Ölmüş mü?
Will Auceptin ölmüş müydü yani?
Üstelik epey zaman önce ölmüş gibi görünüyordu!
Bu bir oyun olabilir miydi?
Klein, aklından hızla geçen şüphe dolu düşüncelerle, çocuğun cesedine şaşkınlık içinde baktı.
Bildiği kadarıyla Will Auceptin, canavar yolunun birinci sırası olan Merkür Yılanı ile bir şekilde bağlantısı olan özel bir çocuktu.
Sırf eğlencesine yaptığı kehanet oyununda, doktora söylediği "Şansınız giderek kötüleşecek," sözü bile Aaron’ın uzun süre bahtsızlıkla boğuşmasına yetmişti. Katladığı kağıttan turna, Aaron’ın astral bedeninin ruhlar dünyasında bulunmasını ve zihnine yapay vahiyler fısıldanmasını sağlamıştı. Gri sisin üzerinde bile Klein onun yerini tam olarak tespit edememiş, net bir sonuca varamamıştı. Böyle bir çocuk nasıl olur da durup dururken ölebilirdi? Doktor Aaron rüyalarını görmeden önce mi ölmüştü? Peki ya ailesi neredeydi?
Klein gözlerini kıstı. İçini altüst eden o keskin mide bulantısına rağmen çürümekte olan cesedi dikkatle inceledi. Toprağın arasına karışmış, yırtık pırtık tarot kartı parçalarını fark etti.
Ruhani sezişleri, karşısındaki bu cesedin büyük ihtimalle Will Auceptin olduğunu fısıldıyordu.
Gerçekten de sarsıcı ve akıl almaz bir durum. Birazdan gri sisin üzerine çıkıp Will Auceptin’in sahte bir ölüm tezgahlayıp tezgahlamadığını kontrol etmeliyim. Bir dakika, bunun benimle ne ilgisi var ki? Merkür Yılanı gibi bir şeye bulaşmamak için zaten bu işin peşini bırakmaya karar vermiştim. Bu bela, mühürlü eser sıfır sıfır sekizden bile daha korkunç olabilir.
Dalgın halinden sıyrılan Klein, dehşet içindeki mezar bakıcısına ve aklını kaçırmanın eşiğindeki Doktor Aaron’a döndü.
"Polis çağırın!"
"Tamam! Hemen!" Mezar bakıcısı önce afalladı, ardından kekeleyerek onayladı.
Elindeki kürekle arkasını dönüp ormanın dışına doğru öyle bir hızla koşmaya başladı ki arkasından bir zombi ordusu kovalıyor sanılırdı.
Sıradan bir insan işte, hiç temkinli davranmıyor. Böyle bir durumda insan etrafındakilerin kötü niyetli olabileceğini düşünüp tetikte olmaz mı? Sırtını böyle açıkça dönersen kafana küreği yemen işten bile değil. Klein, mezar bakıcısının arkasından bakıp başını iki yana sallayarak iç çekti.
Tingen’de bir Gece Bekçisi olduğu dönemde pek çok vaka dosyası incelemiş, kurbanların çoğunun aslında yanlarındaki yol arkadaşları tarafından katledildiğini görmüştü.
Bunları düşünerek Doktor Aaron’ın yanına gitti, eğilip elini uzattı.
"Korkacak bir şey yok. O artık ölü."
"Beni korkutan da zaten bu ölüm." Aaron biraz olsun sakinleşmişti. Klein’ın uzattığı eli tutmadan kendi çabasıyla ayağa kalktı.
Siyah setre ceketi baştan aşağı çamura belenmişti. Klein, tuhaf bir şekilde adamın elbiseleri için üzülmeden edemedi.
Değerli bir şeyin zarar görmesine asla dayanamayan insanlardanım. İçinden sessizce hayıflandı.
Aaron’ın hâlâ titrediğini görünce hafifçe güldü. "Böyle anlarda, inandığınız tanrıya dua etmek inanılmaz derecede rahatlatır."
"Öyle mi dersiniz?" Aaron şaşırmıştı. Sağ eliyle göğsünde saat yönünde dört nokta işaretleyerek hafifçe mırıldandı: "Gece Tanrıçası, yıldızlardan daha yüce, sonsuzluktan daha sonsuzdur. Sadık kulun, kutsamanı diler..."
Bu sözleri defalarca tekrarladıktan sonra nihayet sakinleşti, üzerindeki o ağır dehşet perdesi yavaş yavaş aralandı.
Klein da elini göğsüne götürüp üçgen kutsal sembolü çizdi ve içinden mırıldandı: Buhar ve Makine Tanrısı, sana zerre inancı olmayan bu kulun senden kutsama diliyor...
