Gri sisin üzerinde, bir devin ikametgahını andıran o görkemli sarayın içinde...
Budala koltuğuna kurulan Klein, sağ elini havaya kaldırdı. Hurda yığınının içinden süzülen Deniz Tanrısı Asası, bir emir almışçasına avucuna kondu.
Aslında birinci seviye mühürlü eşya gücündeki bu eseri, koltuğunun hemen yanına yerleştirmeyi planlamıştı. Bir yarı tanrı eşyasına hürmet göstermek yakışık alırdı ancak biraz düşününce vazgeçti. Deniz Tanrısı Asası; Gerçek Yaratıcı ve Kadim İblis gibi varlıklarla boy ölçüşebilen, gizemli ve kudretli Budala’nın heybeti yanında sönük kalıyordu. Onun statüsüne ancak bir Küfür Kartı eşlik edebilirdi. Bu yüzden, asayı geldiği yere, hurda yığınının içine fırlatıverdi.
Kemikten asayı çevreleyen mavi ışık noktalarına bakan Klein, zihin gücüyle onları temel kategorilere ayırdı.
Tam tahmin ettiği gibi, ışık tanecikleri iradesine boyun eğerek gruplara ayrıldı. Sadece Deniz Tanrısı'na övgüler düzen veya belirsiz sebeplerle edilen dualar en dibe çöküp hızla gözden kayboldu. İtiraflar ve yakarışlar ise yukarı süzülerek Klein'ın avucuna yaklaştı.
Manevi sezgilerine güvenerek, ikincilerden birine hafifçe dokundu.
Bir anda gözlerinin önünde devasa dalgalar kabardı, kulaklarında rüzgarın vahşi ıslığı çınladı.
Derin mavi denizin çalkantılı sularında bir balıkçı teknesi, her an alabora olacakmış gibi bir aşağı bir yukarı savruluyordu.
Teknenin üzerindeki yerliler ya direklere sarılmış ya da halatlara asılmış, hayatta kalmak için son bir gayretle çırpınıyorlardı. Çoğu panik içinde Deniz Tanrısı'nın onursal adını sayıklıyordu.
Bunun o an gerçekleşen bir dua olduğunu fark eden Klein, süt beyazı asayı havaya kaldırdı.
Asanın ucundaki mavi mücevherler birbiri ardına parlamaya başladı. Işıklar birleşip tek bir hüzme halinde sahnenin üzerine süzüldü.
Balıkçılar tam umutlarını yitirmek üzereyken, havaya fırlatılan teknenin aniden dengelendiğini hissettiler.
Şaşkınlık içinde etrafa baktıklarında, dağ gibi dalgaların dindiğini, azgın rüzgarların ise bir bardak bira kadar yumuşadığını gördüler.
Gökyüzündeki kasvetli kara bulutlar dağıldı; fırtına, henüz tam gücüne ulaşamadan gizemli bir güç tarafından geri püskürtüldü.
Sersemlikten kurtulan balıkçılar neler olduğunu hemen kavradı.
Deniz Tanrısı herkesi korumuştu! Deniz Tanrısı haşmetini göstermişti!
Küt! Küt! Küt!
Hepsi güverteye kapandı; ellerini ağızlarına götürüp düzensiz bir koro halinde Deniz Tanrısı'nın onursal adını zikretmeye başladılar.
“Sana şükürler olsun, seni yüceltiyoruz. Denizin ve ruhlar dünyasının hayranı, Rorsted Takımadaları'nın koruyucusu, deniz altı yaratıklarının hükümdarı, tsunami ve fırtınaların efendisi, ulu Kalvetua!”
Gri sisin üzerindeki Klein, bu manzara karşısında biraz efkarlandı.
Sizi kurtaran bendim, neden Kalvetua'ya teşekkür ediyorsunuz ki?
O deniz yılanı, sırf size diz çöktürüp kendine taptırmak için kasten kasırgalar çıkarıp dalgalar kabartan bir yaratıktı oysa...
Klein bir an sessiz kaldı, sonra birden kahkahayı bastı.
Kalvetua zaten ölmüştü ve şu anki Kalvetua, aslında kendi kimliklerinden biriydi.
İnsanlar diğer kimliğine teşekkür ediyor diye neden tadını kaçırsındı ki?
Sahici bir rol yapma sırasında bir Yüzsüz'ün dikkat etmesi gereken şey buydu demek? Role tamamen bürünmek, gelen tüm duyguları kendi duygusuymuş gibi kabullenmek ama asıl benliğini de asla unutmamak... Bunu başarmak zordu. Dikkatsiz bir an, zihinsel bir dengesizliğe yol açabilirdi. Ve bir beyonder’ın zihni bir kez bulandı mı, kontrolü kaybetmesi an meselesiydi...
