Demek Ince Zangwill Backlund’a gitti... Kim bilir orada ne kadar kalacak... Evet... Belirli aralıklarla bunu teyit etmeliyim.
Klein düşüncelere dalarak öne doğru eğildi. Keçi derisi parşömen üzerindeki yazıları sildi ve yeni bir kehanet cümlesi karaladı:
Lanevus’un şu anki konumu.
Onun gözünde, Kaptan’ın ve kendisinin neredeyse canından olmasına yol açan kişi şüphesiz Ince Zangwill’di; ancak o kaçık Lanevus da kesinlikle bu sorumluluktan kaçamayacak bir suç ortağıydı. Bunun bedelini kanıyla ödemeliydi!
Cümleyi yedi kez tekrarladıktan sonra Klein bir kez daha rüya alemine daldı. Fakat sisli dünyanın parçalanmasının ardından beliren sahne, daha önce gördüğünün aynısıydı!
Geniş, hafif bulanık bir nehir, sayısız iskele ve bina... Yapılar ağırlıklı olarak mevcut Loen mimari tarzındaydı, bazıları ise biraz daha Gotik bir havaya sahipti. Kalabalık caddeler, gelişen manzaralar ve durmaksızın duman püskürten bacalar... Görkemli Gotik saat kuleleriyle yükselen lüks şatolar...
Lanevus da Umut Diyarı, Şehirlerin Şehri Backlund’daydı!
Klein gözlerini açtığında kafası biraz karışıktı. Lanevus’un tam konumunu belirlemek için kehanette bulunmuştu ama sonuçlar hala çok genel ve belirsiz bir bölgeyi işaret ediyordu.
Bu bana Lanevus’un dizisinin hayal ettiğimden çok daha yüksek olduğunu gösteriyor... Hayır, Gerçek Yaratıcı’nın oğlunun bu dünyaya inmesine yardım ettiği için büyük bir ödül almış olması da muhtemel. Örneğin, küçük bir tanrısallık özelliği veya Megose’un bebeğinden geriye kalan plasentaya benzer bir nesne mi? Hmm... İkincisini büyük ihtimalle Ince Zangwill alıp götürmüştür.
Klein ilk varsayımlarını yaparken bir yandan mırıldanıyor, bir yandan da zihninden binbir türlü düşünce geçiyordu.
Her iki düşmanının da kaba taslak nerede olduğunu teyit ettikten sonra başka bir sorunu düşündü. Hala intikam alabilecek yeteneğe sahip değildi!
Lanevus sadece dizi 7, hatta 8 olsa bile, eğer gerçekten büyük bir lütuf aldıysa onunla başa çıkmak hiç de kolay olmazdı. Üstelik Lanevus bariz bir şekilde çok kurnazdı; kendisinden daha güçlü olan beyötesi kişileri zekasıyla alt edip yenebilirdi... Ince Zangwill ise çok daha korkutucuydu. O bir dizi 4 yarı tanrıydı ve elinde 0. seviye çok güçlü bir mühürlü eser tutuyordu... Benim dünyaya gelişimle ilgili bazı sırlar olsa da, bu sırları bir savaş gücüne dönüştüremeyeceğim aşikar. Muhtemelen çok uzun bir süre de bu mümkün olmayacak... Elimdeki tek çare dizimi yükseltmeye devam etmek ya da daha güçlü mistik eşyalar toplamak. Her iki yöntemi de aynı anda kullanmalıyım...
Düşünceleri arasında Klein, bir kehanet daha eklemeye karar verdi.
Cümle üzerinde biraz durduktan sonra ciddiyetle yazdı: Güçlenmem için karşıma çıkacak fırsatlar.
Kalemi yavaşça masaya bıraktı, arkasına yaslanıp gözlerini yumdu.
Cümleyi içinden tekrarladı ve meditasyonun yardımıyla derin bir uykuya daldı.
Sisli dünyada, daha önce gördüğü sahneyi bir kez daha gördü. Nehir, iskeleler, bacalar, kalabalıklar, şatolar, çeşitli makineler ve Gotik saat kuleleri... Loen Krallığı’nın başkenti Backlund’u bir kez daha görmüştü!
Hemen ardından sahne değişti. Bulutları delip geçen görkemli bir zirve gördü ve orada heybetli, kadim bir saray yükseliyordu. Donuk mücevherler ve altınlarla süslenmiş, taştan yontulmuş devasa tahtı gördü. Sayısız gizemli sembolden oluşmuş tuhaf, dikey bir göz bebeği gördü.