Bunu yaparken kendi kendine gülmekten de geri duramadı. Tanrının onu oracıkta bir yıldırımlarla çarpmasından endişelenmişti.
Neyse ki şimşek ve yıldırımlar Fırtına Lordu’nun tekelindeydi, Buhar ve Makine Tanrısı’nın alanına girmiyordu. Klein bu düşünceyle rahatladı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra, ikisi de en yakındaki karakolun sorgu odasında oturuyordu.
İfade verirken Klein, olaylarla hiçbir ilgisi olmayan sıradan bir özel dedektif olduğunu açık yüreklilikle anlattı. Doktor Aaron ise cesedi bulmasını sağlayan rüyasını tüm detaylarıyla polise aktardı.
Klein, polislerin onlara zerre inanmadığını sezebiliyordu. Ancak memurlar bir ara dışarı çıkıp geri geldiklerinde tavırları tamamen değişti. Doktor Aaron ve Dedektif Moriarty’nin şüpheli bir durumunun olmadığını, ifadelerini imzalayıp gidebileceklerini söylediler.
Aaron bu duruma şaşırsa da Klein hiç şaşırmamıştı. Gece Bekçileri’nin duruma el attığı apaçık ortadaydı.
Doktoru önceden Katedral binasına göndermenin faydası burada ortaya çıkmıştı.
Karakoldan çıkarken Klein, tanıdık bir figür gördüğünde hiç şaşırmadı. Bu, daha önce onun rüyasına giren Gece Bekçisi’nden başkası değildi.
Muhtemelen bir kaptan olan nöbetçi memur, üzerindeki gri rüzgarlığıyla soğuğa karşı Klein’dan çok daha dayanıklı görünüyordu. Mavi gözlerini Klein’ın üzerinde gezdirdi, ancak onu hiç tanımıyormuş gibi yaparak sıradan bir başkomiser rolünü başarıyla sürdürdü.
Klein da aynı şekilde sıradan bir özel dedektif rolünü oynayarak gözlüğünü düzeltti, yarım silindir şapkasını taktı ve Doktor Aaron ile birlikte bir arabaya binerek karakoldan ayrıldı.
Arabacıya önce Minsk Caddesi’ne gitmesini söyleyen Aaron, Klein’a döndü. "Sherlock, sence bu iş burada bitti mi?"
"Eğer o ceset gerçekten Will Auceptin’e aitse, artık başın belaya girmeyecektir." Klein bir an duraksadı ve devam etti: "Aaron, son zamanlarda başka tuhaf bir şey dikkatini çekti mi? Ne olursa olsun."
Aaron bir süre düşündü, ardından başını iki yana salladı.
"Hayır, hiçbir şey."
"İşte bu kutlamaya değer!" Klein gülümseyerek içini çekti.
Onun için bu işin varabileceği en iyi son buydu. Gri sisin üzerinde katladığı kağıt turna hiçbir iz bırakmayacak, gelecekte yapılacak hiçbir kehanet de sorun yaratmayacaktı ama yine de bir Gece Bekçisi’nin aniden uyanıp ipuçlarını takip etmesinden endişeleniyordu. Şimdi ise Will Auceptin’in ölümüyle birlikte bu dava muhtemelen bir çıkmaza girecek, dosya tozlu raflara kaldırılıp geçici olarak kapatılacaktı. Yeni bir gelişme olmadıkça da kimse dönüp yüzüne bakmayacaktı.
Aaron rahat bir nefes aldı ama yine de şüpheyle sordu: "Doğrusu ifademin pek inandırıcı olduğunu sanmıyordum. Polisler neden hemen ikna oldu?"
"Ben de bilmiyorum," dedi Klein, bilmezden gelerek. "Neredeyse avukatımı çağırıp beni kefaletle kurtarmasını isteyecektim."
Aaron hafifçe gülümsedi. "Sherlock, karakollara düşme konusunda epey tecrübelisin galiba?"
Klein derin bir ses tonuyla güldü. "Bir özel dedektifin kaderi budur."
Klein ve Aaron, Grimm Mezarlığı yakınlarındaki karakola götürüldüğü sıralarda, Fors Wall üzerinde uzun siyah bir elbise ve yüzünü örten ince tüllü siyah bir şapkayla sessiz mezarlığa adım atıyordu. Amacı Bayan Aulisa’nın mezarını bulmaktı.
O ve Xio, bir saat önce Vikont Glaint’i ziyaret etmek için İmparatorluk Bölgesi’ne gitmiş ve ondan faizsiz dört yüz pound borç alma sözünü koparmışlardı.
Vikont Glaint’in tek şartı, can güvenliğini sağlamak için bu gece Bay A’nın düzenleyeceği toplantıya iki beyonder olarak kendisine eşlik etmeleriydi. Eczacı iksirini tamamlayabilmek için bir Kraliyet Denizanası’nın zehir kristalini ele geçirmeyi kafaya koymuştu.