Bir süre düşündükten sonra Klein iç çeker ve kendi kendine gülümsedi.
Deniz Tanrısı rolünü oynamak, her şeye rağmen oldukça öğreticiydi.
Gri sisin yalıtımı yüzünden bu eylemler Yüzsüz iksirinin sindirilmesini doğrudan sağlamasa da, ona paha biçilmez bir tecrübe kazandırıyordu. Daha güvenli ve etkili bir rol yapma yöntemi bulmasına yardım ediyordu.
Düşüncelerini toparlayan Klein, maneviyatını başka bir ışık noktasına yöneldi.
Bu kez yakarış bir köprü altından geliyordu. Üstü başı parça parça, vücudu yaralar içinde bir kadın bir köşeye büzülmüş, son itiraflarını yaparken Deniz Tanrısı'nın adını mırıldanıyordu.
Kadının anlattıklarıyla Klein, onun kısa ve acı dolu hayatına tanıklık etti.
Ebeveynleri Deniz Tanrısı'na inanan yerli bir kadındı. İlk on yıl kadar babası madenlerde, yol inşaatlarında çalışmış; annesi ise dikiş dikerek, çamaşır yıkayarak ve bazen de sokak kadınlığı yaparak aileyi kıt kanaat geçindirmişti.
İki yıl önce her şey bir anda altüst olmuştu. Babası bir yol inşaatı kazasında ölmüş, demiryolu şirketi ise sadaka niyetine bir tazminat vermişti. Bu olay aileyi geri dönüşü olmayan bir yola sürüklemişti.
Sonrasında kız, annesi tarafından Kızıl Tiyatro'ya satılarak yasal bir fahişe haline getirilmişti.
İmparator Roselle kondomu çoktan icat etmiş olsa da, birçok korsan ve maceracı anlık zevk uğruna onu kullanmaya yanaşmıyordu. Kızıl Tiyatro yönetimi de bu konuda zorlama yapmadığı için kızın direnci fayda etmemişti. Boyun eğmekten başka çaresi kalmamış ve sonunda bir hastalığa yakalanmıştı.
Tiyatro müdürü başta basit tedaviler denese de, durumun kötüye gittiğini görünce kızı kapı dışarı etmişti; çünkü tedavi masrafı, yeni bir kız satın alma bedelinden çok daha fazlaydı.
Hasta kız ne iş bulabiliyordu ne de bir ev tutacak kirası vardı. Annesi ve kardeşleri çoktan sırra kadem basmıştı; belki ölmüşlerdi, belki de köle olarak kaçırılmışlardı.
Kız bir evsize dönüşüp köprü altına sığındı. Yardım kuruluşlarının verdiği yemekler ve bedava ilaçlar sayesinde bir süre daha hayata tutunabildi.
Fakat yolun sonu gelmişti. Hastalığı azdı, vücudu her geçen gün daha da düştü. Nihayet yaşamının son demlerine ulaştı.
O an, karnının en doygun, üstünün en temiz olduğu günleri anımsadı. Korsanların ve maceracıların arada bir kurduğu o cümleyi hatırladı. Deniz Tanrısı'na fısıldayarak dua etti: “Bir insan gibi yaşamak istiyorum...”
Klein asasını tekrar kaldırdı ama bu eserin hastalık iyileştirme gibi bir yeteneği olmadığını fark etti.
Dünya aracılığıyla Emlyn White'tan ilaç almayı düşündü ancak bu duanın öğle vakti gerçekleştiğini gördü. Kız, köprü altında, çamur ve pislik içinde, acı ve derin bir açlıkla çoktan son nefesini vermişti.
Klein bir an sessiz kaldı, ardından dua ekranının açısını genişleterek köprünün yerini tespit etti.
Çevredeki sokakların ve bölgenin özelliklerini zihnine kazıdıktan sonra koltuğuna yaslandı, iç çeker ve buruk bir gülümsemeyle konuştu: “Ne kadar mütevazı bir dilek.
Rol yapma şansım kalmadı... Ama seni bir insan gibi gömmek için elimden geleni yapacağım...”
Dikkatini diğer ışık noktalarına çevirdi, bürünebileceği bir rol aradı ama dişe dokunur bir şey bulamadı.
Bu sırada Kalat, Edmonton ve Direniş'in diğer üyelerinin bir ritüel gerçekleştirdiğini fark etti. Sunağın üzerine bir dizi eşya bırakmışlar, Deniz Tanrısı'nın onlara güç lütfetmesi için dua ediyorlardı.