Sahne hiçbir uyarı vermeden sessizce parçalandı. Klein yavaşça doğruldu ve parmaklarıyla masanın kenarına vurdu.
Backlund, güçlenmem için gereken fırsatları barındırıyor...
İkinci sahne, Hornacis sıradağlarının ana zirvesini, Antigonus ailesinden kalan hazineleri mi kastediyor? Antigonus ailesinin not defterindeki yozlaşma aracılığıyla uğursuz kumaş kuklanın bana ilettiği, sayısız gizemli sembolden oluşan o tuhaf dikey göz bebeği, tüm bunları başlatmanın anahtarı...
Zihninden pek çok düşünce geçti. Klein, Hornacis sıradağlarını ziyaret etmek için acele etmemeye karar verdi. Dizi 4 bir yarı tanrı bile orada pusuda bekleyen tehlikelerle başa çıkamayabilirdi.
Sanırım önce Backlund’a gideceğim...
Klein içini çekti ve kararını verdi. Kendini maneviyatla çevreleyip geri dönüşü tetikledi, gri sisin üzerindeki o gizemli alandan ayrıldı.
Maddi dünyaya döndüğünde, saklandığı yerden yavaşça çıkarak Dunn Smith’in mezarına doğru yürüdü.
Fotoğrafa ve mezar taşına derin derin baktı. Klein göğsüne yavaşça kızıl bir ay çizdi ve mezarlıktan dışarı çıktı.
Eski bir gece kuşu olarak, Raphael Mezarlığı’nda düzenli devriye gezen biriydi; gardiyanların rotalarına ve çevresine oldukça aşinaydı. Hiçbir alarm vermeden mezarlıktan kolayca ayrılmayı başardı. Ağaçların gölgesini siper ederek çakıllı yoldan Tingen’e doğru ilerledi.
Gece huzurluydu ve ay her zamanki gibi rüya gibiydi. Klein tek başına yürüyor, zihni dizginlenemez bir şekilde koşturuyordu. Bazen intikam planını tartıyor, bazen Kaptan ile geçirdiği zamanları hatırlıyor, bazen de Yaşlı Neil’ın mizahi maskesinin altına gizlenmiş o derin kederini anımsıyordu...
Klein farkında olmadan, bir hayalet gibi en yakındaki sokağa girmiş, köşeleri birer birer dönüyordu.
O halden sıyrılıp düşüncelerinin kontrolünü tamamen geri kazanması iki saatini aldı.
Nergis Caddesi’nde durduğunu fark etti. Karşısında kardeşi ve ablasıyla paylaştığı ev duruyordu.
İçgüdüsel olarak buraya dönmüştü.
Büyük bir sevinçle ileriye doğru bir adım attı ama aniden duraksadı. Acı acı gülümser ve kendiyle alay eden bir tonda mırıldandı:
Gidip kapıyı çalsam, Melissa korkudan bayılma geçirebilir... Benson o kadar gerilir ki saçları dökülmeye başlar. Sonra da kıvırcık saçlı bir babun adına beni sakinleştirmek için elinden geleni yapar...
Başını iki yana sallayan Klein, tanıdık kapıya bir süre baktıktan sonra Demir Haç Caddesi’ne doğru yöneldi.
Böylesi de iyi, böylesi de iyi... Gelecekte yapacağım şeyler onlara bulaşmayacak. Gece kuşları ekibi ve polis teşkilatının onlara verdiği tazminat, Melissa iş bulamasa ve Benson işini kaybetse bile istikrarlı bir orta sınıf hayatı yaşamalarına yetecektir...
Klein bir an sessizce yürüdükten sonra yorgunluk hissetmeye başladı. Ancak ölü biri olarak, üzerindeki kıyafetler, topaz pandülü ve Azik’in bakır düdüğü dışında hiçbir eşyası yoktu. Cebinde ne bir sterlin, ne bir şilin ne de bir kuruş vardı.
Düdüğü çalıp Bay Azik’e bir mektup göndersem ve bana yardım etmesini mi istesem?
Klein iyimser bir tavırla güldü.
