Ne oldu acaba? Klein merakını bastırdı ve lavaboya gitme bahanesiyle oradan ayrıldı. Basit bir kehanet yapmayı denediyse de kayda değer bir ipucu elde edemedi.
Konuyu şimdilik rafa kaldırıp atış pratiği yapmak için yer altındaki poligona inmeye karar verdi.
O sırada sıcak salonun kapısında kırmızı yelekli bir görevli belirdi ve saygıyla, "Bay Moriarty, bir arkadaşınız sizi görmeye geldi," dedi.
"Kim?" diye sordu Klein şaşırarak.
"Bay Ikanser Bernard," diye yanıtladı görevli.
Şu sürekli saçına fön çekmek zorunda kalan dekan... Neden aniden beni aramaya geldi ki? Yeni bir ipucu mu buldular acaba? Klein hiç vakit kaybetmeden kulübün kabul salonuna doğru ilerledi.
Ikanser, kabarık saçlarının yukarı doğru ittiği şapkasını eliyle bastırarak yaklaştı ve fısıltıyla, "Cezalandırıcılar, Jason Patrick Beria’yı buldu," dedi.
"Nasıl bulmuşlar?" Klein yarı şaşkın, yarı meraklı bir sesle sordu.
Yaptığı kehanete göre Jason Beria sürekli bir insan derisi giyiyordu. Gerçek görünüşü ve aurası tahmin ettiklerinden tamamen farklıydı. Onu bu kadar kolay bulabilmiş olmaları neredeyse imkansızdı!
Ikanser etrafı kolaçan ettikten sonra, "Detayları bilmiyorum. Haber bana yeni ulaştı," dedi.
Kapının dışındaki ağaçta duran küçük beyaz bir kuşu işaret etti.
Kuş, gagasıyla sakin sakin tüylerini temizliyordu.
Klein daha bir şey soramadan, Ikanser olayı kabaca özetledi.
"Cezalandırıcılar bazı ipuçları bulup Jason’ın yerini tespit etmişler. Ancak iblis tehlikeyi önceden fark edip etrafı sarılmadan önce iki cezalandırıcıyı öldürmüş ve kaçmayı başarmış. Bu durum Fırtına Lordu Kilisesi’nin üst düzey yöneticilerini küplere bindirdi. Bu yüzden Tanrı’nın İlahicisi Ace Snake bizzat takibe katıldı. Az önce esen o şiddetli rüzgarı fark etmişsindir, işte buna o sebep oldu. Kendisi Fırtına Lordu Kilisesi’nin Backlund bölgesi başpiskoposu ve aynı zamanda kilisenin kardinallerinden biri."
Kulağa normal gelse de içinde garip bir his var... Bay Isengard ile kurduğumuz teoriye göre, arzu elçisi olan Jason’ın üst sıradaki beydorları üzerine çekmek için uyguladığı bir plan da olabilir bu... Klein biraz düşündükten sonra sordu: "Bulunan kişinin gerçekten Jason Beria olduğundan emin misiniz?"
Ikanser’ın yüzü bir anda ciddileşti. Tuhaf bir ses tonuyla, "Bir deneyeceğim," dedi.
Klein’a kendisini takip etmesini işaret etti. Sokağın kenarına park edilmiş büyük bir arabaya bindiler. İçeride Makine Zihniyet Grubu’ndan iki kişi daha vardı.
Ikanser derin bir nefes alıp kıyafetinin özel bir cebinden o garip desenli gümüş aynayı çıkardı.
Gerekli ritüelleri tamamladıktan sonra kasvetli bir sesle konuştu: "Yüce Arrodes, sorum şu: 'Jason Patrick Beria şu anda nerede?'"
Etraftaki ışıklar, yağmur sonrasındaki yansımalar gibi aniden bükülmeye başladı. Gümüş aynanın yüzeyinde hızla bir görüntü belirdi.
Yelkenleri açık bir nehir teknesiydi bu. Çıkık elmacık kemikleri, griye çalan mavi gözleri ve düzgünce taranmış saçlarıyla Jason Beria, şapkasını aşağıya doğru bastırmış, paltosunun yakasını kaldırmış bir halde aceleyle kabine giriyordu.
"Gerçekten de Backlund’dan kaçmaya çalışıyor! Tanrı’nın İlahicisi de liman bölgesine doğru ilerliyor gibi görünüyor..." dedi Makine Zihniyet Grubu’nun kadın üyesi, durumu kavrayarak.
Kendini bu kadar kolay açık etmesi çok garip değil mi? Klein’ın kafası soru işaretleriyle doluydu.
Ikanser ise bunlarla ilgilenmiyor, tüm dikkatini gümüş aynanın yüzeyine veriyordu.
Bu sefer sadece cevap verme seçeneği vardı. Yanlış cevap vermek ya da yalan söylemek, korkunç bir ceza almak anlamına geliyordu.
Çok geçmeden aynanın üzerinde kan kırmızısı harfler belirdi:
"Eğer hoşlandığın adamın her yeri urlarla kaplansaydı, derisi soyulup geriye sadece et ve kemik kalsaydı ya da bir canavara dönüşseydi ama yine de seninle iletişim kurabilseydi, onu hala sever miydin?"