Audrey ise aile hazinesinde yetişkin bir Kanatlı Tekboynuz boynuzu bulmuş, bunu güya bir biyoloji deneyi için ödünç aldığını söyleyerek borcunun bir kısmını kapatmayı başarmıştı.
Ayrıca Vikont Glaint’e bir şart daha koşmuştu; Dük Negan’ın çocukları aracılığıyla hazinedeki ejderha kalıntılarının içinde Bin Yüzlü Avcı olup olmadığını ve içlerinde hâlâ parıldayan ışık noktalarının bulunup bulunmadığını kontrol ettirecekti.
Borç işi hallolduğunda Fors, anlaşmayı tamamlamak için hemen Bay Budala’ya dua etmeye yeltenmedi. Çünkü her şeyin bu kadar hızlı gelişmesi Xio’nun şüphelenmesine yol açabilirdi.
Bu boş vakitten yararlanarak kıyafetlerini değiştirmiş, Batı Bölgesi’nin sınırlarında yer alan Grimm Mezarlığı’na gitmek için bir araba kiralamıştı.
Beyonder Özelliklerinin Korunumu ve Yok Edilemezliği Yasası’nı bildiği için, kendisini bir Çırak yapan ana malzemenin aslında Bayan Aulisa’dan geriye kalan beyonder özelliği olduğunu artık idrak etmişti. Bir bakıma onun mirasını devralmıştı.
Bu yüzden buraya kadar gelip Bayan Aulisa’nın mezarına bir buket çiçek bırakmayı ve ona teşekkür etmeyi bir borç bilmişti.
Kışın başları olduğundan çiçeklerin çoğu çoktan solup gitmişti ancak Fors yine de serada yetiştirilmiş, oldukça pahalı olan sade çiçeklerden bir demet satın almayı başarmıştı.
Bize bu imkanı sağladığın için teşekkürler İmparator Roselle. Fors içinden tüm samimiyetiyle minnet duydu.
Bildiği kadarıyla, soyluların kış ziyafetlerinde kullandıkları çiçeklerin büyük kısmı seralardan geliyor, küçük bir kısmı ise hava gemileriyle doğrudan sıcak güney eyaletlerinden taşınıyordu. Bu, sıradan bir orta sınıf çalışanın asla harcayamayacağı bir paraydı.
Siyah mezar taşının önünde duran Fors, Bayan Aulisa’nın fotoğrafına uzun uzun baktı. Ardından eğilip çiçekleri mezara bıraktı ve fısıldadı: "Teşekkür ederim."
Hemen doğrularak gözlerini kapattı ve geçmiş günlerin anısına daldı.
Tam o sırada, arkasından hafifçe yaşlı bir ses yükseldi.
"Gerçekten çok iyi ve merhametli bir hanımefendisiniz."
Fors gözlerini açıp arkasına döndüğünde, Abraham ailesinden Bay Lawrence’ın da orada dikildiğini gördü. Adamın elinde de sade ama zarif çiçeklerden oluşan bir buket vardı.
"Hayır, bu ne iyilik ne de merhamet. Bayan Aulisa, annesini kaybetmiş olan bana hayatımın en sıcak, en unutulmaz günlerini yaşatmıştı," dedi Fors içtenlikle.
Gözleri aniden nemlenmişti.
Gözlerinin kenarlarında kırışıklıklar beliren Lawrence, elindeki çiçekleri mezara bırakırken derin bir iç çekti.
Değerbilir bir insan olduğunu gösterir bu.
Bir süre lafladıktan sonra Fors gitmeye yeltendiği sırada, ona veda etmek için el sallayan Lawrence aniden şiddetle öksürmeye başladı.
Öksürük sesleri mezarlıkta yankılanıyordu.
Öyle bir öksürüyordu ki dizlerinin bağı çözüldü, kendini yerde buldu. Boğularak her an can verecekmiş gibi görünüyordu.
Rüştünü ispatlamış bir okuldan mezun, diplomalı bir hekim olan Fors hiç tereddüt etmedi. Hemen geri dönüp adamın yanına çöktü ve ilk yardım uygulamaya başladı.
Bir süre sonra Lawrence nihayet kendine gelebildi. Ağzının kenarında biriken salyayı silip Fors'a gülümsedi.
Beni otele kadar götürebilir misiniz küçük hanım?
Elbette, sorun değil.
Fors adamın doğrulmasına yardım etti.
Lawrence’ın bakışları boşluğa dikilmişti, gözleri dalgın görünüyordu. Hafifçe öksürdü. Acı dolu, kendini küçümseyen bir tavırla güler gibi oldu.
Yolun sonuna geldim sanırım...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.