Boşver, şimdilik onunla iletişime geçmemeliyim. Belki Ince Zangwill hala onu gözetim altında tutuyordur. Doğru zaman geldiğinde onu arayacağım... Binlerce yıl boyunca sayısız hayat yaşamış yaşlı bir canavar için diriltme konusunu anlamak zor olmasa gerek... En azından bu gece hava çok soğuk değil. Şimdilik uyuyacak bir yer bulup idare ederim, yarın sabah da gizli hesaptaki parayı çekmek için Backlund Bankası’nın Tingen şubesine giderim.
Son zamanlarda yapılacak çok fazla şey olduğu için Klein kurban ritüeliyle ilgili deneylere başlama fırsatı bulamamıştı. Gizli hesaptaki 300 sterline de dokunmamıştı.
Bu, harcamalarımı bir süre karşılamaya yetecektir. Yarın hangi günde olduğumuzu teyit etmek için bir gazete alırım... Bayan Adalet ve diğerleri yeni bir dua etmediler, bu da bir toplantıyı kaçırmadığım anlamına geliyor...
Klein rüzgar almayan bir yer bulup oturdu ve ceketini çıkardı. Onu battaniye niyetine üzerine serip duvara yaslanarak uykuya daldı.
Uykusunun üzerinden çok geçmemişti ki aniden biri tarafından uyandırıldı. Karşısında elinde copuyla bir polis duruyordu.
Omzunda tek bir rütbe işareti vardı, en düşük rütbeli polis memuru... Klein kimliğini teyit etmek için ona bir göz attı.
Polis sertçe çıkıştı: Burada uyuyamazsın! Sokaklar ve parklar sizin gibi tembel, işsiz güçsüz serserilerin uyuması için değil! Fakirlik Yasası’nın maddeleri böyle!
Öyle mi?
Klein donup kaldı. Hassas kimliği göz önüne alındığında polisle tartışmaya girmedi.
Ceketini kapıp gün ağarana kadar yürümeye devam etti.
Kısa süre sonra başını öne eğerek Backlund Bankası’nın Tingen şubesine girdi. Belirlediği şifreyle 200 sterlin çekti; paranın üçte birini acil durumlar için tasarruf olarak geride bıraktı.
Klein, şifreyi kadim Hermes dilinde yazarken şüphesiz duaları işitiyordu.
Daha sonra kışa hazırlık için; iki takım resmi kıyafet, iki gömlek, iki pantolon, iki çift deri bot, iki papyon, dört çift çorap, ayrıca iki kalın kruvaze ceket, iki düz renk kürk palto ve iki kalın pantolon için 38 sterlin harcadı. Bir baston, bir cüzdan ve deri bir bavul da satın aldı.
Alışverişini tamamladıktan sonra Klein temizlenip üstünü değiştirmek için bir otel buldu. Tanıdık birine rastlamamak için doğrudan tren istasyonu’na giden özel bir fayton kiraladı. Yol üzerinde bir gazete aldı ve günlerden pazar olduğunu öğrendi.
Tingen’den Backlund’a trenle gitmek yaklaşık dört saat sürüyordu. Lüks bir birinci sınıf koltuk yaklaşık bir sterlinin dörtte üçüne, yani 15 şiline mal oluyordu. İkinci sınıf koltuk 10 şilin, yani yarım sterlindi.
Tıkış tıkış ve bakımsız üçüncü sınıf koltuklar ise sadece 5 şilinle oldukça ucuzdu.
Klein bir an düşündükten sonra saat iki treni için ikinci sınıf bir bilet aldı.
Elinde bileti ve bavuluyla bekleme alanında rastgele bir yere oturdu. Saat henüz sabahın dokuzunu biraz geçiyordu.
Loen Krallığı’nda sıkı bir nüfus sayımı olmaması işine geliyordu. Kimliğini ispatlamak için son üç aya ait su ve havagazı faturalarıyla birlikte kira makbuzlarını göstermesi yetiyordu. Tren bileti almak ise çok daha kolaydı; para her kapıyı açıyordu.
Öğleden sonra Tingen’den ayrılıp Backlund’a doğru yola çıkacağını düşünürken, oturduğu yerde kalbinin orta yerinde derin bir boşluk hissetti.
Kendisine her zaman anne şefkatiyle yaklaşan kız kardeşini düşündü. Sürekli soğuk şakalar yapan ağabeyi aklına geldi. Karınlarını doyurup hareket edemeyecek hale geldikleri o akşamları hatırladı...