Ne kadar utanç verici bir soru... Bir dakika, bir erkekten mi bahsediyor? Klein neredeyse dönüp Ikanser’a bakacaktı.
Ikanser yavaşça nefesini dışarı verdi ve "Severdim ama onu kendi ellerimle öldürürdüm," dedi.
"Çok dürüstçe." Gümüş aynanın yüzeyinde yeni kelimeler belirdi.
... Bu soru-cevap oyunu resmen halka açık bir mahkeme gibi... Klein utancından yüzünü kapatmak istedi.
Makine Zihniyet Grubu’nun diğer iki üyesine baktı; yüzlerinde hiçbir tuhaflık yoktu, ya da en azından hiçbir şey fark etmemiş gibi davranmayı iyi beceriyorlardı. Tereddütle konuştu: "Tüm bunların fazla kolay olduğunu düşünmeden edemiyorum. Belki de o gördüğümüz kişi gerçek Jason Beria değildir?"
"Ama ayna doğrudan Jason Beria’yı gösterdi." Ikanser gümüş aynayı kaldırmaya hazırlanıyordu.
Klein birkaç saniye düşündükten sonra kelimelerini özenle seçerek konuştu: "Hayır, asıl demek istediğim, kalıplaşmış düşünceleri bir kenara bırakmamız gerektiği. Bizim aradığımız kişi Jason Beria değil, arzu elçisi. Bu ikisi her zaman aynı kişi olmayabilir.
Bir dedektif olarak bunu belirtmek zorundayım."
Kral Bulvarı’nda, lüks bir araba krallık parlamentosundan ayrılıyordu.
İçi halılarla kaplı araba; yatağı, kanepesi, masası ve diğer eşyalarıyla adeta yürüyen bir oda gibiydi.
Koyu mavi renkli bir amiral üniforması giymiş olan Dük Pallas Negan, kristal kadehindeki kan kırmızısı şarabı yudumluyordu.
Şarabın tadını çıkarırken düşünceli bir tavırla konuştu: "Yarın Earl Hall’u bana davet et. Onunla fabrika işçilerinin ücretlerinin artırılması, çalışma saatlerinin iyileştirilmesi ve Yoksulluk Yasası’nda yapılacak değişiklikler hakkında konuşmak istiyorum. Bunlar son zamanlarda üzerinde çok durduğu konular. Oldukça ilgisini çekecektir. Heh, Gece Tanrıçası Kilisesi neden bir anda böyle işlerle ilgilenmeye başladı ki?
Daveti gönderirken, Earl Hall’a tartışmak istediğim konuları önceden çıtlatabilirsin. Seçimlerdeki mülkiyet sınırlandırması son derece gerekli bir şey, bunun esnetilmesi söz konusu bile olamaz. Aksi takdirde, çok sayıda işçiyi elinde tutanlar parlamentoda daha fazla koltuk sahibi olur. Ayrıca, şu geçersiz oy bölgelerine yönelik son saldırıların da üzerini kapatın..."
Yandaki sekreter, Dük Negan’ın emirlerini aceleyle not etti.
İşi bittiğinde içini çeken Dük Negan, “Bunları yapmamın tek sebebi soyluların iyiliği,” diye mırıldandı. “Gelgelelim aramızda baltaya sap olamamış heriflerin sayısı her geçen gün artıyor. Hatta o kodamanlara gırtlağına kadar borçlu olanlar bile var.”
Araba o sırada İmparatoriçe Bölgesi’ne sapmayıp düz devam etti.
Kraldan sonra en çok mülke sahip soylu olan Dük Negan’ın pek çok hanımefendiyle gizli ilişkisi vardı. Ancak nispeten muhafazakar bir yapısı olan Loen Krallığı’nda bu durum onu siyasi düşmanlarının karşısında savunmasız bırakabilirdi. Bu yüzden koca bir dük olmasına rağmen sevgilisinin evine giderken gizli kapaklı hareket etmek zorundaydı. Yine de bu gizlilik, aldığı keyfi daha da artırıyor gibiydi.
Bugün, son iki üç yıldır en gözde sevgilisi olan ve henüz yirmisine yeni basmış genç kızın yanına gitmeyi planlıyordu.
Dük Negan mumya tozundan yapılma ilaç şişesini çıkarıp dikti. Boynundaki aksesuara eli gayriihtiyari gitti. Bu, başparmak büyüklüğünde, koyu mavi bir deniz kabuğuydu.
Qilangos’un gerçekleştirdiği son suikast girişiminin ardından, Fırtına Lordu Kilisesi’nin onun güvenliği için özel olarak temin ettiği mistik bir eşyaydı. Dük Negan bunu üflediği an, Kutsal Rüzgar Katedrali’nin Tanrı’nın Büyücüsü unvanına sahip din adamı Ace Snake sesini duyacak ve konumunu hemen belirleyecekti.
Dük Negan kendini koruma işini öyle sağlama almıştı ki, sevgililerinin evlerini bile Kutsal Rüzgar Katedrali’nin yakınındaki bölgelere taşımıştı.
Araba, son derece lüks bir binanın önünde yavaşça durdu. Göz ucuyla bakıldığında, içi kıpkırmızı güllerle dolu camdan bir sera göze çarpıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.