Demek ticaret için kullandıkları beyonder eşyalarını böyle elde ediyorlar... Bir yarı tanrı seviyesinde olmak gerçekten bambaşka... Üstelik anında cevap almamaya alışmışlar. Eşyaları bütün gece sunakta bırakmayı planlıyor gibiler... Görünüşe göre o deniz yılanı Kalvetua da hemen cevap vermiyormuş. Keyfine göre ya da uyuyup uyumadığına bağlıymış her şey. Aksi takdirde sadece içgüdüsel tepkiler verebilir, böyle seri üretim eşyalar çıkaramazdı...
Klein, Deniz Tanrısı Asası'nı eline aldı ve mavi mücevherlerin tekrar parlamasını sağladı.
Sınırsız maneviyat büyülü bir şekilde birleşerek, doğaüstü bir esintiyle dua sahnesine doldu ve rastgele eşyalarla bütünleşti.
Bazıları elektrik şoku tılsımı oldu, bazıları insanların suda balık gibi yüzmesini sağlayan, bazıları ise fırtına çıkaran eşyalara dönüştü... Üç ay içinde maneviyatları yavaş yavaş sönüp yok olacaktı... Klein gözlerini yarı baygın bir halde eşyalardaki değişimi hissetti.
Sadece iki kez cevap vermiş olmasına rağmen, asanın gücüne güvenmesine rağmen oldukça bitkin düşmüştü. İlk cevapta bir fırtınayı zorla dağıtmış ve dalgaları yatıştırmıştı; ikinci cevapta ise onlarca eşyaya aynı anda büyü yüklemişti. Bunların hepsi yarı tanrı seviyesinde işlerdi ve maneviyatını ciddi şekilde tüketiyordu.
Deniz Tanrısı Asası'nı sık kullansam bile uzun süre dayanamam... Öte yandan, yan etkileri benim üzerimde bir yük oluşturmuyor. Arada bir kullanmayı deneyebilirim...
Evet, Direniş'in durumu bana bir fikir verdi. Kendime dua edip bir yığın tılsım yapabilirim; özellikle su altında hareket etmemi sağlayacak olanlar işime yarar. Böylece bir deniz savaşının ortasında kalsam bile elim kolum bağlanmaz. Sahi, hala şimşek tılsımı yapmayı bilmiyorum. İlgili mistisizm bilgilerini bulmam lazım; böylece hava üstünlüğüne sahip düşmanlarla başa çıkabilirim...
Klein sessizce birkaç cümle mırıldandıktan sonra Deniz Tanrısı Asası'nı hurda yığınına geri fırlattı ve hızla gerçek dünyaya döndü.
Doğu Chester Bölgesi. Uçsuz bucaksız ve güzel kırsaldaki devasa bir malikanenin yan kapısında...
Audrey Hall, üzerine tam oturan siyah bir binicilik takımı ve içine de sade bir bluz giymişti. En ufak bir sarsıntı emaresi bile göstermeden, kızıl kahve kısrağının üzerinde son derece maharetli bir şekilde oturuyordu.
Siyah deri çizmeleri üzengilere geçmiş, beyaz pantolonunun paçaları hafifçe konçların içine sıkıştırılmıştı. Sırtında deri bir çanta taşıyan Susie’ye gülümseyerek seslendi.
“Seni ormanın kıyısında bekleyeceğim!”
Bunu söyler söylemez elindeki kamçıyla öne doğru eğildi ve kızıl kahve kısrağını uçsuz bucaksız kırda dörtnala koşturmaya başladı.
Görkemli ancak kasvetli aile kalesiyle kıyaslandığında Audrey, bu güzel malikaneyi ve kırsalın huzur veren manzarasını her zaman tercih ederdi.
Hemen arkasından birbiri ardına asil atlar sökün etti. Biniciler, tek görevleri Bayan Audrey’yi korumak olan uşaklar ve hizmetçilerdi.
Susie de Backlund’da asla tadamayacağı bir özgürlük hissiyle keyifle koşturuyordu.
Üstelik bugün Audrey ile birlikte küçük bir maceraya atılacaklardı. Ormanın derinliklerinde, çok uzun zaman önce çökmüş olan kadim bir kuleyi keşfedeceklerdi. Kuledeki değerli eşyalar çoktan yağmalanmıştı ve orada şimdiye kadar hiçbir kaza yaşanmamıştı. Bu yüzden tecrübesiz birinin çeşitli yeteneklerini denemesi için biçilmiş kaftandı.
Tek sorun, havanın iki saat içinde kararacak olmasıydı; vakitleri pek yetmeyebilirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.