Bu sahneler zihninde canlanınca yüzünde bir gülümseme belirdi. Melissa’nın kukla dediği kaplumbağayı ve Benson’ın gitgide açılan o acınası saç çizgisini hatırlayınca acı acı gülümsedi.
İçini aniden bastıramadığı bir dürtü kapladı. Kardeşlerini son bir kez daha görmek istiyordu.
O an, neden daha erken bir saate değil de saat iki trenine bilet aldığını şimdi anlıyordu.
Valizini kaptığı gibi bekleme alanından hızla çıktı. Kiralık bir arabaya atlayıp Nergis Sokağı’na geri döndü.
Evinin tam karşısındaki gölgelik bir yere saklanıp kapıya bakmaya başladı. Defalarca karşıya geçmek için yeltendi ancak o geniş sokağı aşacak gücü kendinde bulamadı.
Klein yolun karşı tarafına dalgın bakışlarla bakarken kendini bir anda evsiz barksız hissetti. Buraya ilk reenkarne olduğu zamanlarda da benzer bir hisse kapılmıştı.
Derken evin kapısı açıldı. Melissa ve Benson dışarı çıktılar.
Melissa siyah bir elbise giymiş, üzerine yine siyah tüllü bir şapka takmıştı. Benson ise gömleği, yeleği, pantolonu, ceketi ve şapkasıyla tepeden tırnağa siyahlara bürünmüştü. İkisinin de yüzünde donuk, kederli bir ifade vardı.
Melissa zayıflamış... Benson neden bu kadar bitkin görünüyor...
Klein’ın kalbi acıyla sızladı. Dudakları aralandı ama isimlerini haykıramadı.
Farkında bile olmadan onları en yakın belediye meydanına kadar takip etti. Meydanda yine çadırlar kurulmuştu. Şehre gösteri yapmak için yeni bir sirk topluluğu gelmişti.
Benson cebinden para çıkarıp giriş biletlerini aldı ve Melissa’yı sirke doğru yönlendirdi. Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi.
“Bu sirk topluluğu çok meşhurdur.”
Melissa ifadesizce başını salladı.
“Peki.”
Bir an ayağı kaydı, az kalsın düşüyordu.
O sırada bilet almakta olan Klein’ın ağzı açık kaldı. Elini içgüdüsel olarak kardeşine yardım etmek için uzattı fakat hemen geri çekmek zorunda kaldı. Kalabalığın ortasında öylece çaresizce kalakaldı.
Benson korkuyla yerinden sıçradı ancak yardım etmek için çok geç kalmıştı. Yine de Melissa çabuk toparlanıp dengesini sağladı. Dudaklarını büzdü, tek kelime etmedi.
O esnada palyaçolar etrafı sardı; kimisi tekerleklerin veya devasa lastik topların üzerinde dengede duruyor, kimisi havaya sayısız tenis topu fırlatıp her birini gülünç hareketlerle yakalıyordu.
Melissa gösteriye bakıyor ama palyaçoları görmüyor gibiydi. Benson, tezahürat yaparak kız kardeşinin moralini düzeltmeye çalışsa da başarılı olamadı. Sonunda onun da yüzü asıldı.
Klein uzaktan bu manzarayı izlerken dudaklarını birbirine bastırdı. Yanlarına gitmek istiyor ama buna cesaret edemiyordu.
Aniden ceketinin içindeki cüzdanına dokundu ve aklına bir fikir geldi.
Benson ve Melissa sessizce ilerlemeye, çeşitli gösterileri izlemeye devam ettiler.
Bir süre sonra, onlara doğru koşan bir palyaço gördüler. Yüzü rengarenk boyalarla boyanmıştı. Palyaço önce havaya bir tenis topu fırlattı; çevredeki herkesin dikkati havaya çevrilmişken yoktan bir çiçek var etti. Bu bir Sevilla kasımpatısıydı.
Palyaço çiçeği Melissa ve Benson’ın önüne getirdi. Altın sarısı rengindeki bu çiçek, mutluluğu simgeliyordu.
Melissa ve Benson şaşkınlık içinde palyaçoya baktılar. Gördükleri tek şey, o boyalı yüzün üzerine kondurulmuş kocaman bir gülümsemeydi. Mutlu bir gülümseme, abartılı bir gülümseme, komik bir gülümseme.
(Birinci Cilt Sonu)
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.